Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2. Yükünü senden alıp atmadık mı?
3. O senin belini büken yükü .
4. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?
5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,
8. Yalnız Rabbine yönel.
İnşirah Suresinin İnsan Psikolojisine Etkileri
1-Biz senin “Sadr” ını “Şerh” etmedik mi?”
“Şerh” kelimesi, Kalbin de içinde bulunduğu göğsün genişletilerek sıkıntı ve üzüntüden arındırılması ve ferahlık ve sevinçle dolması anlamına gelir. Aynı zamanda bilgi ve hikmet genişliği ve zengin fikir vermek manası da verilmiştir (E.H.Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, Feza G.Y., c:9, s:290).
“Göğsün açılması”, Peygamberimizin (S.A.V.) ilahî nur, ilim ve hikmetle desteklenmesi, kalp ve zihindeki sıkıntının alınıp ferahlığın verilmesi şeklinde açıklanmıştır (9/292-4).
Bu kelime, Kur’an’da bu sûreden başka dört ayette daha geçmektedir
Hz.Musa, Firavun’u uyarmak için görevlendirilince Dua etti: “Rabbim sadrımı genişlet, işimi kolaylaştır, dilimdeki bağı çöz!” (20/25).
“İmandan sonra kim sadrını küfre açarsa Allah’ın gazabı ve azabı ona olacaktır” (16/106)
“Allah kimin sadrını İslam’a açarsa o Rabbinden bir nur üzeredir. Allah’ı anmada kalbi katılaşana yazıklar olsun!” (39/22)
“Allah kime hidayeti isterse göğsünü İslam’a açar, kimi saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi göğsünü daraltır” (6/125). Ayetlerden anlaşıldığına göre, iki peygamberin zikrettiği bu kavram, Üç ayette kalp anlamında kullanılan “Sadr” ın, imana, İslam’a veya inkara açılması anlamında alınmıştır.
Buna göre şerh etmek, kalbin inanca, dilin de beyana açık hale gelmesi şeklinde özetlenebilir. Ki bu, insanın içine ve dış dünyaya yönelmesi, hem enfüse hem de âfâka açılması ve iç-dış uyumunu sağlayıp, zorlukları aşması böylece feraha ve huzura ermesi olarak da yorumlanabilir.
“Şerh” kelimesinin, insanın iç dünyasının, bütün boyutlarıyla derinlemesine analiz edilmesi, psikolojik tahlillerin yapılması ve onu inşiraha sevk edecek şekilde, derinlemesine etütlerde bulunulması dersini verdiği düşünülebilir.
“Sadr” kelimesi, göğüs ve bağır demektir. Kalp daha çok içte olup biten bir duruma isim olurken, “Sadr” kavramında ise, ruhun eserlerinin, insanın bütün benliğiyle ilgili olması ve dışa da yansıması söz konusudur. Sadr, kalpten farklı olarak dünyaya yönelik cepheye de sahip bulunmaktadır.
İnsanın ruh haritasını etraflıca okuyabilmek, duygu, düşünce ve davranışlarını anlayabilmek için, “Sadr” kavramının Kur”an”da hangi anlamlarda kullanıldığını belirlemek gerekmektedir.
a-Sadr, benlik anlamında:
“Allah sadrlarda olanı yoklamak, kalpte olanları temizlemek için böyle yaptı, sadrlarınızda ne varsa bilir” (3/154.)
“Allah kimin sadrını İslam’a açarsa o Rabbinden bir nur üzeredir. Allah’ı anmada kalbi katılaşana yazıklar olsun!” (39/22).
b-Sadr, akıl ve kalbin kılıfı anlamında: “Yeryüzünü dolaşıp ibret alsalardı, düşünen kalpleri, işiten kulakları olurdu. Gözler kör olmaz, sadrlar içindeki kalpler kör olur” (22/46).
c-Sadr, kalp anlamında:
“Allah sadrı İslam’a ve küfre açar” (6/125,16/6,39/22.)
d-Sadr, akıl anlamında:
“Kur’an, ilim sahibi olanların sadrlarında yer eden apaçık deliller-ayetlerdir” (29/49).
e-Sadr, kalpten ve akıldan geçen duygu ve düşünceler anlamında:
“Allah, sadırlarda olanı bilir, yerde ve gökte olanı bilir, gizli açık her şeyi bilir” (35/38; 64/4).
f-Sadr, hafıza anlamında:
(Diriliş sonrası)”Sadırlarda olan ortaya döküldüğü zaman!” (100/10).
g-Sadr, nefsin arzuları anlamında:
“Sadırlarınızdaki arzulara ulaşırsınız!” (40/79).
h-Sadr, bilinç-bilinçaltı ve hayal anlamında.
“Sadrınızda ortaya koyduğunuz, büyüttüğünüz yaratık bile olsanız dirileceksiniz” (17/51.)
ı-Sadr, ruhsal hastalıkların mekanı anlamında:
“Size Rabbinizden bir nasihat, sadrlarınızda olana bir şifa, hidayet kaynağı ve Rahmet olarak Kur’an gönderildi” (10/57, 9/14).
i-Sadr, vesvese alanı anlamında:
“Sadırlara vesvese veren ins ve cinin şerrinden Allah’a sığınırım de!” (114/5).
k-Sadr, olumsuz duyguların merkezi anlamında:
“Sadrlarında olan düşmanlığı gizlerler”(3/18,11/5), “Sadrlarında kibir var” (40/56), “Sadrlarında korku hissederler” (59/13) “Sadrlarındaki öfke- ye çare olsun diye” (9/14). “Sadrlarında kıskançlık hissetmezler” (59/9).
l-Sadr, ruhtaki darlık, sıkıntı, kaygı, üzüntü vb.anlamında:
Peygamberimizin, müşriklerin yaptıklarına ve görevi konusunda sadrının daralmasını, endişesini, hüznünü dile getirir (7/2,11/2,15/97,94/1) “Sadrlarında sıkıntı ve kaygı duyanlar!” (4/90). “Sanki semaya çekiliyor (oksijen azalıyor) gibi, inkarcı, sadrında daralma hisseder” (6/125). “Cennetliklerin sadrlarından, dünyada sıkıntı veren ne kadar olumsuz duygu-düşünce varsa çıkarılır” (7/43,15/47).
m-Sadr, tutum ve davranışlar anlamında:
İki yerde beden davranışı anlamında kullanılır. Birinde, müşriklerin Peygamberimizden yan dönmeleri gizlenmeleri, sadrlarıyla beraber bedenlerini çevirip gizlemeleri (11/5) ki büyük ihtimalle bu, beden dillerinin, yüzlerine yansıyan davranışlarının, Peygamberimiz tarafından çözülmesini ve okunmasını (47/30) engellemeye yönelikti. Diğerinde ise, Şuayb Peygamberin kızları, su başındaki çobanların, sadrlarını-bedenlerini çevirip, dönüp gitmeleri ni beklediklerini ifade ederler (28/23).
Öyle anlaşılıyor ki, “Sadr” kavramı, İnsanın Ruh ve Benliğinin, bütün varlık mekanizmalarındaki kaynak ve tezahürlerinin genel ismidir. Bu kavramın en büyük özelliği, kapsamının geniş olması, insanı bütünlük içinde ve derinlemesine ifade etmesidir. Bu kavramın, özellikle psikoloji ve Pedagoji ilimleri için son derece yararlı açılımlar sağlayabileceğini söyleyebiliriz.
Bu kavramın en büyük özelliği, kapsamının geniş olması, insanı bütünlük içinde ve derinlemesine ifade etmesidir. Bu kavramın, özellikle psikoloji ve Pedagoji ilimleri için son derece yararlı açılımlar sağlayabileceği söylenebilir.
Buna göre “Sadr” kavramı Ruhun tamamını kapsayan bir anlam içermektedir. “Şerh” de ruhtaki bütün tıkanıklıkların giderilmesi, iman ilim ve hikmetle donatılması, bunun sonucu olarak da ruhta sevinç, huzur ve saadetin hakim olmasıdır.
Şerh edilen bir sadr, inanç ve bilgiyle aydınlanmış akıl kalp ve nefis bütünlüğü içindeki ruhun, psikolojik olarak, duygu, düşünce ve davranışlar anlamında olumlu, yararlı, düzenli ve sistemli fonksiyonlara sahip olduğunu ifade eder.
Aslında her bir ayetin ayrı ayrı ele alınıp, farklı ayetlerle de irtibatlandırarak açıklanması yararlı olurdu. Ne var ki konumuzu aşmak, detaya inmek istemiyoruz. Genel bir fikir verdikten sonra çıkan sonucu belirleyelim.
Başta Peygamberimiz olmak üzere bütün Peygamberler, deyim yerindeyse, bütün Ruh Varlığı üniteleriyle birinci sınıf bir Ruha, diğer ifadeyle şerh edilmiş bir sadra sahiptirler. Çünkü seçilmişlerdir, süzüle süzüle kaymak, kaymağın özü haline gelmişlerdir. Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim’i…ve diğer Nebileri saflaştırarak seçtiğini bizzat beyan etmektedir (3/33,22/75)
Birinci sınıf dedik, çünkü yukardaki “Sadr” bütünlüğünden parçalar koptukça, ana orijinal bütünlük parçalanmakta; saf altına demir, elmasa kömür katılması gibi, cevher değeri düşmekte, derecelenme kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. İnsanlar, bu genel “Sadr” şablonuna uyum sağladıkları oran da ruh dünyalarının aydınlanacağını ve insanlık skalasında durumlarına uyan bir yere sahip olacaklarını söylemek yanlış olmayacaktır.
Aynı şekilde ruh rahatsızlıklarından, kişilik ve davranış bozukluklarından kurtulmanın çaresi, açık akıl ve kalp ameliyatı geçirmek, duygu ve düşüncelerde operasyon yapmak, yaptırmaktır. Böyle liyakatlı, elleri Nurlu ve kadirli, “Sadr” hastalıkları uzmanı, cerrahlar bulursanız, en yakın tarihe gün almanızı öneririz!Yoksa tabipler kervanı yol alır da ortada kalırız, yaralı halimizle sonra ıssız çöllerde ne yaparız?
Sonuç olarak: Allah’a yönelen, “Sadr”ını ona yöneltip açan insana Allah da yönelir ve huzur, mutluluk ve ferahlıkla ruhuna genişlik verir.
Bu ayet bize, insanın “Psikolojik yapısı” konusunu düşündürmektedir.
2,3-“Sırtını ezen, belini büken-çatırdatan o ağır sıkıntı yükünü senden indirmedik mi?
“Vizr” kelime olarak ağır günah anlamına gelmekteyse de bu ayette ağır sıkıntı, gam, keder ve tasa olarak yorumlanmıştır (Yazır,9/295).
En başta Vahiy ağırlığı gelir ki, Müzzemmil Süresi, 5.ayette : “Üzerine ağır bir söz bırakacağız!” şeklinde beyan edilmiş ve Peygamberimiz gelip, üzerinin örtülmesini istemişti. O’na, bütün Peygamberlerden farklı olarak; evrensel çapta bütün insanlığın sorumluluk yükü yüklenmişti!
Öncelikle Peygamberimiz verilen (Duhâ süresinde hatırlatıldığı gibi) büyük nimetlerin sorumluluk ağırlığını vicdanında derinlemesine hissediyor ve Allah’ı, Allah’ın büyüklüğüne göre tanıma, ibadet etme, şükretme ve Peygamberlik görevini hakkıyla yerine getirme hassasiyetini taşıyordu. Bunların yanında Mekke toplumunun, Puta tapması, Vahyi hafife alıp alay etmeleri, Peygamberimize deli ve büyücü şeklinde iftiralar atmaları, Müslümanlara işkence yapmaları da Peygamberimiz ağır gelen ve üzen sebeplerdi (Yazır,9/297-8).
Peygamberimizin, Mirac’a giderken olduğu ve bu sûrede de kapalı bir şekilde ifade edildiği gibi, göğsü gerçekten yarılıp fizik ötesi bir müdahale gerçekleşmiş olsun ya da olmasın ( Yazır,9/292), sonuçta Allah bu seçkin Peygamberinin Ruhuna, nur, marifet, ilim, hikmet, güç ve huzur vermiştir.
“Vizr” yani günah kavramını gerçek anlamıyla ele alırsak, çıkaracağımız ders; günahlarımızdan arınmak ve günahlarımızın oluşturduğu, ruhumuzu zorlayan belimizi büken psikolojik rahatsızlıklardan uzaklaşma adına gönlümüzü açması için Allah’a yöneltmek olmalıdır.
İnsanın ruhunu ezen, ağırlığıyla zayıf düşüren bütün sıkıntı, kaygı, korku ve üzüntülerin oluşumunda, yerleşmesinde, güçlenmesinde ve insanın hayatını etkilemesinde “Vizr” kavramı, “Sadr” ve “Şerh” kavramlarının içerdiği anlamlarla yakın ilişkisi içindedir.
Vizr, diğer tanımlama ile psikolojik her ağırlık; ister doğrudan günahlardan kaynaklansın isterse insanın biyolojik ve psikolojik rahatsızlıklarından dolayı ortaya çıkmış olsun, sonuçta insan ruhu için problem oluşturan bir anlam ihtiva etmektedir.
Buna göre “Vizr” kavramının, Psikolojik hayatın bütün olumsuzluklarını temsil ettiğini söyleyebiliriz. Günahın büyüğünün ve küçüğünün olması gibi, psikolojik rahatsızlıkların da farklı boyutlarda olup ruha değişik derecelerde ağırlık ve sıkıntılar verdiğini düşünebiliriz.
Sözgelimi “Vesvese” insanın bilinçaltı ve hayal dünyasına gönderilen süslü bir görüntüden ibarettir ve çoğunlukla kaçınmak zordur. Ancak insan bunu “Evham” haline getirir, iç dünyasında şişirir büyütürse, değişik fobilere yol açabilir, paronaid bir kişilik bozukluğu yaşayabilir. Vesvese aslında hayalî ve hafif bir özelliğe sahip olmasına ve bunu olumlu ileri adımlar için bir vasıta yapma şansına sahip bulunmasına rağmen, insan bunu büyüterek ağırlaştırıp ruhuna yüklerse, psikolojik hayatını tehlikeye atmış olacaktır.
Ele aldığımız bu üç kavramın ortak özelliği, kapsamlarının geniş, etkilerinin güçlü olması, insanı bütünlük içinde ve derinlemesine ifade etmeleridir. Bu kavramın, özellikle psikoloji ve Pedagoji ilimleri için son derece yararlı açılımlar sağlayabileceği söylenebilir.
“Sadr” kavramı Ruhun tamamını kapsayan bir anlam ve yapı içermektedir. Vizr de ruha ağırlık veren her çeşit olumsuzluğu simgelemektedir. “Şerh” ise ruhtaki bütün tıkanıklıkların giderilmesi, iman ilim ve hikmetle donatılması, bunun sonucu olarak da ruhta sevinç, huzur ve saadetin hakim olmasıyla Psikolojik denge ve ahengi anlatmaktadır.
Psikolojik ağırlıklardan arınarak şerh edilen bir sadr, nefsin tezkiyesiyle, inanç ve bilgiyle aydınlanmış akıl kalp ve nefis bütünlüğü içindeki ruhun tanımı olarak karşımıza çıkar. Ve psikolojik olarak, duygu, düşünce ve davranışlar anlamında olumlu, yararlı, düzenli ve sistemli ve de huzur verici fonksiyonlara sahip olduğunu ifade eder. Özetle Allah’a yönelen, “Sadr”ını ona yöneltip açan insana Allah da yönelir ve huzur, mutluluk ve ferahlıkla ruhuna genişlik verir.
Öte yandan bu ayet, hiç kimseye kaldıramayacağı yükün yüklenmeyeceğini ifade eden ayeti hatırlattığı gibi (2/286) böyle bir durum söz konusu olduğunda bu yükün kaldırılacağı konusunda da ilahî bir teminatın verildiği şeklinde bir yorum da yapılabilir. Hayatî sınırdaki rızkın taahhüt altına alınması gibi.
Bu aynı zamanda sabır gücünün, insanın başına gelebilecek her zorluğu aşmada yeterli olacağı ve insana her psikolojik rahatsızlıkla baş edebileceği konusunda, güçlü bir iç enerjisinin verileceği anlamına da gelir.
Bu sabır ve tahammül enerjisi konusu, insanın belini çatırdatacak kadar ağırlığı olan zorluklar konusunda da geçerli olmaktadır, bir işi bitirip yeni bir işe başlama gücünü kendini bulma konusunda da. Ve bu dayanma gücü, insanın şânının yükselmesi, bir isim yapması, iş, eş ve aş sahibi olması ve insanlığa çaplı projeler sunması adına hayatta hedeflediği başarılar için de son derece gereklidir.
Ve insanın himmetinin çapı millet bazında buut kazanmışsa, en azından bir aileyi idare etme zorluğu içinde, milletleri perspektifine almışsa, bu sabır enerjisinin gerekliliği evrensel bir boyut kazanmış demektir. Hz.Nuh’un 950 yıllık sabır dolu hayatı, zamana karşı sabır açısından bize bir ipucu verebilir.
Bu sebeple insanın, hem mevcut sabır gücünü ölçülü ve yerinde kullanması hem de, sabır gücüne yeni bir sabır gücü eklemesi gereği ortaya çıkmaktadır.
Böyle evrensel sabır gücüne sahip olmak için, buluğ çağına gelinceye kadar çocuklarımıza verilen eğitim son derece önemlidir. Oruç, sabrı en iyi öğreten bir ibadettir. Bunun yanında ebeveynin, çocuklarını sabırlı davranışlara alıştırmaları adına katkıları gereklidir. Öncelikle çocuklara zevklerini erteleyebilme yetisi kazandırılmalıdır. Onlara iş ve vazife vermeli, başladıkları işi tamamlamaları sağlanmalıdır. Zaman zaman faturayı ödeme, kitap okutma, spor yaptırma, alışveriş yaptırma, otobüse binme, bir konuşmacıyı sessizce dinleme gibi sabır gerektiren pratik uygulamalarla, hayata karşı sabırlı davranmayı, psikolojik yatkınlık ve alışkanlık haline getirmeleri sağlanmalıdır. Bir haltercinin orantılı olarak, gittikçe ağırlığını arttırması gibi ölçülü biçimde onların sabır güçlerini geliştirmeye çalışmalıdır.
Bunların yanında özellikle ergenlik dönemlerinde, çocukları meşgul edip olumlu yönde gelişmelerini sağlayacak meşguliyetlere yönlendirilmeli asla boş vakit geçirmelerine fırsat verilmemelidir. Sabır gücü her zaman her insan için, hem fazla enerjisini denetim altında tutma, hem de boş zamanlarda duyarlı halde bulundurmada yeterli olmayabilir. Bu sebeple sabrın, küçük yaşlarda bir yaşam şekli haline getirilmesi, yavrularımızın gelecek hayatları için bir zorunluluktur.
Hayat başlı başına bir zorluktur ve hiç bir zorluk çekmeden, zorluklara göğüs germeden başarıya ulaşma şansı yoktur. Ayet insanın, zorluklar karşısında kolaylık sağlayacak sabır gücünün geliştirilmesini ve aynı zamanda mutlaka meşgul edilmesini isterken, aslında, hayatta insanın yararına olabilecek şeyleri istemiş olmaktadır.
Hayatta karşılaşılan bütün zorluklar karşısında, yetişkinlerde ortaya çıkan çoğu psikolojik rahatsızlıkların temelinde de aslında, zamanında yeterince sabır eğitimi almamış olmalarının bulunduğunu ve boş zamanları değerlendirme alışkanlığını edinmemiş olduklarını söylemek yanlış olmasa gerektir.
Bu ayetler bize, insanın “Psikolojik hastalıkları” konusunu düşündürmektedir.
4-“Senin şânını yükseltmedik mi?”
Bu konuda ilk belirtilen husus, Peygamberimizin isminin, Allah’ın ismiyle beraber her gün hatta her saniye, sayısız dille ezanlarda ve dualarda anılmasıdır (Yazır, 9/299). Çok ayette Peygamberimiz, “Allah ve Rasûlü” şeklinde anılır (4/59,80; 48/28-9). Allah ve melekler O’na Salâtü Selâm getirirler (33/56).
Ve asırlardır milyonlarca gönülde baş köşede O’na yer verilir. Hacca gidenler gözyaşlarını hediye olarak O’na sunarlar. O’nu anlamak, anlatmak ve övmek için kalemlerle diller yarış ederler, ama ne ederlerse kendilerine ederler; çünkü O’nu anlatmakla aslında kendilerini değerlendirirler!
Allah’ın şânını yücelttiği ve gönlüne huzur verdiği Peygamberimiz, ona yönelen her insan için yanıltmaz bir huzur ve yücelik kaynağı olarak tanımlanabilir. Peygamberimize Salâtü selam getirmekten başlayarak, onu tanımak ve örnek güzel ahlakını hayatımıza model olarak almak, hem insanın şânını ve değerini yüceltir hem de, ruhundaki her çeşit ağırlığı hafifleterek, psikolojik hayatına huzur kazandırır.
Allah’ın şânını yücelttiği ve gönlüne huzur verdiği Peygamberimizle, gönlümüzdeki sıkıntı ve üzüntülerimizin tedavi edilmesine ne dersiniz? İç düşünceye yönelik, telkin ve hipnoz gibi tavsiyelerde bulunan kitaplardaki öneriler, ciddi uygulanınca insanlara yarar sağlayabiliyor. Peygamberimizin ismi ve O’na Salâtü selam getirme, daralmış “Sadr” lara ferahlık kazandıracaktır, bunda hiç kuşkunuz olmasın!Bu eylemimizle aslında Allah’ın ve meleklerin yaptığı işi beraber yapmış olacağız. Bu kadar şerefli, bereketli ve etkili bir sözcük dizisi belirlemek imkansızdır.
“Allâhümme Salli Alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed!.”.
Her tekrar, aynı zamanda bir tanıtım mesajı sayılır. O, bizi Ahirette tanır ve bendendir der alır! Abdest uzuvlarının parlaklığıyla tanıması gibi, Secde eden ve Hizmetlerde koşan Nurlu Simaları tanıması gibi…
Şânı yüce Nebimizi iyi tanımak, O’nu yaşamak, O’nu tanımayanlara tanıtma yolunda çalışmak, şânımızı yükseltecek, ruhumuzu ferahlatacaktır Modelleme, Psikolojinin ve Pedagojinin önemli kavramlarından birisidir. Özellikle kariyer ve zenginlik konularında başarı yolunda sivrilmiş kişilerin modellenmesi üzerinde hassasiyetle durulur ve dünyada örnekleri gösterilir.
İnşirah süresi, bize kısacık ömürde fani hedeflerin çok fevkinde, evrenseli kucaklayan, ebetlere uzanan başarı yolunda modellenecek bir Yüce Zat ve O Zat’la bütünleşmiş iki önemli yöntem önermektedir. Birisi başarı yolunu kolaylaştırmak için, zorluklarla boğuşarak, sürekli çözüm alternatifleri üretmek, diğeri de, ebedî başarıyı elde etme yolunda hiç durmadan, boşluk bırakmamacasına hayatı hizmet ve eylemlerle doldurmak!
Bunun getirisi de Psikolojik bütün ağırlıklardan kurtulup iç huzuruna kavuşmak, bütün zorlukları aşarak başarıya ulaşmaktır.
Peygamberin şanının yüceltilmesinden yola çıkarak, insanların onore edilmesinin psikolojik etkisini de değerlendirmeye ala biliriz. İnsanları onurlandırmak, zorluklarla baş etme ve meşguliyeti sürdürme adına çok iyi bir motivasyon yöntemidir. Çünkü insan yaratılış itibariyle kendisi hakkın da güzel şeyler söylenmesini ister ve bunu duyunca da mutlu olur.
İnsanın onurlandırılması bir çeşit teşvik ödülü gibidir. İnsanları taltîf etmek toplumda da pozitif etki yapar. Böylece iyi işlerin çoğalmasına vesile olur. Çünkü insanlar güzel sonuçları olan davranışları model olarak alırlar ve onu genellikle taklit ederler.
Peygamberimizin adının Allah tarafından yüceleştirilmesi, Peygamberimiz için nasıl büyük bir şeref ise, Allah katında şânı böylesine yüce bir Nebi’nin sevenleri olma şerefine ermek de bizim için tarifi imkansız büyük bir şeref sayılmalıdır.
Ve insanları onurlandırmanın en önemli yöntemi de, onların Allah ve Peygamber katındaki değerlerinin yücelmesi adına yapılan; kalplerine iman, akıllarına bilgi ve psikolojik hayatlarına huzur ve inşirah kazandırma adına güzel çalışmalarda ve faaliyetlerde bulunmak olacaktır.
5,6-“Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır”, “Evet, her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır!”
Peygamberimizin çektiği zorluklardan sonra, “Sadr”ına ilim, hikmet, güç ve ferahlık verilmesiyle ulaştığı kolaylık ve bundan sonra devam edecek kolaylıklara dikkat çekilmiş oluyor.
İki kez tekrarlanarak adeta otomatik bir davranış ve alışkanlık durumu kazanmamızı istercesine dikkatimizin çekildiği bu konu, son derece önemli bir konudur. Ve insanın psikolojik hayatını doğrudan motive edici bir gücü vardır.
Kolaylık anlamındaki kelimenin, azamet ifade eden tenvinle gelmesi ve umum ifade eden nekre oluşu sebebiyle kolaylık, zorlu ğa oranla daha fazla ön plana çıkarılmakta ve bir zorluğa karşı adeta pek çok kolaylık yollarının bulunabileceği uyarısı yapılmaktadır.
Ayetlerden konuyla ilgili şu mesajları okumak herhalde mümkün olabilir.
a-Ayetler öncelikle zorluk kavramına bir bakış açısı getirmektedir.
İfadede, zorluğun kolayca, bir kolaylık olarak kabul edilebileceğinin bir anlatımı hissediliyor. Zorlukla karşılaşan bir insana, bir çırpıda düşünmeden, emniyet, huzur ve güven telkin ederek: “Üzülme zorluklar kolaylıklar için var, zorlukta pek çok kolaylık var, zorluktan kolayca kurtulma ve kesin çözüme ulaşma yolu var, ben de seninle beraberim!” diyorsunuz.
Bu, en azından karşı tarafa olumlu bir ileti olarak gidecek, zorluğun ilk anda oluşturduğu şok etkiyi hafifletecek, bilinçsizse davranarak ortaya çıkacak zarar riskini ortadan kaldıracak ve moral ve motivasyon konusunda ön hazırlık anlamında ilk peşin ve en önemli kolaylığı sağlamış olacaktır.
Her şeyden önce zorlukları hayatın doğal parçaları ve süreçleri olarak görmek gerekir. İmtihan, eğitim ve hizmet dünyasına salınan bir Ruha, Maddenin hareket ettiği, zamanın ortaya çıktığı bir evrene ve yıpranmak zorunda olan bir bedene sahibiz. Biyolojik ve Psikolojik yapımız, mükemmelleşebilmek ve sonsuzluğa göre bir form kazanabilmek için, geçici dünyada geçici meşakkatlere bulaşmak ve onlarla ateşlenmek zorundadır.
Yerken lezzet almayı kabullendiğimiz gibi, dolaşım ve boşaltım zorluklarını da doğal kabule diyoruz. Ama tedbir olarak yeterince yiyor ve uygun besinleri almaya yerinde ilaç kullanmaya çalışıyoruz. Yörüngesinde dönen dünyamızın mevsimleri meydana getirerek bizi üşütmesini de terletmesini doğal karşılıyoruz. Ama ısınmak ya da serinlemek için zorluklarla mücadele de ediyoruz. Evlat sahibi olmak, peşin avans bedensel lezzetlerin yanı sıra mutluluk ve sevinç de yaşatıyor fakat bu, getirdiği sorumluluk zorluklarını zevkle kabullenmeye ve uğraş vermeye engel olmuyor.
Hayat gerçekten güzel! Hayat başlı başına güzel! Çünkü hayatı veren “Hayy” güzel! Fakat hayat zorluklarıyla bir başka güzel!
Zorluklar, hayatın güzelliklerinin ortaya çıkmasına yardımcı olduğu, anlam ve değerini daha iyi anlamamıza ve sevmemize sebep olduğu, çoğu zaman pek çok güzelliklere başlangıç ve nüve olarak fonksiyon gördüğü için, aslında hayatın güzellikleri kadar onlar da güzel!
Ve zorluklarla elde edilen şeylerin kadir ve kıymeti daha iyi bilinir, daha güzel muhafaza edilir.
Güzelin mukaddimesi de güzel olur; acı ve çirkin görünse de! Acı veren iğne ve ilaç gibi. Hastalık ve ölüm gibi!
Her güzellik gibi çirkinlik de, iyilik gibi kötülük de, hayat gibi ölüm de, kolaylık gibi zorluk da bir “Vakıa” dır. Bunu kabullenmek ilk ve en önemli adımdır. Bu aslında kolaylığa yönelmenin de ilk basamağıdır. Kabullenilmeyen zorlukların, kolay çözümden uzaklaşma riski her zaman yüksek olur.
Zorluklar aslında insan için avantaj olabilir. Bu sayede insanın bilinmeyen farklı yetenekleri ve gizli enerjisi ortaya çıkar, duygu ve düşünceleri gelişir, bilgi ve deneyimi artar. Büyük şair ve yazarların çok zor şartlar altında, başka zaman ortaya koyamayacakları eserler meydana getirdikleri bilinir. Rakip ne kadar güçlü olursa, bir sporcu, o denli hazırlık yapar ve gerilime geçer.
Peygamberimizin: “Kolaylaştırın zorlaştırmayın!” şeklindeki ifadeleri bu konu içinde ayrı bir anlam kazanmaktadır.
Zorlukların, kolay yolla çözüme ulaşabilmesi, kolaylaştırılması için farklı alternatifler üretilmelidir. Bu, kolay ve isabetli olanı seçme imkanı verir.
Zor olanın yüklenmesi ile zorlaştırmak ayrı şeylerdir. Öncelikle zor olan konular, görevler vb sorumluluklar, onları kaldırabilecek kapasitede olanlara verilerek, kaldırabilecekleri zorluklar yüklenerek, herkese bir kolaylık sağlanmış olur.
Zor olan konuya kolay yöntemlerle ulaşarak kolaylaştırmak gerekir. Bu tedrîcilik demektir ki Kur’an’ın ve Peygamberimizin temel eğitim yön temlerindendir.
Zor olan da istenir fakat kolay yöntemlerle alıştırılarak istenir. Bir sporcunun yavaş yavaş ağırlık arttırarak çalışması ve sürekli zor olan ağırlığa doğru ilerleyerek rekor kırması gibi. Çıtanın yüksekliği kademeli olarak arttırılması gibi.
Kolaylaştırmak ve zorlaştırmamak kişiye göre bir uygulama biçimi sunmak anlamına da gelebilir. Mezheplerin asılda, ana konularda, temel meselelerde bir oldukları halde, teferruata ait meselelerde farklı olmalarının bir hikmeti de Peygamberimizin alternatif davranış biçimleri sunmasıdır. Öte yandan Peygamberimiz çölden gelen bir insanla, başından beri kendi kültür çevresinde yetişmiş insana yaklaşımı ve yüklediği sorumlulukları ve beklentileri de farklılık arz etmiştir. Ve O daima zor işlere kendi seçtiği zorun adamlarını görevlendirmiştir.
Şu iki durum yanlış sonuç verebilir: Zorluklara önem vermemek, ilgisiz kalmak, ihmal etmek ve gerekli görevleri yerine getirmemek, zorlukları baş edilebilir olmaktan çıkarır, insanın hem kendine hem de çevresine zarar verecek hale dönüştürebilir.
Öte yandan zorlukları gereğinden fazla büyütmek, üstesinden gelinemez olarak nitelemek de insanı ümitsiz yapar, hayal kırıklığına uğratabilir, psikolojik problemlere yol açabilir.
b-Ayetlerde her zorluğun içinde bir kolaylığın gizlendiği anlatılıyor.
Zorluklar, kolaylıklar konusunda birer uyarıcıdır. Zorluklar, tedbir alma ve çözüm üretme davetçileridir. Zorluklar, gerçek anlamda bir zihin tetikleyicisidir. Zorluklar insanın hem kendisiyle hem dış dünya ile yakın temasa geçmesini ve buluşmasını sağlayan ciddi arabuluculardır. Zorluklar irade ateşleyicileri, başarı yolunda mücadele tatlandırıcılarıdır. Zorluklar hem Allah’a yöneltmesi hem de insanı hedefine ulaştırması yönüyle mutluluk üreten sabır mekanizmalarıdır.
Zorlukla beraber bir kolaylığın olduğundan, ikisinin birlikteliğinden söz ediliyor. Bunu ifade ederken de ilginç bir anlatımla, iki zıt olay yan yana getiriliyor. Aslında zıtlar bir araya gelmez; bir iş ya kolay ya da zordur. Sadece zorluk dereceleri farklıdır. Fakat ne kadar zor olursa olsun, zorluktan kurtulmanın zor ve imkansız olmadığı, bir çıkış yolunun mutlaka bulunduğu gerçeği, imkansız kavramların yan yana getirilmesiyle vurgulu biçimde anlatılmış oluyor.
Nitekim geceyle gündüz de aslında bir arada olmaz fakat kesinlikle biliriz ki her kışta bir bahar, her gecenin bağrında mutlaka bir gündüz ve ı-şık saklı bulunmaktadır. Ya da bir topuma ve çekirdeğe baktığımızda son derece basit gelir oysa içinde meyveleriyle birlikte koca bir ağacın programının saklı bulunmaktadır Sperm ve yumurta hücresinde de gen haritalarıyla insan serüveninin bulunduğunu biliriz. Aynı şekilde psikolojik her rahatsızlığın içinde mutlaka bir çıkış yolu ve huzura ermek için bir terapi yöntemi var demektir.
Zorluğun içinde kolaylığın olması şöyle de açıklanabilir: Her zorluğu da kolaylığı da veren, insanın iradesini de hesaba katan Allah’dır. Her zorluk, içinde ilahî Rahmeti, Hikmeti ve İnayeti de barındırıyor demektir. Her zorluğa yönelen insan içindeki Rahmet kolaylığını hissedebilir; onu arayıp bula bilir, üstelik peşin hizmet lezzeti ve ücreti şeklinde bir kolaylığın gizli olduğunu da fark edebilir.
Demek ki kolaylık deyince aslında başarılı bir sonuçtan önce, Allah’ın insana lütfettiği manevî lezzet ve ruhî haz gelmektedir ki insan için moral açısından en büyük kolaylık şüphesiz bu olmalıdır. Moral ve motivasyon eksikliği çok mükemmelliği gölgede, teşebbüsleri yarıda bırakabilir. Güçlü motivasyon ise, diğerlerine göre avantaj sayılabilecek pek çok niteliği aşarak insanı başarı yolunda koşturabilir. Tarihî fıtrat gerçekliği içinde, inançlı, az ve zayıf güçlerin, silah gücü üstün çok kalabalıklara galebe etmesi gibi.
c-Ayetlerde her zorluğun içinde bulunan kolaylığın, aynı zamanda yeni zorlukların kolaylaşmasında da bir başlangıç olabileceği anlatılmış oluyor.
Bunu gelen ayetten çıkarabiliriz “Bir işten boş kalınca yenisine yönel!”.
“Zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Bir zorlukla mücadele edip onu kolayladıktan ve çözüme ulaştırdıktan sonra, boş kalma, yeni zorluğa yönel ve onu da kolaylamaya bak!” gibi bir anlam hissedilmektedir. Yani zorlukların kolayca açılması ve aşılması için, bir işin, teşebbüsün, çabanın ardın dan bir diğeri getirilmelidir.
Bu durumda zorluk sonrası kolaylık yeni zorluğun başlangıcı oluyor. O da kolaylanıyor, ardından bir başka zorluk geliyor!Ve bir salih daire oluşuyor: Zorluklar kolaylaşıyor; başarı tadı alınıyor, güven tazeleniyor, enerji birikiyor, şevk ve metafizik gerilim içinde, yeni bir solukla yeni zorluklara yöneliş, kazanılmış bu kolaylık içinde başlıyor. Ve bir zorluk bir kolaylık, bir zorluk bir kolaylık şeklinde bir yükseliş merdiveni oluşuyor.
Bu önemli bir konudur. Zorluğun içinde kolaylık kolaylığın içinde zorluk olduğu anlaşılıyor. Her zorluk kolay olmaya, her kolaylık da zor olmaya aday durumdadır.
Her zorluk kolaylıkla çözülürken ve sonuçlanırken, her kolaylık da bir zorluğun başlangıcı olmaktadır. Zorluk kolaylığa, kolaylık da zorluğa bürünmektedir. Bu durumda biz doğru anlamlı ters bir bakış açısı geliştirebiliriz. Yani zorluğa kolaylık adını verebilir, kolaylığa da zorluk diyebiliriz.
Mesela, alışmamış bir insan için kolay denilebilecek iki rekat namaz kılmak çok zor gelirken, bedenine su içirir gibi ruhuna namazı içiren insanlar için gece boyu namaz bambaşka lezzet verebilir. Oruç için de benzer yaklaşımda bulunabiliriz, malından veren cömertle vermeyen cimri için de.
Kolaylık ve başarı hakim olunca zorluk ortadan kalkmış oluyor. Zorluğun kendini bütün ağırlığıyla hissettirdiği yerde ise, hiç bir şeyin öyle bir çırpıda kolayca olamayacağının da bilincine varıyoruz. Bir ayet, “Öncekiler gibi bir kısım sıkıntılara uğramadan cennete kolayca girivereceğinizi mi zannediyorsunuz?” (2/214) demekle benzer yaklaşımı sergilemektedir.
Zorluk da kolaylık da doğurgan bir yapıya sahiptir. Zorluk bağrında kolay çözüm nüvelerini de taşır. Ortaya çıkan çözüm ve kolaylaşmış durum ise, yeni zorlukları doğurur, yeni mücadele alanları açar. Hem iç dünyada hem de dış dünyada fetihlerin ise sonu yoktur.
Psikolojik yatkınlık haline getirilmiş alışkanlıklar zorluk olmaktan çıkıp ruhun kolay davranışına dönüşür. Ve her mertebedeki zorluk, alışkanlık sonucu kolay olur, diğer zorlukları kolaylaştırmak da kolay hale gelir. Bu kuralın dışında kalmış hiç bir zorluk gösterilemez.
d-Ayetler zorluğu kolaylaştırma çabalarının içten ve sürekli olması gerektiğini vurguluyor.
Zorlukların kolaylaştırılması mücadelesi durmadan sürdürülmelidir. Ayet, bu mücadele sürecinin sürekliliğinin sağlanması ve hiç bir boşluk bırakıl maması konusunda uyarıda bulunmaktadır. Zorluklarla mücadele ederken, zorluklar karşısında kolayca çözüm üretip başarı hedefine ulaşma yolunda yürürken, asla moralsizlik, tembellik ve de teknik eksikliği gibi boşluklar bırakılmamalıdır. Aksi takdirde zorlukların aşılması kolaylıkların sağlanma sı ve hedefe ulaşılması imkansız hale gelebilir.
Buna göre, zorlukların kolaylığa dönüşmesinin temel sırrı, son ayetle nokta koyulduğu gibi Rabbe yönelerek; boş kalmamacasına ve hiç bir boşluk bırakmamacasına zorluklarla kıyasıya mücadele etmek, düşen kalkan ama tekrar tekrar kalkıp yürüyen karınca gibi sürekli denemektir. Samimi ve israrlı yöneliş sonrası dayanabilmiş ve yerini zafer anlamında kolaylığa bırakmamış hiç bir zorluk yoktur!
Çabanın ihlaslılığı ve sürekliliği, zor dağları bile yerinden oynatabilecek güçtedir.
Damladaki sabırlı süreklilik, mermeri bile deler. Yürekten kopan israrlı bir kaç söz yeri inletir gökleri hareket geçirir. Devamlılık, az olan ibadetin ve hayrın makbûliyetini de arttırır. Süreklilik alışkanlık kazandırır bu da tutum ve davranışlarda otomatikleşmeyle sonuçlanır.
e-Zorluklarla baş etmenin farklı açıları:
Zorluklarla baş etmenin sırlı bir anahtarı zorluklara karşı aşk duymaktır. Aşk duyulacak kalbin sahibinden gelen ve O’na yaklaştıracak olan ve sile ve basamaklar olarak görmektir. Çünkü O verdiği için, gülü gibi dikeni de hoştur. Nimetler ve lütuflar kadar, menfî ibadet yönüyle de O’na giden vesileler araştırmak ilahî emirdir (5/35, 17/57). Zorluklar insanın ruhunu, kalbini, duygu ve düşüncelerini Allah’a yöneltir. Bu, esas güç ve bereket kaynağıyla buluşma anlamına gelir ki, O’nun adına hareket eden insanın, üstesinden gelemeyeceği hiç bir zorluk yoktur yeryüzünde.
Hem ihlasla hem de azimle mücadele eden, zorluk nüvesi içindeki çok boyutlu semereye mutlaka ulaşır. İnsanın iradesi etkili olsun olmasın, başa gelen bütün zorlukları ve bütün sıkıntıları giderecek olan, her şeye hükmeden Allah’dır. Bu bakışla zorluklara yönelmek, Allah’a götüren vesileler araştırmak anlamına da gelebilir (5/35, 17/57).
İnsana düşen, her zorluğu aşarak bir kolaylığı elde etmesi, sonra çıkan ikinci zorluğu aşıp ikinci kolaylığı elde etmesi, üçüncüde, dördüncüde aynı şekilde düşünüp davranmasıdır…Ölmeyecek kadar gerekli olan rızkın, Allah’ın teminatı altında olması gibi, zorlukların tükendiği yerde kolaylık, yani başarı mutlaka elde edilecektir. Bu Allah’ın garantisi altındadır. Hakkın olduğu yerde yanlışın barınamaması gibi, kolaya, huzura, başarıya ulaşma yolun- da verilen mücadele sonucu zorluk kesinlikle ortadan kalkacaktır. Bu da kolaylığın önünün açılması demektir.
Özellikle insanın gereken çabayı gösterdikten sonra, çaresizlik içinde tevekkül ve duaya sarılması, ayet ve hadislerde örnekleri görüldüğü gibi açılmaz çok kapıların açılmasına, zorlukların kolaylıkla çözülmesine sebebiyet vermektedir.
İnsanların en büyük yanılgısı, sadece zorluklara konsantre olmaları, zorlukları saymaları, onları hayallerinde yığarak aşılmaz bir dağ engeli ve duvar olarak bilinçlerini hayal kırıklığına uğratmalarıdır. Bu da zorluk aşmayı bir kolaylık ve başarı olarak değerlendirememe gibi olumsuz bir sonuç verir.
Bir işi başaramamak, en azından onun o yolla başarılamayacağını öğrenmek demektir. Dene-yanıl-öğren yöntemi uzun ve zor bir yol da olsa sonuçta zor aşılır ve başarıya ulaştırabilir. Edison”un bir ampul için bin ampul patlatması, şimdi ye kadar belki bin kez an latılmıştır. Bu hatırlatma da bin birinci olsun!Kur’an’la ve Bilimlerle belirlenmiş gerçekleri deneyerek öğrenme söz konusu olmadığına göre, bütün malzeme önümüzde demektir!
İnsanlar için en büyük handikap da zorluğa gelememeleri, başarıyı kolay yoldan elde etmek istemeleridir. Bu, mizaçtan gelen bir yapı olabileceği gibi, kişilik bozukluğunun bir tezahürü, ya da nefse düşkünlüğün bir ifadesidir. Para her zorluğu aşan en kolay yol olarak görülebilir. Zengin olmayan insanı da helal olmayan yollarla servet sahibi olmaya itebilir.
“Zorluk acı verir, kolaylık da haz verir!”. Bu zahiren görüleni ve söylenenidir. Oysa zorluk acı değildir, o sadece tadı saklar. Ama onu sadece tadı arayana sunar. Aslında zorluğu tatmayanlar, içindeki lezzeti de fark edemezler. Her zor hizmetin avans hizmet ücreti mutlaka içinde bulunur. Bu anlamda da her zorluk içinde, kolaylaştırıcı unsurlar mutlaka var demektir. Cevizin dış yüzüne bakanlar, bir kat alta inemeyenler onu da kıramayanlar, öze ulaşamazlar; özdeki tada varamazlar.
Mesela can sıkıntısı aslında önemli bir zorluktur. Ardında pek çok zorlukları barındırır ve insanı hem dünyada hem de ahirette zora sokacak pek çok günah ve olumsuz davranışlar içine atabilir. Fakat inanç ve ilimle yaklaşılırsa, Allah’ın “Kâbıd” (kalpleri sıkan) isminin bir tecellisi olduğu düşünülür ve sıkıntı, Allah’ın “Bâsıt” (Gönle ferahlık ve inşirah veren) ismini misafir edecek bir tebessüme dönüşür. Gelen ayetin tavsiyesine uyulur, sıkıntı yapan boşluk, bir meşgale ve dost sohbeti veya hayırlara vesile olacak hizmetlerle doldurulur ve sıkıntı, bin veren gibi, gönül bahçesini neşe çiçekleriyle doldurur. Bunun gibi hüzün ve sıkıntılarına her biri aslında birer cennet-tûbâ ağacının çekirdekleri gibidir.
İşte dünyada hem inanç ve ibadet zorluklarına, hem dünyadan kaynaklanan bela ve musibetlere, hastalık ve ölümlere, hem haramlara direnme zorluklarına, hem de insanların iyiliği için hizmet yollarında zorluklara katlanmalara karşı Allah’ın cennetlik kullarına verdiği müjde:
“Dünyadaki amellerinize karşı yeyin için!” (52/19,69/24,77/43). “Siz ve eşiniz değerli bir misafir gibi cennete girin. Orda altın tepsi ve bardaklar dolaşır. Canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey ve bol meyveler vardır. Orada ebedi kalacaksınız. Yaptıklarınıza karşı size miras verilen cennet budur!” (43/70-73). Cennet, sürekli yenilenen ve her anı orijinal olan bir yerdir. Oranın her neşesi yepyeni bir neşe doğurur, ama oranın neşesini buranın hayra vesile olan sıkıntıları doğurur.
Öte yandan sırf kolay olanda, rahatta ve istirahatta daima bir sıkıntı ve huzursuzluk saklıdır. Mirasın kıymetinin bilinmemesi bundandır. Bir mirasyedinin, akşama kadar çalışan ter dökerek para kazanan insanın, emeğiyle yediğinden aldığı hazzı alması düşünü lemez. Bazen “Hiçbir şeyden tad alamıyorum!” dediğimiz olur. Aslında bu Ruhun derinlerden seslenmesi, kendine özgü gıda istemesi, hareket ve aksiyon beklentisi mesajıdır. Mecnun cinnet tadına zor yollarda ermişti, sonra da Leyla vuslatı zorluk tadını kesmiş, bu yüz den ondan geçmişti…Başarı lezzet verse de o yolda hizmet, o lezzeti unutturmalıdır…
Allah’a gönlünü açan insanın, bir zorluğa karşı iki kolaylık gücü var demektir: Birisi kendi gücü diğeri Allah’ın lütfuyle katacağı fadlî güç!. Yardımcısı Allah olduğundan zorluk-kolaylık Salih dairesi oluşur. Allah’tan kopan insanda ise bu “Salih” olma vasfını kaybe der ve “Fasit” bir daire oluşur ve insan o zorluklar içinde sıkışıp daralır, zorluk-zorluk üstüne ruhsal bunalımlar yaşar ve hayat meşakkatleri çeker durur!
Çocukluğumuzda büyüklerimizin öğrettiği çok hoş bir dua vardı, yatarken mutlaka okurduk: “Rabbi yessir velâ tüassir Rabbi temim bil-hayr!”. “Rabbim! kolaylaştır, zorlaştırma! Hep hayırla sonuçlandır!”…Meğer ne müthiş bir motivasyon cümlesiymiş! Bir de anlamını bilerek şuurla söyleyebilseydik! Siz çocuklarınıza bu çaplı anlamlarıyla bu duayı öğretin beraberce söyleyin, aranızdaki diyalog ve ilişki de kolaylıklar içinde oluşsun!.
Ruhumuzu, bütün üniteleriyle benliğimizi Rabbimize yönelttiğimizi, O’na açtığımızı düşünelim. Rahmetiyle içimize, Hz.Adem’e yaptığı gibi ilim, güç ve huzur doldurduğunu ve yeryüzünde iyiliği yaymakla görevlendirerek başımızı Nurdan bir Hizmet tâcını koyduğunu, böylece şânımızı yükselttiğini hayal edelim. Acaba böyle bir durumda hangi zorluk, ellerimize kelepçe, ayağımıza pranga vurabilir? Hangi etten veya demirden kuş, meleklerden ödünç aldığımız kanatlarımızla yarışabilir?
Hangi konuda olursa olsun, kişilere göre farklılık arz edebilecek, zorluk dereceleri farklı olan problemleri, kolay aşabileceğimiz gerekli bilgi, beceri ve deneyimle donanımlı olmamız zorunludur.Yetersiz kaldığımız noktada ise, mutlaka fikir, güç, malzeme vb. dış yardım almamız gerekebilir. Bilgisizce ve uzmanına sormadan, her işe atlamak, kolay çözülecek bir problemi içinden çıkılmaz bir hale sokabilir.
Sistematik olma, yöntem geliştirme, teknolojinin sunduğu Allah nimetlerinden yararlanma dışlayabileceğimiz şeyler değildir. Böyle davranmak, aslında Allah’ın ayette belirttiği ifadeyi umursamamak, kolaylık sağlayan nimetlerine sırt çevirmek anlamına gelebilir. Zorluk tanklarına karşı ağızdan dolma tüfekle çıkılmaz! Bu, Don Kişot’un durumuna düşmek olur!
Hatta, bu ayetten yola çıkarak, her alandaki farklı zorluklar için, yeni kolaylık yollarının araştırılmasına bir teşvik de sezilebilir. Uzay ve Gen haritası çalışmaları, bilgisayar, sağlık, eğitim gibi konulardaki gelişmeler, psikolojide psikodrama terapi uygulamaları, ileti şim yöntemleri, NLP gibi çalışmalar hep insanla ilgili zorlukların kolaylaştırılmasına yönelik kolaylık çalışmaları olarak değerlendirilebilir.
Bizi ve çevremizi aşan ulusal ve evrensel boyuttaki zorluklara karşı, zorluklarla mücadele etmesini çok iyi bilen samimi topluluklarla birlikte olmak, kolaylık adına üzerimize düşen başka bir görev olmaktadır. “Bu zorluk beni aşıyor!”, “Tek başına ne yapabilirim ki!”, özellikle olumsuz beyin programlayıcıların, liste başı sloganlarından olan :”Bu milleti sen mi kurtaracaksın?” gibi deyimler bizim ve evlatlarımızın zihninde asla yer etmemelidir. Himmetimiz milletimiz olduktan sonra, damlayken derya, ağaçken orman, gedayken sultan olur; hem dağlar gibi zorlukları kolayca aşarız hem de niyetimizle cemaat güç ve bereketine ulaşırız.
Bu ayet başlı başına bir terapi cümlesi olarak görülebilir. Öyle psikolojik hastalar olabilmektedir ki, hayatının zorluklar tarafından tamamen çevrildiğini düşünmekte ve çaresizlik içinde hiç bir çıkış yolunun kalmadığı inancına saplanmaktadır. Bu çok riskli bir psikolojik yaklaşım şeklidir. Bunun bir adım ötesi zorluklardan kurtulma adına hayatına son verme zorunluluğunu duymak ve bilinçsizce intihara yönelebilmektir.
Ayet zorluklar karşısında sıkışıp kalmış bu gibi insanların ruhlarına, adeta nefes alacak bir menfez açmakta, “Kimsesiz ve çaresiz değilsin, kesinlikle bir çıkış yolu var, her güçlüğün içinde bir kolaylık var, vazgeçme, zorluğu huzura çevirmeye çalış!” mesajını vermektedir. O kadar ki, şayet İnsan ümidini yitirmese, o insan o kolaylığı bulamasa bile, kolaylık gelip onu mutlaka bulacaktır. Ayet bu konuda teminat vermekte, Allah kefil olmaktadır.
Ruhsal rahatsızlığın ürünleri olan iç sıkıntısı, korku, kaygı ve üzüntüler, stres ve depresyona yol açan olumsuz her türlü duygu ve düşünceler, huzur isteyen Ruhumuz için hep birer zorluktur. Psikiyatriste başvurmak, ilaç tedavisi ve terapi görmek bu zorlukları aşmanın vazgeçilmez kolaylıkların dan biridir ve mutlaka bu yola başvurulmalıdır.
Bu konuda Allah tarafından Şifa kaynağı olarak adlandırılan Kur’an’a başvurmak da şüphesiz vazgeçilemez bir ihtiyaçdır. İnsan sadece bu ayete bakıp, dikenler içinde gül, kömürde elmas, denizlerde inci arar gibi kolaylığı avlamaya az çaba gösterse, zorluklar içinde kolaylığın ve huzurun hiç de uzağında olmadığını anlayacaktır.
Duanın hem kavlî hem de fiilî, iki boyutlu olması gerektiği gibi, Psikolojik darlıklarımıza da iki reçete ile yaklaşmakta yarar vardır. Şöyle olabilir.
Sıkıntım! Kaygım! Üzüntüm! Korkum! Siz varsınız, Ama ben bu işte yokum! Biliyorum ki siz, Huysuz birer zorluksunuz! Ru humu durmadan Zora sokuyorsunuz! Zorla da güzellik olmaz ki! İkide bir böyle, Başıma dikiliyorsunuz! Bakın! Şu elimdeki Psikiyatrist reçetesi, Sağ elimdeki, Rabbime gönül dilekçesi! Çekilin bir güneş görsün, Artık ruhumun şu dar penceresi!
Tepkiniz sesli gülme şeklinde olduysa, yüzde yetmiş beş başarı, tebessüm ettiyseniz yüzde elli, ilginç bulduysanız yüzde yirmi beş başarı sayılabilir. Hiç tepki vermediyseniz, siz başka alternatif deneyiniz, biz de yüreğimizi tekrar gözden geçirelim! Canınız sıkıldığında, üzüldüğünüzde, endişeye kapıldığınızda, ya da korktuğunuzda hatta öfkelendiğinizde bu inşirah (gönle huzur vermek) süresini yürekten okumanızı tavsiye edebiliriz.
Kolaylığın, diğer ifadesiyle psikolojik yatkınlığın temel yolu, nefis arzuları, günahlar, olumsuz duygu ve düşünceler gibi, olumsuz ağırlıklardan kurtulmak ve ruha bütünlük içinde yönelip huzur bulacağı besin kaynaklarına ulaşmaktır.
İnsan, inanç, bilgi ve hizmet eylemleriyle ciddi motive edilirse, bütün zorluklara karşı “Psikolojik bir yatkınlığa’ sahip olur. Ve her zorluğu kolayla kolay hale getirip her müşkülün üstesinden gelebilir.
İnsanın psikolojik yatkınlığa ulaşmasının kolay iki yolu var: Biri Aşkla Rabbe yönelmek diğeri şevkle insanlık yararına hizmetler üretmek!
Bu yatkınlığa ulaşma yolunda, gelen ayet de son derece uygun düşen iki boyutlu yol ve eylem planı sunmaktadır: İçe ve dışa ciddi yöneliş.
Biri Rabbe iştiyakla ve aşkla yöneliş, diğeri de dünya işlerinde, standartlar üstü ürün verecek şekilde hummalı bir çalışmayı Allah’a takdim ediyor havasında hizmet üretip durmaktır.
Bu demektir ki, insan Allah’tan uzaklaştıkça, aslında kendisini zorluklar içine sürüklemekte, dünya işlerinde de başarısız olmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği “Tevhid’de suhûletin” olmasının ifade edilmesidir. Bir ilahı kabul etmeyen bir insan, pek çok ilahı kabul etmek zorunda kalır ve kolay yolu zorlaştırır. Verilen diğer bir örnek de şöyledir: Gemiye binen bir insan, sırtındaki yükleri gemiye bırakmamakla, aslında kendini zorluklar içinde bırakmaktadır. İnsan iç ve dış dünyasında yaşadıklarını Yaratıcısı ile paylaşmasıyla ancak Psikolojik kolaylığa, huzura ve dünya işlerinde başarılara kavuşabilir. Başına gelen olumlu olumsuz her olayı doğrudan kendine mâl eden ve sırtına yüklenen insan, kendisini zorluklar içine atmakta, psikolojik rahatsızlıklara ve başarısızlıklara yatkın hale getirmektedir.
Psikolojik yatkınlığın önemli bir yöntemi insanın kendisini boy hedefi haline getirmesi olabilir. Çünkü esas zorluk kaynağı insanın ta kendisidir. İnsanın nefsidir. Çocukluktan, gençlikten gelen alışkanlıklarıdır. Esas mücadele alanı ve savaş cephesi kendi duygu ve düşünceleridir, bilinçaltıdır.
Böyle olunca zorluklara karşı en önemli engel olanı, öncelikle kendini aşması gerekir. Şu sözler slogan haline getirilebilir: “Ba na rağmen!”, “Nefsime rağmen!”, “Alışkanlıklarıma rağmen!”…Sözgelimi “Rabbim günahlarıma rağmen senden asla vazgeçmeyece ğim, kapına gelip yüzümü sürmekten geri durmayacağım!”, “Zaaflarıma rağmen günah zorluklarının, yoksulluğuma veya tembelliğime rağmen ekonomik güçlüklerin üstesinden geleceğim!”. “Her başarısızlığı, başarım için bir ateşleme ve tetikleme yapacak hamle ruhumu kamçılamasını sağlayacağım!” vb…
Günlük her zorluğa aslında bu bakış açısıyla bakmak da mümkündür. Zorluğun üstüne gitmez, bir kenara çekilir ondan kaçar sak, aslında o zorluğun daha çok büyümesine ve yeni zorluklar doğurmasına sebep olmuş oluruz. Eğer üzerine gider mücadele eder sek, hem ondan kurtulmuş hem de yeni zorlukları karşımıza çıkarmasına izin vermemiş oluruz. Bu aynı zamanda tembelliğimizin ve vurdum duymazlığımızın de önüne geçmek ve kendimizi aktif hale getirmek demektir. Zorluk içindeki en büyük kolaylık da aslında aktif liktir, aksiyondur. Gelen ayet de bu konuya ışık tutmaktadır.
Hakiki imanı elde eden insanda, dünyaya ve insana, eşya ve hadiselere ve karşılaşacağı her probleme karşı bakışında ve yaklaşımlarında olumlu bir psikolojik yatkınlık gelişir.
Bu ayetler bize, israrla insanın “Psikolojik yatkınlığa” ulaşabileceği ve her zorluğu aşabileceği konusunu düşündürmektedir.
7,8-“Bir işi bitirip boş kalınca, hemen kalk çalış ve yorul”, “Ve sadece Rabbine yönel!”
Ayet, insanın sürekli meşgul olmasını, iş bitirmesini ve hep daha zora doğru tırmanıp adeta her seferinde kendi derecesini ve rekorunu arttırması hedefini gösteriyor. Bu, insan için bir canlılık coşku ve şevk anlamına geldiği gibi başarı, dolayısıyla ürün anlamına da gelir. Böyle insanların sıkıl maya vakitleri olmaz ki depresyon onların semtine yaklaşabilsin!
Boş kalmak ruhta boşluk oluşturur. Boşluklar birikince ruhta zorluklar oluşur. İç sıkıntısı, kaygı ve üzüntülerin ana kaynağı ruhta oluşan bu boşluklardır. Oluşmakta olan küçük boşluğu kapatmak kolay olabilir. Boşluklar büyürse kapatmak zorlaşır ve ruhu yutacak dev boyutlara ulaşır.
Unutmamalıdır ki insan boş kalabilir fakat insanlığın azması ve insanlığın fesadı için çalışmaktan zevk alan çıkar uman insanlar, nefis arzuları, bilinçaltı ve olumsuz hayaller üretme merkezi gibi çalışan şeytan asla boş durmazlar. İnsanın boşluk anlarını arar durur ve bulduğu gibi de hücum ederler. İnsan nefsini meşgul etmezse, nefsi insanı meşgul etmeye başlar. Peygamberimizin: “Rabbim beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma!” şeklindeki duası ne kadar manidardır!
Bilinçaltı, Ruh denizimizin yüzeyi gibidir. Her zaman yakamozlar halinde göz kırpmaz, kimi zaman fırtınalar koparır, dev dalgalar halinde ruhumuzun sahillerini döver durur. Onu meşgul edecek bir konu veya iş bulamadığımız için serkeşlik yapmakta adeta intikam almaktadır.
Olumlu zorluklarla onu meşgul etmekten başka seçeneğimiz ve ondan kurtuluşumuz yoktur.Ya onun baskılarına boyun eğip günahlara girmek gerekecektir veya oturup içimizi sıkıntı ve üzüntülerle kemirmesine katlanmak zorunda kalacağız. Ya da manevi lezzet üreten işlerimizle ve güzel aktivitelerle onu susturacağız.
Boş duran ve boşluklar içinde yüzen fert ve toplumların, duran suyun yosunlaşması, işlemeyen demirin pas tutması gibi zamanla çürümesi kaçınılmazdır. Tarih bu anlamda, hamle ruhunu yitirmiş toplulukların akıbetlerine şahit bulunmaktadır.
Aksiyon halinde bulunan insanlar daima kazanırlar. Bu açıyı Kur’an şöyle belirler: Boş oturanlarla, ayakta işleyip duranlar bir olmazlar! Allah işleyip duranları derece olarak üstün tutmaktadır (4/95; 41/95)
Bu ayetle, Duha süresi, 4. ayet arasında latîf bir irtibat da seziliyor. Ve son derece orijinal bir mesajı bize fısıldıyor:
“Her işin sonu başından daha hayırlıdır”. Çünkü hayırlı amaç ve niyetle başlanan her iş, yüce bir hedefe kilitlenmişlik ve sistematiklik içinde, azim ve sebatla çalışarak, hayırlara vesile olacak şekilde, başarıyla sonuçlandırılmalıdır ki bir yenisine yönelme şevkini, isteğini ve becerisini insana kazandırmış olsun!
Sonu belirleme ve onu açıklama, son derece etkili bir motivasyon oluşturur. Aynı şekilde bir hedef belirleme, o hedefe ulaştığını hayal ederek şevkle çalışma adına vazgeçilmez bir prensiptir.
Ayetten, “Hiç bir zaman, salih bir eyleme, son eylem nazarıyla bakılmamalı!” gibi ikinci orijinal bir mesajın da ortaya çıktığını görüyoruz. Sanki ayet bize: “Başladığın bu işe, bunu bitirip, başka bir işe başlamak üzere başla!” şeklinde bir uyarıda bulunuyor.
“Ve hedefler içinde, ömür boyu ulaşılamaz zirveye, sonsuz bir hedefe gözünü dikerek, ulaşılamaza ulaşmak için sürekli başla; bitir yeniden başla; hayatını böyle başla ve bitirlerle öylesine doldur ki, hayatın son bulduğunda, bir işe ya başlıyor ol ya da başlamak üzere bitiriyor ol!” diyerek düşünceleri derinleştiriyor.
Bu bir salih eylem dairesi oluşturma demektir. Her son ve sonlandırma yeni bir başlangıç için kanca atma anlamını taşımalıdır. Kitap okurken, bir sayfayı bitirirken diğerine geçmeye hazırlanmak gibi. Eylemdeki manevi lezzet, insanı yeni bir eyleme hazır hale getirmekte, insanın psikolojik tavrına orijinal bir kıvam kazandırmaktadır.
İşimizde veya insanlara yararlı bir çalışmada sırtımıza yüklenen kas ağrıları ve yorgunluklar, boş oturmakla ruhumuzda oluşan boşluklardan sızan sıkıntı ve üzüntü ile oluşan rahatsızlıkların ağırlığından fazla olmayacaktır.Tam tersine yorgunluk veren her hizmetten haz ve huzur hissedeceğimiz konusunda kuşku yoktur. Çünkü külfet ne kadar çok olursa nimet o oranda artar. Mağrem kadar mağnem; zorluk nisbetince ödüle konma vardır.
Son ayet ise bu eylemlere bir ruh katmakta, “Allah adına!” diyerek anlam ve değer kazandırmaktadır. Çünkü insan sürekli iş yapar semere verir de bir gün, niyet ve amaç gibi en önemli bu ana faktörün yokluğundan bıkkınlığa düşebilir, “Ben niye, kimin için çabalıyorum ki bu kadar!” deyip , emeklerinin boşa gideceği anlayışına kapılabilir. İşte insanın sa’yinin semeresini ahirette göreceği ve Allah’ın rızasını kazanacağı inancı, onun için gerçek anlamda motive edici, yüreklendirici ve tükenmek bilmeyen, uçurucu bir enerji kaynağı olmaktadır. Ve böyle insanlarda psikolojik rahatsızlıklar pek görülmediği gibi, bu tarz insanların yoğun olduğu toplumlarda gerçek huzur hakim olur.
Ayet, sürenin başında işaret edilen ve bütün nefis-ruh hastalıklarına, kişilik ve davranış bozukluklarına ana dosya durumunda olan “Sadr” darlığından kurtulup inşiraha kavuşmak için pratik bir çözüm önermektedir: Sadece Rabbe yönelmek, zorluklarla mücadele etmek ve hayatımızda nefis hesabına bir boşluk bırakmamacasına, insanlığa yararlı olacak hayırlı hizmetlerde koşturmak!
Son ayetler de bize insanın, “Psikolojik iç ve dış aksiyonu” nu düşündürmektedir.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ(1) وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ(2)
الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ(3) وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ(4)
فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا(5) إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا(6)
فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ(7) وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ(8)
Meâl
Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2-3. Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi?
4. Hem senin şanını yüceltmedik mi?
5. Demek ki güçlükle beraber kolaylık vardır.
6. Evet, güçlükle beraber kolaylık vardır.
7. O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.
8. Hep Rabbine yönel, O’na yaklaş!
Mekke’de ve ve’d-Duhâ’dan sonra inmiştir. Sekiz âyettir. Bu sûre adını ilk ayetinde geçen bir kelimeden almıştır. Allah Teala’nın Resûlünün kalbini ferahlandırmasını ifade eden bu neşrah kelimesi sûrenin esas konusunu teşkil etmektedir. Çok ağır olup, onun belini çatırdatan risalet ve tebliğ meşakkati, Allahın ihsanı ile hafiflemiştir. Hz. Peygamber’e tâbi olarak tebliğ ve hakka hizmet vazifesini devam ettiren bütün müslümanlara da bu sûre mühim bir kuvvet kaynağıdır.
Konusu Duhâ Sûresine o kadar benzemektedir ki, bu iki Sûrenin hemen hemen aynı dönem ve şartlarda nazil olduğu anlaşılmaktadır. Resûlullah’a teselli vermek için önce Duha Sûresi, sonra da bu Sûre indirilmiştir. Burada Allah önce şöyle buyurmaktadır: Biz sana üç nimet verdik. Bunlar varken üzülmen gerekmez. Birisi “Şerh-i Sadr” nimetidir. İkincisi, “belini büken yükten kurtulman”dır. Üçüncüsü, “isminin yücelmesi”dir.
Tefsir
أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ
1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
Senin için, senin mutluluğun için göğsünü açıp genişletmedik mi? Böylece nefesine genişlik, kalbine ferahlık, nefsine kuvvet ve ferahlık vermedik mi?
Sadr, her şeyin ön ve baş tarafı olduğu gibi, insanın gövdesinin de belinden başına doğru ön ve içinden kalp ve ciğerleri kapsayan üst kısmı yani sîne, göğüs veya bağır dediğimiz yerdir.
“Şerh-i sadr”, esasen göğsünü, bağrını açıp genişletmek demek olduğu halde bununla kalbe ferahlık vermek ve nefsini herhangi bir fiil veya söze açıp neşe ve sevinç ile o fiil ve sözü almak üzere genişletmek mânâsından kinâye edilmek de yaygın olmuştur. Öyle ki şerh ve gönlün açılması denildiği zaman maddi olarak göğsü veya kalbi açmak veya yarmaktan ziyade manevi olan bu neşe ve ferahlık mânâsı anlaşılır.
Âyetteki istifhâm (soru) istifhâm-ı takrîrîdir. Yani, Ey Peygamber! Hidayet, iman ve Kur’an nuruyla, biz senin kalbini rahatlattık. Nitekim Yüce Allah meâlen “Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun kalbini İslâm’a açar”(En’am, 6/125) buyurmuştur.
İbn Kesîr şöyle der: Yani, kalbini nurlandırdık ve onu geniş ve rahat kıldık. Allah, Peygamberin kalbini açıp rahatlattığı gibi, aynı şekilde, dinini de geniş, hoşgörülü ve kolay kıldı. Onda ne bir zorluk, ne bir ağırlık, ne de bir darlık vardır
Ebû Hayyan ise şöyle der: Göğsü açmak demek, kendisine vahyedileni alabilmesi için onu hikmetle aydınlatmak ve rahatlatmak demektir. Bu çoğunluğun görüşüdür
Bazı müfessirlere göre ise, bu ayetteki “Resûlullah’ın göğsünü açmakta” iki anlam olduğu anlaşılmaktadır. Birinci anlam şöyledir: Resûlullah nübüvvetten önce de, Arap müşriklerin, Hıristiyanların, Yahudilerin ve Mecusilerin dinlerinin yanlış olduğuna inanıyordu. Aynı zamanda, Araplar arasındaki haniflikten de mutmain değildi. Çünkü bunların akidesi de müphemdi. Resûlullah, doğru yolun hangisi olduğunu bilmiyordu. Bu nedenle o, zihnî bakımdan tereddüt içindeydi. Allah peygamberlik vererek Resûlullah’ın tereddütlerini gidermiş ve apaçık doğru yolu göstererek, ona tam bir itminan-ı kalp vermiştir.
“Göğüs açmak”ın diğer anlamı da şöyledir: Allah, Resûlullah’a nübüvvet ile birlikte, cesaret, himmet, yüksek irade ve kalp ferahlığı vermişti. Resûlullah peygamberliğin sorumluluğunu yerine getirebilmesi için gerekli olan ilme de o kadar geniş sahip olmuştu ki, başkasının zihni bunu alamazdı. Resûlullah’a, en büyük fesatları gidermek, onu düzeltmek ehliyeti bir hikmet olarak verilmişti. Bu hikmet ona, cahiliyyeye batmış ve her yönüyle aşırı kaba bir toplumda zâhirde elinde hiç bir imkan, arkasında da hiç bir kuvvet olmadan İslam’ın bayrağını yüceltmesi için verilmişti.
Bazı müfessirler ise “Şerh-i sadr” kelimesini “Şakku’s-sadr” (göğsün yarılması) manasına almışlardır. Bunlara göre şerh-i sadr, haberlerde geldiği üzere çocukluğunda veya peygamberliği sırasında veya İsrâ gecesinde cismanî bir ameliyat Sûretinde göğsü yarılarak kalbi çıkarılıp yıkanmış, yine yerine konduktan sonra iman ve hikmetle doldurulmuş olmasıdır.
Maddî kalp yıkanmasının iman, ilim, hikmet, şefkat gibi manevî şeylerle ilgi ve münâsebeti bulunduğuna inanmayanlar bu husustaki rivayetleri mantıkî görmeyerek reddetmişlerdir. Bu ameliyatın esas itibariyle mümkün olduğunu ve maddî temizliğin manevî temizlik ile de ilgi ve münasebetini düşünenler ise bunu kabul etmiş, bununla beraber burada muradın o olduğunda ise ısrar etmemişlerdir.
Fakat bu hâdise, Buharî ve Müslim gibi çok önemli hadis kitaplarında anlatıldığı için -her ne kadar olayın mahiyeti tam olarak bilinemese de- doğrudur ve inanılması gerekir kanaatindeyiz.
قَلْبَك“Senin kalbini” denilmeyip de صَدْرَكَ“senin göğsünü” denilmesi, bu yarmanın genişliğine, yani yalnız içte kalmayıp eserleri dışta da göründüğüne dikkat çekmek olmalıdır. Yani Resûlullah (sav)’ın sinesi “Mü’minler için kanadını indir.”(Hicr, 15/88) emri gereğince bütün müminlere şefkat ve merhametle açıktır.
“Nûn” ile نَشْرَحْأََلَمْ“açmadık mı?” buyurulup da, أَلَمْ أَشْرَحْ “açmadım mı?” buyurulmamasının izahı ise şöyledir: “Nûn” tazim ve ululuk gösteren nûn olması itibariyle, nimeti verenin büyüklüğü nimetin de büyüklüğünü gösterir.
وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ(2) الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ(3)
2-3. Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi?
Vad’, burada yükü indirmek mânâsınadır. Vizir ise, ağır yük demektir. Günah ve vebal mânâsı da vardır.
Bazı tefsircilere göre وِزْرَكَ ‘yükün’den maksat, Resûlullah (sav)’ın işlemiş olduğu hatalardır. Onların, Resûlullah (sav)’tan kaldırılmasından maksat ise, bağışlanmalarıdır. Nitekim Yüce Allah meâlen “Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar”(Fetih, 48/2) buyurmuştur. Buradaki günahlardan maksat, isyanlar ve büyük günahlar değildir. Çünkü peygamberler suç işlemekten korunmuşlardır. Fakat bunlar, Hz. Peygamber (sav)’in kendi içtihadı ile yapıp ta kınandığı şeylerdir, demişlerdir.
Fakat vizr kelimesinin mânâsı, mutlaka “günah” anlamına gelmez. Bu kelime -biraz önce de söylediğimiz gibi- ağır yük anlamında da kullanılır. Bu nedenle, hiç bir sebep yokken bu kelimeyi kötü mânâda, yani günah mânâsında alamayız. Vizir, günah mânâsına değil, ağır yük mânâsıyla, peygamberliğin ağırlığı veya Hz. Peygamber (sav)’i peygamberlikten önce veya başlangıcında son derece üzen ve dayanılması ağır gelen bir takım zorluklar demek olması daha doğrudur ve çoklarının tercihi de budur. Çünkü, Resûlullah’ın hayatı nübüvvetten önce de o kadar temizdi ki, Kur’an onun hayatını örnek vererek muhaliflerine meydan okumaktadır.
“İnkâd-ı zahr”: yükün sırta ağır basarak kemiklerini çatırdatması veya üzüp zayıf düşürmesi, bitkin ve güçsüz etmesi demektir. Burada maksat, Hz.Peygambere, peygamberliğinin ilk döneminde dayanılması ağır gelmiş olan zorlukların böyle ağır bir yüke benzetilerek anlatılmasıdır. Sırtında gıcırdamakta, bu şekilde sana eza vermekte olan o ağırlığı, o ağır yükü senden attık, indirdik, demektir.
وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ
4. Hem senin şanını yüceltmedik mi?
Zikir, burada şeref ve şan mânâsınadır. Resûlullah (sav)’ın nam ve şanının yüksekliği, bütün Nebî ve Resûller içinde derecelerle yüksekliğidir ki, bunun özeti nam ve şanının Allah’ın namını takip etmesi, Allah anıldıkça onun da anılmasıdır.
Bir hadiste Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Cebrail (as) bana geldi ve dedi ki: Rabb’im ve Rabb’in şöyle buyuruyor: Bilir misin, senin zikrini nasıl yükselttim?”. “Yüce Allah en iyisini bilir” dedim. Dedi ki: إِذَا ذُكِرْتُ ذُكِرْتَ مَعِى“Ben anıldıkça sen de benimle beraber anılacaksın.” Bu ise nam ve şan yüksekliğinin en büyük mertebesini açıklamaktadır. “Allah” denilince Resûlü beraber anılır. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُdenilince beraberinde مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِdenilir.
Ebu Hayyan şöyle der: Yüce Allah, Peygamber (sav)’in adını kelime-i şahâdette, ezanda, kamette, teşehhütte, hutbelerde ve Kur’an’da birçok yerde kendi adıyla birlikte zikretti.
Dünyada hiç bir yer yoktur ki orada müslümanların yerleşim yeri olmasın ve orada ezan okuyarak Resûlullah’ın risâleti ilan edilmesin. Namazda ve cuma hutbelerinde de Resûlullah’a salavat getirilir. Senenin on iki ayının hiçbir günü ve günün 24 saatinin hiç bir anı yoktur ki yeryüzünde bir yerde Resûlullah zikredilmesin. Bu Kur’an-ı Kerim’in doğruluğunun açık ispatıdır.
فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
5. Demek ki güçlükle beraber kolaylık vardır.
إنّİnne edatı, bu vaadin gerçek olduğunu bildirir.
O göğsü açma ve yarma, yükü kaldırma, adını yüceltme madem ki oldu, demek ki o senin çektiğin zorlukla beraber büyük bir kolaylık vardır. Çünkü her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Ondan dolayı seni kolaylığa erdirdik, yine de erdiririz.
Tefsircilerin bazılarına göre; Hz.Peygamber (sav) ve ashabı, müşriklerin eziyetleri sebebiyle Mekke’de sıkıntı ve darlık içinde idiler. Yüce Allah onu tesellî etmek ve rahatlatmak için, sûrenin başındaki nimetleri ona saydığı gibi, burada kolaylık da vaadetti ki, gönlü hoş olsun ve ümidi artsın. Dolayısıyla bu vaadi vurgulamak için tekrarladı.
إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
6. Evet, güçlükle beraber kolaylık vardır.
Bu da evvelkini vurgulamakla beraber yeni bir başlangıç ile vaatten vaade genelleme halinde bir vurgudur. Bundan sonra da bir zorluğa tesadüf edersen onu da başka bir kolaylığın izleyeceğini veya beraberinde bir kolaylık bulunduğunu bil, bu vaadi tasdik et de o zorluktan yılma. Onu da gönül hoşnutluğuyla karşıla.
Burada مَعَ“baraber” lafzı بَعْدَ“sonra” mânâsındadır. Zira zorluk ve kolaylık zıt şeylerden olduğu için bir arada bulunmaları câiz olmaz. Bir yere peş peşe ve art arda gelirler.
Âyet, müminler için her zorlukta iki kolaylık var demektir ki, bunun birine dünya kolaylığı, diğerine âhiret kolaylığı demek uygun olur.
Rivâyet olunmuştur ki, Resûlullah (sav) bu âyet inince ferahlık ve neşe içinde gülerek çıkmış, لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ “bir zorluk iki kolaylığı yenemez”, إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا(6) فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا(5)* “Zorlukla beraber bir kolaylık vardır, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” diyordu. Bu mânâ çoğunlukla zorluk mânâsına gelen “usr” kelimesinin ma’rife (belirli), kolaylık mânâsına gelen “yüsr” kelimesinin ise nekre (belirsiz) olmasıyla izah edilmiştir.
Ayrıca, zorlukla beraber kolaylığın var olması, onun herkes için meydana gelmesini de gerektirmez. Ebu Ubeyde Hz. Ömer b. Hattab (ra)’a mektup yazmış, Rumlar’ın çokluğunu ve onlardan korktuğunu, endişe duyduğunu anlatmıştı. Hz. Ömer (ra) de ona: “Şu muhakkak ki mümin bir kalbe herhangi bir sıkıntı inerse yüce Allah ona bunun arkasından bir rahatlık verir ve bir zorluk iki kolaylığı yenemez.” diye yazmıştır“Mümin bir kalbe” denilmekle imanın gereği olan gönül huzuru ve sabra da işaret vardır.
فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ
7.O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.
Boşaldığın vakit, yani her zorluğa bir kolaylık vurgulanarak vaat edilmiş olduğu için bir görevi, bir ibadeti bitirip bir zorluktan bir kolaylığa geçtiğin, biraz dinlendiğin, meselâ aldığın vahyi yerine ulaştırdığın, farzlarını yerine getirdiğin vakit yine yorul, iş bitti diye rahata düşüp kalma da yine zahmeti tercih edip diğer bir ibadet için kalk, çalış, yorul; farz bittiyse nafileye geç, namaz bittiyse duaya geç ki, kolaylık da artsın, şükürde devam etmiş olasın. Bu emir de, sadece Hz. Peygamber için değil, her bir müslüman içindir.
Bu âyet-i kerime, İslâm’da çalışmanın önemine işâret eden en önemli âyettir. Çünkü Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat düsturu sunuyor. Evet mü’min her zaman hareket halinde olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken de hareket bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında hiç boşluğa yer kalmamalıdır. Gerçi insan olmanın gereği, dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda dinlenecektir ama, böyle bir dinlenme de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Meselâ, dimağı okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, yatarak dinlenebileceği gibi, pekâlâ meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur’an okuyabilir, namaz kılabilir, kültür-fizik yapabilir, sohbet, hatta yerinde şakalar yapabilir ve hâkeza. Bunlarla yorulduğunda da döner, tekrar kitabı mütalâaya koyulur. Kısaca, sürekli hareket; mesâisini, sürekli bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçme şeklinde sürdürme böylece, “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla hareket etme, mü’mince bir davranış olsa gerek.
وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ
8. Hep Rabbine yönel, O’na yaklaş!
Mef’ul (tümlec) olan وَإِلَى رَبِّكَ“Rabb’ine” kelimesinin fiilden önce getirilmesi “ancak” ve “sadece” mânâsını ifade etmek içindir. Yani ancak Rabb’ini iste ve arzula, her ne umarsan ondan um. Onun dışındaki sebep ve illetlerde veya gayelerde duraklayıp kalma, başka maksada bağlanma da bütün çalışmalarında ancak ona yönel, durmadan ona doğru yürü.
Muhtasar-ı İbn Kesir, 3/125.
İbn Hayyan, Bahru’l-Muhit, 8/487.
Buhârî, Menâkıb 42; Müslim, İmân, bâbu’l-isrâ; Nevevî Şerhi, 2/215-217; Kurtubî, 20/104.
et-Taberî, Câmiu’l-Beyan, 30/151; İbn Hibban, Sahih, 5/162.
.Muvatta, Cihad 6.
.a.y.
www.mumsema.com