Sözün Yorulduğu Yerde Aşk

Şairler:

14 Eylül 2026

Abdülali Rezaki’nin “Senden söz etmekten yoruldum şiiri, adından başlayarak aşk şiirlerinin alışılmış yönünü tersine çevirir. Burada konuşan kişi, sevdiği insandan söz etmeyi sürdürmekten yorulmuştur. Fakat bu yorgunluk, sevgiden vazgeçmenin değil, sevgiyi dile getirmek için kullanılan sözlerin artık yetmez hâle gelmesinin yorgunluğudur. Şairin asıl meselesi tam da buradadır: Sevilen kişi hakkında ne kadar konuşulursa konuşulsun, sözün sonunda yine eksik kalması.

Senden söz etmekten yoruldum” dizesi bu nedenle yalnızca bir bıkkınlık cümlesi değildir. Şair, sevdiği kişiyi anlatmanın kendisini tükettiğini söylerken aynı zamanda onu anlatmaya devam etmek zorunda olduğunu da hissettirir. Çünkü hemen ardından gelen hitap, bu yorgunluğun içinden yeniden bir şiir kurar:

Ey düğünün gülü kasidede "Bağlı" kadın

Sevilen kadın burada doğrudan gerçeklik içindeki bir kişi olarak değil, şiirin, kasidenin ve dilin içinde yeniden kurulmuş bir varlık olarak belirir. “Düğünün gülü” güzelliği, canlılığı ve seçilmişliği çağrıştırırken “kasidede ‘Bağlı’ kadın” ifadesi kadını aynı zamanda söze, geleneğe ve şiirsel bir düzene bağlar. Kadın artık yalnızca karşısındaki insan değildir; şiirin içinde anlam kazanan, dil tarafından taşınan bir figüre dönüşmüştür.

Ardından gelen “Kimsin sen?” sorusu şiirin en önemli kırılmalarından biridir. Şair, bütün bu sözlerin ardından hâlâ sevdiği kişiyi tam olarak tanımlayamadığını fark eder. Fakat sorunun hemen arkasından gelen:

Bitişten başka bitişten başka.

ifadesi, cevabı açıklamaktan çok belirsizliği büyütür. “Bitiş” kelimesinin yinelenmesi, sevilen kişinin şairde bıraktığı etkinin bir başlangıçtan çok sonlanma duygusuyla ilişkili olduğunu düşündürür. Aşk burada yalnızca kavuşma ihtimalini değil, kaybetme, sona erme ve ulaşamama ihtimalini de taşır. Şairin sorduğu “Kimsin sen?” sorusunun altında belki de daha ağır bir soru vardır: Bende neden bu kadar büyük bir iz bıraktın?

Şiirin en güçlü dizelerinden biri şudur:

Senden söz etmenin yığıntısı bende

Buradaki “yığıntı” kelimesi özellikle önemlidir. Şair, sevdiği kişiyi anlatırken biriken sözleri düzenli bir hatıra veya tamamlanmış bir şiir olarak görmez. Onlar bir yığın hâlinde kalmıştır. Söylenenler, söylenemeyenler, hatıralar, özlem, hayranlık ve belki kırgınlık üst üste birikmiştir. Şair artık bunları tek tek ayıklayabilecek durumda değildir.

Bu nedenle “yoruldum” kelimesi şiirin merkezine yerleşir. Bu, bedensel bir yorgunluktan çok duygusal ve dilsel bir tükeniştir. Sevdiği kişiyi anlatmak için o kadar çok şey söylemiştir ki geriye düzenli bir anlatı değil, içinde taşıdığı bir tortu kalmıştır.

Sonra şiir birden dışarıya, zamana ve ışığa açılır:

Ve sen
Zamanda bir ışık oluyorsun lambaların köklerinde.

Buradaki imge oldukça yoğun ve sürreal bir nitelik taşır. “Lambaların kökleri” alışılmış bir ifade değildir. Lamba ışıkla ilişkilidir; fakat şair ışığın kendisine değil, onun köklerine gider. Böylece sevilen kadın, görünür bir ışık olmaktan çıkar ve ışığın doğduğu, henüz görünür hâle gelmeden önce bulunduğu derinlikte belirir.

“Zamanda bir ışık” oluşu da önemlidir. Sevilen kişi artık yalnızca şimdiki zamanda yaşayan bir insan değildir. Zamanın içinde parlayan bir hatıraya, geçmişten bugüne sızan bir aydınlığa dönüşmüştür. Şair onu doğrudan yanında bulamasa bile, zamanın içinde bir ışık olarak taşımaktadır.

Şiirin son bölümünde kadın yeniden bedensel bir ayrıntıyla belirir:

Dudağında
Kalpleri kanatan "Avras" kasidesi

“Dudak” burada yalnızca fiziksel güzelliğin göstergesi değildir. Aynı zamanda sözün çıktığı yerdir. Böylece şiirin başından beri süren söz, kaside ve anlatma meselesi yeniden bedensel bir noktaya bağlanır. Sevilen kadının dudağında bulunan kaside, hem güzelliği hem de acıyı taşır.

Özellikle “kalpleri kanatan” ifadesi şiirin aşk anlayışını belirginleştirir. Bu güzellik yalnızca büyüleyici değildir; yaralayıcıdır da. Sevilen kişiye bakmak, onu hatırlamak veya onun hakkında konuşmak aynı anda hem haz hem acı üretir. Aşkın güzelliği ile yaralayıcılığı birbirinden ayrılmaz hâle gelir.

Ve şiir şu çok güçlü ifadeyle sona yaklaşır:

İçerim
Sevgiyi içerim ve önünde yıkılırım
Arapça'da tutuklanan efendim.

Burada “sevgiyi içmek”, sevgiyi yalnızca hissetmekten daha ileri bir eylemdir. Şair sevgiyi bedenine almak, onu içine çekmek ister. Sevgi dışarıda duran bir duygu olmaktan çıkar; içilen, bedene karışan ve insanı dönüştüren bir şeye dönüşür.

Fakat hemen ardından “önünde yıkılırım” gelir. Bu ifade teslimiyet taşır. Sevilen kişinin karşısında şairin bütün direnci çözülür. Burada aşk, güç kazandıran bir duygu olmaktan ziyade insanı kendi savunmalarından soyup teslim alan bir kuvvet olarak görünür.

Son dizedeki “Arapça'da tutuklanan efendim” ise şiirin bilinçli olarak kapalı bıraktığı en zor bölgedir. “Efendim” hitabı sevilen kişiye yönelik hayranlık ve teslimiyet duygusunu artırırken, “tutuklanan” sözcüğü dili de bir hapishaneye dönüştürür. Şairin bütün şiir boyunca yaşadığı problem burada yeniden ortaya çıkar: Sevgi vardır ama onu ifade edecek dil tutsaktır.

Aslında şiirin başındaki “yoruldum” ile sonundaki “tutuklanan” arasında güçlü bir bağ vardır. Şair konuşmaktan yorulmuştur çünkü dil, hissettiğini bütünüyle taşıyamamaktadır. Ne kadar söylerse söylesin, sevilen kişi sözün dışında kalan bir yerde durmaktadır. Bu yüzden şiir sürekli olarak sevdiği kişiyi tanımlamaya çalışırken onu yeniden gizemli hâle getirir.

Şiirin güzelliği de buradan doğar. Rezaki, aşkı açık ve kolay anlaşılır bir anlatıya dönüştürmek yerine, sözün tükendiği noktada şiirin başladığı bir alan kurar. “Senden söz etmekten yoruldum” derken aslında söz etmeyi bırakmaz. Tam tersine, yorgunluğunun içinden şiirin kendisini çıkarır.

Bu nedenle şiirdeki yorgunluk, sevgisizliğin değil, fazla sevmenin ve bu sevgiyi dile getirmek için fazla uğraşmanın yorgunluğudur. Şair sevdiği kişiden kurtulmak istemez; onun hakkında konuşmanın artık onu tükettiğini bilir. Fakat yine de konuşur. Çünkü susmak da mümkün değildir.

Şiirin bütün duygusal ağırlığı burada toplanır: Sevilen kişi artık yalnızca bir insan değil, şairin içinde birikmiş sözlerin, zamanın, ışığın, yaranın ve teslimiyetin adı olmuştur. Onu anlatmaya çalıştıkça şiir büyür; şiir büyüdükçe anlatılmak istenen kişi daha da uzaklaşır. Sonunda geriye, anlatmaktan yorulmuş ama sevmekten vazgeçememiş bir ses kalır.

Ve belki şiirin en hüzünlü tarafı da budur: Şair sözden yorulmuştur; sevgiden değil.

Kategori: Şiir Sanatı
Etiketler: Yorgunluk