Eski Bir Dosta: Bir arkadaşın hafızasında 23 yaşındaki Ahmet
Utku Çakıl’ın 1991 yılında yazdığı “Eski Bir Dosta”, bir arkadaşın başka bir arkadaşını hatırlama biçimi olarak okunabilir. Şiirin sonunda tarih de vardır: A.U.Ç. 7.6.91. O tarihte yirmi üç yaşındasın. Dolayısıyla elimizde yalnızca yıllar sonra geriye dönülerek kurulmuş bir gençlik portresi değil, o gençliğin yaşandığı sırada, seni yakından tanıyan bir arkadaşın tuttuğu bir kayıt bulunuyor.
Şiirin başındaki kısa açıklama da bunu açıkça gösteriyor. Şair, bir dost için düşünülebilecekleri düşünmekten, günlerin akışını seyretmekten ve o insanın varlığına ruh katmaktan söz ediyor. Ardından Ahmet’i anlatmaya başlıyor.
Bu nedenle şiirin değeri, Ahmet hakkında verdiği bilgilerin çokluğundan ibaret değil. Asıl değer, bir insanın kişiliğinin nasıl alışkanlıklar, mekânlar, davranışlar, suskunluklar, düşünceler, zaaflar ve küçük ayrıntılar aracılığıyla yakalanabileceğini göstermesinde.
Utku, Ahmet’i tek bir sıfatla tanımlamıyor. Onu “entelektüel”, “işçi”, “sigara tiryakisi”, “şair”, “düşünür” ya da “yalnız” diye kapatmıyor. Bunların hepsini aynı insanın içinde tutuyor. Şiirin sonunda ortaya çıkan Ahmet bu nedenle tek yönlü bir portre değil; kendi içinde çelişkileri bulunan, kendisini arayan, başkalarını dinleyen, çalışan, okuyan, düşünen ve zaman zaman kendi duvarına çarpan genç bir insan.
Üstelik şiirin tarihi de önemlidir: 7 Haziran 1991. Ahmet 23 yaşındadır. Dolayısıyla burada anlatılan kişi, geriye dönüp kendisine anlam vermiş olgun bir anlatıcının gençlik portresi değildir. O sırada henüz yaşanmakta olan bir hayatın, bir arkadaşın gözünden tutulmuş anlık fakat son derece ayrıntılı bir kaydıdır.
Tanışmanın kendisi bile Ahmet hakkında bir şey söylüyor
Şiir,
“Tomurcukta tanıştık, asma katta
Irak’ta kalmıştı, bilgi istedi. Aciz Faki’de
Uzun uzun anlattı o kış gününde
Adı Ahmet’miş, dostumun dostuydu.”
dizeleriyle başlıyor.
Burada Tomurcuk’un gerçek bir çayhane olması önemlidir. Ahmet ile Utku’nun karşılaşması soyut bir “dostluk başlangıcı” değildir; belirli bir mekânda, belirli bir zamanda gerçekleşen sıradan bir karşılaşmadır. Fakat şiirin hemen ardından Ahmet’in başka bir özelliği belirir: bilgi isteyen ve bilgi üzerine konuşan bir insan.
“Uzun uzun anlattı” ifadesi, Ahmet’in daha ilk karşılaşmadan itibaren konuşacak birikime sahip olduğunu düşündürür. Fakat şiirin ilerleyen bölümlerinde ilginç bir dönüş olur: Ahmet yalnızca anlatan biri değildir; aynı zamanda dinleyen biridir.
Bu nedenle şiirin daha sonra söyleyeceği,
“Ben anlattım, o dinledi. Tartışmadan eser yoktu.”
dizesi, ilk tanışmanın devamı gibi okunabilir.
Burada Ahmet’in iletişim biçimi ortaya çıkar. Onun için dostluk yalnızca aynı fikirde olmak değildir. Konuşmak, dinlemek ve karşısındaki insanın anlattıklarına alan açmak da dostluğun parçasıdır.
Nitekim şair biraz sonra,
“Arkadaşlığımız kahkaha ile gülümse arasındaki yoldu.”
der.
Bu çok güzel bir tanımdır. Çünkü kahkaha ile gülümseme arasında yalnızca bir derece farkı yoktur. Kahkaha dışa taşan, gürültülü, ortak bir neşe hâlidir; gülümseme ise daha içe dönük, daha sakin bir yakınlık taşır.
Utku’nun dostluğu bu iki uç arasındaki “yol” olarak tarif etmesi, Ahmet’le kurduğu ilişkinin yalnızca eğlenceye dayanmadığını gösterir. Aralarında matraklık vardır ama dostluğun tamamı bundan ibaret değildir.
Ahmet’i tanımak, ayrıntılarını fark etmektir
Şiirin en başarılı bölümlerinden biri, Ahmet’in yaşadığı mekânın anlatıldığı dizelerdir:
“Oturduğu apartman beyaz mayhoştu.
Odası hazin nikotin kokusuydu.
Kül tablası boş dahi olsa izmarit doluydu.”
Burada şair bir anda psikolojik çözümlemeyi bırakıp kamerayı aşağı indirir; apartmanı, odayı ve kül tablasını gösterir.
Bu ayrıntılar önemsiz görünür. Oysa insan portresi tam da böyle kurulur.
Apartmanın rengi ve atmosferi şairin hafızasında kalmıştır.
Oda nikotin kokmaktadır.
Kül tablası boş olsa bile izmaritlerle doludur.
Bunların hiçbiri Ahmet’in “kişiliği” hakkında doğrudan bir hüküm değildir. Fakat hepsi birlikte bir yaşam biçimi yaratır. Ahmet’in nasıl bir odada yaşadığı, ne kadar sigara içtiği, gündelik hayatının nasıl göründüğü, dostunun hafızasında kişiliğinin bir parçasına dönüşmüştür.
Bu yüzden şiirin ilerleyen bölümlerinde sigara tekrar tekrar karşımıza çıkar.
“İkibinden başka cıgara içmez
O paket bitmiş dahi olsa zulasından geçilmez.”
Daha sonra:
“Tahminim öğle paydosunda zulada yakar bir acı sigara.”
Sigara artık yalnızca bir alışkanlık değildir. Ahmet’in günlük hayatının zamanlarını birbirine bağlayan bir ritim unsuruna dönüşür.
Utku’nun dikkatinin daha da ileri gittiği yer ise şudur:
“Çakmağının alevinin ahengini
Sigarasının dumanının kıvrım şeklini
Belki görüyor belki görmüyor ayakkabı rengini”
Burada artık Ahmet’in kendisine ilişkin farkındalığı sorgulanmaktadır.
İnsan çoğu zaman kendi yaptığı hareketleri dışarıdan görmez. Çakmağı nasıl yaktığını, dumanın nasıl yükseldiğini, ayakkabısının rengini ne kadar fark ettiğini düşünmez. Utku ise bunları gözlemlemektedir.
Dolayısıyla şiir yalnızca “Ahmet ne yapıyor?” sorusunu sormaz.
Daha ilginç bir soru sorar:
Ahmet kendisini ne kadar görüyor?
Bu soru şiirin ilerleyen bölümlerinde çok daha önemli hâle gelecektir.
Çalışan insan ile düşünen insan aynı kişidir
Şiirin Ahmet portresindeki en önemli kırılmalardan biri şudur:
“Lakin entel takılır çevre âlemi deryasında
Kendisi emek işçisidir ekmek kavgasında.”
Ve hemen ardından:
“Gündüz kereste biçer, gece ilimde”
Bu iki dize, Ahmet’in iki ayrı hayatını yan yana koyuyor gibi görünür.
Bir tarafta emek işçisi vardır.
Kereste biçmektedir.
Ekmeğini kazanmaktadır.
Öte tarafta ise ilimle uğraşan, okuyan, düşünen, felsefeyle ve psikolojiyle ilgilenen Ahmet vardır.
Fakat şiirin başarısı, bu iki Ahmet’i birbirinden ayırmamasıdır.
Ahmet gündüz başka, gece başka biri değildir.
Fiziksel emek ile zihinsel emek aynı hayatın içindedir.
Bu ayrıntı biyografik açıdan son derece önemlidir. Çünkü Ahmet’in entelektüel dünyası, hayatın dışına çıkıp kurulmuş bir entelektüellik değildir. Hayatın tam ortasında oluşmaktadır.
Kereste biçen eller ile gece kitaplara yönelen zihin aynı kişiye aittir.
Kitapların anlamı: Bilgi değil, dostluk
Şiirin en dikkat çekici dizelerinden biri:
“Kitaptan mana onda dost kazanmaktır.
Nedeni açıktır, kitaba yazmaktadır.”
Burada Utku, Ahmet’in kitaplarla ilişkisini olağan bir “kitap okuma alışkanlığı” olarak tanımlamıyor.
Kitaptan “mana”sı, dost kazanmaktır.
Bu, Ahmet’in okuma biçimi hakkında çok şey söyler. Kitap onun için yalnızca bilgi depolamak değildir. Kitabın içindeki düşünceyle, yazarla, insanla bir ilişki kurmak söz konusudur.
Bu yüzden hemen ardından gelir:
“Felsefenin bağrında psikoloji aramaktadır.”
Bu dize özellikle önemlidir.
Çünkü felsefe burada son durak değildir. Ahmet felsefenin içinde psikoloji aramaktadır.
Başka bir deyişle soyut düşüncenin arkasındaki insanı merak etmektedir.
İnsan neden böyle düşünür?
Neden böyle davranır?
Neden inanır?
Neden yanılır?
Neden dost olur?
Neden kendisini gizler?
Neden kendisini arar?
Şiirin ilerleyen bölümleri gösteriyor ki Ahmet’in merakı gerçekten de yalnızca “bilgi” değildir. Bilginin içindeki insanı aramaktadır.
Geç kalmışlık ve zaman duygusu
Bu entelektüel arayışın hemen yanında şiir başka bir duygu getiriyor:
“Ne büyük kayıptır ki geç kalmıştır.”
Bu “geç kalma”nın neye ilişkin olduğu şiirde tam olarak açıklanmaz. Bu belirsizlik önemlidir.
Çünkü Ahmet’in hayatında bir şeylerin yolunda olmadığı duygusu vardır ama bunun adı konmamıştır.
Şair daha sonra:
“Geçen günü geri getiremeyiz.”
der.
Ve hemen ardından:
“Dostum, gelen gün için geçen günü düşünmez.”
Burada geçmişe takılıp kalmakla geleceğe yönelmek arasında bir gerilim oluşur.
Ahmet geçmişi bütünüyle reddetmez. Fakat geçmişte yaşamak da istemez.
Bu tavır, şiirin ilerleyen bölümlerindeki “kendini bulmak” ve “kendini aramak” meselesine bağlanacaktır.
Çünkü kendisini arayan insan için zaman yalnızca geçmiş ve gelecek arasındaki çizgi değildir. Geçmişteki kendisi ile gelecekteki kendisi arasındaki mesafedir.
Tahran’dan İstanbul’a: Bir hayatın coğrafyası
“Garantilidir yaşam hikâyesi
Tahran’dan İstanbul’a hayat serüveni.”
Bu iki dize şiirin biyografik ağırlığı en yüksek bölümlerinden biridir.
Çünkü Tahran ve İstanbul burada yalnızca iki şehir adı değildir. Ahmet’in hayatının gerçek coğrafyasını oluştururlar.
Dolayısıyla Utku’nun Ahmet’i anlatırken onun hayat serüvenini bu iki şehir arasında kurması, Ahmet’in kendisini tek bir yere ve tek bir çevreye kapatmadığını gösteren somut bir ayrıntıdır.
Sonraki dizeler ise coğrafyadan ruh hâline geçer:
“Mazi kanımca gençlik heyecanı.
Lakin bu günün yaş bunalımı
Gözlerinde gizlidir matem duvarı.”
Burada 23 yaşındaki bir insanın “yaş bunalımı”ndan söz edilmesi ilk bakışta ironik görünebilir.
Fakat şiirin genel tonu düşünüldüğünde bunun yalnızca bir şaka olmadığı anlaşılır.
23 yaşındaki Ahmet’in içinde, yaşından daha ileri bir kendilik sorgulaması vardır.
Dışarıdan bakıldığında gençtir.
Fakat kendi hayatına içeriden baktığında, gençliğin verdiği rahatlıkla yetinmeyen bir tarafı vardır.
Gözlerinde “matem duvarı” bulunması da bu yüzden önemlidir. Utku, Ahmet’in iç dünyasında görünen neşenin arkasında başka bir katman bulunduğunu sezmiştir.
Sistematik bir hayatın içinde “kaos”
Şiirin ilginç ironilerinden biri:
“Sistematik, yaşam dünyası bellidir.
Evde olmaz ise Sıtmapınarı’nda kahvededir.
Genellikle hafta sonu gezintidedir.
Normaldir, ne de olsa kaos döngüdedir.”
Ahmet’in yaşamı bir taraftan sistematiktir.
Nerede olduğu bellidir.
Ne yaptığı bellidir.
Kahvehanesi bellidir.
Hafta sonu alışkanlıkları bellidir.
Ama bütün bu düzenin adı “kaos döngüsü”dür.
Bu, Ahmet’in karakterindeki önemli bir karşıtlığı gösterir: dışarıdan bakıldığında düzenli olan hayatın içinde içeriden bakıldığında sürekli bir zihinsel hareket vardır.
Bu nedenle onun hayatını yalnızca “düzenli” veya “dağınık” diye tanımlamak mümkün değildir.
Gündelik alışkanlıkları düzenlidir.
Zihni ise hareket hâlindedir.
Panonun Önündeki Ahmet
Fotoğrafa baktığımda şiirin anlattığı insanın dünyaya bakışının görsel karşılığını görüyorum.
Panoda Einstein, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Humeyni; savaş ve infaz görüntüleri, Filistinli mahkûmlar, Attilâ İlhan'ın “Sana Ne Yaptılar” şiiri, Asr Suresi, arkadaşlarının çizimleri ve babana ait Osmanlı döneminden kalma nüfus cüzdanı bulunuyor.
Bunların hepsini tek bir düşünce sisteminin parçaları olarak görmek doğru olmaz. Daha çok, dünyayı anlamaya çalışan genç bir zihnin önüne topladığı malzemeler olarak görüyorum.
Bilim var. Edebiyat var. Din var. Siyaset var. Savaş var. Hapishane ve işkence var. Aile geçmişi var. Arkadaşlık var.
Bu çeşitlilik, şiirdeki “felsefenin bağrında psikoloji arayan” Ahmet'le örtüşüyor. Çünkü ilgi yalnızca tek bir alana yönelmemiş; insanı anlamaya yarayabilecek her şeye açık.
Asr Suresi
Panodaki Asr Suresi bu dünyanın ahlaki katmanlarından biri.
“Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir.”
Ardından iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiye etmek geliyor.
Şiirde de zaman meselesi var:
“Geçen günü geri getiremeyiz.”
Bu iki metni yan yana getirdiğimizde, 23 yaşındaki Ahmet'in dünyasında zamanın yalnızca geçen saatler olmadığı görülüyor. Zaman, insanın ne yaptığı ve nasıl yaşadığıyla ilgili bir sorumluluk taşıyor.
“Sana Ne Yaptılar”
Attilâ İlhan'ın panodaki “Sana Ne Yaptılar” şiiri başka bir kapı açıyor. Şiirde işkence ve hapisten çıkmış bir insanın değişmiş yüzüne bakılıyor. “Seni görür görmez özgürlüğümden utandım” duygusu, özgürlüğün karşısında başkasının maruz kaldığı şiddeti düşünmeye zorluyor.
Panodaki savaş, infaz ve Filistinli mahkûm görüntüleriyle birlikte düşündüğümüzde, burada yalnızca siyasal merak değil, insanın uğradığı şiddete karşı ahlaki bir rahatsızlık var.
Bu özellikle futbol karikatüründe daha dolaylı bir biçim alıyor.
Fotoğrafı çekilen futbol takımının hemen arkasında bir infaz mangasının bir insanı vurduğu karikatür, futbolun diktatörlükler tarafından kitleleri oyalamak ve siyasal şiddetin üzerini örtmek için kullanılmasına ilişkin bir eleştiri taşıyor.
Öndeki görüntü eğlence; arkadaki gerçek ise ölüm.
Bu ayrıntı, şiirdeki “gözlüklerinin arkasından bakar” tavrıyla yan yana geldiğinde anlam kazanıyor. Çünkü mesele yalnızca görüneni görmek değil, görünenin arkasında ne olduğunu fark etmek.
Bilim, edebiyat ve siyaset
Einstein, Cemil Meriç ve Necip Fazıl'ın aynı panoda bulunması da tek başına bir dünya görüşü ilanı değil. Daha çok farklı düşünce alanlarına yönelen merakın göstergesi.
Einstein bilimsel düşünceyi; Cemil Meriç kültür, düşünce ve edebiyatı; Necip Fazıl şiir ve metafizik düşünceyi; Humeyni ise dönemin siyasal ve tarihsel gerçekliğini temsil ediyor.
Panonun tamamına bakıldığında tek bir merkezden çok birbirinden farklı merkezlere doğru açılan bir merak görülüyor.
Bu yüzden pano, tamamlanmış bir düşünce sisteminden ziyade, 23 yaşındaki bir gencin dünyayı anlamaya çalışırken oluşturduğu kişisel çalışma alanı gibi.
Babanın nüfus cüzdanı
Panodaki en kişisel nesnelerden biri babana ait Osmanlı döneminden kalma nüfus cüzdanı.
Bu küçük belge, bütün o dünya tarihinin ve düşünce tarihinin arasında birdenbire aile tarihini getiriyor.
Einstein, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Humeyni, savaş, mahkûmlar ve şiir dünyanın farklı yerlerinden ve farklı zamanlarından geliyor. Babanın nüfus cüzdanı ise doğrudan senin geçmişine ait.
Böylece panoda iki farklı tarih yan yana duruyor: dünyanın tarihi ve kendi aile tarihinin.
Fotoğraftaki genç adamın arkasında yalnızca okudukların veya ilgilendiklerin değil, senden önce gelen kuşaktan devraldığın bir geçmiş de bulunuyor.
Arkadaşlarının çizimleri ise bunun başka bir tarafını gösteriyor. Pano yalnızca büyük isimlerden ve dünya meselelerinden oluşmuyor; kişisel ilişkiler de bu dünyanın içinde. Dostluk, düşünsel hayatın dışında değil.
Bu nokta, Utku'nun şiirde söylediği:
“Kitaptan mana onda dost kazanmaktır.”
dizesini yeniden anlamlandırıyor.
Şiirin ve Panonun Birlikte Gösterdiği Ahmet
Şiir ile fotoğrafın en ilginç yanı, aynı kişiyi iki farklı yönden göstermeleri.
Utku'nun şiiri seni gündelik hayatının içinden görüyor. Çay ocağı, apartman, oda, sigara, kereste atölyesi, maaş günü, kitaplar, arkadaşlık, Tahran ve İstanbul onun hafızasında kalan hayat parçaları.
Pano ise dünyaya bakarken neyi önemli bulduğunu gösteriyor. Bilim, edebiyat, din, siyaset, savaş, hapishane, işkence, Filistin, aile geçmişi ve arkadaşlık aynı duvarın üzerinde.
Bu ikisi birbirini tamamlıyor.
Şiirdeki “gündüz kereste biçer, gece ilimde” dizesi, panonun neden böyle bir içeriğe sahip olduğunu açıklıyor. Gündüz maddi hayatın içinde çalışan genç, gece zihinsel bir dünya kuruyor. Panodaki çeşitlilik de bu zihinsel dünyanın sınırlarının henüz kesinleşmediğini gösteriyor.
Utku'nun:
“Benliğini bulduğu halde benliğini arar.”
dizesi de fotoğraftaki pano ile birlikte daha anlamlı hâle geliyor. Çünkü pano, bitmiş bir kimliğin vitrini değil; kimlik arayışının malzemelerinden oluşuyor.
Asr Suresi zamanın sorumluluğunu, Attilâ İlhan başkasının uğradığı şiddeti, savaş ve infaz görüntüleri dünyanın acısını, Einstein bilgiyi, Cemil Meriç ve Necip Fazıl düşünceyi, babanın nüfus cüzdanı geçmişi, arkadaş çizimleri ise kişisel ilişkileri temsil ediyor. Bunların hepsinin aynı duvarda bulunması, o yaşta dünyaya tek bir pencereden bakmadığını gösteriyor.
Fakat bu çeşitlilik dağınıklık anlamına da gelmiyor. Hepsinin ortak noktasında insanı anlama çabası var.
Şiirde psikoloji arayan, insanları dinleyen, kendini arayan Ahmet ile panosunda insanın bilimini, düşüncesini, inancını, siyasetini, acısını ve geçmişini bir arada tutan Ahmet aynı kişi.
1991'den Geriye Kalan Biyografi
Bugün o fotoğrafa ve Utku'nun şiirine birlikte baktığımda, karşıma yalnızca yirmi üç yaşındaki bir genç çıkmıyor. Kendisini kurmakta olan bir insan çıkıyor.
Gündüz kereste atölyesinde çalışıyor, ekmeğini kazanıyorsun; gece kitaplara ve düşünceye yöneliyorsun. Bir çay ocağında dostluk kuruyorsun. İnsanları dinliyorsun. Sigara içiyorsun. Ay sonunda maaşını aldığında gülümseyerek yeni aya giriyorsun. Gençliğinde Tahran'a, üstelik İran-Irak Savaşı döneminde gidiyorsun; İstanbul'u ve kendi coğrafyanı başka bir gözle görüyorsun.
Dünyaya yalnızca kendi gündelik hayatının içinden bakmıyorsun. Bilimle, edebiyatla, felsefeyle, dinle ve psikolojiyle ilgileniyorsun. Siyasi şiddeti, savaşı, hapishaneyi ve işkenceyi görmezden gelmiyorsun. Fakat bütün bunlara rağmen dünyayı yalnızca karanlık bir yer olarak da kurmuyorsun; çünkü şiirin sonunda dostluk, sevgi ve mutluluk dileği kalıyor.
Kendi geçmişini de yanında taşıyorsun. Babanın Osmanlı nüfus cüzdanını panona asıyorsun. Arkadaşlarının çizimlerine yer veriyorsun. Dünyanın büyük meseleleriyle kendi hayatının küçük ayrıntılarını aynı yüzeyde tutuyorsun.
Belki de bu yüzden Utku'nun şiirindeki en önemli cümle hâlâ:
“Benliğini bulduğu halde benliğini arar.”
Çünkü 23 yaşındaki Ahmet'in belirgin bir dünyası var ama o dünyanın son hâli olduğunu düşünmüyorsun. Kendini bulmuş, fakat kendini aramayı bırakmamışsın.
Yıllar sonra “Güvercin Gerdanlığı” adını bloguna vermen de bu eski döneme sonradan eklenen başka bir halka. Şiirin adı “Eski Bir Dosta”; “Güvercin Gerdanlığı” ise yıllar sonra kurduğun şiir arşivinin adı oluyor. 1991'de Utku'nun yazdığı şiirin gelecekte senin hayatında nasıl bir yankı bırakacağını elbette o gün bilmiyordunuz. Fakat bugün geriye baktığında, o isim artık yalnızca eski bir şiirin başlığı çevresinde duran bir ifade değil; yıllar sonra kurduğun edebiyat hafızasının da bir parçası.
Bu yüzden fotoğrafı bugün yalnızca geçmişteki gençliğine ait bir görüntü olarak görmüyorsun.
Panonun önünde oturan o genç, dünyayı anlamaya çalışırken kendisini de kuruyor. Utku'nun şiiri ise onun nasıl göründüğünü değil yalnızca; bir arkadaşının gözünde nasıl bir insan olarak yer ettiğini kaydediyor.
Biri senin seçtiğin dünyayı gösteriyor, diğeri o dünyanın içindeki seni.
Ve ikisi birlikte, 7 Haziran 1991 tarihinden bize şu genç adamı bırakıyor:
Gündüz emeğiyle, gece düşüncesiyle yaşayan; dünyaya bakarken görünenle yetinmeyen; insanı anlamaya çalışan; geçmişini yanında taşıyan, dostluklarını önemseyen ve kendisini bulduğu hâlde aramaya devam eden yirmi üç yaşındaki Ahmet.
Gecenin Son Sorusu
- Aylardır yaptığımız okumalar, yyazılar, üzerinde düşündüğüm şiirler ve geçmişime dair yeniden hatırladığım ayrıntılardan yola çıkarak, iki Ahmet'in ortak ve ayrışan yönleri neler?
ChatCPT: Bence bu, aylardır yaptığımız bütün çalışmaların en ilginç sorularından biri. Çünkü artık 23 yaşındaki Ahmet’i yalnızca 1991’deki fotoğraf ve Utku’nun şiiri üzerinden, 58 yaşındaki Ahmet’i de yalnızca bugünkü yazılarından değil, ikisini aynı insanın iki ayrı zamanındaki hâlleri olarak karşılaştırabiliriz.
Ve ilk söyleyeceğim şey şu:
58 yaşındaki Ahmet, 23 yaşındaki Ahmet’ten kopmuş bir insan değil. Oldukça belirgin bir süreklilik var. Ama aynı zamanda çok önemli bir dönüşüm de gerçekleşmiş.
En büyük ortaklık: Merak hâlâ aynı
23 yaşındaki Ahmet'in arkasındaki panoya baktığımızda Einstein, Cemil Meriç, Necip Fazıl, felsefe, psikoloji, Asr Suresi, siyaset, savaş, mahkûmlar, edebiyat gibi birbirinden farklı alanların yan yana geldiğini görüyoruz.
Bugün aylardır üzerinde konuştuğumuz konulara baktığımda da aynı zihinsel hareketi görüyorum.
Rig-Veda'dan Atharva-Veda'ya, Purūravas ile Urvaśī'den Lopamudra'ya; Tirukkural'dan İran şiirine, Fereydun Müşiri'den Nikola Madzirov'a; Attilâ İlhan'dan Abdülkadir Budak'a, Cemil Meriç'ten Hint edebiyatına kadar uzanıyorsun.
Konu değişiyor ama zihinsel davranış değişmiyor.
23 yaşındaki Ahmet bir şeyi gördüğünde “Bu nedir?” diye soruyor.
58 yaşındaki Ahmet ise daha çok:
“Bu neden böyle? Bunun kökü nerede? Daha önce bunun benzeri nerede söylenmiş? İnsan bunu hangi çağda nasıl yaşamış?”
diye soruyor.
Yani merak kaybolmamış; derinleşmiş.
23 yaşındaki Ahmet dünyayı topluyordu, 58 yaşındaki Ahmet dünyayı birbirine bağlıyor
Bence en belirgin farklardan biri bu.
23 yaşındaki Ahmet'in panosu bir toplama alanı.
Dünyadan parçalar seçilmiş: Einstein, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Humeyni, savaş, Filistinli mahkûmlar, Attilâ İlhan, Asr Suresi, babanın nüfus cüzdanı, arkadaşların çizimleri...
Hepsi önemli. Ama aralarındaki ilişkiler henüz tamamlanmış değil.
58 yaşındaki Ahmet'te ise bu parçalar arasında bağ kurma eğilimi çok daha güçlü.
Bir şiiri yalnızca şiir olarak bırakmıyorsun. Onu başka bir şiire, başka bir kültüre, eski bir metne, bir düşünceye, tarihsel bir olaya bağlıyorsun.
Örneğin aşkı yalnızca modern romantik şiir üzerinden düşünmüyorsun; Veda metinlerine, Tirukkural'a, İran şiirine kadar götürüyorsun.
Bir şiirde “söz” geçtiğinde, sözün yalnızca o şiirdeki anlamıyla yetinmiyorsun; Söz İlâhisi'ne, eski Hint düşüncesine kadar gidiyorsun.
Dolayısıyla 23 yaşındaki panoda bulunan merak, 58 yaşındaki yazılarda araştırmacı bir bağ kurma biçimine dönüşmüş.
Fakat çok önemli bir şey değişmemiş: İnsan hâlâ merkezdedir
23 yaşındaki Ahmet'in panosunda savaş ve infaz görüntüleri bulunması tesadüf değildi.
Attilâ İlhan'ın “Sana Ne Yaptılar” şiirini özellikle hatırlıyorum. Seni ilgilendiren yalnızca politik olayın kendisi değil; politik şiddetin insanın yüzünde ne yaptığı.
Bugünkü okumalarında da aynı hassasiyet var.
Şiirleri incelerken sürekli insanın kırılganlığına, aşkına, ayrılığına, ölümüne, yalnızlığına, sadakatine, ihanete, Tanrı'yla ilişkisine dönüyorsun.
Yani 23 yaşında panoya insanın başına gelenleri asmışsın.
58 yaşında ise insanın başına gelenlerin anlamını araştırıyorsun.
Bu çok önemli bir fark.
23 yaşındaki Ahmet daha çok dünyaya bakıyordu; 58 yaşındaki Ahmet kendisine de bakıyor
Utku'nun senin hakkında söylediği:
“Benliğini bulduğu halde benliğini arar.”
dizesi bugün şaşırtıcı biçimde hâlâ geçerli.
Ama arayışın biçimi değişmiş.
23 yaşında kendini doğrudan hayatın içinde arıyorsun: arkadaşlıkta, kitaplarda, felsefede, psikolojide, seyahatlerde, çalışmada, siyasette.
58 yaşında ise kendi geçmişine dönerek arıyorsun.
23 yaşındaki Ahmet'i fotoğraftan çıkarıp masanın üzerine koyuyor, sonra ona bakıyorsun.
“Ben o zaman kimdim?” diye soruyorsun.
Bu konuşmalarımızın önemli bir kısmı aslında bunun etrafında dönüyor.
Eski fotoğraflar, eski şiirler, yıllar önce kaydettiğin metinler, 2012 ve 2019'da yaptığın notlar, eski kitaplar... Bunlar yalnızca arşiv malzemesi değil.
Kendi sürekliliğini araştırıyorsun.
23 yaşındaki Ahmet'in “arayışı” 58 yaşında “arşiv”e dönüşmüş
Bence en güzel dönüşümlerden biri bu.
23 yaşında bilgi topluyorsun.
58 yaşında hafıza topluyorsun.
Bu ikisi aynı şey değil.
Gençlikte insan yeni şeyler bulmak ister.
Yaş ilerledikçe insan yalnızca yeni şeyler bulmak istemiyor; daha önce bulduklarının ne anlama geldiğini de anlamak istiyor.
Şiir Antolojim'in ortaya çıkışı da bana göre bunun bir sonucu.
Sadece şiirleri biriktirmiyorsun. Onların birbirleriyle konuşmasını istiyorsun.
Bir şairi tek şiirle arşive alman bile bunun göstergesi. Bir süre onunla kalıyor, sonra başka bir şaire geçiyorsun. Bazen bir şiir seni başka bir coğrafyaya götürüyor.
Dolayısıyla bugünkü Ahmet'in arşivciliği, 23 yaşındaki Ahmet'in merakının yaşlanmış hâli değil.
Olgunlaşmış hâli.
23 yaşındaki Ahmet daha keskin; 58 yaşındaki Ahmet daha nüanslı
Burada ciddi bir değişim görüyorum.
23 yaşındaki panoda siyasal ve ahlaki tavırlar daha doğrudan.
İnfaz, savaş, mahkûmlar, siyasal figürler...
Dünya karşısında bir tavır alma ihtiyacı güçlü.
Bugünkü yazılarında ise daha fazla “anlamaya çalışma” var.
Bu, değerlerin kaybolduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, değerler daha derine çekilmiş.
Bugün bir şiiri okurken hemen “doğru/yanlış” demek yerine:
“Şair bunu neden böyle söylüyor?”
diye soruyorsun.
Bir aşk şiirini yalnızca aşk olarak okumuyorsun. İçindeki kültürel, dinsel, tarihsel ve psikolojik katmanları araştırıyorsun.
Bu, 23 yaşındaki Ahmet'in dünyaya karşı duyduğu tepkinin, 58 yaşında yorumlama ihtiyacına dönüşmesi.
Ama 23 yaşındaki Ahmet'ten kaybolmayan bir şey var: itiraz
Bunu özellikle önemsiyorum.
Bugünkü yazışmalarımızda zaman zaman “Bu doğru değil”, “Burada bir şey eksik”, “Bunu böyle yorumlama”, “Şu ayrıntıyı kaçırdın” diyorsun.
Bu yalnızca titizlik değil.
Metnin sana söylediği şeyle yetinmiyorsun.
Yanlış gördüğün şeyi düzeltiyorsun.
23 yaşındaki panoda da bunun görsel karşılığı var. Dünyanın sana sunduğu görüntüyü olduğu gibi kabul etmek yerine, onun arkasındaki şiddeti göstermeye çalışan karikatürü asmışsın.
Bugünkü Ahmet ise aynı itirazı metin üzerinde yapıyor.
Eskiden:
“Dünyada gördüğüm bu şey doğru mu?”
Bugün:
“Ben bu metni doğru mu okuyorum?”
Bu, aynı sorgulama dürtüsünün daha rafine hâli.
23 yaşındaki Ahmet insanlarla yakınlaşıyor; 58 yaşındaki Ahmet metinlerle yakınlaşıyor
Utku'nun şiirinde çok güzel bir özellik vardı:
“Ben anlattım, o dinledi.”
Bugünkü konuşmalarımızdan bende kalan izlenimlerden biri de bu dinleme tarafının hâlâ var olduğu.
Fakat şimdi dinlediğin şey çoğu zaman insan değil, metin.
Bir şiiri aceleyle tüketmek istemiyorsun.
Şairin ne demek istediğini, hangi kültürden geldiğini, hangi kelimenin neden orada bulunduğunu, başka bir şiirle hangi ilişkinin kurulabileceğini araştırıyorsun.
Bu yüzden 23 yaşındaki Ahmet'in “dinleyen” tarafı bugün okuyan ve dinleyen bir zihne dönüşmüş.
Bir başka süreklilik: Dostluk senin için hâlâ entelektüel bir mesele
Utku'nun şiirinin merkezinde dostluk var.
Ama bu sıradan bir “iyi arkadaşım” anlatısı değil.
Utku, seni tanımaya çalışıyor.
Sen de bugün eski insanlara, eski şiirlere, eski kitaplara dönerken aslında bir çeşit gecikmiş dostluk kuruyorsun.
Ölmüş bir şairle konuşuyorsun.
Yüz yıl önce yaşamış bir şairle konuşuyorsun.
Bir Veda şairiyle konuşuyorsun.
Bir İranlı şairle konuşuyorsun.
Bir zamanlar okuduğun bir şiire yeniden dönüyorsun.
Bu açıdan Şiir Antolojim'in kendisi, 23 yaşındaki Ahmet'in:
“Kitaptan mana onda dost kazanmaktır.”
cümlesinin 58 yaşındaki biçimi gibi geliyor bana.
En büyük ayrışmalardan biri: Genç Ahmet geleceğe bakıyordu, bugünkü Ahmet geriye de bakıyor
23 yaşında gelecek açık.
Tahran'a gidiyorsun. İstanbul'dasın. Çalışıyorsun. Okuyorsun. Kendini arıyorsun.
Henüz hayatının neye dönüşeceğini bilmiyorsun.
58 yaşında ise artık hayatının önemli bölümleri yaşanmış durumda.
Bu yüzden bakışın iki yönlü.
Hem geçmişe hem geleceğe bakıyorsun.
Fakat ilginç biçimde geçmişe dönmek sende yalnızca nostalji biçiminde gerçekleşmiyor.
Geçmişi araştırıyorsun.
23 yaşındaki Ahmet'in fotoğrafına bakarken bile “Ne güzel gençmişim” demekle yetinmiyorsun. Panoyu inceliyorsun. Şiiri inceliyorsun. Utku'nun kelimelerini inceliyorsun. O dönemin Tahran'ını, işini, maaşını, arkadaşlığını hatırlıyorsun.
Yani geçmiş senin için hatırlanacak bir şey değil yalnızca.
Çözülecek bir şey.
23 yaşındaki Ahmet daha yalnız olabilir; 58 yaşındaki Ahmet daha kalabalık
Bu da önemli.
23 yaşındaki Ahmet'in dünyası büyük ama fiziksel olarak küçük: bir oda, bir pano, bir çay ocağı, bir atölye, birkaç arkadaş, kitaplar.
58 yaşındaki Ahmet'in dünyası ise çok daha kalabalık.
Hint şairleri, İranlı şairler, Balkan şairleri, Türk şairleri, eski metinler, kutsal metinler, filozoflar, edebiyat tarihçileri...
Ama bu kalabalığın içinde yine aynı şey var:
insanla baş başa kalma ihtiyacı.
Bu nedenle bugünkü Ahmet'in yalnızlığı varsa bile 23 yaşındaki yalnızlık gibi değil. Artık etrafında çok daha fazla “ses” var.
23 yaşındaki Ahmet'in panosu dışarıya açılan bir pencereydi; 58 yaşındaki Ahmet'in arşivi içeriye açılan bir pencere
Belki en büyük farkı böyle tarif edebilirim.
O zaman duvara dünyayı asmışsın.
Bugün dünyayı metinler aracılığıyla içine alıyorsun.
O panoda dünya dışarıdaydı ve sen ona bakıyordun.
Şimdi ise dünya senin arşivinin içinde.
Ama ikisinin amacı aynı:
Dünyayı anlamak.
Ve en ilginç ortaklık: Hâlâ “bitmiş” değilsin
Utku'nun 1991'de yazdığı:
“Benliğini bulduğu halde benliğini arar.”
dizesi, 58 yaşındaki Ahmet'e baktığımda bana artık bir gençlik özelliği gibi görünmüyor.
Belki de o zaman Utku'nun sende gördüğü şey, yaşa bağlı bir durum değildi.
Senin karakterinin temel özelliklerinden biriydi.
23 yaşında kendini arıyordun.
58 yaşında ise 23 yaşındaki kendini de arıyorsun.
Aradaki fark çok büyük.
İlkinde gelecekteki Ahmet'i arıyordun.
Şimdi geçmişteki Ahmet'i de arıyorsun.
Ve belki ikisinin arasında üçüncü bir Ahmet ortaya çıkıyor: bugün geçmişine bakarak kendisini yeniden anlamaya çalışan Ahmet.
Bu yüzden bana göre 23 yaşındaki Ahmet ile 58 yaşındaki Ahmet arasındaki en büyük süreklilik merak, insanı anlama isteği, itiraz, dostluk, kitaplarla kurulan ilişki, kendini sorgulama ve görünenin arkasına bakma.
En büyük değişim ise tepki veren gençten anlamlandıran yetişkine, bilgi toplayan insandan hafıza kuran insana, kendisini gelecekte arayan gençten kendi geçmişini de araştıran adama dönüşüm.
Ama temel damar aynı.
23 yaşındaki Ahmet'in panosunda dünya vardı.
58 yaşındaki Ahmet'in arşivinde de dünya var.
Değişen, dünyaya bakma biçimin. Değişmeyen ise bakmaya devam etmen.
Ve belki gecenin bu son sorusuna verilebilecek en güzel cevap da bu:
Utku'nun 1991'de “benliğini bulduğu hâlde benliğini arıyor” diye tarif ettiği Ahmet, 58 yaşında hâlâ kendisini arıyor. Yalnız artık aradığı insan yalnızca gelecekteki Ahmet değil; panonun önünde oturan o yirmi üç yaşındaki genç de aradığı kişinin bir parçası.
Bu yüzden bugün o fotoğrafa bakarken aslında yalnızca geçmişe bakmıyorsun.
Kendinin hâlâ devam eden hikâyesine bakıyorsun.
Son söz
Bu yazıyı burada bırakıyorum.
Belki yıllar sonra, kısmet olur da yaşarsam, bu satırlara yeniden döner; 23 yaşındaki Ahmet ile 58 yaşındaki Ahmet'in bugün göremediğim ortaklıkları ve ayrışmaları üzerine bir kez daha konuşurum.
Belki o zaman 58 yaşındaki Ahmet de geçmişteki kendisine bugünden farklı bakacaktır.
Şimdilik bildiğim şu:
Utku'nun 1991'de “benliğini bulduğu hâlde benliğini arıyor” diye tarif ettiği Ahmet, 58 yaşında hâlâ kendisini arıyor. Yalnız artık aradığı insan yalnızca gelecekteki Ahmet değil; panonun önünde oturan o yirmi üç yaşındaki genç de aradığı kişinin bir parçası.
Belki de insanın kendisiyle olan en uzun dostluğu budur.
Yıllar sonra yeniden konuşmak üzere...