Oğuz Atay – Tutunamayanlar: Turgut Özben’in Olric’le Konuşmaları
s. 25
“O zamanlar daha Olric yoktu.”
───
s. 278
“Korkuyorum Olric. Bu lanetin üzerime bulaşmasından korkuyorum.”
“Ordunuzun başında bulunsaydınız söylentilere yer kalmazdı efendimiz.”
“Bu sıcakta mı Olric? Hem, ben kan görmeye dayanamam: bayılırım.”
“Ölüler için sıcak da soğuk da birdir: duymazlar efendimiz.”
“Söyleme Olric: fena oluyorum.”
───
s. 278
“En yakın arkadaşımı kaybettim Olric: kimse anlamamalı bunu.”
───
s. 324
“Garip işler dönüyor Olric: karışık işler. Görünüşte olağanüstü bir durum yok. Ben Nermin’i seviyorum. Nermin de beni seviyor. Bu durum gün gibi aydınlık; karanlıkta kalan yalnız o ‘şey’.”
───
s. 349
“Günahlarımın ağırlığına dayanamıyorum Olric. Neden beni uyarmadın?”
“Buna hakkım yoktu efendimiz. Öyle güzel gürlüyordunuz ki. Size kapılmamaya imkân yoktu. Çevrenizdeki bütün sahtelikleri öyle güzel aydınlatıyordunuz ki. Bir daha göremeyecekler sizin gibi bir devi efendimiz.”
“Onların küçük yaşantılarının içinde ben de küçülmedim mi Olric? Ucuzluk bana da bulaşmadı mı?”
“Hayır, efendimiz. Öyle içten yaşadınız ki. Bu kısa süren aydınlıktan yararlanamayacaklar ne yazık ki. Acıtmayan karanlıklarına dönecekler. Onların, hissedemedikleri acılarını da siz içinizde taşıyacaksınız.”
“Beni şımartıyorsun Olric.”
“Zarar yok efendimiz: çünkü artık sizi kimse şımartmayacak.”
“Beni korkutuyorsun Olric.”
“Siz istemeyeceksiniz efendimiz. Güzellikleri kendiniz bulup çıkaracaksınız artık.”
“Selim’in ölümünden de çıkarabilecek miyim?”
“Çıkaracaksınız efendimiz.”
“Çalışacağım Olric.”
───
s. 350–351
“Her gün yeni baştan yaşamak mümkün olacak mı dersin? Bir gün öncesine korkak bir bezirganlıkla sarılmadan yaşayabilecek miyiz? Yoksa, yarından korktuğumuz için, düne köle gibi bağlanacak mıyız?”
“Yaşarsak göreceğiz Olric. Yaşamaktan korkmazsak göreceğiz. Ve bu dünyaya göstereceğiz. Onlar görmese de göstereceğiz. Gösterdiğimizi bileceğiz. Gitmeliyim Olric, hemen işe girişmeliyim.”
───
s. 354
“Ölümü bilerek yaşamak istiyorum Olric. Yaşamanın anlamını bilmek için, ölümün anlamının karanlıkta kalmasını istemiyorum.”
───
s. 358
“Onun peşini bırakmamalıyım Olric. Oyunu bizim gibi anlamıyor galiba; fakat zararı yok. Oyunun farkında olması bile önemli. Kaç kişi kaldık şurada Olric? Belki fakültedeki kız arkadaşlarıyla birlikte seyrettiği bir filmin heyecanını duyuyor. Farkında olmadan heyecanlandırdık onu.”
“Siz de bir film kahramanıydınız efendimiz.”
───
s. 379
“Ben daha Don Kişot’u bile okumadım Olric. Kendimden utanıyorum. Hiçbir şey bilmiyorum Olric.”
“Olsun, efendimiz. Siz onu içinizde yaşıyorsunuz. Okuyanlardan daha iyi biliyorsunuz.”
“Bu büyük bir aldanış değil mi Olric? Her zaman kendime bulduğum bir mazeret değil mi?”
───
s. 408
“Yalnız seninle mi konuşabileceğim Olric?”
“Olric susuyordu.”
“Olric, dış dünyayla konuşmazdı. Parçalanırdı, erirdi.”
───
s. 408
“Buraya nasıl geldim Olric?”
───
s. 408
“Sen bir saksı çiçeğisin Turgut Özben.”
“Yapraklarını birbirine sürterek varlığını duyamazsın.”
“Bir ormanda olmalıydın. Ölünceye kadar yerinden kıpırdamayacağını bilen bir ağacın rahatlığını duymalısın.”
“Hayır, bir su yosunu olmalısın.”
“Suyun serinliği ve ıslaklığını duyarak dalgalanmalısın.”
───
s. 408
“Ben Turgut’um Olric. Turgut Özben.”
───
s. 417
“Ben Selim değilim Olric. Selim romanları okuya okuya Selim’liğe özenen bir Don Kişot olmaktan korkuyorum.”
“Don Kişot, büyük bir soyluydu efendimiz. Kendisine büyük saygım vardır. Onun gibi birine hizmet etmekten şeref duyardım. Bütün savaşlarına gönüllü katılırdım. Bütün düşmanları, insana bu güzel hayatı zehir eden bütün kötü hayalleri toz ederdim onunla birlikte olsaydım efendimiz. Yalnız güzel hayallerin yaşamasına izin verirdim; bütün hayallerin yalnız güzel olduğunun düşünülmesine, böyle yorumlanmasına izin verirdim.”
───
s. 418
“Sonu belirsiz bir kavgaya atılıyoruz Olric. Yanımda senden başka kimse yok elle tutulabilen. Öyle bir savaşa giriyorum ki Olric, bizi İsa bile kurtaramaz.”
───
s. 426
“Dayanamıyorum Olric. Bu adamın duygusuzluğuna dayanamıyorum.”
“Sabırlı olunuz efendimiz.”
───
s. 446
“İlk buluştuğumuz gün hemen şiirler okudu bana Nâzım’dan. Böylece elimi tutmaya cesaret etti.”
───
s. 446
“Kadınlar geçerken dönüp bakmayan bir masal kahramanıydı. Bu masalı yürütecek miyiz Olric?”
“Evet efendimiz.”
───
s. 451 civarı
“Anlıyorsun Olric; beni şaşırtma. Direnmeyi bırak.”
“Sizi korumak için söylemiştim, efendimiz.”
“Sonuçlara katlanmalıyız Olric: katlanmalısın. Bana bir yerde dur diyemezsin. Bir kişi de sonuna kadar gitmeli. Ölümün bile yarıda bırakmasına izin vermemeli.”
───
s. 541
“Artık yaşamak istemiyorum Olric. Onların istediği gibi yaşamak istemiyorum.”
“Başım dönüyor Olric.”
“Sabahtan beri hiçbir şey yemediniz efendimiz. Şimdi de içiyorsunuz.”
“Onlar da içiyorlar Olric. Karşılarında oturan kızlara bir şeyler anlatıyorlar. Ben anlatmak, filan falan demek istemiyorum. Sonum geldi Olric. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil.”
───
s. 541–542
“Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve kendini beğenmişçesine sanki bizden önce bir şey söylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz.”
───
s. 542
“Akşamüstü işimiz bitince bir çeşmenin yanına çömelip kazandığımız paraları sayacağız Olric. Bizi gören insanların yüzlerini hatırlayıp gülüşeceğiz. Bat dünya bat diyeceğiz. Sonunda bizi kör ettin. Çok güleceğiz Olric; çok güleceğiz.”
“Gözleri yaşarmıştı. Kaçalım buradan Olric. Elâleme rezil olacağız.”
───
s. 543
“Onun, sevinçle, düşüncelerini kabul ettirmesine göz yumdu. Daha çok genç, Olric. Duygu ve düşüncelerinin etkisini görmeye ihtiyacı var. Ona yardım etmeliyiz. Onu kırmamalıyız. Birkaç saat içinde bir insanın düşüncelerini değiştirebildiğini görmek ona gurur verecektir: kendi düşüncelerini değerlendirmesini kolaylaştıracaktır. Bizi de daha çok sevecektir. Kendisini ispat etmesine fırsat verelim.”
“Ya büyüyünce uslanmaz bir eleştirmeci olursa, efendimiz?”
“Buna engel olmaya zaten gücümüz yetmez, Olric. Onu biz bozmayalım. Bırakalım anlatsın, döksün içindekileri. Ona, ayıklama imkânı verelim. Birçok gerçeği kabul ettiğimiz gibi, onun gerçeğini de kabul edelim. Heyecanlarının körleşmesine yol açmayalım. Bizim gibi sabaha kadar düşünecek değil ya; birazdan uykuya dalar.”
───
s. 561
“Korkuyorum Olric. Kendimi ele vermekten korkuyorum. Majesteleri bana güvenebilirler.”
“Ne zamandan beri majeste olduk Olric?”
“Geçen gün konuşmuştuk efendimiz: yeni bir krallığın hüküm sürmeye başladığından söz etmiştik.”
“Demek yeni saltanatımız başlıyor.”
“Öyle oluyor efendimiz.”
“İçimi bir soğukluk kapladı Olric. Uzaktaki ülkemin, buzlar ülkesinin bir özlemi olacak bu Olric. Bu sahte sıcaklık beni hiç ısıtmadı; şimdi anlıyorum bunu. Sıcak ülkelerin, insanın beynini uyuşturan büyüsüne kapıldım bir süre. Şimdi bu yatak, bana ülkemin bütün buzlarından daha soğuk geliyor. Bu kocaman yatakta kaybolacağımı sanıyorum.”
“Beni bırakmayacaksın, değil mi Olric?”
“Sizi ne zaman yalnız bıraktım efendimiz?”
───
s. 562
“Yamansın Olric. Hiçbir şey belli etmezsin. Duymamış gibi yaparsın. Çok yükseklerde olabilirdin.”
“Ben yerimi seviyorum efendimiz.”
───
s. 563
“Birlikte daha güzel günler göreceğiz Olric.”
“Şimdiden uzak ülkemin kokularını duyar gibiyim.”
“Buzdolabı açık kaldı: ondan olacak efendimiz.”
───
s. 564
“Ona artık verebileceğim bir şey kalmamış Olric. Alışkanlıklarımdan başka verebileceğim bir şey kalmamış ona. O ise, bütün bu uzun sevişmeyi, onu şimdiden özlemeye başlamam gibi bir duyguyla açıklıyor. Oysa Olric, içimde özlemini duyduğum uzak ülkemin soğukluğu, beni başarısızlığa uğratabilirdi. Nermin için yeni bir durum: üzerinde fazla durmamıştır. Belki biraz hissetmiştir. Bu, son savaşımız olacak Olric. Sonu nasıl gelirse gelsin, yorgun ordumuz son savaşını veriyor. Askerler, yorgun ve isteksiz. Zafer ya da yenilgi onlar için aynı anlama geliyor artık. Artık savaşmak istemiyorlar.”
───
s. 565
“Böyle görünmek de bir ustalıktır, efendimiz.”
“Teşekkür ederim, Olric.”
───
s. 565
“Artık arkamıza bakmaya lüzum yok Olric.”
“Heyecanlanıyorum efendimiz.”
“Hareket ediyoruz Olric.”
───
s. 566
“Anadolu’ya gidiyorum Olric. Selim’in doğduğu topraklara gidiyoruz.”
───
s. 566
“Bizi artık kimse tutamaz Olric.”
───
s. 572
“Bana çiçeklerin adlarını kim öğretecek Olric?”
“Yeni şeyleri öğrenmek için çok vaktiniz olacak efendimiz.”
“Ne kadar iyisin Olric. Benim bütün ihanetlerime göz yumuyorsun ve bana doğru yolu göstermiyorsun. Bir gün bu çiçekler o kadar büyüyecek ki bütün reklam demirlerini örtecek. Sarmaşıklar reklam levhalarına sarılacak ve tabiat medeniyeti yutacak. O zaman biz ne olacağız Olric?”
“Biz her zaman yolda olacağız efendimiz.”
“İlerde bir ağaç topluluğu görüyorum Olric. Suyu görünce bir araya gelmişlerdir herhalde. Bir akarsu olmalı aralarında.”
───
s. 572–573
“Yalaktaki suda yüzünü seyretti: tenim daha genç, derim gergin. Yaşlanmış olsaydık bunu yapabilir miydik?”
“Tolstoy, doksan yaşında yapmış efendimiz.”
“Ben Tolstoy değilim Olric.”
“Tolstoy entelektüel bir devmiş.”
“Ufak tefek olduğunu söylüyorlar efendimiz. Üstelik geleceği düşünemiyormuş: büyük bir ümitsizlik içindeymiş. Bizimle birlikte gelseydi ne iyi olurdu.”
───
s. 575
“Biliyorsunuz, ben her seferinde yeni duymuş gibi olurum anlattıklarınızı.”
“Size yakışıyor, deme Olric. Artık beni kandıramazsın.”
“Boşuna dolaşmıyoruz sayın kitapçı: endişelenme.”
───
s. 575
“İyiyi kötüden ayırmasını öğrenmek istiyorum. Uğraştı da beceremedi desinler.”
“Biraz heyecanlanıyorum; bilmediğim, görmediğim hayallerin baskısını hissediyorum, efendimiz. Sizin için korkuyorum.”
“Belki, çok önceden hazırlığa girişmeliydiniz efendimiz.”
“Gülünç olurum diye mi korkuyorsun Olric?”
“Zarar yok, gülünç olalım. Bir yere varalım da ne olursak olalım.”
“İyi aklıma getirdin Olric: Don Kişot’u da almalıyız. Çok iyi niyetli bir ihtiyardır. Aklın macerası önemli Olric. Ben de okumadığım kitaplardan en iyi anlayan insanım bu dünyada.”
───
s. 575
“Biraz da kâğıt almak istemez misiniz efendimiz?”
“Kâğıt mı? Ne kâğıdı?”
“Kâğıt, efendimiz yazmak için.”
“Ne yazmak için?”
“Benim büyük ve mustarip bir ruhum yok ki Olric. Ben on ikinci dereceden resmî bir Türk vatandaşıyım. Törelerime bağlıyım. Yazamam ben. Ben fakir bir Turgut’um. Turgutların en önemsizi.”
───
s. 577
“Bizdeki kitapların çoğu iri harflerle basılıyor Olric. Kültür seviyemizi gösteriyor bu iri harfler. Okumayı yeni öğrenen bir millet olduğumuz için iri harfleri tercih ediyoruz. Daha harfleri yeni söktüğümüz için, onları satırlar arasında kaybetmekten korkuyoruz. Az gelişmiş harfleri seviyoruz. Geniş aralıklı satırlar, sayfanın kenarlarında büyük boşluklar, içimizi serinletiyor.”
“Bütün babalar, oğullarına: ‘Oku da adam ol’ diyorlar. Gene de kimse okumuyor. Biz adam olmayız Olric.”
“Efendim?”
───
s. 581
“Benim gibi, günlük yaşantı batağına saplanmış biri ne yapabilir Olric?”
“Her yaşantınızda Turgut olduktan sonra gerisinin ne önemi var efendimiz?”
“Anlamadım Olric.”
“Anladınız efendimiz. Anlamaktan korkuyorsunuz sadece.”
───
s. 584
“Ben de insanları ve özellikle işin içinden çıkamayan insanları seviyorum Olric.”
───
s. 588
“Bilimin de romantik bir yanı kalmadı Olric. Neydi bizim zamanımızda... şimdi elektronik beyin diye bir amca var: insan onun yanında insan olduğundan utanıyor. Herkes onu çok seviyor; matematik emekliye ayrıldı. Bir hafiye gibi izliyor bu elektronik beyin insanı Olric. Sen bundan yirmi dört yıl önce, karşıdan karşıya geçerken sağına bakmışsın da soluna bakmamışsın, diyor. Ceza vereceksin: sökül paraları. İki yıl önce de buzdolabının ikinci taksitini vereyim mi, vermeyeyim mi diye evinde yirmi dört dakika düşünmüşsün. Artık her şeyi peşin ödeyerek alacaksın. Kim bilir Olric: belki bizim de şimdi düşündüklerimizi değerlendirmektedir. Sakın suratını asayım deme: şıp diye resmini çekiverir. Bütün yurda dağıtırlar.”
───
s. 590
“Gittikçe eskici oluyoruz Olric.”
“Ne yapalım efendimiz. Yeniliklere yetişemiyoruz.”
“Doğru. Nefes nefese kalıyoruz. Erkeklik bizde kalsın. Olup bitenleri de izlemiyoruz. Eskiye bağlılığımız bir şey bildiğimizden değil. Eskisi bundan kötü olamaz ya, diyoruz. Tam da bilmiyoruz yeniyi. Onlar utansınlar Olric. Biz gene işin kolayına kaçalım.”
“İşimiz pek de kolay değil, efendimiz.”
“Kimseyi kandıramadıktan sonra neye yarar Olric?”
───
s. 598
“Nefes alamıyorum Olric. Bu insanlar içinde kendime rol biçemiyorum. Ah Olric, ölemiyorum bile!”
───
s. 598
“Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?”
───
s. 600 civarı
“Ben bütün insanlara hayranım Olric. Bütün satıcılar, biletçi yanlarından geçerken nasıl gülümsemek gerektiğini ve arkasından nasıl küfredileceğini biliyorlar.”
───
s. 601
“Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?”
───
s. 713
“Olric’e bilet alınmıyordu.”
───
s. 713
“Artık her ilgiye karşılık vereceğim Olric.”
“Bir yanımızla onlardan daima uzak kalacağız, efendimiz.”
“Bilinmez, Olric, bilinmez.”
───
s. 714
“Olamaz Olric; niçin olmadığını bulacağız.”
“Çocuk gibi oldunuz, efendimiz.”
“Evet, çocuklaşıyorum Olric: trencilik oynuyorum.”
───
s. 715
“Bütün oyunları nasıl oynamışsam bunu da öyle oynayabilirim Olric: istediğim gibi.”
───
s. 715
“Bırakalım bunları artık, Olric.”
───
s. 715
“Yeni bir dünya var, anlıyor musun Olric? Her şeyi geride bırakmak gerekiyor. Bir sabah kalkacaksın, arkana bakmadan... Hürriyet kötü bir kavram Olric. Öyle, anlattıkları gibi özlenecek bir ortam değil. Bu hürriyet, kulağıma kötü şeyler fısıldıyor Olric. Duymak istemiyorum.”
───
s. 715
“Hayır, çalışacağım önce: araştıracağım. Bütün gücümü bu araştırmaya vereceğim. Bitkinlikten, hürriyeti düşünemeyecek duruma gelinceye kadar çalışacağım. Yeter bu miskinlik! Demek aylardır ölüyormuşum ben. Peki bu nasıl iş Olric?”
───
s. 715
“Selim de başka türlü yaşadı: yani, yaşayamadı, öldü. Belki de bu görev size verildi, efendimiz.”
“Selim, sadece ışık mı tuttu Olric?”
“Belki de, efendimiz.”
“Hiç olmazsa düşünmeyi öğreteydi bana ölmeden önce. Bu kadar gizlenmeseydi.”
“Gizlendiğini sanmıyorum, efendimiz.”
“Biliyorum, çok şey öğrendim Olric: fakat ölümü? Onu gizliyor.”
“Siz yaşayacaksınız, efendimiz.”
───
s. 715
“Sonra Olric’le birlikte istediğimizi yapacağız. Romanlar yazacağız: bitip tükenmeyen romanlar.”
“Tutunamayanların Sonu”, “Tutunamayanların Dönüşü” gibi.
“Tutunamayanların romanı biter mi?”
───
s. 715
“Olric’e durmadan, baharı göreceğimizi söylüyorum.”
“Bu günlerin sonu gelecek: bunu hissediyorum Olric.”
───
s. 715
“Uğurlar olsun.”
───
s. 715
“Artık arkamıza bakmaya lüzum yok Olric.”
“Heyecanlanıyorum efendimiz.”
“Hareket ediyoruz Olric.”
───
s. 715
“Bizi artık kimse tutamaz Olric.”
───
s. 715
“Ben bütün insanlara hayranım Olric. Bütün satıcılar, biletçi yanlarından geçerken nasıl gülümsemek gerektiğini ve arkasından nasıl küfredileceğini biliyorlar.”
───
s. 715
“Geleceğinizi tehlikeye atıyorsunuz, efendimiz.”
“Sabırlı olmalıyız.”
───
s. 715
“Ölmekten mi korkuyorsunuz efendimiz?”
Oğuz Atay
Tutunamayanlar
İletişim Yayınları
Turgut Özben’in İç Sesi Olarak Olric: Bir Benliğin Dağılma ve Yeniden Kurulma Hikâyesi
Bu alıntılar birlikte okunduğunda Olric’in yalnızca Turgut Özben’in konuştuğu hayalî bir kişi olmadığı görülür. Olric, roman boyunca Turgut’un kendi içinde henüz birbirinden ayrışmamış bulunan seslerin giderek bağımsızlaşmasıdır. Başlangıçta Turgut’un dışarıya söyleyemediği sözleri taşıyan Olric, zamanla onun düşüncelerini sınayan, itiraz eden, teselli eden, korkularını dile getiren ve nihayet onun yerine düşünmeye başlayan bir varlığa dönüşür. Bu nedenle Olric’in ortaya çıkışı, basitçe bir “hayalî arkadaş” yaratılması değil, Turgut’un mevcut kişiliğinin çözülmesinin ve başka bir kişilik imkânının doğmasının işaretidir.
Daha ilk cümle bu bakımdan son derece önemlidir:
“O zamanlar daha Olric yoktu.”
Bu cümle, Olric’i romanın başından beri var olan değişmez bir figür olmaktan çıkarır. Olric sonradan doğmuştur. Demek ki Turgut’un hayatında belirli bir kırılma yaşanmış ve bu kırılma sonucunda onun kendisiyle konuşma biçimi değişmiştir. “Olric yoktu” demek aslında “Turgut henüz kendisiyle bu şekilde konuşmuyordu” demektir. Olric’in doğumu, Turgut’un iç dünyasında bir eşik oluşturur.
Bu yüzden ilk dönemlerde Olric’in görevi daha çok tanıklık etmektir. “Korkuyorum Olric” dediğinde Turgut, korkusunu artık kendi içinde tutmamaktadır. Fakat hemen ardından “Bu lanetin üzerime bulaşmasından korkuyorum” demesi, korkunun yalnızca dışarıdaki bir tehlikeye ilişkin olmadığını gösterir. Turgut, Selim’in dünyasının kendisine bulaşmasından, onun hastalığına, huzursuzluğuna, tutunamama biçimine dönüşmekten korkmaktadır. Olric ise bu korkunun dinleyicisidir.
Fakat kısa süre içinde Olric yalnızca dinleyen bir figür olmaktan çıkar. “Günahlarımın ağırlığına dayanamıyorum” diyen Turgut’a cevap verir; onu savunur, suçluluğunu hafifletmeye çalışır. Burada dikkat çekici olan, Turgut’un kendi kendisini hem suçlayan hem de savunan iki ayrı sese bölünmesidir. Turgut “küçülmedim mi?” diye sorarken Olric “Hayır, efendimiz” der. Böylece Turgut’un içinde bir mahkeme kurulmuş olur: Turgut sorgulayan, Olric ise cevap veren taraftır.
Ancak Olric’in Turgut’u sürekli onaylayan bir “teselli sesi” olduğu söylenemez. Tam tersine, roman ilerledikçe Olric’in işlevi karmaşıklaşır. “Beni şımartıyorsun Olric” dediğinde Turgut bunun farkındadır; fakat Olric’in cevabı dikkat çekicidir:
“Zarar yok efendimiz: çünkü artık sizi kimse şımartmayacak.”
Bu cümle, Olric’in Turgut’un dış dünyadan kopuşunu aynı anda hem haber veren hem de hazırlayan ses olduğunu gösterir. Turgut artık başkalarının onayından uzaklaşacaktır. Güzellikleri “kendisi bulup çıkaracaktır.” Dolayısıyla Olric, giderek dış dünyanın yerine geçen bir muhatap hâline gelir.
Burada “Beni bırakmayacaksın, değil mi Olric?” sorusu özellikle önemlidir. Çünkü artık mesele Olric’in var olup olmaması değildir; mesele Turgut’un Olric olmadan kalıp kalamayacağıdır. Olric’in cevabı da bu bağı güçlendirir:
“Sizi ne zaman yalnız bıraktım efendimiz?”
Böylece Olric, Turgut’un yalnızlığını ortadan kaldıran bir figür gibi görünürken aslında onun yalnızlığını daha da derinleştirir. Çünkü Turgut’un gerçek insanlarla kuramadığı ilişki, Olric’le kurduğu ilişkiye dönüşmektedir.
Bu durum en açık biçimde şu pasajda görülür:
“Yalnız seninle mi konuşabileceğim Olric?”
“Olric susuyordu.”
“Olric, dış dünyayla konuşmazdı. Parçalanırdı, erirdi.”
Burada Olric’in niteliği neredeyse açıkça tanımlanır. Olric dış dünyayla konuşamaz. Çünkü Olric zaten dış dünyanın kişisi değildir. O, Turgut’un iç dünyasında vardır. Bu nedenle Olric dış dünyaya çıktığında “parçalanır”, “erir”. Başka bir deyişle Olric’in varlık alanı Turgut’un zihnidir.
Bu açıdan “Sen bir saksı çiçeğisin Turgut Özben” sözleri de son derece önemlidir. Turgut’un mevcut hayatı, kökleri bulunduğu yerde kalan, dışarıdan bakıldığında canlı ama aslında kendi çevresinin sınırları içinde yaşayan bir saksı çiçeğine benzetilir. Ardından orman, ağaç ve su yosunu imgeleri gelir. Bunların ortak noktası başka türlü bir varoluş ihtimalidir. Turgut artık bulunduğu kapla yetinmemelidir. Fakat burada çok önemli bir paradoks vardır: Turgut kendisini kurtarmaya çalışırken aslında kendi eski benliğinden uzaklaşmaktadır.
“Ben Turgut’um Olric. Turgut Özben.” cümlesi bu nedenle sıradan bir kimlik belirtmesi değildir. Bu, kimliğin yeniden ilan edilmesidir. Turgut, Selim değildir; fakat Selim’in dünyasına girmeye başladıkça kendi kimliğini tekrar tekrar söylemek zorundadır. “Ben Turgut’um” demesi, Turgut’un kendisi olmaktan emin olmadığı bir anda kendisini kendisine hatırlatmasıdır.
Nitekim hemen ardından gelen Don Kişot konuşması, bu dönüşümün edebî boyutunu açar. Turgut, Selim’e benzemekten korkarken Olric Don Kişot’u savunur. Don Kişot burada yalnızca bir edebiyat kahramanı değildir. Gerçeklikle uyuşmayan fakat kendi hakikatinin peşinden gitmekten vazgeçmeyen insanın modelidir. Olric’in Don Kişot’a duyduğu hayranlık da bu yüzden önemlidir. Olric, Turgut’un artık sıradan hayatın mantığına göre yaşamasını istemeyen tarafının sesidir.
Turgut’un “Ben daha Don Kişot’u bile okumadım” demesiyle “Onu içinizde yaşıyorsunuz” cevabı arasındaki gerilim de buradan kaynaklanır. Turgut burada kendi cehaletini kabul eder; Olric ise deneyimin kitabın önüne geçebileceğini savunur. Fakat Turgut hemen şüphelenir:
“Bu büyük bir aldanış değil mi Olric? Her zaman kendime bulduğum bir mazeret değil mi?”
İşte bu soru, Olric’in bütün söylediklerinin Turgut tarafından otomatik olarak kabul edilmediğini gösterir. Olric, Turgut’un içindeki hakikat sesi olduğu kadar kendini kandırma ihtimalinin de sesidir. Turgut’un en önemli özelliği burada ortaya çıkar: Kendi ürettiği cevaplardan bile kuşkulanır.
“Benim gibi, günlük yaşantı batağına saplanmış biri ne yapabilir Olric?” sorusuna verilen cevap bu yüzden romanın en önemli cümlelerinden biridir:
“Her yaşantınızda Turgut olduktan sonra gerisinin ne önemi var efendimiz?”
Turgut’un kurtuluşu artık dışarıdan gelecek bir kahramanlıkta değil, kendi yaşantısının öznesi olabilmesinde aranır. Olric burada Turgut’a yeni bir kimlik vermemektedir; tersine, Turgut’un kendi kimliğini yeniden kurmasını istemektedir.
Bunun karşılığında Turgut’un “Anladım” diyememesi de anlamlıdır:
“Anlamadım Olric.”
“Anladınız efendimiz. Anlamaktan korkuyorsunuz sadece.”
Olric burada artık bir hizmetkâr değildir. Turgut’un kendisinden sakladığı şeyi bilen iç sestir.
Bu ilişkinin bir başka boyutu da dil meselesinde ortaya çıkar. “Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil” dediğinde Turgut aslında romanın temel sorunlarından birini açıklar: Kendini anlatabilmek için önce kendisine yeni bir dil bulması gerekmektedir.
Olric bu yeni dilin ilk konuşmacısıdır.
Bu nedenle “Biraz da kâğıt almak istemez misiniz?” sahnesi çok önemlidir. Turgut yazmaktan kaçınır; “Ben fakir bir Turgut’um” diyerek kendisini sıradanlaştırır. Yazmak, kendisine olağanüstü bir anlam yüklemekten korktuğu için mümkün görünmez. Fakat hemen ardından uzun ve dolambaçlı cümleyle kendisini tarif etmeye girişir. Yani “yazamam” diyen Turgut tam da o anda yazmaya başlamıştır.
Burada Olric ile yazı arasında çok güçlü bir bağ vardır. Olric önce konuşma biçimidir; daha sonra yazının da muhatabı olur. Sonunda:
“Sonra Olric’le birlikte istediğimizi yapacağız. Romanlar yazacağız: bitip tükenmeyen romanlar.”
diyen Turgut, Olric’i artık yalnızca hayatını sürdürmek için kullandığı bir iç ses olmaktan çıkarıp yaratıcılığın ortağı hâline getirir.
“Tutunamayanların Sonu”, “Tutunamayanların Dönüşü” gibi başlıklar da bu nedenle şaka olmaktan öteye geçer. Turgut artık yaşadığı deneyimi yalnızca yaşamayı değil, edebiyata dönüştürmeyi düşünmektedir.
Bu dönüşümün merkezinde Selim vardır. Turgut’un Selim hakkında söyledikleri, Olric’le yaptığı konuşmaların aslında Selim’in ölümünü anlamlandırma çabası olduğunu gösterir:
“Selim de başka türlü yaşadı: yani, yaşayamadı, öldü. Belki de bu görev size verildi, efendimiz.”
Buradaki “görev” kelimesi çok önemlidir. Selim’in ölümü Turgut için yalnızca geçmişte yaşanmış bir arkadaş kaybı değildir. Selim’in yaşayamadığı şeyi Turgut’un yaşaması gerektiği düşüncesi ortaya çıkar. Turgut artık Selim’in ölümünün tanığı olmaktan çıkıp onun yarım bıraktığı hayatın sorumluluğunu taşıyan kişiye dönüşmektedir.
Ama Turgut bundan rahatsızdır:
“Selim, sadece ışık mı tuttu Olric?”
Olric’in “Belki de” cevabı özellikle değerlidir. Çünkü Olric kesin açıklamalar yapmaz. Turgut’un önüne bir ihtimal koyar. Selim’in görevi yalnızca Turgut’u aydınlatmak olabilir; fakat Turgut’un görevi, o ışığın gösterdiği yerde yaşamaktır.
Böylece Selim ile Olric arasında gizli bir ilişki kurulur. Selim dışarıdan gelen ışık, Olric ise içeride oluşan sestir. Selim Turgut’a bir hayatın mümkün olmadığını gösterir; Olric ise başka bir hayatın mümkün olup olmadığını sordurur.
Bu yüzden “Ölümü bilerek yaşamak istiyorum” cümlesi dosyanın merkezine yerleşir. Turgut artık yalnızca yaşamayı değil, ölümün bilgisiyle yaşamayı istemektedir. Selim’in problemi tam da burada yeniden ortaya çıkar: Selim yaşamıştır, fakat “yaşayamamıştır.” Turgut ise yaşamanın ne olduğunu anlayarak yaşamaya çalışacaktır.
Bu arayışın en yoğun ifadelerinden biri:
“Nefes alamıyorum Olric. Bu insanlar içinde kendime rol biçemiyorum. Ah Olric, ölemiyorum bile!”
Burada “ölemiyorum bile” son derece güçlüdür. Turgut artık toplumun verdiği rolü oynayamaz; fakat kendi ölümüne de ulaşamaz. Ne toplumun hayatına tam olarak katılabilir ne de o hayattan tamamen çekilebilir. Arada kalmışlık, tutunamamanın temel deneyimine dönüşür.
Bu nedenle “Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric?” sorusu da bir korkaklık itirafından çok daha fazlasıdır. Turgut, düşüncelerini eyleme dönüştürememekten korkmaktadır. “Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?” derken aslında entelektüel farkındalık ile hayat arasında oluşan uçurumu sorgular.
Dosyanın sonlarına doğru Olric’in rolü daha da değişir. “Artık her ilgiye karşılık vereceğim Olric” cümlesi, dış dünyayla yeniden ilişki kurma isteğini gösterir. Fakat hemen ardından:
“Bir yanımızla onlardan daima uzak kalacağız, efendimiz.”
cevabı gelir.
Bu, Olric’in belki de en olgun hâlidir. Artık amaç insanlardan tamamen kopmak değildir. Onlarla ilişki kurmak ama bütünüyle onlara dönüşmemektir. “Bir yanımızla onlardan daima uzak kalacağız” sözü, Turgut’un ulaşmaya çalıştığı yeni varoluş biçimini özetler.
Bu nedenle son bölümdeki “Bizi artık kimse tutamaz Olric” sözü basit bir özgürlük sloganı değildir. Turgut artık eski kimliğinin sınırlarından çıkmaya çalışmaktadır. Ancak hemen ardından gelen “Hürriyet kötü bir kavram Olric” cümlesi, bu özgürlüğün romantik bir kurtuluş olmadığını gösterir. Özgürlük korkutucudur; çünkü insanı kendi sorumluluğuyla baş başa bırakır.
Turgut’un “Hayır, çalışacağım önce: araştıracağım” demesi bu nedenle çok önemlidir. O, özgürlüğü bir anda yaşamaya kalkmak yerine kendini araştırmaya karar verir. Bu araştırmanın hedefi aslında Selim kadar Turgut’un kendisidir.
“Demek aylardır ölüyormuşum ben” cümlesi ise bütün yolculuğu geriye dönük olarak yeniden anlamlandırır. Turgut fiziksel olarak yaşamaktadır ama eski hayatında içsel olarak ölmektedir. Olric’in ortaya çıkışı da bu ölümün içinden doğmuştur.
Son bölümdeki “Olric’e bilet alınmıyordu” cümlesi bu yüzden olağanüstü önem kazanır. Çünkü Olric artık Turgut’un yanında yolculuk eden bağımsız bir yolcu gibi görünür; fakat onun için bilet alınamaz. Olric’in yolculuğu maddi dünyanın kurallarına tabi değildir. O, Turgut’un yanında ama Turgut’tan ayrı değildir.
Bu durum son sahnelerde daha da belirginleşir:
“Bazen, bir ağacın altında, tepedeki bir kayanın yanında duruyor, yüksek sesle Olric’le konuşuyordu.”
Turgut artık Olric’le konuşmasını gizlememektedir. Başlangıçta Olric bir iç sırdır; sonlara doğru dışarıdan bakıldığında görülebilen bir davranışa dönüşür. Fakat bu, Olric’in gerçekten dış dünyaya çıktığı anlamına gelmez. Tam tersine, Turgut’un iç dünyası artık dışarıdan görülebilecek kadar hayatına nüfuz etmiştir.
Ve sonunda “Uğurlar olsun” gelir.
Bu cümle, yalnızca bir vedanın ifadesi olarak okunmamalı. Romanın başındaki “O zamanlar daha Olric yoktu” ile sonlardaki Olric arasındaki mesafe düşünüldüğünde, Turgut’un yolculuğunun en büyük dönüşümü ortaya çıkar: Olric önce yoktur, sonra Turgut’un konuştuğu kişi olur, sonra Turgut’un düşündüğü kişi olur, sonunda ise Turgut’un hayatını birlikte sürdürdüğü bir varlığa dönüşür.
Dolayısıyla Olric’in roman içindeki gelişimi, Turgut’un psikolojik gelişimiyle paraleldir. Başlangıçta Turgut toplumsal dünyanın içinde yaşayan, kendisini başkalarının ölçüleriyle değerlendiren bir adamdır. Selim’in ölümü onu bu hayatın dışına doğru iter. Olric bu kopuş sırasında ortaya çıkar. İlk başta bir vicdan, ardından bir tanık, sonra bir eleştirmen, daha sonra bir rehber, nihayetinde ise bir yol arkadaşı ve yaratıcı ortak olur.
Fakat bütün bunların altında daha derin bir gerçek vardır: Turgut, Olric’le konuşurken aslında kendisinin daha önce susturduğu tarafıyla konuşmaktadır.
Bu yüzden Olric’in “efendimiz” hitabı da yalnızca ironik bir hizmetkâr dili değildir. Turgut’un kendisini “efendi” olarak görmesine rağmen kendi hayatının efendisi olamadığını sürekli hatırlatan bir hitaptır. Turgut Olric’in efendisidir; fakat aynı zamanda Olric’in söylediklerine muhtaçtır. Bu tersine çevrilmiş ilişki, romanın ironisinin merkezindedir.
Sonunda “Artık arkamıza bakmaya lüzum yok” denildiğinde artık Turgut ile Olric birlikte hareket etmektedir. “Hareket ediyoruz” cümlesi bu yüzden yalnızca trenin hareketi değildir. Turgut’un eski hayatından ayrılışının da ifadesidir.
Ve “Bizi artık kimse tutamaz” cümlesi, Tutunamayanların bütün paradoksunu içinde taşır: Turgut artık tutunmaya çalışmamaktadır. Kurtuluş, bir yere tutunmakta değil; kendi yoluna çıkabilmektedir.
Bu açıdan bütün Olric parçaları bir arada düşünüldüğünde romanın hareketi, “Olric yoktu”dan “Olric’le birlikte hareket ediyoruz”a doğru ilerleyen uzun bir içsel dönüşüm olarak okunabilir. Olric, Turgut’un yanında yürüyen ikinci bir insan olmaktan çok, Turgut’un sonunda kendi içinde duyabilir hâle geldiği sestir.