Kur’an’a Göre İnsan İnsana Nasıl Davranmalı?
19 Eylül 2026
Kalbi, Dili ve Davranışı Yumuşatmanın Kur’an’daki Çerçevesi
Kur’an’ın insan ilişkilerine dair ahlâkı, yalnızca “iyi insan olun” şeklinde genel bir öğüt değildir. İnsanların birbirlerine nasıl bakacağını, nasıl konuşacağını, öfke karşısında ne yapacağını, kendisine kötülük yapan birine nasıl karşılık vereceğini, başkasının kusuruna ve mahremiyetine nasıl yaklaşacağını ayrıntılı biçimde ele alan bir ahlâk dünyası kurar. Bu dünyanın merkezinde kalbin durumu kadar dilin kullanımı, sesin tonu, öfkenin kontrolü, affetme gücü, merhamet ve başkasının onurunu koruma vardır.
Bu bakımdan Kur’an’da insan ilişkilerinin ahlâkı, önce insanın kendi içindeki hareketiyle başlar. İnsan öfkelenebilir; fakat öfkesinin esiri olmak zorunda değildir. Kırılabilir; fakat kırıldığında karşısındakini kırmak zorunda değildir. Kendisine kötülük yapılabilir; fakat kötülüğün devamını kendi davranışıyla üretmek zorunda değildir. Ahlâk, insanın kendisine yönelen olumsuzluğu başkasına aktarmamayı seçtiği yerde başlar.
Kur’an’ın bu konudaki yaklaşımı yalnızca büyük davranışları değil, günlük hayatın en küçük ayrıntılarını da içine alır. Bir insanı küçümsememek, kötü zanda bulunmamak, başkasının mahremiyetini araştırmamak, gıybet etmemek, öfkelendiğinde sesini yükseltmemek, yardım ederken karşısındakini incitmemek ve gerektiğinde affedebilmek aynı ahlâkın farklı görünümleridir. Bütün bunların ortak noktasında ise insanın kalbini ve dilini sertlikten koruması bulunur.
1. Yumuşaklık: İnsanları kendinden uzaklaştırmayan bir dil
Kur’an’da yumuşaklığın en dikkat çekici biçimde ortaya çıktığı ayetlerden biri Âl-i İmrân sûresinin 159. âyetidir:
“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlanma dile. İş konusunda onlarla müşavere et...” (Âl-i İmrân 3/159)
Burada yumuşaklık yalnızca hoş bir kişilik özelliği olarak anlatılmaz. Kabalık ve katı kalplilik, insanları birbirinden uzaklaştıran bir davranış biçimi olarak gösterilir. Buna karşılık yumuşaklık; affetmek ve insanlarla istişare etmekle birlikte anılır.
Bu ayet, insan ilişkilerinde önemli bir gerçeğe işaret eder: İnsan yalnızca söylediği şeyle değil, onu nasıl söylediğiyle de karşısındaki kişiye ulaşır. Haklı bir düşünce kaba bir dille söylendiğinde etkisini kaybedebilir; doğru bir söz, karşısındakinin onurunu çiğneyen bir üslupla söylendiğinde araya mesafe koyabilir.
Bu nedenle Kur’an’ın yumuşaklık anlayışı pasiflik değildir. İnsan düşüncesini savunabilir, yanlış gördüğü bir davranışı eleştirebilir, hakkını arayabilir. Fakat bütün bunları yaparken karşısındaki insanı değersizleştirmek zorunda değildir.
Haklı olmak, kaba olma hakkı vermez.
2. Öfkeye hâkim olmak: İçinden geleni hemen dışarı vurmamak
Kur’an, insanın öfke duymasını yok saymaz. Asıl üzerinde durduğu şey, insanın öfkesine nasıl davrandığıdır.
Âl-i İmrân sûresinin 134. âyetinde Allah’ın sevdiği kimseler şöyle anlatılır:
“...öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân 3/134)
Burada dikkat çekici olan, “öfke duymazlar” denilmemesidir. İnsan öfkelenebilir. Öfke insani bir duygudur. Fakat insanın öfkesini yönetmesi, onu karşısındaki kişiye zarar verecek biçimde dışarı aktarmaması beklenir.
Bu nedenle öfkeye hâkim olmak, duyguyu inkâr etmek değil, duygunun davranış üzerindeki hâkimiyetini kırmaktır.
İnsan kızabilir ama hakaret etmek zorunda değildir. Kırılabilir ama karşısındakini aşağılamak zorunda değildir. Haksızlığa uğrayabilir ama öfkesinin sınırlarını tamamen kaybetmek zorunda değildir.
3. Affetmek: Yapılan yanlışı onaylamak değil, kötülüğü sürdürmemek
Kur’an’da affetmek, insan ilişkilerinin en önemli ahlâkî tutumlarından biri olarak ortaya çıkar. Âl-i İmrân 3/134’te öfkesini yenenlerin hemen ardından “insanları affedenler” zikredilir.
Affetmek, yapılan yanlışın doğru olduğunu kabul etmek değildir. Haksızlığı görmezden gelmek veya insanın kendisini sürekli inciten bir davranışa sınırsız biçimde izin vermesi anlamına da gelmez. Affetmenin ahlâkî tarafı, insanın kendisine yönelen kötülüğü kendi karakterinin bir parçası hâline getirmemesidir.
Bazen insan kendisine yapılan bir kötülüğü yıllarca içinde taşır. Olay bitmiştir ama öfke devam eder. Karşısındaki insan hayatından çıkmıştır fakat onun yaptığı kötülük hâlâ insanın dilini, davranışlarını ve başka insanlara yaklaşımını belirlemektedir.
Kur’an’ın affetme çağrısı, bu zincirin kırılmasına yöneliktir. İnsan kendisine yapılan kötülüğün devam etmesine, onu kendi içinde yeniden üretmesine izin vermemelidir.
4. Kötülüğe kötülükle karşılık vermemek
Kur’an, kötülüğe karşı verilen cevabın niteliği üzerinde özellikle durur. Fussilet sûresinde şöyle buyurulur:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki candan bir dost oluvermiştir.” (Fussilet 41/34)
Ardından bunun kolay olmadığı ve bu güzel davranışa sabredenlerin ulaşabileceği bildirilir.
Burada kötülüğe karşı iyilik, sıradan bir nezaket tavsiyesi olmaktan çıkar ve kötülüğün çoğalmasını engelleyen bir ahlâk biçimine dönüşür. İnsan kendisine yapılan kötülüğü aynı biçimde geri verdiğinde kötülük iki tarafta da büyür. Buna karşılık kötülüğü en güzel biçimde savmak, bu zinciri kırma ihtimali taşır.
Bu, her durumda sessiz kalmak veya haksızlığa boyun eğmek anlamına gelmez. Fakat karşılık verirken bile kendi ahlâkını kaybetmemek anlamına gelir.
5. Güzel söz: İnsanlara karşı ilk ahlâkî sorumluluklardan biri
Kur’an’ın insan ilişkilerine dair en sade ve doğrudan emirlerinden biri Bakara sûresinin 83. âyetinde yer alır:
“İnsanlara güzel söz söyleyin.” (Bakara 2/83)
Burada dikkat çekici olan, güzel sözün yalnızca belli insanlara karşı söylenmesinin istenmemesidir. Emir geneldir: İnsanlara.
Güzel söz, yalnızca nazik kelimeler kullanmak değildir. Karşısındaki insanı küçük düşürmemek, onu değersiz hissettirmemek, öfkesini onun üzerinde boşaltmamak ve konuşurken insan onurunu gözetmek de bunun içindedir.
Çünkü dil, insanın iç dünyasının dışarıya açılan kapılarından biridir. Kalpte biriken sertlik çoğu zaman önce dile ulaşır.
Bu yüzden Kur’an’ın insan ilişkileri ahlâkında dili düzeltmek, kalbi düzeltme çabasından ayrı düşünülemez.
6. “Öf” bile dememek: Nezaketin sınırını en küçük tepkiye kadar indirmek
İnsan ilişkilerindeki inceliğin belki de en çarpıcı örneklerinden biri anne babaya yönelik İsrâ sûresinin 23. âyetindeki emirdir:
“Onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle.” (İsrâ 17/23)
Kur’an burada büyük bir hakareti değil, küçücük bir tepkiyi bile dikkate alır. İnsan bazen büyük sözler söylemeden de karşısındakini incitebilir. Bir iç çekiş, küçümseyen bir ifade, sert bir ses veya sabırsız bir tepki, ilişkide iz bırakabilir.
Bu nedenle Kur’an’ın nezaket anlayışı yalnızca büyük kötülüklerden kaçınmayı değil, küçük görünen kırıcı davranışlara da dikkat etmeyi gerektirir.
İnsan ilişkilerinin büyük yaraları çoğu zaman tek bir büyük olaydan değil, zaman içinde biriken küçük sertliklerden oluşur.
7. Sesini alçaltmak: Ahlâk yalnızca kelimelerden ibaret değildir
Lokman sûresinde insana davranış ve konuşma adabı öğretilirken şöyle buyurulur:
“Sesini alçalt.” (Lokman 31/19)
Bu emir, Kur’an’ın insan ilişkilerinde yalnızca ne söylendiğine değil, nasıl söylendiğine de önem verdiğini gösterir.
Aynı kelime farklı bir ses tonuyla söylendiğinde bambaşka bir anlam taşıyabilir. İnsan bazen söylediği sözün doğru olduğunu düşünür; fakat sesindeki öfke, küçümseme veya tehdit, sözün kendisinden daha fazla etki bırakır.
Bu yüzden güzel söz kadar güzel bir ses tonu da insan ilişkilerinin ahlâkına dahildir.
Kalbi yumuşatmak, dili yumuşatmakla başlar; fakat dilin yumuşaması yalnızca kelimeleri değiştirmekle tamamlanmaz. Ses de bu ahlâkın bir parçasıdır.
8. Küçümsememek, alay etmemek, kötü lakap takmamak
Hucurât sûresinin 11. âyeti insanın başkasının onuruna yönelttiği küçültücü davranışları açık biçimde yasaklar:
“Bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin... Birbirinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.” (Hucurât 49/11)
Alay etmek bazen şaka adı altında yapılabilir. Fakat şakanın konusu olan kişinin onuru zedeleniyorsa, yapılan şey artık masum bir eğlence olmaktan çıkar.
Aynı şekilde bir insanın kusurunu sürekli hatırlatmak, onu bir özelliği üzerinden tanımlamak veya zaafını başkalarının önünde kullanmak da insanı küçültür.
Kur’an’ın burada koruduğu şey yalnızca nezaket değildir; insanın başkasının insanlık değerine zarar vermeme sorumluluğudur.
9. Kötü zan, gizlilikleri araştırmak ve gıybet
Hucurât sûresinin 12. âyeti insan ilişkilerinin birbirine bağlı üç tehlikesine dikkat çeker:
“Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın...” (Hucurât 49/12)
İnsan çoğu zaman bilmediği şeyi kendi zihninde tamamlar. Bir davranış görür, niyetinden emin olmadan anlam yükler; sonra o zannı gerçekmiş gibi konuşmaya başlar. Ardından başkasının özel hayatını araştırabilir ve sonunda hakkında konuştuğu insanın gıybetini yapabilir.
Kur’an bu zinciri keser.
Burada önemli olan, insanın her konuda kesin bir kanaate sahip olmak zorunda olmadığını öğrenmesidir. Bilmediği yerde durabilmek de bir ahlâktır.
Bir insanın niyetini bilmiyorsak onu kendi tahminimizle mahkûm etmemek, özel hayatını araştırmamak ve hakkında konuşmamak, hem kalbi hem dili koruyan bir davranıştır.
10. Merhamet: Güçlünün zayıfa bakışı
Kur’an’da merhamet, yalnızca acıma duygusu değildir. İnsanın kendisinden daha güçsüz veya kendisine muhtaç olana karşı nasıl davranacağını belirleyen bir ahlâktır.
İsrâ sûresinde anne babaya yönelik dua öğretilirken şöyle buyurulur:
“Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl koruyup yetiştirdilerse sen de onlara merhamet et.” (İsrâ 17/24)
Burada merhamet, geçmişte kendisine gösterilen koruyuculuğun hatırlanmasıyla birlikte anılır. İnsan güçlendiğinde, kendisini yetiştiren veya kendisine muhtaç hâle gelen insanları küçümsememeli; gücünü onların üzerinde bir baskı aracına dönüştürmemelidir.
Merhamet, güçlünün güçsüze zarar vermemeyi seçmesinden daha fazlasıdır; onun kırılganlığını hesaba katmasıdır.
11. Şefkat: İnsanların birbirlerine karşı sertleşmemesi
Fetih sûresinin 29. âyetinde müminler arasındaki ilişki anlatılırken onların “kendi aralarında merhametli” oldukları belirtilir. (Fetih 48/29)
Bu ifade, insanın kendisine yakın olanlarla ilişkisinde sertliği bir üstünlük biçimine dönüştürmemesi gerektiğini hatırlatır.
Şefkat, karşısındaki insanın ne yaşadığını anlamaya çalışmayı gerektirir. Bir insanın davranışını hemen yargılamadan önce onun yorgunluğunu, korkusunu, kırgınlığını veya taşıdığı yükü düşünmek, insan ilişkilerine farklı bir derinlik kazandırır.
Bu nedenle merhamet yalnızca acıyan bir kalp değil, anlamaya çalışan bir kalptir.
12. İnsanların arasını düzeltmek
İnsan ilişkilerinde yalnızca kavga çıkarmamak değil, bozulan ilişkileri düzeltmeye çalışmak da önemlidir.
Hucurât sûresinin 9 ve 10. âyetlerinde müminlerin arasındaki anlaşmazlık karşısında barıştırma görevi öne çıkar. Ardından:
“Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.” (Hucurât 49/10)
buyrulur.
Bu yaklaşım, ahlâkı pasif bir zarar vermeme anlayışının ötesine taşır. İnsan yalnızca başkasını incitmemekle yetinmemeli; imkânı olduğunda bozulan bir ilişkiyi onarmaya da çalışmalıdır.
Bazen bir kırgınlığı büyütmemek, iki insan arasındaki yanlış anlaşılmayı gidermek veya öfkenin üzerine yeni sözler eklenmesini engellemek bile önemli bir iyiliktir.
İlişkileri korumak kadar, kırılmış ilişkileri onarmaya çalışmak da insanın ahlâkî sorumluluğudur.
13. Kin taşımamak
Kur’an’da dışarıdan görünen davranış kadar insanın içinde taşıdığı duygu da önemlidir.
Haşr sûresinin 10. âyetinde şöyle bir dua yer alır:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi bağışla! Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin ve kötü duygu bırakma!” (Haşr 59/10)
Bu dua, insanın yalnızca diliyle kötü konuşmamasının yeterli olmadığını gösterir. İnsan dışarıdan sakin görünüp içinde sürekli kin taşıyabilir. Kur’an ise kalbin kendisini de ahlâkın konusu hâline getirir.
Çünkü kalpte büyüyen kin, zamanla dile ve davranışa sızabilir. İnsan karşısındakini affetmese bile onunla konuşurken, karar verirken veya başka insanlara yaklaşırken bu duygunun etkisi altında kalabilir.
Kalbi yumuşatmak, yalnızca güzel söz söylemek değil, kalpte başkasına karşı büyüyen sertliği de azaltmaya çalışmaktır.
14. Haset etmemek
Nisâ sûresinin 32. âyetinde insanlara başkalarına verilen nimetleri kıskançlıkla istememeleri ve Allah’ın lütfundan istemeleri öğütlenir.
Haset, insanın başkasının sahip olduğu iyiliği kendi hayatına yönelmiş bir eksiklik gibi görmesine yol açabilir. Başkasının başarısı, güzelliği, imkânı veya mutluluğu insanın içinde huzursuzluk oluşturabilir.
Bu duygu ilişkileri sessizce bozar. Çünkü haset eden insan, karşısındaki insanın iyiliğini görmekte zorlanır.
Kur’an’ın gösterdiği yol ise başkasının payına bakarak kalbi karartmak yerine, kendi ihtiyacını Allah’ın lütfundan istemektir.
Böylece insanın kalbi sürekli başkalarıyla kıyaslama hâlinden çıkar ve kendi hayatına döner.
15. İyiliği başa kakmamak
Kur’an’da iyilik yapmak kadar, yapılan iyiliğin karşısındaki insanı incitmemesi de önemlidir.
Bakara sûresinin 262. âyetinde Allah yolunda harcayan ve yaptıkları iyiliğin ardından “başa kakma ve incitme” yoluna gitmeyen kimselerden söz edilir.
Bir insana yardım etmek, sonra o yardımı sürekli hatırlatıp onun üzerinde bir üstünlük kurmak anlamına gelmemelidir. Yardımın amacı karşısındakini kendisine borçlu hissettirmek değil, onun yükünü hafifletmektir.
İyilik, karşısındaki insanın onurunu koruduğu ölçüde güzeldir.
Bu yüzden insanın yaptığı iyiliği bir gün karşısındakine karşı kullanması, iyiliğin ruhunu zedeler.
16. Güzel söz bazen maddi yardımdan daha değerlidir
Bakara sûresinin 263. âyetinde çok çarpıcı bir ölçü verilir:
“Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır.” (Bakara 2/263)
Burada Kur’an, maddi yardımın kendisinden çok onun nasıl yapıldığına dikkat çeker. Bir insan yardım ederken karşısındakini küçültüyor, onun gururunu kırıyor veya yaptığı iyiliği sürekli hatırlatıyorsa, maddi yardım insanın kalbinde yeni bir yara açabilir.
Buna karşılık güzel bir söz ve bağışlama, maddi bir imkân sunulamadığı durumda bile insanın onurunu koruyabilir.
Bu nedenle insana verilen şey kadar, o şeyin veriliş biçimi de ahlâkın parçasıdır.
17. Kolaylaştırmak, zorlaştırmamak
Kur’an’ın insan ilişkilerinde gözettiği başka bir ölçü de güç durumda olan kişinin yükünü artırmamaktır.
Bakara sûresinin 280. âyetinde borçlu kimsenin ödeme güçlüğü içinde olması hâlinde ona süre tanınması, hatta borcun bağışlanmasının daha hayırlı olduğu bildirilir.
Bu yaklaşım, insanın karşısındakinin içinde bulunduğu şartları hesaba katmasını gerektirir. Her insan aynı imkâna, güce ve dayanıklılığa sahip değildir.
Bazen bir insanın zaten taşımakta zorlandığı bir yükün üzerine yeni bir yük koymamak, büyük bir iyiliktir.
İnsan ilişkilerinde merhamet, yalnızca acımak değil, karşısındakinin yükünü artırmamaktır.
18. Adalet: Sevmediğin insana karşı bile ölçüyü korumak
İnsanların iyi davrandığı kişilere karşı adil olması kolaydır. Asıl sınav, öfke duyduğu veya sevmediği insan karşısında başlar.
Mâide sûresinin 8. âyetinde şöyle buyurulur:
“Bir topluluğa olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun; bu, takvâya daha uygundur.” (Mâide 5/8)
Bu ayet, öfke ile adalet arasındaki sınırı açık biçimde çizer. İnsan birinden hoşlanmayabilir. Bir davranışından dolayı kızabilir. Fakat bu duygu, onun karşısındaki kişiye haksızlık yapmasına izin vermez.
Kalbi yumuşatmanın en önemli göstergelerinden biri, öfkeliyken bile ölçüyü kaybetmemektir.
Çünkü insanın ahlâkı, yalnızca sevdiği insanlara nasıl davrandığında değil, sevmediği insanlara karşı sınırlarını koruyabildiğinde de ortaya çıkar.
19. Karşılık verirken bile ölçüyü kaybetmemek
Kur’an, kötülük karşısında hiçbir karşılığın verilemeyeceğini söylemez. Fakat karşılığın da bir sınırı olduğunu bildirir.
Şûrâ sûresinin 40. âyetinde şöyle buyurulur:
“Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükâfatı Allah’a aittir.” (Şûrâ 42/40)
Burada iki ayrı ölçü birlikte bulunur. Birincisi, insanın kendisine yapılan haksızlığa karşı hakkını koruyabilmesi; ikincisi ise karşılık verirken sınırı aşmamasıdır. Bunun ardından affetmek ve arayı düzeltmek ayrıca övülür.
Bu nedenle Kur’an’ın yaklaşımında hak aramak ile intikam almak aynı şey değildir.
İnsan kendisini savunabilir; fakat kendisini savunurken karşısındaki insana dönüşmemelidir.
20. İyilikte bulunmak: İnsanlara yalnızca zarar vermemek yetmez
Kur’an’ın insan ilişkilerine dair ahlâkı yalnızca yasaklardan oluşmaz. İnsanlardan kötülük yapmamalarını istemekle kalmaz; onları iyiliğe de çağırır.
Nahl sûresinin 90. âyetinde şöyle buyurulur:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar.” (Nahl 16/90)
Burada adaletin yanında iyilik ve yakınlara yardım etmek de emredilir. Böylece ahlâk, yalnızca başkasına zarar vermemek seviyesinde bırakılmaz.
Bir insan başkasını incitmiyor olabilir; fakat bu tek başına yeterli değildir. İnsan aynı zamanda iyilik yapabilmeli, yardım edebilmeli, zor durumda olanın yanında durabilmeli ve elinden gelen güzelliği ortaya koyabilmelidir.
Kur’an’ın insan ilişkileri ahlâkı, kötülükten uzak durmakla yetinmeyen; iyiliği aktif biçimde çoğaltan bir ahlâktır.
21. Eşler Birbirine Nasıl Davranmalı?
Sevgi, merhamet ve huzur
Kur’an’ın eşler arasındaki ilişkiye dair en kapsamlı ve en güzel ifadelerinden biri Rûm sûresinin 21. âyetinde yer alır. Ayet, evliliği yalnızca bir hukuk veya birlikte yaşama düzeni olarak değil, insanın başka bir insanda huzur bulduğu, sevgi ve merhametin oluştuğu bir yakınlık olarak anlatır.
Rûm 30/21:
“Kendileriyle huzur bulmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratması, aranıza sevgi ve merhamet koyması da O’nun kudretinin delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.”
Bu ayet, eşler arasındaki ilişkinin üç temel kavramını aynı cümlede buluşturur: huzur, sevgi ve merhamet.
Buradaki ilk kavram huzurdur. Kur’an, eşlerin sürekli mücadele edeceği, birbirlerine üstünlük kurmaya çalışacağı veya birbirlerinin eksiklerini yüzlerine vuracağı bir ilişki tasvir etmez. Tam tersine, eşlerin birbirlerinde huzur bulmalarından söz eder.
İnsan hayatında dışarıda pek çok mücadele vardır. İş, geçim, hastalık, başarısızlık, kaygı, toplumsal ilişkiler ve hayatın diğer yükleri insanı zaten yorar. Evin ve eşin ise bu yükün daha da ağırlaştığı bir yer değil, insanın kendisini güvende hissedebildiği bir alan olması gerekir. Bu yüzden eşinin huzurunu bozmayı alışkanlık hâline getirmek, ayetin çizdiği evlilik tasavvuruyla bağdaşmaz.
İkinci kavram sevgidir.
Sevgi, eşleri yalnızca aynı hayatın içinde tutan bir bağ değildir; onların birbirlerine karşı davranış biçimini de etkiler. Seven insan, karşısındaki kişinin incinebileceğini hesaba katar. Onu küçültmekten, gereksiz yere kırmaktan ve zaaflarını kullanmaktan kaçınır.
Fakat ayetin üçüncü kavramı belki daha da önemlidir: merhamet.
Çünkü sevgi her zaman aynı yoğunlukta yaşanmayabilir. İnsan yorulur, kırılır, kızar, hastalanır, yaşlanır; eşler birbirlerinin bazı davranışlarından hoşlanmayabilir. Böyle zamanlarda ilişkiyi ayakta tutacak şey yalnızca romantik sevgi değildir. Merhamet, insanın karşısındaki kişiye zor zamanlarında da iyi davranabilmesini sağlar.
Bu nedenle ayette sevgi ile merhametin birlikte zikredilmesi anlamlıdır. Sevgi insanları birbirine yaklaştırırken, merhamet zor zamanlarda birbirlerine karşı sertleşmelerini engeller.
Buradan eşler arasındaki ilişkinin önemli bir ölçüsü çıkar: Eşini yalnızca sevdiğin zaman değil, ona karşı zor duygular beslediğin zaman da nasıl davrandığın önemlidir. Kızgınken nasıl konuşuyorsun? Eşin hata yaptığında onu küçültüyor musun? Hastalandığında veya güçsüz düştüğünde ona karşı sabrın azalıyor mu? Tartışırken onun sana emanet ettiği özel bilgileri bir silah gibi kullanıyor musun? Bir zamanlar sevdiğin insanın zayıf taraflarını onu yaralamak için kullanıyor musun?
Kur’an’ın huzur, sevgi ve merhamet çerçevesi bu soruların hepsini düşünmemize imkân verir. Çünkü evlilik yalnızca iyi günlerde birbirini sevmek değildir. İki insanın birbirinin kırılganlığını da korumasıdır.
Nisâ sûresinin 19. âyetinde eşlere yönelik önemli bir ilke ortaya konur:
“Onlarla iyi geçinin.” (Nisâ 4/19)
Diyanet mealinde bu şekilde çevrilen ifade, Arapça aslındaki ma‘rûf üzere davranmak anlamını taşır. Ma‘rûf, güzel, uygun, meşru ve doğru kabul edilen davranışları kapsayan geniş bir kavramdır.
Ayetin devamında insanın hoşlanmadığı bir durumda bile Allah’ın çok hayırlı bir şey yaratmış olabileceği hatırlatılır:
“Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, olabilir ki bir şey hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur.” (Nisâ 4/19)
Burada çok önemli bir ölçü vardır: Sevgi azaldığında nezaket sona ermemelidir.
İnsan bazen eşine kızabilir, ondan hoşlanmayabilir veya onun bazı davranışlarını beğenmeyebilir. Fakat bu duygular hakarete, küçümsemeye, baskıya veya haksızlığa dönüşmek zorunda değildir. Kur’an’ın insan ilişkileri için çizdiği ahlâk burada da değişmez: İnsanın içindeki sertlik, diline ve davranışına sınırsız biçimde taşmamalıdır.
Bakara sûresinin 187. âyetinde eşler arasındaki yakınlık şu güçlü benzetmeyle anlatılır:
“Onlar sizin için elbisedir, siz de onlar için elbisesiniz.” (Bakara 2/187)
Bu ayetin doğrudan bağlamı oruç gecelerinde eşler arasındaki ilişkiyle ilgilidir. Bununla birlikte ayetteki karşılıklılık ve yakınlık benzetmesi dikkat çekicidir. “Onlar sizin için”, “siz de onlar için” denilmesi, ilişkinin tek taraflı olmadığını gösterir.
Elbise insanın bedenine en yakın şeylerden biridir; örter, korur ve dış etkilerden sakınır. Bu nedenle bu güçlü benzetme, eşlerin birbirlerinin mahremiyetini ve onurunu koruması fikrini düşünmek için önemli bir imkân sunar.
Burada insan ilişkilerindeki genel ilkeyle evlilik ahlâkı birleşir: Yakınlık arttıkça mahremiyet sorumluluğu da artar.
Eşinin sana anlattığı özel bir şeyi başkalarına taşımamak, onun zayıflıklarını insanların önünde kullanmamak, tartışma sırasında geçmişte öğrendiğin mahrem bilgileri silah olarak çevirmemek bu anlayışla örtüşür. İnsan, en yakınına ait olanı başkalarının önüne sermemeli; yakınlığın sağladığı bilgiyi karşısındakini yaralamak için kullanmamalıdır.
Kur’an, eşler arasındaki anlaşmazlığı da görmezden gelmez. Fakat anlaşmazlığın büyümesi karşısında önerdiği yol, taraflardan birinin diğerine üstün gelmesi değil, ilişkinin düzeltilmesini aramaktır.
Nisâ sûresinin 35. âyetinde şöyle buyurulur:
“Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur.” (Nisâ 4/35)
Burada dikkat çeken nokta, anlaşmazlığın amacının karşı tarafı yenmek değil, ilişkiyi düzeltmek olmasıdır. Bir evlilikte tartışmanın amacı haklı çıkmak olduğunda iki taraf da kaybedebilir. Kur’an’ın burada öne çıkardığı amaç ise ıslah, yani bozulan şeyi düzeltmektir.
Bu da dosyanın başından beri izlediğimiz ahlâk anlayışıyla birleşir. İnsan yalnızca iyi geçinirken değil, anlaşmazlık yaşarken de dilini ve davranışını kontrol etmek zorundadır. Öfkenin yükseldiği yerde insanın gerçek ahlâkı daha görünür hâle gelir.
Eşler arasındaki davranış ahlâkının en dikkat çekici taraflarından biri, bu ahlâkın evliliğin sona ermesi ihtimalinde bile ortadan kalkmamasıdır.
Bakara sûresinin 229. âyetinde şöyle buyurulur:
“...ya iyilikle evlilik içinde tutmak veya güzellikle serbest bırakmak gerekir.” (Bakara 2/229)
Bu ifade önemlidir. Çünkü Kur’an’ın eşler arasındaki ahlâkı yalnızca evliliğin devam ettiği döneme ait değildir. Ayrılık sırasında da insanın davranışında korunması gereken bir güzellik vardır.
Birlikte yaşayamamak, birbirine kötülük yapma hakkı doğurmaz. Evliliğin sona ermesi; geçmişte paylaşılan mahremiyetlerin açığa çıkarılması, karşı tarafın küçük düşürülmesi, verilen şeylerin başa kakılması veya intikam alınması için bir gerekçe değildir.
Burada iki ölçü öne çıkar: iyilik ve güzellik. İlişki devam edecekse de ayrılacaksa da insanın davranışındaki ahlâkî ölçü korunmalıdır.
Bu ilke Talâk sûresinde daha açık biçimde ortaya çıkar. Talâk 65/6’da, ayrılık sürecinde karşı tarafa zarar vermek amacıyla davranılmaması gerektiği bildirilir ve tarafların uygun bir şekilde anlaşmaları istenir.
Burada dikkat çeken şey, ayrılık sürecinde bile karşı tarafa zarar verme kastının ahlâkî bir sınırla karşılaşmasıdır. Bu da dosyanın genel ilkelerinden biriyle doğrudan birleşir: İnsan hakkını ararken bile karşısındaki insana gereksiz acı vermemelidir.
Eşler arasındaki ilişkinin sona ermesi, insanın dilini ve kalbini sertleştirmesi için bir gerekçe değildir. Aksine, bir zamanlar en yakını olmuş bir insana karşı bile hakaretten, aşağılamadan, mahremiyeti ifşa etmekten ve intikam duygusuyla hareket etmekten uzak durabilmek, bu bölüm boyunca ele aldığımız ahlâkın en zor sınavlarından biridir.
22. Çocuklarına Nasıl Davranmalı?
Sevgi, öğüt ve merhamet
İnsan insana nasıl davranmalı sorusunun en önemli sınavlarından biri de anne babanın çocuğuna karşı davranışıdır. Çünkü çocuk, yetişkinin karşısında yalnızca korunmaya ve yönlendirilmeye muhtaç bir insan değildir; aynı zamanda sözlerden, ses tonundan, öfkeden, merhametten ve davranışlardan öğrenen bir insandır.
Kur’an’ın çocuklara nasıl davranılması gerektiğine dair en dikkat çekici örneklerinden biri Lokman’ın oğluna verdiği öğütlerde görülür. Burada yalnızca çocuğa ne öğretilmesi gerektiği değil, bir çocuğa nasıl hitap edilmesi gerektiği de dikkat çekicidir.
Lokman sûresinde tekrar tekrar “Yavrucuğum!” diye başlayan bir hitap vardır. Lokman oğluna önce Allah’a ortak koşmamasını öğütler; ardından sorumluluk bilincinden, namazdan, iyiliği emretmekten, kötülükten sakındırmaktan, sabırdan, tevazudan ve güzel davranıştan söz eder.
Bu öğütlerin dili önemlidir. Çocuğa yalnızca ne yapması gerektiği söylenmez; ona sevgi taşıyan bir hitapla yaklaşılır.
Çocuğa doğruyu öğretmek ile çocuğu ezmek aynı şey değildir.
Lokman sûresinin 13-19. âyetlerinde bu öğütlerin önemli bir bölümü art arda gelir. Lokman, oğluna Allah’a ortak koşmamasını, yaptığı en küçük iyiliğin veya kötülüğün bile karşılıksız kalmayacağını, namazı kılmasını, iyiliği emretmesini, kötülükten sakındırmasını ve başına gelenlere sabretmesini söyler. Ardından kibirden uzak durmasını ve sesini alçaltmasını öğütler.
Burada çocuk eğitiminin önemli bir yönü ortaya çıkar: Ahlâk, yalnızca çocuğa yasaklar koymakla değil, ona bir davranış biçimi kazandırmakla öğretilir.
Çocuğa sürekli “yapma”, “sus”, “dokunma”, “yanlış yaptın” demek kolaydır. Fakat Kur’an’ın Lokman örneğinde gördüğümüz yaklaşım, çocuğa nedenleriyle birlikte bir ahlâk dünyası göstermektir. Çocuk yalnızca cezadan korkarak değil, yaptığı davranışın anlamını kavrayarak yetişmelidir.
Bu nedenle anne babanın dili önemlidir. Çocuğa doğruyu anlatırken kullanılan dil, anlatılan doğrunun kendisi kadar önemlidir.
Çocuğun hatası karşısında onu aşağılamak, başkalarının yanında küçük düşürmek, sürekli geçmiş hatalarını önüne koymak veya onu başka çocuklarla kıyaslamak, eğitmekten çok yaralayabilir. Bir davranışın yanlış olduğunu söylemek başka şeydir; çocuğa “sen zaten böylesin” duygusunu vermek başka şey.
Kur’an’ın insan ilişkileri için çizdiği genel ahlâk burada da geçerlidir. Başkasını küçümsememek, güzel söz söylemek, öfkeyi yenmek ve merhametli olmak çocuğa karşı da korunması gereken ölçülerdir.
Çocuğun hatasını düzeltmek gerekir; fakat çocuğun onurunu kırmadan.
Tahrîm sûresinin 6. âyetinde şöyle buyurulur:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm 66/6)
Diyanet’in Kur’an Yolu tefsirinde bu ayetin aile sorumluluğuna dikkat çektiği ve insanın manevî sorumluluğunun yalnızca kendi kişisel hayatıyla sınırlı olmadığı belirtilir.
Bu ayet, anne babanın çocuklarına karşı sorumluluğunu gösterir. Fakat bu sorumluluk yalnızca çocuğa kurallar koymak anlamına gelmez. Çocuğun nasıl bir insan olacağı konusunda anne babanın kendi davranışlarının da etkisi vardır.
Çünkü çocuk, söylenenden önce gördüğünü öğrenir.
Anne babası öfkelendiğinde nasıl konuşuyor? Birbirlerine nasıl davranıyorlar? Hata yapan birine nasıl tepki veriyorlar? Evde güçsüz olana karşı nasıl konuşuluyor? Özür dileniyor mu? Affediliyor mu? İnsanların kusurları başkalarının yanında konuşuluyor mu?
Çocuk bütün bunları fark eder.
Bu nedenle çocuğa merhameti öğretmenin en güçlü yollarından biri, ona merhametli davranmaktır. Saygıyı öğretmenin en güçlü yollarından biri, ona saygı göstermektir. Sakinliği öğretmenin en etkili yollarından biri, öfke anında bile sesimizi kontrol edebilmektir.
Çocuğa verilen en kalıcı eğitim, çoğu zaman ona anlatılan değil, onun evin içinde gördüğü ahlâktır.
Kur’an’da çocuklara yönelik duanın da dikkat çekici bir yeri vardır. Furkan sûresinin 74. âyetinde şöyle dua edilir:
“Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle.” (Furkan 25/74)
Buradaki “göz aydınlığı” ifadesi, çocuğun yalnızca başarılı veya toplum tarafından beğenilen biri olması arzusundan daha geniştir. Çocuğun anne babasının huzur kaynağı olması, onun iyi bir insan olarak yetişmesi ve aile içinde sevgiyle yaşanması düşüncesi vardır.
Bu da çocukla kurulan ilişkinin yalnızca başarı, disiplin ve beklenti üzerinden kurulamayacağını gösterir.
Çocuğu sürekli başarılarıyla değerlendirmek, onun değerini aldığı notlara, kazandığı yarışlara veya başardığı işlere bağlamak, zamanla çocuğun kendi değerini de başarıyla ölçmesine yol açabilir. Oysa çocuğun değeri yaptığı her şeyden önce insan oluşundan gelir.
Bu, çocuğun yanlışlarının görmezden gelinmesi anlamına gelmez. Tam tersine, Lokman’ın öğütlerinde olduğu gibi çocuğa doğru ile yanlışı ayırt etmeyi, sorumluluk almayı ve davranışlarının sonuçlarını görmeyi öğretmek gerekir. Fakat bütün bunlar çocuğu değersizleştirmeden yapılmalıdır.
Çocuk hata yaptığında anne babanın görevi yalnızca kızmak değildir. Önce hatanın nedenini anlamak, sonra doğruyu göstermek ve gerektiğinde çocuğa kendi hatasını düzeltme fırsatı vermek gerekir.
Eğitim, çocuğun korkmasını sağlamak değil; doğruyu kendi içinde taşıyabilecek bir insan hâline gelmesine yardımcı olmaktır.
Burada sabır da önemlidir. Çocuk bir yetişkin değildir. Yanılacak, unutacak, tekrar edecek, bazen aynı hatayı birkaç kez yapacaktır. Anne babanın görevi her hatayı büyük bir öfkeyle karşılamak değil, çocuğun gelişme sürecini hesaba katmaktır.
Bu, sınır koymamak anlamına gelmez. Çocukların sınırlara ihtiyacı vardır. Fakat sınır ile sertlik aynı şey değildir. Bir anne baba çocuğuna açık bir biçimde “Bunu yapmana izin vermiyorum” diyebilir ve bunu bağırmadan da söyleyebilir.
Sakin bir sınır, öfkeli bir cezadan daha öğretici olabilir.
Çocuğun mahremiyeti de bu ilişkinin önemli bir parçasıdır. Çocuğun yaptığı her hatayı akrabalara, komşulara veya başkalarına anlatmak; onu arkadaşlarının veya kardeşlerinin yanında küçük düşürmek, eğitim adına yapılmış olsa bile çocuğun güven duygusunu zedeleyebilir.
İnsanın en yakınına karşı bile onur koruyucu davranması gerektiğini anlatan bu dosyanın genel ilkesi, çocuk için de geçerlidir. Çocuğu düzeltirken onun onurunu korumak, merhametin bir parçasıdır.
Anne babanın çocuğuna karşı sevgisi de yalnızca çocuğun uslu olduğu zamanlarda ortaya çıkmamalıdır. Çocuk başarılı olduğunda sevilmek, hata yaptığında ise sevginin geri çekilmesi, çocuğun sevgiyi bir ödül gibi algılamasına neden olabilir.
Oysa aile, insanın hatalarıyla birlikte kabul edildiği ilk yerdir. Bu nedenle çocuğun yanlışını düzeltmek ile ona sevgiyi hissettirmek birbirinin karşıtı değildir.
Çocuğa “Yaptığın şey yanlış” demek mümkündür; “Sen değersizsin” duygusunu vermeden.
Lokman’ın oğluna hitabındaki yumuşaklık da bu açıdan önemlidir. Öğüt vardır ama aşağılama yoktur. Uyarı vardır ama küçümseme yoktur. Sorumluluk vardır ama çocuğun insanlık değerini yok eden bir dil yoktur. Diyanet’in tefsirinde de Lokman’ın oğluna yönelik bu öğütlerin tevhid, sorumluluk, iyilik, sabır ve tevazu gibi temel ahlâkî ödevler etrafında şekillendiği belirtilmektedir.
Bütün bunlar bizi dosyanın başından beri üzerinde durduğumuz temel düşünceye yeniden getirir: Kalbi ve dili yumuşatmak, en önce evin içinde öğrenilen bir ahlâktır.
Çocuklarımızdan sakin olmalarını isterken onların yanında sürekli bağırıyorsak, saygılı konuşmalarını isterken onlara küçümseyerek hitap ediyorsak, öfkelerini kontrol etmelerini isterken kendi öfkemizi onların üzerinde boşaltıyorsak, verdiğimiz öğüt ile gösterdiğimiz davranış birbirinden ayrılmış olur.
Çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, bizim insanlara nasıl davrandığımızı da öğrenir.
Bu yüzden çocuğa bırakılabilecek en değerli miras yalnızca iyi bir eğitim, maddi imkân veya başarı değildir. Ona insanlara karşı nasıl davranılacağını gösteren bir ev de bırakmaktır.
Çocuğun kalbine sertlik yerleştirmeden sınır koymak, dilini kırmadan doğruyu öğretmek ve hata yaptığında onu değersizleştirmeden düzeltmek; Kur’an’ın insan ilişkileri için çizdiği ahlâkın aile içindeki en önemli karşılıklarından biridir.
Anne baba çocuğunu yalnızca geleceğe hazırlamaz; aynı zamanda onun başka insanlara nasıl davranacağını da şekillendirir. Bu nedenle çocuğa karşı gösterilen merhamet, sabır, güzel söz ve ölçülü davranış yalnızca o anki ilişkiyi güzelleştirmez. Bir çocuğun başkalarına nasıl davranacağını da etkiler.
İnsan insana nasıl davranmalı sorusu böylece evin içine kadar gelir. Çocuğa nasıl konuştuğumuz, nasıl kızdığımız, nasıl affettiğimiz, nasıl sınır koyduğumuz ve hata yaptığında ona nasıl baktığımız, aslında ona insanın insana nasıl davranması gerektiğini öğretir.
Ve belki de bu yüzden kalbi, dili ve davranışı yumuşatmanın en önemli yerlerinden biri ailedir.
23. Merhamet ile Kendini Ezdirmenin Arasındaki Sınır
Kur’an’ın insan ilişkilerine dair ahlâkında affetmek, merhamet etmek, öfkeyi yenmek ve kötülüğe kötülükle karşılık vermemek önemli bir yere sahiptir. Fakat bütün bunlar, insanın kendisine yapılan her kötülüğü sessizce kabul etmesi veya sürekli zarar gördüğü bir ilişkinin içinde kalması gerektiği anlamına gelmez.
Kalbi yumuşatmak, insanın kendisini değersizleştirmesi değildir.
Hz. Peygamber’in insan ilişkilerindeki ahlâkı özetleyen hadislerinden biri şöyledir:
“Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların selâmette olduğu (zarar görmediği) kişidir.”
(Buhârî, Îmân, 4)
Bu hadis, dosyanın başından beri üzerinde durduğumuz kalp, dil ve davranış ilişkisini son derece açık biçimde ortaya koyar. İnsan başkasına diliyle zarar vermemeli; eliyle, davranışıyla ve gücüyle de zarar vermemelidir. Diyanet’in Hadislerle İslâm çalışmasında da bu hadis, insanın elinden ve dilinden başkalarının güvende olması gerektiği çerçevesinde açıklanır.
Fakat burada önemli bir ayrım vardır. Hadis, insanın başkasına zarar vermemesini emreden bir ahlâk ortaya koyar; insanın başkasının kendisine zarar vermesine sınırsız biçimde izin vermesini istemez.
Bu nedenle merhamet ile kendini ezdirmek aynı şey değildir.
Bir insanın kendisine sürekli hakaret eden birine sınır koyması merhametsizlik değildir. Sürekli emeğini kullanan birinin sorumluluğunu artık üstlenmemesi bencillik değildir. Kendisine zarar veren bir davranıştan uzaklaşması kin taşımak değildir. İnsan bazen karşısındakine kötülük etmeden ondan uzaklaşmak zorundadır.
Kur’an, kötülük karşısında ahlâkı korumayı öğütlerken adalet ilkesini de korur. Şûrâ sûresinin 40. âyetinde şöyle buyurulur:
“Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükâfatı Allah’a aittir.” (Şûrâ 42/40)
Ayetin dikkat çekici tarafı, iki şeyi aynı anda söylemesidir: Kötülüğe karşılık vermenin bir sınırı vardır; fakat affetmek ve arayı düzeltmek daha üstün bir davranış olarak gösterilir. Burada affetmek, kötülüğün hiç yaşanmamış sayılması değildir. İnsan kendisine yapılan haksızlığı görebilir, buna karşı hakkını arayabilir ve yine de öfkesinin kendisini başka bir kötülüğe sürüklemesine izin vermeyebilir.
Affetmek ile yeniden aynı zararın içine girmek birbirinden farklıdır.
Bir insanı bağışlamak, ona sınırsız biçimde zarar verme hakkı tanımak anlamına gelmez. İnsan karşısındakine hakaret etmeden “Bunu kabul etmiyorum” diyebilir. Öfkesini büyütmeden mesafe koyabilir. İntikam peşine düşmeden hakkını arayabilir.
Mâide sûresinin 8. âyetinde şöyle buyurulur:
“Bir topluluğa olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun; bu, takvâya daha uygundur.” (Mâide 5/8)
Bu ayet, öfkenin insanı adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini söyler. Fakat bunun yanında insanın kendi hakkını ve onurunu da koruyabileceği bir ahlâkî alan bırakır.
Kalbi yumuşatmak, sınırları ortadan kaldırmak değildir.
İnsan bazen karşısındaki kişiye kızar. Fakat öfkesini büyütmeden mesafe koyabilir. Bir davranışın yanlış olduğunu düşünür. Fakat bunu hakaret etmeden söyleyebilir. Bir ilişkiden çıkmak zorunda kalabilir. Fakat ayrılırken karşısındaki insanı aşağılamayabilir. Hakkını aramak zorunda kalabilir. Fakat bunu intikam duygusuyla yapmayabilir.
Bütün bunlarda ortak olan şey, insanın kendi davranışının ahlâkını karşısındaki kişinin davranışına teslim etmemesidir.
Çünkü insan kendisine yapılan kötülüğü bahane ederek kendi kötülüğünü meşrulaştırabilir. “O bana bunu yaptı” diyerek söylediği ağır sözleri, yaptığı haksızlığı veya verdiği zararı haklı görmeye başlayabilir. Oysa Kur’an’ın ahlâk anlayışında başkasının kötülüğü, insanın kendi kötülüğüne mazeret oluşturmaz.
Fakat bunun kadar önemli başka bir gerçek de vardır: Başkasının kötülüğünü sürekli taşımak da insanın ahlâkî bir görevi değildir.
Bazen insanın yapabileceği en doğru şey, karşısındaki kişiyi değiştirmeye çalışmayı bırakmaktır. Onun sorumluluğunu üstlenmemek, kendi sınırını belirlemek ve kendisini tekrar tekrar aynı zararın içine sokmamaktır.
Bu davranış, kalbin sertleşmesi değil; insanın kendi hayatındaki sorumluluğu fark etmesidir.
Kur’an’ın kötülüğe karşı iyilik tavsiyesi de bu açıdan doğru anlaşılmalıdır. Fussilet sûresinin 34. âyetinde:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav.”
buyrulur.
Buradaki çağrı, insanın kendisini korumaktan vazgeçmesi değil, kötülüğün kendi ahlâkını belirlemesine izin vermemesidir. Bir insan kendisine yapılan kötülüğü başkasına aktarmadan da kendisini koruyabilir. Hatta bazen en doğru davranış, tartışmayı sürdürmek yerine uzaklaşmak, sınır koymak ve karşısındakinin sorumluluğunu onun üzerinde bırakmaktır.
İyilik, her yükü kendi omuzlarına almak değildir. Merhamet, başkasının sorumluluğunu sonsuza kadar üstlenmek değildir. Affetmek de aynı kötülüğün tekrar tekrar yapılmasına izin vermek değildir.
İnsanın kalbi yumuşak olabilir; fakat sınırları da olabilir.
Asıl mesele, insan kendisini korurken bile karşısındakine dönüşmemektir. Kendisine yapılan kötülüğü durdurabilir, hakkını arayabilir, gerektiğinde uzaklaşabilir; fakat bütün bunları yaparken dilini zehirlemek, kalbini kinle doldurmak ve karşısındaki insana aynı kötülüğü yapmak zorunda değildir.
Kalbi yumuşak tutmanın en zor biçimlerinden biri belki de budur: Kendini ezdirmeden merhametli kalabilmek.
Sonuç: Kalbi ve dili yumuşatmak
Kur’an’ın insan ilişkilerine dair çizdiği çerçeveye bütün olarak bakıldığında, birbirinden bağımsız çok sayıda davranış kuralı değil, aynı merkezin etrafında birleşen bir ahlâk anlayışı görülür. İnsanlara güzel söz söylemek, sesini alçaltmak, öfkesini yenmek, affetmek, kötü zanda bulunmamak, mahremiyeti araştırmamak, gıybet etmemek, alay etmemek, başkasını küçümsememek, iyiliği başa kakmamak, adaleti korumak ve kötülüğe kötülükle karşılık vermemeye çalışmak, aynı ahlâkın farklı yüzleridir.
Bu ahlâkın başlangıç noktası insanın kendi kalbidir. Çünkü sertleşmiş bir kalbin dili de kolayca sertleşir. İçinde kin, öfke, haset ve küçümseme biriktiren insanın bunu konuşmalarına ve davranışlarına taşımaması giderek zorlaşır. Buna karşılık kalbini yumuşatmaya çalışan insan, dilini de davranışlarını da değiştirmeye başlar.
Kur’an’ın yumuşaklık anlayışı bu nedenle yalnızca nazik konuşmaktan ibaret değildir. İnsan öfkelendiğinde kendini tutabilmeli, kırıldığında karşısındakini kırmayı zorunlu görmemeli, kendisine yapılan kötülüğü başkasına aktarmamalı, gücü yettiğinde affedebilmeli ve haklı olduğu yerde bile adalet ölçüsünü kaybetmemelidir.
Kalbi yumuşatmak, insanın kendisine yapılan her şeyi unutması değil; kendisine yapılan kötülüğün kendi ahlâkını bozmasına izin vermemesidir.
Dili yumuşatmak da yalnızca güzel kelimeler seçmek değildir. İnsan, konuşurken karşısındakinin onurunu gözetmeli; sesini, üslubunu ve sözünün bıraktığı izi hesaba katmalıdır. Çünkü bazen bir insanı inciten şey söylenen sözden çok, o sözün söyleniş biçimidir.
Bütün bunlar en çok insanın en yakın ilişkilerinde anlam kazanır. Yabancılara karşı nazik olmak kolay olabilir; asıl sınav, insanın her gün karşılaştığı kişiye, ailesine, eşine, anne babasına, çocuğuna ve kendisini kırmış olan insana karşı da aynı ahlâkı koruyabilmesidir.
Bu yüzden Kur’an’ın insan insana davranış ahlâkının temelinde yalnızca “kötülük yapma” çağrısı yoktur. Daha derinde, kalbini sertleştirme, dilini incitme, öfkenin seni yönetmesine izin verme ve karşındaki insanın onurunu koru çağrısı vardır.
İnsanın insana nasıl davranması gerektiği sorusunun Kur’an’daki cevabı, sonunda yeniden aynı yere gelir: Kalbi yumuşatmak, dili yumuşatmak ve bu yumuşaklığı davranışa dönüştürmek. Çünkü insanın gerçek ahlâkı, yalnızca ne düşündüğünde değil; öfkelendiğinde nasıl konuştuğunda, kırıldığında nasıl davrandığında, gücü eline geçirdiğinde karşısındakine nasıl baktığında ve en yakındaki insana nasıl muamele ettiğinde ortaya çıkar.
Kur’an’ın çizdiği ahlâk dünyasında insan, kalbini sertlikten korudukça dili yumuşar; dili yumuşadıkça davranışı değişir; davranışı değiştikçe insan ilişkileri daha merhametli, daha adil ve daha onurlu bir hâle gelir.