Kum Saati

Şair: Zafer Ekin Karabay

Rüzgârla bozduğun sessizliğini dinledim;
seni bırakan yaprağın sesini, kuma dokununca
ve çölde çizilmiş bir ağaç gibi resmini.
oysa süngerde kalmış damlasıydım sana
ulaşamayan suyun, yanında üşürken uyu-
yordum gözlerimde seni ve öylesine sustun
kuytusunda uykumun.
kumunu içine saklayan bir saatti çöl-
de bulduğun; ters çevrilmedikçe çalışmayan.
belki giden zamanı geri getirmekti
istediğin, saatini bana bırakıp gitimekti. sanki
bilmiyordun çölün kuma göre değil sana
göre yalnızlık olduğunu, yine de yanıbaşıma
kurdun bu saatli kumu.
bu yüzden uyanamıyorum, üstelik bilmiyorum:
hangi gerçek için bölmeliyim uykumu?

Zafer Ekin Karabay


Bu şiir, önceki **“Nisan Tezleri”**nden çok farklı bir atmosfer kuruyor. Orada tarih, devrim ve kolektif hafıza öndeyken burada neredeyse bütün dünya iki insan arasındaki sessizlik, ayrılık ve ulaşamama duygusunun içine çekiliyor.

Şiirin en güçlü tarafı, ayrılığı doğrudan anlatmak yerine çöl, kum, saat, su, yaprak, uyku ve sessizlik imgeleriyle yaşatması.

1. Şiirin merkezindeki duygu: ulaşamamak

Daha ilk bölümde çok güzel bir paradoks kuruluyor:

“Rüzgârla bozduğun sessizliğini dinledim”

Sessizlik normalde duyulmaz. Fakat burada sessizliğin kendisi dinleniyor.

Üstelik bu sessizlik rüzgârla bozuluyor. Yani sevgilinin söylemediği şeyleri doğa söylüyor.

Ardından:

“seni bırakan yaprağın sesini, kuma dokununca”

ifadesi geliyor.

Burada yaprak yalnızca düşen bir yaprak değil; “seni bırakan” yaprak. Böylece ayrılık doğaya aktarılıyor. İnsanların ayrılmasıyla yaprağın ağaçtan ayrılması arasında bir paralellik kuruluyor.

Ama hemen ardından daha çarpıcı bir görüntü geliyor:

“ve çölde çizilmiş bir ağaç gibi resmini.”

Çölde ağaç yoktur; ancak resmi olabilir.

Dolayısıyla sevgili artık varlığıyla değil, görüntüsüyle vardır.

Bu, şiirin temel durumunu özetliyor:

Sevgili yoktur; fakat onun imgesi her yerdedir.


2. “Süngerde kalmış damla” şiirin ana metaforlarından biri

Bence şiirin en başarılı bölümlerinden biri:

“oysa süngerde kalmış damlasıydım sana
ulaşamayan suyun”

Burada “ben”, sevgiliye ulaşamayan suyun son damlası oluyor.

Ama damla süngerde kalmış.

Yani suyun doğası olan akmak ve ulaşmak, gerçekleşememiş.

Bu nedenle “sünger” çok anlamlı:

  • emiyor,
  • tutuyor,
  • fakat bırakmıyor.

Şairin sevgisi de aynı durumda.

Ulaşmak isteyen ama kendi içinde hapsolmuş bir duygu.

Bu imgeyi çöl ile birlikte düşününce daha da güçlü hale geliyor. Çöl suya muhtaç; fakat su sevgiliye ulaşamıyor.

Dolayısıyla şiirdeki bütün hareketler bir tür engellenmiş hareket:

  • yaprak düşüyor,
  • su ulaşamıyor,
  • zaman ilerliyor ama geri getirilmeye çalışılıyor,
  • saat çalışmıyor,
  • kum akıyor,
  • fakat özne uyanamıyor.

Şiirin dünyasında her şey hareket ediyor gibi görünürken asıl insanî hareket gerçekleşemiyor.


3. “Yanında üşürken” önemli bir çelişki

“yanında üşürken uyu-
yordum gözlerimde seni”

Burada fiziksel yakınlık ile duygusal uzaklık aynı anda var.

“Yanında” deniyor ama üşüyor.

Normalde sevilen kişinin yanında olmak sıcaklık çağrıştırır. Burada tam tersi gerçekleşiyor.

Çünkü sevgilinin bedensel yakınlığı bile duygusal yokluğu telafi edemiyor.

“Gözlerimde seni” ifadesi de bunu tamamlıyor.

Sevgili gerçek dünyada değil, bakışın içinde.

Bu nedenle şiirin başındaki “çölde çizilmiş ağaç” imgesiyle de bağlantı kuruluyor:

Sevgili artık gerçekliğin içinde değil, zihinsel görüntünün içinde.


4. “Öylesine sustun / kuytusunda uykumun”

Bu dizeler şiirin bilinç düzeyini değiştiriyor.

Artık yalnızca dışarıdaki bir ayrılıktan söz edilmiyor.

Sevgili, uykunun kuytusuna çekilmiş.

Bu çok güzel bir ifade çünkü uyku burada huzur değil, gerçeklikten uzaklaşma alanı.

Şair sevgiliyi uyurken görüyor, düşünüyor, yaşatıyor.

Dolayısıyla uyanmak biraz da sevgilinin yokluğuyla karşılaşmak anlamına geliyor.

Bu düşünce son dizede tamamlanacak.


5. Şiirin olağanüstü merkezi: çöl ve saat

İkinci büyük imge:

“kumunu içine saklayan bir saatti çöl-
de bulduğun; ters çevrilmedikçe çalışmayan.”

Burada şiirin iki ana imgesi birleşiyor:

çöl + saat

Çöl = mekân.

Saat = zaman.

Fakat saat kumunu içine saklıyor.

Bu, klasik kum saatinin tersine çevrilmiş bir biçimi gibi düşünülebilir. Saatin çalışması için çevrilmesi gerekiyor.

Dolayısıyla zamanın ilerlemesi bir eyleme bağlı.

Bu çok önemli.

Çünkü şiirin bütününde şairin temel arzusu zaten geçmişi değiştirmek:

“belki giden zamanı geri getirmekti
istediğin”

Burada sevgili, zamanı geri getirmek isteyen kişi olarak düşünülüyor.

Fakat hemen ardından:

“saatini bana bırakıp gitmekti.”

geliyor.

Bu çok acı bir dönüş.

Sevgili zamanı geri getirememiş; onun yerine zamanı temsil eden nesneyi şaire bırakıp gitmiş.

Yani geriye kalan sevgili değil:

Saat.


6. Saat aslında ayrılığın hatırası

Saat burada yalnızca zamanın göstergesi değil.

Bir tür emanet.

Sevgili gidiyor ama saat kalıyor.

Böylece şair sürekli geçmişle baş başa kalıyor.

Üstelik saat ters çevrilmedikçe çalışmıyor.

Bunu şiirin psikolojisine uygularsak:

Şair geçmişi yeniden harekete geçirmeden bugüne geçemiyor.

Fakat geçmişi her yeniden kurduğunda da aynı ayrılık yeniden yaşanıyor.

Bu yüzden saat aynı zamanda hatırlamanın mekanizması.


7. Çöl neden “sana göre yalnızlık”?

Şiirin en önemli düşünsel cümlelerinden biri:

“çölün kuma göre değil sana
göre yalnızlık olduğunu”

Çölün yalnızlığı fiziksel değildir.

Çünkü çöl zaten kumdan oluşur.

Fakat şiir diyor ki:

Çölün asıl yalnızlığı, senin onu nasıl yaşadığına bağlıdır.

Bu çok incelikli bir düşünce.

Yalnızlık mekânın özelliği değil, insanın mekânla kurduğu ilişkinin sonucudur.

Aynı çöl bir başkası için yalnızlık olmayabilir.

Ama sevgili için yalnızlıktır.

Daha da önemlisi, şair bu cümleyle sevgilinin iç dünyasını anlamaya çalışıyor.

Şairin yaptığı şey yalnızca “sen beni bıraktın” demek değil.

“Sen neden gittin, senin yalnızlığın neydi?”

sorusunu da sormak.

Bu şiire yalnızca terk edilmişlik değil, anlama çabası da kazandırıyor.


8. “Saatli kum” çok güzel bir buluş

“yine de yanıbaşıma
kurdun bu saatli kumu.”

Buradaki “saatli kum” ifadesi şiirin bütün metaforlarını tek nesnede topluyor:

  • kum → çöl
  • kum → zaman
  • saat → geçmiş
  • saat → beklemek
  • kum → tükenmek
  • saat → ayrılık

Ve sevgili bu nesneyi şairin yanı başına kuruyor.

Yani gidiyor ama yokluğunu yanında bırakıyor.

Bu, şiirin duygusal paradoksu:

Sevgili gitmiştir ama ayrılık sürekli yanındadır.


9. Son soru: Şiirin asıl düğümü

Ve şiir şu soruyla bitiyor:

“bu yüzden uyanamıyorum, üstelik bilmiyorum:
hangi gerçek için bölmeliyim uykumu?”

Bence şiirin en güçlü kısmı burası.

Çünkü başından beri uykuya doğru ilerleyen şiir, sonunda uyanmayı reddediyor.

Ama mesele basitçe “uyanmak istemiyorum” değil.

Asıl soru:

Uyandığımda hangi gerçekle karşılaşacağım?

Çünkü en az iki gerçek vardır:

  1. Sevgilinin olduğu düşsel gerçek.
  2. Sevgilinin olmadığı uyanık gerçek.

Şair ikisi arasında seçim yapamıyor.

Bu yüzden:

“hangi gerçek için bölmeliyim uykumu?”

diyor.

“Bölmek” kelimesi de çok başarılı. Uyku bölünüyor ama aynı zamanda zaman bölünüyor, hayat bölünüyor, gerçeklik bölünüyor.

Şair uyanırsa bir gerçek kazanacak, diğerini kaybedecek.

Uyursa sevgili zihninde yaşamaya devam edecek.


Şiirin bütününü tek bir zincirde okuyabiliriz

Şiirdeki imgeler aslında birbirine bağlı:

Yaprak → kum → çöl → su → sünger → uyku → saat → zaman → kum → yalnızlık → uyanış

Ve bu zincirin altında tek bir hareket var:

Ulaşmak → ulaşamamak → beklemek → geçmişi geri getirmek → uyanamamak

Dolayısıyla şiirin konusu yüzeyde ayrılık olsa da daha derinde:

Geçmiş ile şimdi arasında sıkışıp kalmak.


“Nisan Tezleri” ile birlikte düşününce

Az önce analiz ettiğimiz “Nisan Tezleri” ile bu şiiri yan yana koymak oldukça ilginç.

“Nisan Tezleri”nde tarih ve devrim üzerinden kaybedilmiş bir gelecek vardı.

Burada ise aşk ve zaman üzerinden kaybedilmiş bir geçmiş var.

İki şiirde de ortak olan şey ulaşılamayan bir şeyin hâlâ yaşamaya devam etmesi.

“Nisan Tezleri”:

“benim yüzyıllık düşlerim / yüzyılın başında eylemindi senin.”

Bu şiir:

“saatini bana bırakıp gitmekti.”

Birinde geçmişin düşleri, diğerinde geçmişin saati kalıyor.

Bu açıdan Karabay'ın şiir dünyasında dikkat çekici bir özellik ortaya çıkıyor: Geçmiş hiçbir zaman tamamen geçmiyor. Tarih, aşk ve kişisel hafıza şimdiki zamanda yaşamaya devam ediyor.

Sonuç

Bu şiiri ben “ayrılık şiiri”nden ziyade “uyanamama şiiri” olarak nitelendirirdim.

Çünkü asıl trajedi sevgilinin gitmesi değil.

Sevgili gittikten sonra gerçekliğin hangisi olduğunun belirsizleşmesi.

Şair için düşteki sevgili ile uyanık dünyadaki yokluk arasında kesin bir tercih yapılamıyor.

Ve şiir tam da bu nedenle çok güzel bir soruyla kapanıyor:

“hangi gerçek için bölmeliyim uykumu?”

Bu soru şiirin cevabı değil; şiirin kendisi.