UZAKLARDAN BİR HOŞÇAKAL
Konuşmuştuk, karaduygularla, sabaha karşı saat üçte,
hüzünlü, esrikliğimiz dağılış,
sabahlayanların uğrağı o gürültülü barda.
Tuhaftır ama, ölüm konusuna takılmıştık
ve başka konuşmaları anımsattı bana, başka bir zamanı,
olsa bile şimdi, yakın bir ölümdü -yazınsal filan değil-
kasvetli, ve masa örtüsü üstündeki lekeler denli elle tutulur.
Kapıdan çıktığımız anda bir ağırbaşlılık çökmüştü
üstümüze.
anlamıştık yine ayrılmakta olduğumuzu
ve sıradan tavırlarla yok saymış gibi yazmıştık.
Bugün, bilmem nedendir, bu imgeler dönüyor
ve yeniden yaşamak istiyorum o geceyi,
ne daha iyi ne daha kötü biçimde,
yalnızca eskiden olduğu gibi yine.
Geri gelse bir anlığına, o kadarcık da olsa,
gözlerindeki nem, yüzünde kasılan o gülümseyişin,
aklıma düşen soluk bir resim gibi,
ya da, birbirimizden ayrılışımız, arabanın camından
yağmur damlaları,
yol yok inerken, kayarak, birbirini silerek.
Juan Luis Panero
ŞİİR ÜZERİNE
Juan Luis Panero'nun "Uzaklardan Bir Hoşçakal" şiiri, ilk bakışta bir ayrılık anısını anlatır. Ancak şiirin asıl konusu ayrılık değil, hafızanın zamanı nasıl sakladığı ve kayıpların insanın içinde nasıl yaşamaya devam ettiğidir. Panero, büyük duyguları büyük sözlerle değil, gündelik ayrıntılarla anlatan bir şairdir. Bu şiirin gücü de tam burada yatar.
Şiir, okuru doğrudan geçmişte yaşanmış bir gecenin içine bırakır:
"Konuşmuştuk, karaduygularla, sabaha karşı saat üçte..."
Saatin özellikle belirtilmesi rastlantı değildir. Sabahın üçü, gecenin en kırılgan saatidir. Eğlencenin coşkusu sönmüş, alkolün sıcaklığı çekilmeye başlamış, insan kendi içine dönmüştür. Bu saat, maskelerin düştüğü zamandır. "Karaduygular" ve "esrikliğimizin dağılışı" da bu ruh hâlini tamamlar. Şiirin atmosferi daha ilk dizelerde kurulmuştur: Gürültülü bir barın içinde bile derin bir yalnızlık vardır.
Bu yalnızlık, beklenmedik bir konuşma konusuyla daha da yoğunlaşır:
"Tuhaftır ama, ölüm konusuna takılmıştık."
Şair, ölümü dramatik bir olay gibi sunmaz; sohbetin doğal akışı içinde ortaya çıkan bir konu olarak verir. Ancak hemen ardından gelen dizeler şiirin yönünü belirler:
"Yakın bir ölümdü – yazınsal filan değil – kasvetli ve masa örtüsü üstündeki lekeler denli elle tutulur."
Bu olağanüstü bir benzetmedir. Ölüm burada metafizik bir düşünce değildir; romantikleştirilmiş bir edebiyat malzemesi de değildir. Masa örtüsündeki lekeler kadar sıradan, somut ve kaçınılmazdır. Panero, ölümü hayatın içine indirir. Çünkü gerçek ölüm, şiirlerdeki kadar estetik değildir; gündelik hayat kadar sessiz ve gerçektir.
Barın kapısından çıkmaları ise şiirin görünmeyen kırılma noktasıdır.
"Kapıdan çıktığımız anda bir ağırbaşlılık çökmüştü üstümüze."
Kapının iki tarafı iki farklı dünyadır. İçeride konuşma, dışarıda sessizlik vardır. İnsan bazen söylediği sözlerin ağırlığını, konuşma bittikten sonra hisseder. İşte o ağırbaşlılık, yaklaşan vedanın sezgisidir.
Sonraki dizeler, şiirin psikolojik merkezini oluşturur:
"Anlamıştık yine ayrılmakta olduğumuzu ve sıradan tavırlarla yok saymış gibi yaşamıştık."
Burada insan ilişkilerine dair çok ince bir gözlem vardır. Hayattaki en önemli vedalar çoğu zaman büyük cümlelerle yaşanmaz. İnsanlar, ayrılığın ağırlığını sıradan davranarak hafifletmeye çalışırlar. Gündelik hareketler, aslında söylenemeyen duyguların üzerini örten bir perdeye dönüşür. Vedayı inkâr etmek, bazen vedanın kendisinden daha acıklıdır.
Şiirin ikinci yarısında artık olay değil, hafıza konuşur.
"Bugün, bilmem nedendir, bu imgeler dönüyor..."
Panero'nun kullandığı "imgeler" sözcüğü önemlidir. İnsan geçmişi cümlelerle değil, görüntülerle hatırlar. Bellek, mantıklı bir arşiv değildir; bir fotoğraf albümü gibidir. Bazen hiçbir neden yokken eski bir kare ansızın beliriverir.
Şairin dileği ise son derece insani ve dokunaklıdır:
"Ne daha iyi ne daha kötü biçimde, yalnızca eskiden olduğu gibi yine."
Bu, nostaljinin en sahici tanımlarından biridir. Geçmişi değiştirmek istemez. Daha mutlu, daha güzel ya da daha başarılı bir gece arzulamaz. Sadece bir kez daha aynı geceyi yaşayabilmeyi ister. Çünkü özlenen şey kusursuzluk değil; geri dönme ihtimalinin imkânsızlığıdır.
Şiirin son bölümünde Panero, büyük olayları değil küçük ayrıntıları hatırlar:
- gözlerde biriken nem,
- yüzü geren bir gülümseme,
- soluk bir fotoğrafı andıran görüntü,
- yağmurlu bir araba camı...
Bu ayrıntılar tesadüf değildir. Bellek, en güçlü duyguları çoğu zaman en küçük ayrıntılar içinde saklar. Bir bakış, bir yüz ifadesi ya da cama düşen yağmur damlaları, yıllar sonra bütün bir geceyi yeniden kurabilir.
Ve şiir, çağdaş İspanyol şiirinin en güzel imgelerinden biriyle son bulur:
"Arabanın camından yağmur damlaları,
yol boyunca inerken, kayarak, birbirini silerek."
Bu yalnızca bir manzara değildir; şiirin ana metaforudur.
Yağmur damlaları, anılar gibidir. Her biri kendi yolunda ilerlerken diğerine karışır; biri diğerinin izini siler. Hafıza da böyle işler. Zaman geçtikçe anılar birbirine eklenir, ayrıntılar bulanıklaşır, bazıları kaybolur. Ama tamamen yok olmazlar; silinirken bile arkalarında ince bir iz bırakırlar.
Bu nedenle şiirin başlığı, "Uzaklardan Bir Hoşçakal", yalnızca bir insana söylenmiş bir veda değildir. "Uzaklar", aynı zamanda geçmişin kendisidir. Şair artık yalnızca bir dosttan ya da sevgiliden değil; gençliğinden, o geceden, o konuşmadan ve artık geri dönmeyecek bir zamandan uzaklaşmıştır.
Panero'nun şiiri, ayrılığın dramatik acısını değil, anıların yavaş yavaş solmasını anlatır. Asıl trajedi, vedanın yaşanmış olması değildir; bir gün o vedanın ayrıntılarının bile silinecek olmasıdır. Bu yüzden şiirin sonunda yağmur damlaları yalnızca cama değil, belleğe de düşmektedir. Her damla, geçmişten kalan bir görüntüyü biraz daha aşağı sürükler; birbirine karıştırır ve usulca siler.
Şiir, okurunu şu hüzünlü ama evrensel gerçekle baş başa bırakır: Hayatımızı değiştiren anlar sona erdikleri için değil, onları olduğu gibi yeniden yaşama ihtimalimiz sonsuza dek kaybolduğu için acı verir. Juan Luis Panero'nun melankolisi de tam bu geri dönülmezlik duygusundan doğar.