akşam ve balkon

Şair: Hilmi Yavuz

akşam kayboldu balkonda; -iyi! bense sanki odalarda gibiyim; ev içleri dâimâ hüzünlü olur; öyleyse o ev içlerinden biriyim...

gölgesi kendine çeker ağacı; belki aşktır, şimdi balkonda olmak! theseus ne istedi ariadne'den? ve dolaşır labirentte yumak...

balkonu nasıl da kaybetti akşam! julien ne söyledi madam renal'a? işte bir şey gidiyor, söyler misiniz, kim yol gösteriyor bu akşamlara?

Hilmi Yavuz 


“Akşam ve Balkon”, dışarı ile içerisi, yalnızlık ile aşk, kaybolmak ile yolunu bulmak arasındaki gerilimi taşıyan bir şiir. Balkon burada yalnızca evin mimari bir bölümü değil; insanın iç dünyasından dışarıya açılabildiği ama tam olarak dışarıya da ait olamadığı bir ara mekân. Akşamın balkonda kaybolmasıyla başlayan şiir, giderek aşkın, edebiyatın ve kaybolmuş zamanların labirentine dönüşüyor.

“Akşam kayboldu balkonda”

“akşam kayboldu balkonda; -iyi!
bense sanki odalarda gibiyim;”

Şiirin başlangıcındaki “iyi!” sözcüğü çok önemli. Akşamın kaybolması normalde üzücü bir şey gibi düşünülebilir; fakat şair bunu “iyi!” diyerek karşılıyor.

Çünkü anlatıcı zaten odaların içinde.

Balkon dışarıya açılan bir yerken odalar içe kapanmayı temsil ediyor. Şair de kendisini bu iç dünyaya ait hissediyor:

“ev içleri dâimâ hüzünlü olur;
öyleyse o ev içlerinden biriyim...”

Burada şiirin temel duygusu açıkça ortaya çıkıyor.

Hüzün yalnızca yaşanan bir duygu değil, bir aidiyet biçimi.

Şair “üzgünüm” demiyor. Daha derin bir şey söylüyor:

Ben o hüzünlü ev içlerinden biriyim.

Yani hüzün onun geçici ruh hâli değil; kendisini tanımlama biçimlerinden biri.

“Gölgesi kendine çeker ağacı”

“gölgesi kendine çeker ağacı;
belki aşktır, şimdi balkonda olmak!”

Burada dış dünya ile iç dünya yeniden birbirine karışıyor.

Normalde ağaç gölgesine sığınırız. Burada ise gölge ağacı kendisine çekiyor.

Gerçeklik tersine çevriliyor.

Ardından “belki aşktır” geliyor.

Balkonda olmak, yani evin içinde kalmadan dışarıya açılmak, bir anda aşk ihtimali haline geliyor.

Balkonun şiirdeki konumu burada belirginleşiyor: Balkon, insanın tamamen yalnız olmadığı ama tamamen dış dünyaya da karışmadığı bir yer.

Aşk da biraz böyle.

İnsan kendinden çıkar ama bütünüyle başka birinin dünyasına da geçemez.

Theseus ve Ariadne

“theseus ne istedi ariadne'den?
ve dolaşır labirentte yumak...”

Burada Yunan mitolojisindeki Theseus ve Ariadne karşımıza çıkıyor.

Theseus'un Girit'teki labirentten çıkabilmesini sağlayan şey Ariadne'nin verdiği iplik yumağıdır.

Ama Hilmi Yavuz burada hikâyeyi doğrudan anlatmıyor; “Theseus ne istedi Ariadne'den?” diye soruyor.

Bu soru şiirin aşk boyutunu derinleştiriyor.

Çünkü Ariadne'nin Theseus'a verdiği şey yalnızca bir iplik değil; labirentte yolunu kaybetmemesi için bir yön.

Bu nedenle aşk ile yol gösterme birbirine bağlanıyor.

İnsan sevdiği kişiden bazen yalnızca sevgisini değil, kaybolduğu yerde yolunu bulmasına yardım etmesini ister.

Fakat şiirde yumak hâlâ labirentin içinde dolaşıyor.

Yani yol gösteren ip bile artık bir çözüm değil; labirentin parçası.

Bu da insanın aşk içinde de kaybolabileceğini düşündürüyor.

“Balkonu nasıl da kaybetti akşam!”

Şiirin başındaki düşünce burada tersine dönüyor:

“balkonu nasıl da kaybetti akşam!”

Başlangıçta:

akşam balkonda kaybolmuştu.

Şimdi:

akşam balkonu kaybediyor.

Bu değişim bana göre şiirin zaman duygusunu çok güzel ortaya koyuyor.

Akşam, her şeyi içine alan bir zaman olmaktan çıkıyor. Balkon bile akşamın içinde kayboluyor.

Yani zaman ilerledikçe yalnızca insanlar değil, mekânlar ve hatıralar da siliniyor.

Bir zamanlar var olan balkon, bir zamanlar yaşanan aşk, bir zamanlar bilinen insanlar...

Hepsi yavaş yavaş geçmişe karışıyor.

Julien ve Madame Rênal

“julien ne söyledi madam renal'a?”

Burada Julien Sorel ve Madame de Rênal karşımıza çıkıyor.

Bu göndermenin Kırmızı ve Siyah üzerinden gelmesi önemli.

Çünkü Julien ile Madame de Rênal arasındaki ilişki de şiirin temel meseleleriyle örtüşüyor: aşk, arzu, sınıf, gizlilik, suçluluk ve kaçınılmaz son.

Şair “Julien ne söyledi?” diye soruyor ama cevap vermiyor.

Bu da çok anlamlı.

Sanki edebiyatın içindeki eski aşklar artık birer hatırlama kırıntısı olarak kalmış.

Theseus-Ariadne.

Julien-Madame de Rênal.

Bunların hepsi bir zamanlar yaşanmış veya anlatılmış aşkların gölgeleri.

Şimdi ise şairin balkonuna, kendi akşamına geliyorlar.

“İşte bir şey gidiyor”

Şiirin en sade ve en dokunaklı cümlesi:

“işte bir şey gidiyor,”

Ne olduğu söylenmiyor.

İnsan mı?

Aşk mı?

Akşam mı?

Gençlik mi?

Bir hatıra mı?

Belki hepsi.

Şairin bunu açıkça belirtmemesi çok doğru. Çünkü hayatımızdan bir şeyler uzaklaşırken çoğu zaman bunun adını koyamayız.

Sadece:

“Bir şey gidiyor.”

deriz.

Ve bazen neyi kaybettiğimizi ancak çok sonra anlarız.

“Kim yol gösteriyor bu akşamlara?”

Şiirin son sorusu bütün imgeleri bir araya getiriyor:

“söyler misiniz, kim yol gösteriyor bu akşamlara?”

Bu soru bence şiirin asıl merkezidir.

Çünkü bütün şiir boyunca yol bulma ve yol kaybetme meselesi var.

Theseus labirentte.

Ariadne'nin yumağı yol gösteriyor.

Julien ile Madame de Rênal aşkın ve hayatın karmaşasında.

Balkon kayboluyor.

Bir şey gidiyor.

Ve sonunda:

Bu akşamlara kim yol gösteriyor?

Akşamın kendisi bile yolunu bilmiyor artık.

Bu, insanın kendi hayatı karşısındaki şaşkınlığına dönüşüyor.

İnsan geleceğe doğru ilerliyor ama kendisini nereye götüren gücün ne olduğunu bilmiyor.

Şiirin duygusal arka planı

“Akşam ve Balkon”un bana göre temelinde kaybolan şeylerin ardından bakma duygusu var.

Fakat şiir doğrudan “kaybediyorum” demiyor. Onun yerine balkon, ev, gölge, ağaç, labirent, yumak, Theseus, Ariadne, Julien ve Madame de Rênal gibi imgeleri yan yana getiriyor.

Bütün bunların ortak noktası yolunu arayan insan.

Balkon ev ile dış dünya arasında.

Labirent çıkış ile kayboluş arasında.

Aşk insan ile başka bir insan arasında.

Akşam gün ile gece arasında.

Şair de bütün bu eşiklerin üzerinde duruyor.

Bu nedenle balkon şiirde çok anlamlı bir mekân: Ne tamamen içeride ne tamamen dışarıda.

Tıpkı insanın geçmiş ile şimdi arasındaki hâli gibi.

Sonunda “bir şey gidiyor” ve kimsenin ona yol gösteremediği bir akşam kalıyor.

Bence şiirin en güçlü duygusu da burada: İnsan bazen neyi kaybettiğini tam olarak bilmeden kaybeder; yalnızca bir şeylerin kendisinden uzaklaştığını hisseder. Ve o sırada akşam, hayatın hangi yöne gittiğini sormaya başlar.

Akşam'lar Üzerine Bir Değerlendirme 

Verdiğin şiirlerin tamamını bir arada düşündüğümde Hilmi Yavuz'un “akşam”ı, günün bitişinden çok insanın kendisiyle yüzleştiği zaman olarak kullandığını düşünüyorum.

Akşam geldiğinde dünya yavaşlıyor; gündelik hayatın gürültüsü çekiliyor ve insanın geçmişi görünür hâle geliyor. Eski yazlar, anneler, aşklar, çocukluk, kaybedilen insanlar, okunmuş kitaplar ve yazılmış şiirler yeniden beliriyor. Fakat bunların hiçbiri bütünüyle geri getirilemiyor. İnsan yalnızca onların gölgeleriyle yaşayabiliyor.

Belki bu şiirlerin ortak cümlesi şöyle kurulabilir:

Akşam, Hilmi Yavuz'da günün bittiği yer değil; insanın artık kendisinden kaçamadığı yerdir.

Ve bu yüzden akşam hem hüzünlü hem de değerlidir. Çünkü insan ancak ışık azaldığında, hayat boyunca yanında taşıdığı şeylerin gerçekten ne olduğunu daha açık görebiliyor.

Yayınlanma: 03.08.2026