akşam ve Swann

Şair: Hilmi Yavuz

bu çöl yorgundur, vahaysa bitik; bir kervan beklenir, bir kervan gider; yol tenhâ, ilerde fenerler sönük; durma, akşamı kuşat ey Keder!..

bak, ne yazlar geldi, ne yazlar geçti! diyorum, belki kervan geçmez bir daha; beklerken o kadar benzeştiler ki, ayırt edilmez oldular, çöl ile vaha...

bu kez de geçti, durmadı kervan; durur elbet bir aşkın durduğu zaman; bir gül seyirdi, bir yaz üşüdü; nerden de andım sizi, odette'le swann!..

Hilmi Yavuz 


“Akşam ve Swan”, beklemek, zamanın geçişi, aşkın kaybı ve geçmişin birbirine karışması üzerine kurulmuş hüzünlü bir şiir. Şiirin arka planında Marcel Proust’un Swann'ın Bir Aşkı ve Odette karakterleri bulunuyor. Ancak Hilmi Yavuz bu göndermeyi yalnızca edebî bir referans olarak kullanmıyor; Swann ve Odette'in aşkını, insanın kendi geçmişindeki aşklar ve kayıplarla birleşen daha büyük bir zaman duygusunun içine yerleştiriyor.

“Bu çöl yorgundur, vahaysa bitik”

Şiirin başlangıcında iki karşıt mekân var:

“bu çöl yorgundur, vahaysa bitik”

Çöl normalde susuzluğu, yalnızlığı ve tükenmişliği çağrıştırıyor. Vaha ise bunun karşıtı; hayatın, suyun ve kurtuluşun yeri.

Fakat burada ikisi de tükenmiş:

Çöl yorgun, vaha bitik.

Yani insanın hem içinde bulunduğu sıkıntı hem de ondan kurtulma umudu yorulmuş.

Bu nedenle şiirin başlangıcında yalnızca bir “hüzün” değil, uzun süren bir bekleyişin yorgunluğu var.

“Bir kervan beklenir, bir kervan gider”

“bir kervan beklenir, bir kervan gider”

Hayat burada kervanlarla anlatılıyor.

Bir şey bekleniyor.

Bir şey geliyor.

Sonra gidiyor.

Ve yeni bir şeyin gelmesi bekleniyor.

Bu, insan hayatının döngüsünü düşündürüyor: fırsatlar, insanlar, aşklar, mevsimler ve zaman.

Hiçbir kervan sonsuza kadar durmuyor.

Bu yüzden şiirdeki bekleyiş aslında bir aşkı beklemekten daha geniş.

İnsan hayatın kendisini bekliyor.

“Durma, akşamı kuşat ey Keder!”

Bu dize şiirin duygusal tonunu doğrudan söylüyor:

“durma, akşamı kuşat ey Keder!..”

Keder burada neredeyse bir kişi.

Ve akşam onunla birlikte düşünüldüğünde, şiirin dünyası daha da kararıyor.

Ama “kuşatmak” ilginç bir fiil. Keder yalnızca akşamın içinde değil; akşamı çevreleyen, bütün alanı kaplayan bir duygu.

Şair kederden kurtulmaya çalışmıyor.

Ona karşı koymuyor.

Sanki onunla birlikte akşamın içine giriyor.

“Ne yazlar geldi, ne yazlar geçti”

İkinci bölümde zaman devreye giriyor:

“bak, ne yazlar geldi, ne yazlar geçti!”

Buradaki “yazlar” yalnızca mevsimler değil.

Her yaz, insan hayatındaki başka bir dönem olabilir.

Bir aşk.

Bir insan.

Bir gençlik dönemi.

Bir umut.

Fakat hepsi gelip geçmiş.

Şiirde dikkat çeken şey, artık tek bir yazdan değil, **“ne yazlar”**dan söz edilmesi.

Yani kayıp tek bir olay değil.

Biriken bir geçmiş var.

“Belki kervan geçmez bir daha”

“diyorum, belki kervan geçmez bir daha”

Bekleyişin en ağır tarafı burada.

İnsan bir şeyin tekrar geleceğini varsayarak bekler.

Ama bir noktada şu korku ortaya çıkar:

Ya bir daha gelmezse?

Bu, şiirin aşk duygusunu da derinleştiriyor.

Çünkü bazı insanlar hayatımıza yalnızca bir kez girer.

Bazı aşklar yalnızca bir kez yaşanır.

Bazı yazlar geri gelmez.

“Çöl ile vaha ayırt edilmez oldular”

Şiirin bence en güçlü düşüncelerinden biri:

“beklerken o kadar benzeştiler ki,
ayırt edilmez oldular, çöl ile vaha...”

Başlangıçta çöl ve vaha birbirinin zıddıydı.

Biri kuruluk ve tükenişti.

Diğeri hayat ve kurtuluş.

Ama uzun süre bekledikten sonra ikisi birbirine benziyor.

Bu çok insani bir durum.

İnsan uzun süre beklediğinde umut ile umutsuzluk birbirine karışabiliyor.

Bir zamanlar mutluluk getiren şey de artık acı verebiliyor.

Bir zamanlar acı veren şey de alışkanlığa dönüşebiliyor.

Dolayısıyla insan artık:

“Bu benim için iyi mi, kötü mü?”

sorusuna bile kolay cevap veremiyor.

Çöl ve vaha aynılaşmış.

“Bu kez de geçti, durmadı kervan”

Son kıta artık bekleyişin sonucunu veriyor:

“bu kez de geçti, durmadı kervan;”

Beklenen şey geliyor.

Ama durmuyor.

Bence bu, şiirin en acı taraflarından biri.

Çünkü hiç gelmemesinden daha acı olabilir:

Geliyor ama senin için durmadan geçip gidiyor.

Bir insanla karşılaşırsın ama ilişki kurulamaz.

Bir aşk yaşanır ama kalıcı olmaz.

Bir mutluluk gelir ama tutulamaz.

Kervan geçmiştir.

“Durur elbet bir aşkın durduğu zaman”

Bu dize ilk bakışta umut taşıyor:

“durur elbet bir aşkın durduğu zaman”

Ama şiirin genel atmosferinde bu umut da biraz buruk.

Belki bir gün gerçekten bir aşk duracak.

Belki insan beklediği şeyi bulacak.

Ama o zaman geldiğinde bile önceki bütün bekleyişlerin, kayıpların ve geçen yazların izi insanın üzerinde olacak.

Dolayısıyla “durmak”, yalnızca bir aşkın gelmesi değil; insanın nihayet bir yerde kendisini ait hissetmesi anlamına da gelebilir.

“Bir gül seyirdi, bir yaz üşüdü”

Bu iki imge şiirin bütün hüznünü yoğunlaştırıyor:

“bir gül seyirdi, bir yaz üşüdü”

Gül hareket ediyor, seyrediyor.

Yaz ise üşüyor.

Normalde yazın üşümesi beklenmez.

Ama şiirin dünyasında mevsimler bile duyguların etkisiyle değişiyor.

“Yazın üşümesi”, hayatın ve sıcaklığın bile artık eskisi gibi olmadığını düşündürüyor.

Gülün seyretmesi ise sanki bütün bu geçişlere sessizce tanıklık eden bir güzellik duygusu yaratıyor.

İnsanlar ve aşklar gelip geçerken gül bakıyor.

Yaz bitiyor.

Kervan geçiyor.

Ve geriye hatırlama kalıyor.

“Nerden de andım sizi, Odette'le Swann!”

Son dize şiiri Proust'un dünyasına bağlıyor.

Marcel Proust'un Swann ve Odette'i, aşkın mutluluk kadar kıskançlık, zaman, hatıra ve kayıp taşıyan yüzünü temsil ediyor.

Swann'ın Odette'e duyduğu aşk, zaman içinde değişen ve insanın kendi zihninde yeniden yeniden yaşadığı bir aşktır. Bu nedenle Hilmi Yavuz'un onları tam şiirin sonunda hatırlaması tesadüf değil.

Şair aslında şunu söylüyor gibi:

Bunca bekleyişin, geçen yazların ve durmadan uzaklaşan kervanların arasında, insanın aklı yine aşka dönüyor.

Ve aşk denildiğinde de Odette ile Swann hatırlanıyor.


Şiirin arka planındaki asıl duygu

“Akşam ve Swan”ın merkezinde bence beklemekten yorulmuş bir insanın geçmişe bakışı var.

Çöl ve vaha artık birbirinden ayrılmıyor.

Kervanlar geliyor ve gidiyor.

Yazlar geçiyor.

Aşklar gelip geçiyor.

Ve insan bir noktada geçmişindeki farklı olayları birbirinden ayıramaz hale geliyor.

Bu nedenle şiirin hüznü yalnızca “bir aşkı kaybetmek” değil.

Daha derin bir şey:

Zamanın insanın elinden sürekli bir şeyler alması ve insanın buna rağmen hâlâ bir kervanın durmasını beklemesi.

Şiirin sonunda Odette ile Swann'ın anılması da bu yüzden çok yerinde. Çünkü Proust'un dünyasında aşk yalnızca yaşanan bir şey değildir; hatırlanan, yeniden kurulan ve zaman geçtikçe başka bir şeye dönüşen bir deneyimdir.

Şiir de tam bunu yapıyor.

Bir kervan geçiyor.

Bir yaz üşüyor.

Bir gül seyrediyor.

Ve yıllar sonra insan birdenbire birilerini hatırlıyor:

“Nerden de andım sizi…”

Bence şiirin en dokunaklı yanı tam burada: İnsan bazen geçmişi çağırmaz; geçmiş, hiç beklemediği bir anda insanın kendisini çağırır.

Yayınlanma: 03.08.2026