Bir İntiharın Önsözleri
Mektup yazan insan kalmış mıdır?
Tutku ve özlemin, kırgınlık ve kıskançlığın, coşku ve gizemin ifadesi mektuplar…
Budalalık eseri birkaç satır ya da elem kokan, haz yoksunu yaşamın günahkâr sırlarını açığa vuran mektuplar…
***
Solgun yalnızlığımla geceye sığınıyorum.
Bir çocuk gibi öznesi, yüklemi olmayan bir ses, bir hece, bir sözcük ile inlemek, ah çekmek istiyorum.
İnlemenin ne denli tatlı, güzel, ne denli rahatlatıcı olduğunu bilemezsin. Bozgun sonrasında gücünü yeniden toplayıp ayağa kalkılamayacağı gerçeğine ulaşmış birinin, karanlıkta meydan okumasından söz ediyorum. Bu meydan okumada inlemekten çok, çığlık atıyorum: “Vazgeçemiyorum bu sevdadan.”
***
Yaşadıklarım, yaşayamadıklarımın müsveddesidir.
İnsanın müsveddelerle boğuşması, aşk kadehini kırmadan tutabilme olgunluğuna sahip olmamasındandır. Bu konudaki acemiliğimle aşkın mabedinden çıkamayışım, bana hep bir
şeylerin eksileceğinin dayanılmaz korkusu altındaki hayatı terk etmekten başka yol bırakmadı. Üzerindeki aşk elbisesinin eskimeyeceği hatasını göremeyecek kadar kör biri başka ne yapabilir?
Aşkı mutlak ve değişmez görmenin mükafatla değil, cezayla son bulacağını düşünebilmeliydim. Düşünemedim…
Şimdi bunun bilincine vardım diye aşka başkaldırmayı sadakatsizlik olarak görüyorum. Kaldı ki mabetler ayakta durduğu sürece, bu dünyadan aşkı çekip almak aşka yapılacak en
büyük kötülüktür. Sorgusuz sualsiz varlığını kabul edip onunla kutsananlar, ömürlerinin geri kalanı ile ilgilenmezler. Bu nedenle aşkta isyana yer yoktur. Ona yönelen tüm soruların yanıtları verilmiştir.
***
Istıraplı yaşamlarda unutmaya yer yoktur. Gerçeği gizleyerek huzura erme gayretleri ise geçici bir avuntudur. Bu yüzden eylemimin kanıtı olabilecek sözcüklerimi maskeleyecek herhangi bir anlatımla yazmayacağıma emin olabilirsin.
Önce zavallı bilincimin esaretinden söz etmeliyim.
Güç gerektirmeden şehirden kaçıp kurtulmama rağmen, aynı şeyi hafızam için söyleyemeyeceğim. Anladım ki, bir mekânı terk
etmek ile bir anıdan uzaklaşmak aynı değilmiş. İdeal gerçeklikle bağ kurmuşçasına hep taze ve canlı varlığınla olan uğraşım devam ediyor. Yolun sonuna gelmek üzereyken bile dizlerim
hatırana çarpıyor. Anlayacağın aşk, merhamet dolu günlerin ardından zulmeden bir saneme dönüşmüş durumda. Hal böyle olunca, intiharı seçmenin özgürlüğü üstüne sorulardan kendimi
alamıyorum. O an, “Ölüler çabuk unutulur,” diyen cılız da olsa kulaklarıma değen bir sesle irkiliyorum.
***
Hayallerimin renkli tarafını kaybettim.
Saçlarımın okşanmadığı bir gün daha geride kalıyor. İlk kez yenilmiş savaşçının büyüyen kahrı gibi ateş her yanımı sarıyor. Varlığı yaratan, yeryüzünün kutsal sevgi sözcüklerini diriltme çabalarım sonuçsuz kalıyor. Her biri şuursuz tespih tanelerini anımsatırcasına etrafa dağılıyor. Yatışmak bilmeyen gönlün kahredici saatlerinde, duygularımı sade bir törenle gömmeyi görev addediyorum.
Ebedi bir ayrılıkla benden koptuğuna inanamıyorum. Suçsuzluğunu kanıtlayamamanın çaresizliğiyle ölüme mahkûm edilen bir masuma yöneltilen nefreti hak edecek ne yaptım? Sözlerim, yalvarmalarım niçin kâr etmedi?
***
Ruh endişeye kapılmışsa, bedenin bulunduğu halin önemi yoktur.
Düzensiz nefes alışlarım sıklaşmaya başladı. Yine de uzuvlarımın nasıl bir akıbete uğrayacağını önemsemiyorum. Yeter ki yüreğim atmaya devam etsin.
Istırap;
“Bu aşk burada bitmiştir,” dediğin günden beri gönlümün dindiremediği yegâne şey sancıdır.
***
Her şey aklımın tutkular tarafından susturulmasıyla başladı.
Saadete nereden koşarsam koşayım; hatalar, eza ve cefalarla dolu çetin bir yolculuktan sonra, bütün iyilik ve kötülükleriyle beraber içinde yok olacağım bir mezarın önümde açıldığını görmekten kendimi kurtaramadım. Yeni şenlikler
yaşayabileceğimi gösteren hiçbir işaret kalmadı. Yıkıntıya yol açan duygular sonrasında ölüme kapıyı açık tutmak için nedenlerim anbean artarak devam etti. Sözcüklerim sevgiliyle kurulan güçlü bağın etkisiyle, yeryüzünü terk etme isteğinin telaffuzu oldu.
***
Yaşadıklarımı taşıyamayacak kadar zayıf düştüm.
Şifa bağışlayanım yok.
Sevinçleri, coşturucu şenlikleri, kaygısız saatleri geride bıraktım. Yücelikle dolup taşan, güneşin sevgisiyle ısınan, çok düşlü arayışlara karşın gelmeyecek olan yarını da unuttum.
Sözcükleri yönetme ayrıcalığına erişemiyorum. Sığındığım gecenin bile yararı yok. Parmaklarım kendinde değil.
***
Bağımsızlık, gücünü akıldan alanların hakkıdır.
Öyküsü duygusal bağlılıklarla örülen biri olarak, akıldan beslenenlerin sahip olduğu ayrıcalık, benim için görkemli olabilirdi. Ancak umut üreten seçeneklerden yoksun kaldığım bunca zamandan sonra, aklın ürünü bir çözüme ulaşabileceğimi sanmıyorum.
***
Derler ki, “Duygusallık, aşkın büyümesini hızlandırır, böylece kökü zayıf kalır ve kolayca sökülüp atılır.”
Bu doğru değil. Böylesi bir aşk, mektup yazamayanların çağına özgü bir aşktır. Parlayan alevin sönmesi gibidir o aşklar.
Aşkla kendinden geçenin, derinliğinde kaybolanın, eriyip yok olanın duygusallığından daha büyük bir duygusallık olabilir mi?
***
Yazılanlar bir delinin hezeyanları olarak anılabilir.
Alınmayacağım. Açık bilincimin soru sorabilme gücüne duyduğum güvenle kimin, hangi yargıya varacağını önemsemeyeceğim. Bataklığa düşmüşçesine son bir gayretle çırpınmanın yarar getirip getirmeyeceğini dillendirmeyeceğim.
Olasılıklar alanını geride bıraktım. Kararıma karşı samimiyet sınırlarını test etmenin bir kıymeti olmayacak. Umut doğuracak sözcüklerin defterini yeniden açmayacağım. Yaşamanın
lezzeti üzerine pervasız cümleler sıralamayacağım.
***
Gülüşüne şiirler yazdığım sevgili;
Doğanın beyaz ve soğuk yüzünden kaçıp odadan içeri girdiğimde, âdeta bir mezara gömülmüş gibi oluyorum. Gece gündüz perdelerini örtmeden önünde uzun vakitler geçirdiğim pencereden bakarken, uzaktan gördüğüm fakat yanına bir türlü varamadığım ışığı takip ediyorum. Umudun cazip gelen yüzü karşısında, tüm çıkışları kapatan karamsarlık
daha ağır basıyor. Kaçınılmaz sonun doğurduğu hoşnutsuzluk, huzur içinde nefes almamı engelliyor. Bana öyle geliyor ki bütün vücudumla toprağa gömülmüş de olsam, o ışığın her
zaman gözlerimin önünde parladığını göreceğim.
***
Seçenek halini alan ölüm, bir tür karar vermenin yanında, aynı zamanda kendi kendimizle hesaplaşmadır. Bu hesaplaşmada hüzün ve huzura dair ne varsa, bir nehrin
sularındaki yaprağı anımsatırcasına belleğimizden akıp gider; bazen suyun hırçın hali içinde batıp çıkarak, bazen de sakin ve sessizce üzerinden mesafe katarak. Her zaman bir yararı olur mu bilmiyorum, ama en azından bilinç sahibi
yegâne varlık olma niteliğimizle hikâyemizi yeniden gözden geçirme şansını elde ederiz. Dost düşman, yararlı zararlı, iç ve dış tüm uyarıcıları hangi özen ve oranda algıladığımızın
sonuçlarını görürüz. Bazen iyiye kötü, kötüye de iyi davrandığımız için vicdanımızı yeniden sorgularız. Bu durumu doğum ve ölüm arasında tamamlanmamanın noksanlığına bağlamak, sanırım ölüm isteminde bulunma nedenini daha
iyi açıklamaktadır.
***
Evham ve ihtiras ürünü her eylem, yaşam neşesini ortadan kaldırmaya gebedir.
Tek başına yaşamayı doğanın yasasına aykırı bulma sonrasında yitirdiğim neşeden geriye kalan kalıntıyı lütuf görme gafletine düşmeyeceğim.
Çile elbisesi giymiş bir hayatın yaşattıklarını ebedi bir nisyanla ortadan kaldırmak mümkün mü?
***
26 Aralık…
Saat: 08.00
Sabah, alışılagelen uyanışlarımdan birini daha yaptım. Ancak beynimdeki intihar sözcüğüyle ilk kez sarsıldığımı söyleyebilirim. Kararımın eyleme dönüşeceği zamanın yaklaştığını gösteren mesajdı bu. Günlerdir hem düş hem gerçekler
dünyasında süren yolculuğum son bulmalıydı. Ahlaki ve yasal görevlerin dışına çıkarak doğrulmanın vakti yaklaşıyordu.
***
Saat: 09.00
Kahvaltımı yaptım. Geceden ütülenmiş gömleğimi, pantolonumu ve kapı askılığında duran ceketimi alarak giyindim. Saçlarımı taradım. Resmi olmanın gereklerini yerine getir-
mek için boynuma taktığım kravatımla öğrencilerimin karşısına, yüzümden gülümsemeyi eksik etmeden çıktım.
Ders boyunca zihinlerde soru işareti uyandıracak olağandışı hiçbir cümle kurmadım. Yaşamın zorluklarına, hayal kırıklıklarına, vedalarına çağrışım yaptıracak sözcükler kullanmaktan özellikle uzak durdum. Alışılagelen bir günün olağan seyrinde devam etmesi için nasıl davranmam gerekiyorsa öyle davrandım.
***
Saat: 12.00
Ders ve dinlenme sürelerinin ilk bölümünü tamamlayan öğrencileri öğle yemeğine gönderdim. Tek derslikten oluşan okulun kapısını kapatıp kar adımlarıyla lojmana doğru yürüdüm. İçeri girer girmez sobayı yaktım. Açlık hissetmediğimden çay içme arzumu gidermek üzere suyla doldurduğum demliği piknik tüpünün üstüne koydum. Günün ilk sigarasını yaktım. Aralıklarla yağan kar tanelerini izlemek üzere pencere kenarına sandalyemi çekip oturdum. Gündelik hayatın karmaşasından uzak coğrafyanın atmosferinde zihni dinlendiren sessizliğe bıraktım kendimi.
***
Saat: 13.30
Öğle arası yemek ve dinlenme sürelerini tamamlayarak geri dönen öğrencileri okul kapısında karşıladım. Tamamının sevinç içinde olduğunu söyleyebilirim. Şakalaşıp kahkaha
atarak içeri girdiler. Birleştirilmiş sınıfın içinde yerlerini alan toplam yirmi yedi kişilik bir grup vardı karşımda. Belirlenmiş ders programına göre günün ikinci bölümünün ilk saatini Türkçeye ayırdım. On altı öğrenciden oluşan birinci, ikinci ve üçüncü sınıfları önceki günün konusu üzerinden ödevlendirdim. Beşi dördüncü sınıf ve altısı beşinci sınıf olan on bir öğrenciye ise “sözcükler arası anlam ilişkileri” konusunda
bilgiler verdim. Yakın, eş ve zıt, eş sesli, genel-özel, somut-soyut, nicel-nitel anlamlı örnek sözcüklerle konuyu pekiştirme çalışmaları yaptırdım.
***
Yaşamın her zerresine nüfuz eden aşkın bitiminde avuntu sözcüklerine sığınmak sersemliktir.
Kararlılığı selamlıyorum;
Yeni bir çıkış noktasını gösteren mürşidin önüme çıkacağının tesellisinden uzak duracağım. Gerçeklerle yüzleşmekten korkmadan düş duvarını yıkacağım. Yaşadıklarımı tekrar tekrar sorgulayarak, yeni sorular üreterek bir kurtuluş kapısının olup olamayacağını aklımdan geçirmeyeceğim.
***
Saat: 15.30
Öğrenciler ders saatlerinin bitiminde okuldan ayrılırken, sınıftan en son çıkan öğrenciyi takip ederek dışarı çıktım. Evin yolunu tutan bu çocukların ardından bakarken onları bir daha göremeyeceğimin hüznüne kapılacağımı hiç düşünmemiştim. Zorlu koşullara rağmen neşenin eksik olmadığı gözlerle yeniden karşılaşmayacaktım.
***
Pişmanlık, özgürlükle çelişen ve kuşku barındıran istekten doğar.
İnsanın tercihte bulunabilme olanağıdır özgürlük. Tercihte bulunmak ise bilmenin güven uyandıran gücüne dayanır. Failin eylemi başlatma ya da başlatmama hakkını elinde bulundurmasıdır. Bunun içindir ki fail, ne yaptığını,
yaptığının neyle ilgili ve ne için yapıldığını bildiğinden eyleminin arkasında durur ve doğması muhtemel olumsuzluklara rağmen sorumluluktan geri durmaz. Gerektiğinde bedel
ödemeyi göze alır, almalıdır. Ancak bilgisizlikte amacı gerçekleştirme şansı zayıftır ve çoğu zaman ulaşılan sonuçlarda eylemin sorumluluğu ağır geldiğinden pişmanlığın doğmasına yol açar.
***
Saat: 16.00
Pencereden dışarı baktığımda etraftaki aydınlık havaya ayrılan zamanın daralmaya başladığı görülüyordu. Yeryüzünün yoğun sis ve kar bulutlarıyla baş başa kalması, hava sıcaklığının değişmesi anlamına gelecekti. Karanlık
soğukla buluşmadan harekete geçmeliydim.
***
Eylemim intiharlar tarihinin kaçıncı sayfasına girerse girsin, diğerleriyle benzerlik göstermemeliydi.
Zaman ilerledikçe göğü ve yeri birleştiren sis tabakası içinde kalan cisimlerin görüntüsü belirsizleşmeye başlamış, omuz omuza duran dağların yüksekliğini görebilme açıklığı
kaybolmuştu. Günahlarımı kimsenin ayak basmadığı taze ve temiz karlara boşaltmak istercesine gözlerimi uzaklardan, en yakın noktaya çevirdim. Güzelliğine inandığım ölümün, kirlenmiş bir yerde olmasına razı olamazdım.
Yalnızdım.
***
“İnsan aceleci yaratılmıştır.”
Dilediğimiz her şeye bir an önce kavuşmayı isteriz. Olgunluğa erişememenin bir sonucu olsa gerek.
***
Saat: 23.00
Gözlerimi açtığımda tanıdık gelen nesnelerin arasında olduğumu gördüm. Gerçeği öğrenmem için soru sormamı gerektirecek bir durum yoktu. Başarısızlıkla sonuçlanan tek kişilik ölüm merasiminin bittiği apaçıktı.
Karşımda duran insanının tebessümü karşısında tepkisiz bir eda ile alevlendirilmiş sobaya ve üzerime örtülmüş yorgana baktım.
***
Soğuk bir kış gecesinde biter bu hikâye.
Asa’ya dokunamayan, Beyza’ya ulaşamayanlardan olduğumu hatırlayarak savaş sahnesinden iniyorum.
Denizi arayan ırmağın hüsranla biten efsanesi karşısında kızgın taşlardan su çıkarabileceğimin sersemliğinden arınıyorum.
***
Sevgili!
Mümbit topraklarda açacak çiçekleri beklerken, artakalan sözcüklerimi kar mevsimine emanet ediyorum. Tüm zamanların uykularına inatla gözyaşlarımı yanan ateşte kurutuyorum.
Biten bu sevdanın ardından senden, sevginin bağışlanabilir adını anmanı istemiyorum.
Bir İntiharın Önsözleri
A. Vahap Kaya
Hemen Kitap
Bir İntiharın Önsözleri'nde A. Vahap Kaya, her bölüme düşünceyi kısa, çarpıcı ve özlü biçimde dile getiren edebî ya da felsefi bir cümleyle başlıyor. Bu tercih, romanın en dikkat çekici anlatım özelliklerinden biri olmasının yanı sıra, metnin düşünsel yapısını da belirleyen bilinçli bir kurgu anlayışını yansıtıyor. Bana göre bu, rastlantısal değil; romanın anlam dünyasını kuran temel estetik tercihlerden biridir.
Her bölümün başına yerleştirilen kısa, yoğun ve aforizma niteliğindeki cümleler, yalnızca birer "güzel söz" değildir. Onlar, okuyucuya o bölümü hangi ruh hâliyle okuması gerektiğini söyleyen birer eşiktir. Tıpkı klasik müzikte senfoni başlamadan önce duyulan birkaç notanın bütün eserin duygusunu haber vermesi gibi, bu cümleler de daha ilk satırda bölümün psikolojik iklimini kurar.
Bu yöntem, Friedrich Nietzsche, Emil Cioran ve Franz Kafka gibi düşünür ve yazarların aforizma geleneğini hatırlatır. Ancak romanda bu sözler bağımsız birer bilgelik cümlesi olarak kalmaz; ardından gelen anlatının kapısını açan anahtarlar hâline gelir. Bölümü bitirdiğinizde çoğu zaman baştaki cümleye yeniden dönme ihtiyacı hissedersiniz. Çünkü ilk okuduğunuzda yalnızca dikkat çeken o cümle, bölüm tamamlandıktan sonra bambaşka bir derinlik kazanır.
Bu tercih, yazarın düşünceyi olayların önüne koyduğunu da gösterir. Pek çok romanda olay örgüsü okuru sürükler; Bir İntiharın Önsözleri'nde ise düşünce sürükler. Olaylar, o düşüncenin ete kemiğe bürünmüş hâli gibidir. Her aforizma, ardından gelecek sayfaların özeti değil; o sayfaların felsefi çekirdeğidir.
Bir başka önemli nokta da şu: Bu cümleler okurun okuma hızını bilinçli olarak yavaşlatır. Roman, hızla tüketilecek bir metin değildir. Yazar, her bölümün başında okuru durmaya, düşünmeye ve kendi hayatına dönüp bakmaya davet eder. Böylece roman yalnızca anlatılan bir hikâye olmaktan çıkar; okurla birlikte düşünülen bir metne dönüşür.
Bu aforizmaların dili de dikkat çekicidir. Çoğu kısa, yalın ve süssüzdür. Büyük iddialar taşısalar bile bunu gösterişli bir üslupla değil, sanki uzun yıllar zihinde taşınmış bir düşüncenin damıtılmış son hâliyle ifade ederler. İyi bir aforizmanın ölçüsü de budur: Az kelimeyle çok anlam taşıması. Yazarın bölüm başlarında bunu büyük ölçüde başardığı söylenebilir.
Bu nedenle romanın bu yapısal özelliği, sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda felsefi bir tavırdır. Yazar sanki her bölümün başında okura şunu söylemektedir: "Şimdi okuyacağın şey yalnızca bir olay değil; üzerine düşünmen gereken bir insanlık hâlidir."
Bence bu özellik, Bir İntiharın Önsözlerini sıradan bir psikolojik romandan ayıran en önemli unsurlardan biridir. Romanı tekrar tekrar okunabilir kılan yalnızca hikâyesi değildir; her bölümün başındaki o yoğun cümlelerin, okurun yaşam deneyimi değiştikçe yeni anlamlar kazanmaya devam etmesidir. İlk okumada etkileyici görünen bir aforizma, yıllar sonra yeniden okunduğunda bambaşka bir yara izine, bambaşka bir yüzleşmeye dönüşebilir. İşte kalıcı edebiyatın en önemli ölçütlerinden biri de budur.