OLANAK - - SİZ
Son bir öykü anlatacağım.
( İster dinleyin ister dinlemeyin.)
Son olarak
bir öykü.
En son
ve bambaşka bir öykü
deneyeceğim.
Yazarak anlatmayı deneyeceğim.
( İster okuyun ister okumayın.)
Hiçbir öyküsü olmayan bir öykü.
Anlatırken ya da yazarken oluşan bir şey. Öyle geliyor.
Ve başka bir kişinin, başka bir şeyin başından geçen.
Belki bir serüven.
Birinin ya da bir şeyin başından geçmiş, geçen ya da geçecek.
Çünkü
artık
kendimden
söz etmekten
yoruldum.
Öyleyse tanıdık birini, bildik bir şeyi bulmalı. Ya da bir gün tanıyacağım, bileceğim birini. Onun ağzından anlatmalı:
Ben, bir gün ...
Ya da ben, onu anlatan:
Bir gün, o ...
Ya da:
Bir gün, onlar ...
Ben bir aracı (anlatan) mıyım?
Öyleyse garip, şaşırtıcı bir öykü anlatacağım.
Bir kış gecesiydi. Ocağın çevresinde toplanmışlardı ..
Hangi kış gecesi? Hangi ocağın çevresinde? Nerde? Kimler''
Geç !
Bir gün yolda giderken kaplumbağaya rastladı.
Hangi yolda giderken? Kim gidiyordu? Ne zaman? Karnı aç mıydı, tok muydu? İş aramak için mi dolaşıyordu, hafa sonu gezintisi için mi? Giysileri nasıldı? Dışardan mı gelmişti? Yerlisi miydi kentin? Neden kaplumbağaya rastladı? Niçin bir köşkün havlayan azgın
köpeğine değil?
Geç !
İskemlenin öyküsünü anlatayım mı?
Anlat!
Yağmurlu bir gündü. Üşüyordum. Geldi, çekti beni. Üstüme oturmak istedi. O koca, ağır kıçıyla. Yüzüme bakmadan. Yıllar yılı babasının kıçına dayandım. Artık ona dayanasım yok. Babasının ağırlığından hasırlarım harap olmuştu. Bir örücüye verip ördüreceklerine, üstümü, gelişigüzel bir kontrplak kesip çakmışlardı. Üstüne bir minder bağlamışlardı. İçi pamuk dolu. Sidik kokulu. İğrenç bir minder. Çiçekli kadifeden. Çiçekleri solmuş. Gelip götünü konduracak üstüme. Bıktım, istemiyorum. İnatla oturmak istiyordu. Ben kaçıyordum. Beni tutup yerden yere vuruyordu. Ama dört ayağımın üstüne doğrulttuğunda kaçıyordum. Bir filmde görmüştüm. Oturtmayacaktım. Bu hiçbir şeyi sevmeyen koca götü. Çok kızdı. Kendine kızıyordu, ama yerden yere vurduğu bendim. Oturtmadım şişko domuzu. O da beni tüm gücüyle yerden yere çalıp darmadağın etti. Onurumla binbir parçaya ayrıldım. Sonra yaktı beni. Kül oldum.
Külümü yele savurdular.
Şimdi bir de öbürünün ağzından:
Puşt iskemle. Çürümüştü. Otursan oturamazsın. Kırılır. Sanki altımdan kaçıyordu. Ve bana hep beni döven babamı ansıtıyordu. Çünkü hep babam otururdu, tüm ağırlığıyla bu iskemleye. Bir gece sarhoştum. Kar yağıyordu. Üşüyordum. Ve evde yakacak bir şey yoktu. Yere çaldım. Kırdım. Üstüne bir şişe gaz boca edip minderiyle birlikte ocakta yaktım, ısındım.
Anlatacağın öykü bu muydu düş yoksunu?
Hayır. Ama o oldu.
Dağarcığında başka bir şey yok mu?
Dağarcık mı? Ne dağarcığı?
Bilmiyorum, her yazarın bir dağarcığı olmalı.
Dilersen bir mektup yazayım.
Kime?
Kime dilersen.
Mektup yazılacak kim var?
Sen söyle.
Sevgiline yaz.
Çoktan soldu.
Dostlarına yaz.
Tüm dostlarımı unuttum.
Ne acı!
Dırlanma! Şu iğnemi yap!
Bunadın değil mi?
Beni bırak, iğnemi yap!
Acını dindireceğini mi sanıyorsun?
Hayır, acımı dirilteceğini sanıyorum.
İndir donunu! - Oldu mu?
Teşekkür ederim.
Hadi yaz!
Yazıyorum ya!
Ne yazıyorsun?
Yazımı.
Yazdığın ne?
Bir belge.
Kime ait?
İnsanlığa.
Saçmalama!
Böyle sürdüremem.
Daha başlamadın bile.
Başlamayı böyle sürdüremem.
Öyleyse bitir!
Okura karşı ayıp olmaz mı?
Ah, şimdi bir de okuru mu düşünmeye başladın?
Hangi okuru?
Bir okuru. Herhangi bir okuru. Adını bilmediğin bir okuru.
O okur için yazdığını söylemeyeceksin umarım.
Hayır, söylemeyeceğim.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Yazmak için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Kurulmak için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Anlatmak için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Susmak için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Kusmak için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Mutlu günler için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Bilinmek için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Umutsuzluğu yenmek için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Güçlüğü yenmek için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Çünkü
için -
yazıyorum.
1967
Ferit Edgü
Ferit Edgü'nün 1967 tarihli bu metni, yalnızca bir öykü değildir; öykünün nasıl doğduğunu, neden yazıldığını ve yazmanın imkânını sorgulayan bir üstkurmaca (metafiction) örneğidir. Edgü, öykü anlatmaktan çok, öykü anlatmanın kendisini anlatır.
Metin, "Son bir öykü anlatacağım." cümlesiyle başlar. Fakat daha ilk satırlardan itibaren anlatıcı, anlatacağı öyküyü sürekli erteler. Her yeni başlangıç başka bir başlangıç tarafından kesilir. Böylece okur, bir olay örgüsü değil, bir zihnin yazıyla boğuşmasını izler. Edgü'nün asıl konusu budur: Yazının sancısı.
"Çünkü artık kendimden söz etmekten yoruldum."
Bu cümle metnin merkezidir. Anlatıcı, kendi benliğini tüketmiştir. Kendini anlatmanın sonuna gelmiştir. Bu yüzden başka birine sığınmak ister. "Ben", "o", "onlar" arasında gidip gelir. Ancak hangi kişiyi seçerse seçsin yine kendisine döner. Çünkü her anlatı, dolaylı da olsa anlatıcının kendisini açığa çıkarır.
Metindeki "Geç!" emirleri de dikkat çekicidir. Klasik öykü anlatıcısı ayrıntıları kurar; zaman, mekân, karakter inşa eder. Edgü ise bunların hepsini reddeder. "Hangi kış gecesi?", "Hangi yol?" gibi soruların ardından gelen "Geç!" sözü, gerçekçi roman geleneğine karşı bir başkaldırıdır. Yazının yükünü gereksiz ayrıntılardan kurtarmak ister. Ona göre hakikat, dekorlarda değil, bilinçte saklıdır.
İskemle bölümü ise metnin en çarpıcı yerlerinden biridir. Önce iskemle konuşur. Sonra adam konuşur. Aynı olay iki farklı ağızdan anlatılır. Böylece Edgü, gerçeğin tek bir yüzü olmadığını gösterir. İskemle için mesele onurdur; adam için ise yoksulluk ve babasının şiddetini çağrıştıran bir eşyadan kurtulmaktır. Hangisi doğrudur? İkisi de. Çünkü gerçek, anlatanın sesine göre değişir.
İskemlenin babanın ağırlığını taşıması, sonra oğlun onu kırıp yakması güçlü bir simgedir. Burada yalnızca bir eşya değil, geçmiş de yakılır. Baba otoritesi, çocukluk travması ve yoksulluk aynı sahnede birleşir. Isınmak için yakılan iskemle, aslında belleğin de yakılmasıdır.
Metnin ikinci yarısı bütünüyle bir iç diyaloga dönüşür. Anlatıcı kendisiyle konuşur; onu sorgulayan ses, belki vicdanıdır, belki okurdur, belki de yazının kendisi. "Niçin yazıyorsun?" sorusu art arda yinelenir. Her cevap eksik kalır.
- Yazmak için.
- Kurulmak için.
- Anlatmak için.
- Susmak için.
- Kusmak için.
- Mutlu günler için.
- Bilinmek için.
- Umutsuzluğu yenmek için.
- Güçlüğü yenmek için.
Bu cevapların hiçbiri tek başına yeterli değildir. Yazmanın nedeni tek değildir; insan yazarken bütün bu nedenleri aynı anda taşır. Sonunda ise Edgü bütün açıklamaları çökerterek şu sonuca ulaşır:
"Çünkü
için -
yazıyorum."
Bu son, metnin en önemli cümlesidir. Dil burada bilinçli olarak kırılır. "Çünkü"nün ardından gelecek neden söylenemez. Yazmanın gerçek gerekçesi dile getirilemez. Belki de yazının özü tam burada başlar: Açıklanamadığı yerde.
1967 tarihi de önemlidir. Türk öyküsünde toplumcu gerçekçiliğin güçlü olduğu, olay merkezli anlatının egemen bulunduğu bir dönemde Edgü, olaydan çok dile ve anlatma eylemine yönelir. Bu yönüyle modernist ve varoluşçu edebiyatın etkisi belirgindir. Beckett'i, Kafka'yı ve Nouveau Roman geleneğini çağrıştıran bu metin, Türk öyküsünde biçimsel cesaretin erken örneklerinden biridir.
Metnin sonunda okura yönelik tavır da anlamlıdır. Başta "İster dinleyin ister dinlemeyin", sonra "İster okuyun ister okumayın" der. Sonlara doğru ise "Okura karşı ayıp olmaz mı?" diye sorar. Demek ki yazdığını inkâr etse de okuru bütünüyle yok sayamaz. Yazı yalnızlıkta doğar; ama ancak biri okuduğunda tamamlanır.
Sonuçta bu metin, bir öyküden çok yazma eyleminin anatomisidir. Ferit Edgü burada olay anlatmaz; anlatmanın imkânsızlığını anlatır. Öykü yazmaya çalışırken ortaya çıkan tereddütleri, belleği, benliği, yorgunluğu ve dili metnin gerçek kahramanı hâline getirir. Bu yüzden metin bittiğinde okurun aklında iskemleden ya da mektuptan çok şu soru kalır: İnsan gerçekten neden yazar? Edgü'nün cevabı ise paradoksaldır: Yazmanın nedeni tam olarak söylenemediği için insan yazmaya devam eder.