Hz. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’inin 1001 – 1075 arası şiirleri.
1001. Zaten dünyada garipsin; seni candan seven kimsen yok!
• İşittim ki, sefere çıkmayı düşünüyormuşsun; bu düşünceden vazgeç! Bir başkasını sevmeye, bir başkasını dost edinmeye niyet ediyormuşsun; bunu yapma!..
• Zaten dünyada garipsin, yalnızsın; seni candan seven kimsen yok! Böyle olduğu halde neden gurbete düşeceksin; hangi zavallıya, hangi dertliye kasdediyorsun? Bunu yapma!..
• Bizden ayrılıp yabancılara gitme! Gizlice başkalarına bakıyorsun; bakma!..
• Ey ay yüzlü sevgili; gök bile, senin aşkınla alt üst olmuş! Bizi yıkıyor, yerlere seriyor, alt üst ediyorsun; etme!..
• Neden vaadlerde bulunuyorsun? Niçin yeminler ediyor, yemin ve işveyi kendine kalkan ediniyorsun? Böyle yapma!..
• Bana verdiğin söz, benimle ettiğin ahid nerede? Bu kulla ettiğin ahdi bozuyorsun; bozma!.. Verdiğin sözden dönüyorsun; dönme!..
• Ey kapısı varlıktan da, yokluktan da üstün olan sevgili! Sen, varlık ülkesinden geçip gidiyorsun; gitme!..
• Cennet de, cehennem de senin elinde, senin emrinde; sana kul köle olmuşlar! Sen, cenneti bize cehennem ediyorsun; etme!..
• Senin şeker yurdunda zehirden kurtulmuşuz ama, sen, o zehiri şekere katıyorsun; katma!..
• Canım, sanki ateşlerle dolu bir ocak; bu yaptığın, yakıp yandırdığın yetmez mi? Ayrılıkla yüzümüzü sararttın, soldurdun; soldurma, etme!..
• Sen yüzünü gizleyince, ay bile derdinle kararır! Ayın tutulmasını mı istiyorsun, kastın bu mu; yapma!..
• Sen bize kırılıp darılınca, bizim dudaklarımız kurur! Neden gözlerimizi gözyaşları ile ıslatırsın; bu işi yapma!..
• Mademki aşıklar topluluğuna tahammülün yok, neden aklını şaşırırsın? Sen, aşıklara hiç bakma, onları görme!..
• Perhiz yüzünden hastaya helva vermiyorsun, tatlı bir yüz göstermiyorsun ama, hastayı daha fazla hasta ediyorsun; etme!..
• Şu haramlar yemeye alışmış gözüm, senin güzelliğinin hırsızı! Ey benim canım sevgilim! Sen, göz hırsızına ceza veriyorsun; verme!..
• Ey yol arkadaşı; söz söyleme sırası değil! Zaten, aşkın başı yok! Hal böyleyken, neden başını kesmeye kalkışıyorsun; yapma bu işi, kesme!..
1002. Kendinden geçmeyen kişi hoş olmaz!
• Ey yüzü muma benzeyen, mum gibi ışık saçan güzel! Kalk, aramıza gel; şurada hazır olanlar hakkında, onları anlatan bir gazele başla!..
• Nurlar saçan iki yanağınla, ortalığı aydınlatan muma nur bağışla; cana benzeyen kadehinle bu topluluğu canlandır!..
• Elini kadehe uzat; hepimizi o sevgi şarabıyla mest et! Kendinden geçmeyen kimse hoş olmaz, iyi adam sayılmaz!
• Kendini bırakıp kendinden geçince, hemen şu kirli ve kötülüklerle dolu olan dünyadan kaç; aklını başına al ve bir daha yüzünü geriye çevirme!
• Ey düşünce; yeter artık, yeter! Her nefeste; “Acaba ona ne oldu?” “Ah, o filanı ne edeyim?” diye endişeye kapılma! Sevgili, sana herşeyi söyler!
1003. Kendini görmediğin halde ne zamana kadar başkalarının peşinde koşacaksın?
• Dudağımdan, ansızın, güle ve gül bahçesine ait bir laf çıktı da, o gül yanaklı yanıma gelip ağzıma bir tokat attı!
• Dedi ki: “Padişah da benim, gül bahçesinin canı da benim! Benim gibi bir padişahın huzurunda filandan bahsediyorsun! 20
– 20 Mevlana, bir rubaisinden de şöyle buyuruyor:”Sevgili ile gül bahçesinden geçiyordum; habersizliğimden, dalgınlığımdan dolayı gözüm güle baktı. Sevgilim bana; ‘Yazıklar olsun sana! Benim yanağım burada iken sen güle bakıyorsun!” (dedi).
• Sen, benim defimsim; kendine gel de, her adam olmayanın tokadını yeme! Sen, benim neyimsin; aklını başına al da, herkesin nefesi ile feryad etme!..
• Kem gözler benden uzak olsun! Benim gibi bir hükümdarın, benim gibi bir padişahlar padişahının huzurunda değersiz kişilerden bahseden utanmaz mı?
• Gül bahçesinde harabeleri, ancak baykuş yad eder; bahar mevsiminde de karga hatırlar sonbaharı!..
• Sen, benim kucağımda çengimsin! Mızrap vurulan tel gevşer; sen de, bari gevşe!..
• Dünyanın arkasını görmüşsün; bir de yüzünü gör! Bir de kendine arka çevir de, dünyanın yüzünü seyret!..”
• Ey bulut altında gizlenen ay; yazıklar olsun sana! Kendini görmediğin halde ne zamana kadar başkalarının peşinde gölge gibi koşup duracaksın?
• Yeter artık; şiir tuzağı bir hile yaptı! Av, ansızın elimden fırlayıp ormana kaçtı!
1004. Benim mevki ve şerefim, iki dünyada da aşktır!
• Padişahıma bakmaya, onun güzelliğini seyretmeye göz de, gönül de doymadı! Sen de, benim şu uyanık gönlümün güzelliğine doyma!
• Ne zamana kadar yeryüzü gözyaşlarıyla ıslanacak; ne zamana kadar gökyüzü benim ahlarımın, feryadlarımın harareti ile tutuşacak, yanacak?
• Ne vakte kadar gönlüm; “Vay gönül, vay gönül!” deyip duracak; ne vakte kadar dudaklarım benim padişahlar padişahımın sırlarını söyleyecek?
• Her an dalga dalga coşup gelen ve benim çadırımı, varımı yoğumu kapıp götüren o büyük, sonsuz denize doğru yürü, yürü!..
• Dün gece yarısı evimden hoşça bir dalga coştu, köpürdü! Ansızın, güzellik Yusufu kuyuya düştü!..
• Bu Yusufun yanağından coşup gelen bir sel, benim harmanımı aldı götürdü; gönülden ateşli bir ah yükseldi ve sabrımın samanı yandı gitti!..
• Harmanımın yanıp kül olmasından benim korkum yok! Çünkü, o ay yüzlümün harmanı, benim gibi yüzlercesine yeter!
• Aklım yok ama, ben akıl istemiyorum; sevgilinin bilgisi ve hüneri bana yeter! Vakitsiz gelip beni karanlıklar içinde bırakan geceme de, onun yüzünün nuru aydınlık olarak yeter!
• Birisi bana dedi ki: “Bu güzel sesler, mevkii kaybettirir, edebi giderir!” Ben, mevki istemiyorum; iki dünya da da benim mevkiim ve şerefim aşktır!
• 0 uyanık, herşeyden haberi olan padişahım sözü aklımdan alıp götürüyor da, bu yüzden ben, her beyti söyleyince; “Sonu geldi!” deyip duruyorum!
1005. Beden ne iş yaparsa yapsın, o işi asıl yapan candır!
• Sen, her ne yapıyorsan bil ki, o benim işimdir; beden ne iş yaparsa yapsın, o işi asıl yapan candır!
• Sen, benim gözümsün; sen, benim kulağımsın! Ben, sadece bu ikisini söyledim; ötesini sen bil, sen anla!..
• 0 gizli hazine dünyada olmasaydı, dünyada yıkık bir ev olur muydu? Çünkü hazineler, daima yıkık yerlerde bulunur!
• Babacığım; sen, define iste! Elini oynat, elini oynat!..
• Onun güzel kokusu, bizim yol göstericimiz oldu; güllere, fesleğenlere kadar bize yol gösterdi!
• Varlık alemi, zerre zerre sana müşteridir; aklını başına al da, sende bulunan inciyi ucuza satma!
• Aşk olunca, can kaybolmaz! Sevgilinin gölgesi, başımızdan uzaklaşmasın!
1006. Yüzlerce karakış ötesinden sen, bize bir can baharı ihsan ettin!
• Sen, bazan yol göstericisin, bazan yol kesicisin! Sen, hem bizim manevî sahire harmanımızsın, hem de harmanımıza afet olur, ateş düşürür yakarsın!
• Aşkla sevdiklerine, binlerce elbise dikensin! Sonra da tutar, bu diktiğin elbiseleri yırtıp suçu benim defterime yazarsın!..
• Sen, kıyısı olmayan bir denizsin; iki alem de senin denizinden bir damladır! Sen, yüzlerce altın madenisin; iki dünya da, o altın madeninden bir parça altın kırıntısıdır!
• Emir ve hüküm senindir! Kör bir kişiye; “Gözünü aç!” dersin ve söz söyleme kudreti bağışlar, söyletirsin! Sonra da; “0 dilsiz, o pepe konuştu!” dersin!..
• Hevesle, yüzlerce mıknatıs yaparsın! Fakat her mıknatıs, o halis çakmak taşına layık bile değildir!
• Beni, mest bir halde, o çakmak taşı ile mıknatısa doğru çekersin! Ben, aydın can mıyım, beden miyim, haberim bile yok; bunlarla benim ne işim var?.
• Şarap sensin; mahmurluk, mestlik sensin! Düşman sensin, dost sensin! Bu düşmana, binlerce mukaddes can feda olsun!..
• Gerçekten de sen, Şemseddin’sin, dinin güneşisin, Tebriz’in övündüğü cansın! Yüzlerce karakış ötesinden sen, bize bir can baharı ihsan ettin!
1007. Kulakların duyduğu, ancak benim dudaklarımdan dökülen sözlerdir; candan attığım feryadı kimsecikler duymuyor!
• Bana bak; şu safran gibi sararmış iki yanağımı seyret! Benim yüzümde, bırakıp geldiğim o aleme ait türlü alametler var; onları gör!
• Gönlümdeki kadîm olan, evveline evvel olmayan pîrin canına yemin ederim ki, dileğim; “Gençliğim toprak olsun da, onun ayakları altına serilsin!”dir!
• Gözlerini iyi aç da, gözlerime bak; şu benim gönüller alan dilberimden gönlünü sakın!
• 0 bahttan, o talihten dudağıma hayalî bir öpücük geldi de, tatlı dilimden hoş şekerler taştı!
• Kulakların duyduğu, ancak benim dudaklarımdan dökülen sözlerimden ibarettir! Fakat, candan attığım feryadları kimsecikler duymuyor!
• Bu nefesten dünyada, nice ateşler yanıyor, parlıyor; şu fanî sözlerimden, alemde nice ebedilikler coşuyor!
1008. Canın ve gönlün çaldıkları çengi, aşkla nağmelendir!
• Ey taş yürekli sevgili; canı, değerli incilerle dolu bir deniz haline getir! Ey sevgilinin karanlık geceye benzeyen siyah saçları; gece yarısında bir seher vakti ortaya koy!
• Canın ve gönlün çaldıkları çengi, aşkla nağmelendir; dilsiz dudaksız neyleri, o tatlı güzelin aşkı ile şekerlerle doldur!
• Kulağında ve gözünde, Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği inciler gibi binlerce meziyetlere, vasıflara maliksin! Bu yüzden, başkalarının görmediklerini görüyor, duymadıklarını duyuyorsun! Eteğine o incileri doldur da, dünyadaki körlere ve sağırlara dağıt!
• Canlar, çok çeşitli yollara düştüler fakat, bir türlü yol alamadılar! Ey canların dertlerine çare bulan; onlara, başka bir yolu, aşkın nurlu yolunu göster!
• Su kuşlarının da, karada uçan kuşların da kanatları, balçığa saplandı kaldı! ey devlet kuşu; aşk kanatlarını aç ve onlara doğru uç!
• Karınca ayağı gibi olan canı, onun huzuruna armağan olarak götür; o Süleyman’ın geçeceği her yol ağzında dur, onu bekle!..
• Deniz, acı bir sudur ama, içinde inciler vardır! Sen, acı sudan vazgeç de, inci elde etmek için derinlere dal!
1009. Senin mestin olmayan, senin güzelliğin ile büyülenmeyen kim vardır?
• Sonunda, mest olup ortaya çıktın; fakat, şarapla mest olmadın! Sen, kendi kendinin, kendinde bulunanın mesti olmuşsun! Dünyada kendinden başka sevecek kimse yok mu, şu yeryüzünde sen yalnız başına mı yaşıyorsun?
• Aslında sen, elestten mest olarak geldin! Bak; yine elestten bir ses geldi, yine iş işten geçti! Mestlik gizlenemez; ağzın kokusu ve davranışların, senin mest olduğunu herkese bildirir!
• Toprağın her zerresi ruh oldu, tertemiz can kesildi! Artık ona “toprak dünyası” deme; ona “herşeyi altın haline getiren iksirin, ilahî aşkın mayası” de!
• Senin gibi bir varlığı kimsecikler görmedi! Zaten ey benim canım; herşey senindir! Kimse dediğimiz de, ancak sensin! Dünyada eşi örneği olmayan, görülmeyen birisin! Sen, dünyada fışkırıp akan vefa suyusun!
• Aşk, gerçi bir alemdir ama, alemin de canıdır! Sevgili gizlidir; ama o, gizliliklerin de başıdır!
• Senin gözün benim gözüme dedi ki: “Sen ne kadar da tamahkarsın; hem şeker yemiyorsun, hem de armağan olarak alıp götürüyorsun!”
• Alemde bulunan her beden, her can, senin topraktan yarattıklarının mesti olmuşlardır! Ey nişansız olan, ey izi belli olmayan güzel; seni görmesinler diye herkesi gaflete düşürmüşsün!
• Kimseye kafir, mümin deme; iyiyi, kötüyü arama! Hepsi de senin yüzünden, senin aşkınla yıkılmış, kendilerinden geçmişlerdir! Kendilerine gelmeleri için bir efsun oku!
• Senin mestin olmayan, senin güzelliğin ile büyülenmeyen kim vardır? Senin elinde bir tavla zarı olmayan kimse var mı? Ne olur, kerem elini aç
1011. Bana; “Nasılsın?” dedin; yüzüme bak da, nasıl olduğumu anla!
• Bana, acıdın da; “Nasılsın?” diye sordun; sen yüzüme bak da, nasıl olduğumu anla! Biz yokken, bize; “iyi misin?” dedin; artık şu kınamaları bırak!
• Gülerek; “Günlerin hoş geçsin!” dedin; sen olmadıkça hiç kimsenin günü hoş geçmez! Bunları bırak da, başka bir hikayeye başla!..
• “Usandım, bıktım! Artık sen, ne zamana kadar hep aşktan bahsedeceksin?” dedin; sen git de, aşık olmayana; “Hikayeyi kısa kes!” de!
• Ateşler içindeyim, terler döküyorum; böyle olduğum halde bir mahrem bulamıyorum! Ben, bir köşeye gideyim; başka çarem kalmadı! Bari, şu kılıcı kalkan et!
• Sen, bizi küstah, terbiyesiz bir hale getirdin; “Ne istediğini ilk gün bize söyle!” dedin! Sen, durumu, bizim derdimizden haber al!..
• “Dostların müflis oluşlarından perişan oldum!” dedin; iki dudağını aç da, güzel sözlerinle dünyayı incilerle, cevherlerle doldur!
• “Hürmetle hizmet kemerini kuşan!” dedin; öyle ise, iki rahmet elini aç da, beni kucakla!..
1012. Ey Hakk aşığı; herşeyi terkettiğin gibi, yokluğu da terk et!
• Ey Hakk yoluna düşen, o yolda yoklukta mahvolan, yok olan aşık! Sen, yokluğu da geride bırak, yokluktan da yola düş; sen, onu da terket! 21 Gönlünden başını çıkar da, gönlün ta kendisini, özünü seyret!.
21. Hz. Mevlana’nın bu beyitte bahsettiği terk, son merhaledir. Ariflere göre dört türlü terk vardır: l – Terk-i dünya (dünyayı terketmek) 2- Terk-i ukba (ahiretteki nimetleri terketmek) 3- Terk-i hestî (kendi benliğini, varlığını terketmek) 4- Terk-i terk (terki de terketmek, onda yok olmak).
• Gönül, Çin aynasıdır! Gönülle beraber oturup karşında yüzlerce kılıç görürsen korkma; o kılıçlara karşı gözünü kalkan et!
• Biliyorum; herşeyden vazgeçtin, gönülde yok oldun, yokluğun içindesin! Fakat, tam bir başarı için bir saldırış daha gerekmektedir!
• Bir kere daha saldır; saldır da, aşk kaynağının başındaki benlik avını yakala, onu parçala! Ey gönül ormanının arslanı; pençeni, benlik avının çenesine bas!
• Bizler, güneşin ışığı içinde titreyerek oynaşan zerreleriz! Bu balçık zerresinden azıcık toprak al da, sürme gibi ayın gözüne çek!..
• Delilik ve sevdadan ötürü, bizde can kalmadı! Ey herşeyi bilen, herşeyi gören padişah; bize başka şeyden de değil, kendinden bir haber ver! Biz, yalnız seni istiyoruz!
• Ey ateşe benzeyen aşk; şu şekillerle, nakışlarla, resimlerle dolu olan alemde bulunan bütün şekilleri, nakışları, resimleri sil, yok et de, kendinden canlı bir şekil ortaya koy!
• Ey padişahım; seni sevenler, kendilerinden geçtiler, mest oldular, öldüler! Ama, rindlerin yine de sana selamlan var; onların bulundukları yere bir defa daha uğra, ne olur?
• Kaf dağındaki zümrüdanka bile Tebrizli Şems’in aşkıyla kanat çırpar, uçar! Sen de o varlık kanadını kökünden yol, at da, kendine aşktan kanat elde et!
1013. Nasıl olur da susuz kalırım? 0 ırmak, beni arıyor!
• Ben, kimden korkarım? Sevgili benimle beraber olunca, artık korkum kalır mı? Zülfikar benim yanımda olunca, bir iğneden korkulur mu?
• Nasıl olur da susuz kalırım? 0 ırmak, beni arıyor!.. Gönlüm gamlanır mı? Gamımı dağıtan gam ortağım benimle beraber!..
• Nasıl olur da ağzım acılaşır, acılık çekerim? Ben, şekerler ve helvalar arasındayım! Kış, bana ulaşabilir mi? Ben, ilkbaharımla beraberim!..
• Hz. İsa aklımın doktoru olunca sıtmadan, hararetten rahatsız olur muyum? Ben, av emiriyim; köpekten korkar mıyım?
• Meclise gelmez olur muyum? Sakî beni çekip duruyor! 0 güçlü kuvvetli padişah benimle beraber olunca, elbette şehirler zabtederim!
• 0 kocaman küpteki şarap, bizim için köpürüp coşuyor! Artık, burada zahmetin, mahmurluğun ne işi var?
• Eğer ben gökyüzü ile savaşa girsem, onu kırsam döksem, özür dilemeye hacet yok! Çünkü, o güzel yüzlü benimle beraber, benim yanımda!..
• Ben, lütuflar ve nimetler içindeyim; lütfun, rahmetin mesti olmuşum; bahtın, devletin kucağındayım! 0 kucaklayışı güzel olan dost, benimle beraber!
• Ey kavgacı, gürültücü dil! Ben, söze doydum; sus artık! Yoksa, benimle sohbet etme!
1014. Herkes, aşk ateşine kendini atamaz! Cins atlar, padişahı taşır; ahmak atlar ise, tezek taşır!
• Gördün mü, kış mevsimi ne diyor? Sen, harman gibi odun yığ! Kış soğuk geçmese de, ikisinin de, kışın da, odunun da soğukluğu, vebali bana, benim üstüme olsun!
• Soğuk artınca, şiddetlenince ateşe odun at; odunu esirgeme! Odun mu daha değerlidir, yoksa beden mi?
• Gönlünde ateşi saklayan odun, yokluk suretidir; ateş ise, Allah’ın aşkıdır! Ey can; aşka ulaşmak için suretleri, şekilleri yak, yandır!
• Suretleri, şekilleri yakmadıkça, canın üşür, donar, buz kesilir; aşkı bulamazsın, şekilde kalırsın! Şekilde kalırsan, puta tapanlar gibi manevî baharlardan haberin olmaz, eminlik yurdundan uzak düşersin!..
• Ateşe benzeyen aşkın içine gir, kendini temizle; ateş içinde gümüş gibi gönlünü hoş tut, güzelleş! Mademki Hz. Halil’in oğlusun, ateş senin evindir, yurdundur!
• Ateş, Allah’ın emri ile, gönlü uyanık kişilere lale olur, gül olur, çiçek olur, reyhan olur, söğüt, süsen olur! 22
22 Eski Sairlerimizden birisi; “Ateş kenan, kış gününün lalezandır” (Ateş kenan, kış gününün lale bahçesidir) demiştir.
• Allah’a inanan kişi, efsun bilir; ateşe efsun okuyunca, o ateşin yakıcılığı kalmaz; ateş ateşliğini kaybeder, parlak bir ay olur!
• Demiri bile eritip iğne gibi incelten ateşi yatıştıran efsuna aferin!
• Mumun ateşi pervaneye pencere gibi görünür de, o yüzden onun alevi içine atılır, yanar!
• Herkes, aşk ateşine kendini atamaz! Cins atlar, padişahı taşırlar; işe yaramaz, ahmak atlar ise, palan yüklenirler, tezek taşırlar!
1015. Duayı tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin!
• Önce, bizi adam et, aşka layık bir kişi haline getir! Sonra, bize şarap sun; kadehi durmadan döndür!..
• Ey can; bizden, bizim hizmetimizden ne çıkar? Mademki binayı sen kurdun, onu yine kendin tamamla!
• Bizim selamet evimizi melamet evi yaptın; melamet evimizi de selamet evi yap!
• Bu aşk yolu, sonsuzdur, uzundur! Onu, sonsuz lütfunla kısalt, iki adımlık yol yap!
• Bizi, nefs-i emmareye esir ettin fakat, kötülüğü emreden nefsin de emiri sensin; sen, bizi emir yap da, onu bize kul et!
• Herkese ait olan lütuflarını has kullarına nasip ettin! Bugün de, has kullarına ihsan ettiğin lutufları herkese, bütün kullarına lütfet!
• Her zerreye, lutfunla, bir başka güneş ver; lutuf ve ihsan güneşini, herkese tam olarak ver!
• Duayı bize tatlılaştır; dua, ağzımıza süt gibi, bal gibi tatlı gelsin! “Amin!” diyene de lutfet, onu herkesin iyiliğini ister bir hale getir!
1016. Senin maddî varlığın ve benliğin, bir ayıptır; sen, boğazına kadar bu ayıbın içindesin!
• Her ne kadar uzun zamandan beri boğazıma kadar ayrılık ateşleri içinde oturdum, yandım yakıldım ise de, Allah’a şükür, şimdi de, sevgili ile boğazıma kadar vuslat suyu içindeyim!
• Sevgiliye; “Boğazıma kadar lütuflarına garkolmuşum!” dedim. Sevgili, beni boğazıma kadar lütuflara garketmeye kani olmadı da,
• Dedi ki: “Başını ayak yap, aşkın derinliklerine dal! Çünkü, boğazına kadar aşkın derinliklerine dalmazsan, işin yoluna girmez!”
• Dedim ki: “Ey can; benim başım, senin nalınındır! Fakat iki gözüm, sen nalınlarda kalma; boğazına kadar bu işin içine girmeye bak!”
• Sevgili bana; “Dikenden de aşağı mısın?” dedi. “0 da, gülleri beklerken tam dokuz ay, boğazına kadar toprağa gömülü kaldı!”
• Sevgiliye; “Diken de nedir ki?” dedim. “Senin gül bahçen için, gül gibi, yok zaman ta boğazıma kadar kanlara battım, kanlar içinde kaldım, yapraklarım kanlara boyandı!”
• Dedi ki: “Çekişme aleminden kurtuldun, aşk alemine ulaştın! 0 alemde ta boğazına kadar savaşlara, kavgalara dalmıştın!
• 0 çekişme aleminden kurtuldun ama, kendinden kurtulamadın, yokluğa kavuşamadın! Senin maddî varlığın, benliğinin bir ayıbıdır; sen, boğazına kadar bu ayıbın içindesin!
• Yankesici gibi çok tuzak kurma; hileye az başvur! Yankesici, boğazına kadar kendi tuzağının içinde kalır!”
• Dünya sevgisi, dünya tuzağı öyle berbat, öyle fena bir tuzaktır ki, padişahlar ve arslanlar, köpekler gibi, o pisliğin içine düşmüşler, boğazlarına kadar gömülmüşlerdir!
• Bundan daha fazla şaşılacak bir tuzak vardır! Oraya düştünse, görürsün ki, aklı olmayan, saf olan, kendini görmeyen kişi o tuzağa topuğuna kadar batmıştır da, zeki olan, aklı başında olan kişi boğazına kadar o tuzağın içindedir!
• Artık, söylemeyi bırak; nefesin kesiliyor! Ben yorulmasaydım, nefes nefese gelmeseydim, seni, boğazına kadar söze garkederdim!
1017. Eğer nefs-i emmareni öldürebilirsen, yakandan bir çok huriler baş gösterirler!
• Ey genç; sabah oldu! Çabuk kalk, yükünü bağla, hazırla; kervandan geri kalma!
• Kervan geçip gider, sen gafil, uyuyakalırsan, çok ziyandasın, çok ziyandasın, çok ziyandasın!..
• Günah yollarında ömrünü zayi etme, tüketme; ömrünü tüketme de, terütaze kal, ebedî ömür al!..
• Nefs-i emmareni öldürmeye çalış! Çünkü o, senin şeytanındır! Eğer onu öldürebilirsen, yakandan bir çok huriler baş çıkarırlar!
• Şunu iyi bil ki, kötü nefsini öldürünce, yedi kat göğün üstüne ayağını basarsın!..
• Senin kıldığın namaz, tuttuğun oruç kabul edilirse, nefsine hakim olur, doğru yola düşersin! 0 zaman sen, bir pehlivansın, bir pehlivansın, bir pehlivan!..
1018. Can; dille, dudakla, harfle, sözle anlatılamaz ki!
• Benim canım, senin canındır; senin canın da, benim canımdır! Bir bedende iki can hiç görülmüş müdür?
• Ey beden; yüzlerce can ile diri olsan bile sen, yine can iste; bedenden hiç bahsetme!
• Şu candan gönlünü al da, yerine koy! Bu can o olmadan canlık edemez; boş yere yorulma!
• De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir! 23” ayetini anla! Ey benim canım! Can; dille, dudakla, harfle, sözle anlatılamaz!
23 İsra Süresi 17/85.
1019. Sen, duru bir su gibisin; yaptığın kötülüklerle bu temiz suyu bulandırma!
• Sen, duru bir su gibisin; bu duru suyu, yaptığın kötülüklerle bulandırma, gönlünü örtme! Gönül gözünün önüne günah perdesini çekme; yapma bu işi
* Tertemiz kişiler, gönül erleri, gönlünü seyretmek için onun etrafında topandılar! Bu temiz insanlara karşı sen de utanç içinde kalma; sen de tertemiz ol, gönlünü utandırma!..
* Gönül; “Fanî güzellere aşık olmaktan kendini çek!” diye nara atıyor! Eğer sen tamamıyla can halini almışsan, gönlü üzme, onu gerçek aşktan mahrum etme, onu öyle nekes alıştırma!
*Bakırı, iksir sürerek altın ederler! Bu, bir başka bilgidir! Senin yaptığın bu işlerle bakırın altın olmaz! Ermişlerden uzak kaldığın için, balçık mertebesinden kurtulamazsın, yücelemezsin, insan olamazsın!..
• Ey can! Gönülden ayrı düşeli bir hayli zaman oldu; otuz yıldır onu arıyorsun, hala bulamadın! Bari bu otuz yılı kırk yıla çıkarma!
• Hakk yolunda nice savaşlar var! Öyle her yol başında durma; vakit geçti, gün bitiyor! Sense, lüzumsuz şeylerle oyalanıp duruyorsun!
1020. Hz. Musa gibi, ilahî aşkla kendinden geç, asa gibi sus; Tur Dağı gibi ses verip durma!
• Görüyorum ki, bana cefa etmeyi düşünüyorsun; böyle düşünme! Bize çıkışmaya, bizden ayrılmaya hazırlanıyorsun; yapma!..
• Güzelim; aslında sen, baştan başa Hakk’ın lütfusun, ihsanısın! Böyle olduğu halde, davranışlarınla, kendini Hakk’ın azabı, Hakk’ın kahrı haline getiriyorsun; yapma!..
• Gönlümü lütfunla, kereminle elde ettin! Sonra neden lutuftarı, keremden onu mahrum ediyorsun; etme!..
• Güzel yüzünün nuru ile ayın ondördü haline gelen bu kulu, neden dertlerle yeni ay gibi yapar, iki kat edersin; etme!..
• İster ateşe tapar olsun, ister mümin olsun, hepsi de senin havana uymuş, sevdana kapılmış kulların; niçin ateşe tapanla savaşırsın; savaşma!..
1021. Hz. Nuh’un gönlüne girmeyenleri denize at!
Fa’ilatün, Fa’ilatün, Fa’ilat
(c. IV,2017)
• Hoten güzeli aramıza geldi; artık, candan da, bedenden de vazgeç!
• 0 aşkın eline bir kılıç verdi de, dedi ki: “Benden başka kimi görürsen, onun boynunu vur!
• Güzel olsun, çirkin olsun, kadın olsun, erkek olsun; Nuh(a.s.)’dan başkasını denize at gitsin!..
• Nuh’un gönlünde yer alanları bırak; nefsanî arzularının esiri olanları, Nuh’un gönlüne girmeyenleri denize at!..”
1022. Diyorsun ki; “Gel; sabrı senin üstüne çoban yapayım!” Niçin kuzuya kurdu çoban yapıyorsun?
• Bizden bıkıyorsun, sıkılıyorsun; bunu yapma, bizden sıkılma! Nedense bize kızıyorsun, bizden yüz çeviriyorsun; ne olur, bizden yüz çevirme!
• Kendi karını düşünüyorsun, sana faydalı olan şeyin peşine düşmüşsün; bizim de ziyanımızı istiyorsun! Bu gibi düşüncelerden kimse karlı çıkmadı; sende karda değilsin, ziyan ediyorsun! Bunu böyle yapma!..
• Bundan sonra, bizim ziyanımızı istemeye razı oldun! Fakat, etme; kimin kimlerin razı olması için buna katlanıyorsun?
• Bize, şarap yerine gam sirkesi veriyorsun; verme! Neden derede su yerine kan ırmağı akıtıyorsun; akıtma!..
• Benim yüzümden zevk, neşe ve sevinci alıyorsun ama, yüzümü bakışlarına hedef tutuyorsun; tutma!..
• Hem mazlumu öldürüyorsun, hem de ona acıyorsun; yol vuran da sensin yolu vurulan, feryad eden de!..
• Ayağım, hiçbir işe yaramıyor! Çünkü, sevgilinin mesti olmuş! Mest olmuş ( ayağı bırak; niçin onu çekip duruyorsun? Bırak, çekme!..
• Diyorsun ki; “Gel; sabrı senin üstüne çoban yapayım!” Niçin kuzuya kurdu çoban yapıyorsun; yapma!..
• Gündüz vakti zahidsin, hep ibadet ediyorsun; gece olunca da, zahidleri öldürüyorsun! Bu gece barış gecesi ama, sen, yine de o işi yapıyorsun; yapma!.
• Dostlar, kıskançlıklarından birbirlerine düşman oldular! Bu dostu, niçin öbürüne düşman edersin; etme!..
• Bana; “Sus!” diyorsun fakat, beni susturmayan, söyleten de yine sensin Aşkınla, bedenimdeki her kılı bir dil haline getirirsin; getirme!..
1023. Gerçek sevgili onun o kadar çok bağrına basmıştır ki, ona, sevgilinin kokusu sinmiş, onda toprak kokusu kalmamıştır!
• Aşıklarla beraber otur kalk! Arkadaş olarak her zaman aşık olan kişiyi seç; aşık olmayanla bir an bile dost olma!
• Eğer yar, izzet perdesini, namus perdesini yüzüne indirirse, sen git, yüzünde perde olmayan güzelin yüzüne bak, güzelliğini seyret!
• Yüzünde secde izleri bulunan, gerçek sevgilinin nuru olan yüzü gör; alnında mana güneşi parlayan güzeli seyret!..
• Vahdet güneşi, onun yanaklarına yanaklarını koymuş; ona öyle bir nur vermiştir ki, ay bile, onun yüzünü görünce kendinden geçer, yerlere serilir!..
• Onun bedeni, hayalin bedeni gibi kansız ve damarsızdır; içi de, dışı da tamamıyla mana sütü ile, mana balı ile doludur!
• Eşi benzeri olmayan sevgili, onu o kadar çok kucaklamış, o kadar çok bağrına basmıştır ki, ona sevgilinin kokusu sinmiş; artık, onda toprak kokusu kalmamıştır!
• 0, aydınlıksız bir sabah, renksiz bir akşamdır; yönsüz bir zattır; doğmaz, doğurmaz bir hayattır!
• Güneş, gökyüzünden hiç borç nur ister mi? Gül fıdanı, yaseminden ödünç koku ister mi?
• Balık gibi dilsiz ol, konuşma; deniz suyu gibi duru, saf bir hale gel de, çarçabuk inci ve mücevher hazinesine emîn ol!
• Hiç kimseye söyleme; ben, senin kulağına söyleyeyim! Bütün bu saydığım vasıflara sahip olan kimdir, biliyor musun? Tebrizlilerin kendisi ile iftihar ettikleri, övündükleri Şemseddin’dir!..
1024. Bahar, bağlarda ve bahçelerde kıyametin kopmasıdır!
• Neşeli bahar geldi de, mestlik, aşıklık, gençlik ve bütün bu cins güzelliklerin hepsi bir araya geldiler, bir yerde toplandılar, beraberce oturdular!
• Bunların suretleri, şekilleri yoktur! Fakat, hepsi de birer şekle büründüler, güzel birer surete girdiler! Hayal edilenler, düşünülenler nasıl da şekilleşti; gel de, bunları ibretle seyret!
• Gönül, gözün dehlizidir, kapı arasıdır; gönüle ne gelirse, oradan göze gelir ve gözde bir şekle bürünür!
• Aslında bahar, bağlarda ve bahçelerde kıyametin kopmasıdır, toprağın içinde gizli olan sırların açığa çıkmasıdır, meydana vurulmasıdır, Çin güzellerinin gönüllerini göstermesidir!
• Onlar, gizli bir dille bize diyorlar ki: “İnsan isen, eğer sende bir gönül varsa göster! Senin gönlün, insanlığın ne zamana kadar balçık içinde gizlenecektir?”
• Kış mevsiminde bağların bahçelerin duası; “Allahım! Ancak Sana ibadet ederiz!” sözüdür! İlkbaharda ise; “Ancak Sen’den yardım dileriz!” niyazıdır!
• “Allah’ım; ancak Sana ibadet ederiz!” demekle, bir şey dilemeye, lütuf istemeye geldik; bizi, soğuk kış günlerinde, hazanlar içinde daha fazla bekletme! Artık, zevk ve neşe kapısını aç!..
• Onun; “Allahım; ancak Sen’den yardım dileriz!” deyişi ise, meyvelerin çokluğundan, ağırlığından dallarım kırılacak! Ey yardımı istenen, yardım eden Allah’ım; Sen, beni koru! demek isteyişidir!
• Laleler, her an güllere; “Nergisler, yaseminlere acaba neden hayran hayran bakmaktalar?” demektedirler!
• Süsen dile gelir de, yasemine; “Yazıklar olsun!” der. “Kimseyi hor görme!..”
• Menekşeler, yalancıktan iki büklüm olmuşlar! Zaten, menekşelerin hile yapmada, herkesi aldatmada eşleri yoktur; onların sırlarını iyi bilen, arkadaşları nilüferlerdir!
• Sümbüllerin başları, mahmurluktan sağa sola eğilmektedir; sağ taraflarından hoş kokulu bahar rüzgarı eserek onları okşamada, soldansa, reyhanların güzel kokuları gelmektedir!
• Ata binmiş, herkese yukardan bakan selvilerin ardı sıra çimenler yaya yürümedeler; goncalar, kötü gözlerden korktukları için kendilerini gizlemedeler!
• Söğüt ağaçları, ırmak kenarında yaya kalmışlardır! Onlar, ırmağın ayna gibi olan suyuna bakarak; “Bizim bu taze dallarımız, neden böyle kollarını açmışlar, oynayıp durmadalar?” diye, kendi dallarına hayran olmadalar!
• Bu dalların elleri, avuçları, önceleri böyle açılmış saçılmış değil idi; sonradan derlenip toplanıp açıldılar! Sanki, ırmağın üstüne bahar incileri serpmedeler!
• Büyük, eşsiz yaratıcı bağlarda bahçelerde böyle bir meclis kurunca, kuşlar, çalgıcılar gibi terennüme başladılar! Aferin bu kanatlı çalgıcılara!..
• 0 çalgıcıların beyinin adına “bülbül” derler! 0, mesttir; güle de aşık olmuştur! Aşık olduğu için de, böyle güzeldir; böyle hoş sesler çıkararak öter, öter, öter…
• Kumrular, bülbüllere soruyorlar: “Ne güzel ötüyorsunuz! Şimdiye kadar sizler nerede idiniz?” Onlar da; “Bizler, yeri ve oturağı olmayan ötelerde idik!” diye cevap veriyorlar!
• Şahin, doğan kuşuna diyor ki: “Bu güzel avları yokluktan kim aldı da yeryüzüne getirdi?”
• Bir kısım gül yanaklılar, bir kısım delikanlılar, hepsi de gayb perdesinin arkasında idiler. Onlar; “Büyüktür onlar; yazı yazarlar!” 24 diye ayette anlatılan melekler gibidirler
!24-İnfitar Suresi 82/11, 12.
• “Biz, birkaç kişiyiz; öncü olarak geldik! Bizim arkamızdan güzeller ordusu, o pusudan çıkarak gelmedeler!”
• Yusuf yüzlüler, o dünyanın Kenan elinden, tatlı dilli dilberler de, bal denizinden çıkıp geldiler!
• İşte; hurmaya, şekerkamışına, o tane tane nara, o tane tane incire ötelerden, o tatlılık, o güzellik diyarından mektuplar geldi!
• Ötelerde bulunan ova, ne hoş, ne verimli bir ovadır; elma, rengini ve kokusunu o ovadan aldı; turunç da, o güzel kokuyu, o olgunluğu oradan elde etti!
• Üzüm, geç geldi; çünkü, atlı değildi, yaya olarak geliyordu! Ey geç gelen, olgun gelen üzüm! Şarabın anası olduğun için sen, bir fitnesin; fakat, meyvelerin son gelenisin!
• Ey son gelip önce gelenleri geçen, ey meyvelerin gözü; sen, Allah’ın sağlam ipine sarılmışsın!
• Senin tatlılığın, görülmemiş bir tatlılıktır; acılığını ise hiç sorma! Acılığın, akıla benzer; şer de ondandır, hayır da ondandır; küfür de ondan meydana gelir, din de!
• Bela zamanında şeker gibi tatlısın, ferahlık zamanında ot gibisin! Devedikeninin üstüne inen kudret helvasına benziyorsun; acılığın da tatlı bir bela!..
• Ey bilgi ve anlayış sahibi, ey herşeyin aslı, temeli; Sen’in kolun her tarafa uzanır, herşeye gücün yeter; zaman, Sen’in elindedir!
• Sen’in elinle kavun öyle bir eve konmuş, gizlenmiş ki, o evin ne kapısı var, ne de penceresi; Sen, cansın; ben de, işte, gördüğün gibiyim!
• Sukabağı senden kaçmış, ipe tırmanmağa başlamış! Fakat, o kırık testi, kaynaktan, aslından nasıl kurtulur?
• Sen’i dinlemediği için, onun boynunu bağladılar! Onun kulağı olsaydı, tutar çekerdin; o kulağı, bir hoşça çınlatırdın!
1025. Alem, var gibi görünen bir yokluktur!
• Ey iki. gözüm; gündüz oldu! Penceremden bak; güneşin aslı sensin! Mademki geldin, günümüzü seher vakti yap!
• Aradıklarını bul, istediklerini meydana çıkar; sen, aşağı yukarı bütün varlıklardan münezzehsin! Şu eskimiş, harap olmuş dünya evinin altını üstüne getir!
• Çünkü alem, tamamıyla yoktur; var gibi görünen bir yokluktur! Bir an içinde onu, “kün” (ol) emriyle var et! Dünya, zehirli bir yılandır; sen, onun zehirini şeker haline getir!
• Nerede kuru, çorak bir yer görürsen, orada çeşmeler akıt, orayı yeşert; nerede bir taş görürsen, onu nurunla mücevher yap!
• Aşığın arkasında bir düşman görürsen, ona bir sille vur, onu yok et!
• Ne zamana kadar; “Onlar kördür, görmezler!” diye özür dileyeceksin? Onların kör olmamalarını istiyorsan, gözlerine bir görüş ver!
• Gözlerinde perde olmamasını istiyorsan, emret ki, perdeler kaldırılsın, körlükten kurtulsunlar!
1026. Derdimi, sana gönderiyorum; ona bak! Temiz değilse, derman etme!
• Ey sevgili! Gönlümü aldın götürdün; bari, benim canıma kasdetme, benim yaptığımı sen bana yapma!..
• Derdimi, sana gönderiyorum; ona bak! Eğer saf ve temiz değilse, ona derman etme!
• Güzellerin adeti. cefa üstüne cefa etmektir! Sen de o adete uy ve bize ihsanlarda, lütuflarda bulunma!..
• Biz, zaten ölümü göze aldık, onu gönlümüze koyduk; sen, cefa etmekte o kadar yavaş davranma!
• Zevkimizin, neşemizin, yaşayışımızın perdecisi ölümdür! Perdeyi indir, ört; ölümü güldürme!
• Ey Züleyha! Aşk fıtnesine sebep sensin; Yusufu boş yere zindana attırma!
• Mademki sende rindlerin aklı fikri yok, rindlerin başına yemin ederek vaadlerde bulunma!..
• Sen, aşıkların göz nurusun; onları kör etmek için yaşama!..
1027. Dünyada, ayrılıktan daha acı bir şey yoktur!
• Allahım; bu buluşmayı ayrılığa döndürme, aşkınla mest olanları ağlatma!..
• Can bahçesini tazeleştir, yemyeşil et; bu mest olanlara, bu bağa bahçeye acı onları perişan etme!..
• Gönül yapraklarını, sonbahar gelmişçesine dökme, gönül dallarını kırma; halkı perişan ve yoksul etme!…
• Üstünde, Sen’in aşk kuşunun yuvasının bulunduğu ağacın dallarını kırma kuşu uçurma!..
• Kendi topluluğunu, kendi mumunu birbirine vurma, kırma, dökme; düşmanları kör et, onları güldürme, neşelendirme!..
• Hırsızlar, parlak ve aydınlık gündüze düşmandır! Ama sen, onların gönüllerinin isteklerini yapma!..
• Devlet ve ikbal kabesi, ancak bu halkındır; onların ümit kabesini yıkma!..
• Dünyada, ayrılıktan daha acı bir şey yoktur; ne yaparsan yap, bizi ayrılıkla karşılaştırma!..
1028. Şu bedenimizde, mest olmamış, aklı başında bir kıl bulabilirsen, otur da, onunla hesaplaş!
• Sevgili; şarap getir, bahtımı yücelt! 0 halka halka saçlarınla gönlümü bağla, düğümle!..
• Hakk aşıklarından esirgenmeyen o şarabı, düşüncelerin, üzüntülerin başına dök! Kendinden geç de, şu kendini beğenmiş gönlü utandır; o, bu utanmayı haketti!
• Ey gam; yürü git! İlahî aşkla mest olmuş kişilerle senin işin yok! Kimi ayık bulursan, onu hırpala, onun başına bela ol!
• Mest olmuş kişiler, düşüncelerden, gamlardan kendilerini kurtarmışlardır! sen git de, düşüncelerden, gamlardan kendilerini kurtaramayanları yakala, sıkıştır!
* “Allah’a itaat eden, iyiliklerde bulunanlar, şüphe yok ki, kaselerle şaraplar içerler! 0 şaraba, Kafur Irmağı’nın suyu da karıştırılmıştır!”25 ayetinin sırrına erenlerin meclisinde mest olan can, heva ve heveslerine esir olanların ağlayışlarına acı acı güler!
25- İnsan Suresi 76/5. Ayete işaret .
• Dünyada fanî sevgililere gönül verenlerin hepsinin de sakalı ölümün elindedir; onlara acı! Onları gerçek aşk şarabıyla mest et de, ölümden kurtar!
• Şu bedenimizde, mest olmamış, aklı başında bir kıl bulabilirsen, otur da, onunla hesaplaşmaya giriş, yetmiş defter karala!
• Nerede mest olursan orada otur, orasını yurt edin; nerede şarap içtiysen orada yat, uyu!
• Eğer sana Hakk’ın mutfağından ruh gıdası gelmiyorsa, o zaman git, başını, şu koyunların ağılına sok, orada kal!
• Gökyüzü güzellerinin sana görünmelerini, cilvelenmelerini istiyorsan, gönlünü bir aynacıya (mürşide) götür; cilalattır, parlattır!
• Ey gönül; artık sus, harfsiz konuş! Ötelerden, ruh aleminden dilsiz dudaksız bahset!
• Hz. Musa gibi, ilahî aşkla kendinden geç, asa gibi sus; neden Tur Dağı gibi ses verip duruyorsun; ses verme!…
1031. Başın hakkı için olsun, ayrılık fikrine kapılma!
• Ey güzel! Sana mat olanı, sen mat etme; ona lütuf ve riayetten başka bir şey yapma!
• Bazı kusurlarda bulundu, terbiyesizlik etti ise, onları, lütfunla bağışla; cezasını vermeye kalkışma!..
• Acımak vaktidir; ona acı, kin tutma! Kulunu belalara uğratıp da, yok etme!
• Başının hakkı için olsun, ayrılık fikrine kapılma; buluşmaktan, kavuşmaktan başka bir şey düşünme!..
• Topraktan yaratılmış olan kulunun toprağını yerlere saçma; ona, göklerden başka bir yeri durak olarak verme!
• Önceden, onu, kendinden başkasına çekme; sonunda da, ona, kutluluktan başka bir şey verme!
• Neye alıştı ise, lütfunla, onu, alıştığı şeye ulaştır! Onu, kendi başına bırakma; onu, manen beslemekten, yetiştirmekten bıkma, usanma!
• Ben, senin meyhanende bulunanlara kulum, köleyim; bizi, meyhaneden soğutma, meyhaneye sırt çevirtme!
• Biz kim oluyoruz ki, “Yapma, etme!” diyelim! Fakat, mademki dedik, bizim suçumuza bakma!
1032. Yalnız ben değil, herşey, onun aşk ateşi ile yanmaktadır!
• Ey hakkı, hakikati inkar ederek bize bakan kişi! Ben, sana karşı başkaları gibi iki gönüllü değilim; ben, inandığımı yaşıyorum!
• Ey bütün tatlılıkların kaynağı! Neden bize acı sözler söylemeyi düşünüyorsun; bu sana yakışır mı?
• Aşkınla yanmış yakılmış gönlüme su serp! Çünkü sen, acı çekenlerin, içi yananların yardımcı güzelisin!
• Yay gibi gam oklarını başıma yağdırma; kalkanı olmayana niçin oklar atarsın?
• Sevgilim! Senden güle şikayetlerde bulundum, vefasızlığından bahsettim! Gül, bana dedi ki: “Ben de, senin sevgilin yüzünden yakamı yırtmakta, elbisemi parçalamaktayım!”
• Nergis; “Onu benden sor!” dedi. “Ben, bakış ve görüş sahibi olanların kulu kölesiyim!
• Yalnız ben değil, baştan başa bütün çayırlar, çimenler, bağlar bahçeler benim gibi, onun aşk ateşi ile yanmaktadırlar!
• Ayla güneş bile, onun yüzünün aşkı ile mest olmuşlar da, bu yüzden şu gökkubbede dönüp durmadalar!
• Deniz, onun aşk ateşi ile coşup köpürmüş; gökyüzünün de, bu ağır yükten beli bükülmüştür!
• Dağ, ona hizmet ederek, onun beli kemerli kullarından sayılsın diye, beline kemer kuşanmıştır!”
• Kulağıma; “Bize, şu şekle sığmayanlardan bir haber ver!” diyen canların sesleri geliyor!
• Fakat, bu hali kime söyliyeyim? Bu sesleri kime duyurayım? Cihanda mahrem nerede? Hiç birşeyden haberi olmayanlara neyi haber vereyim?
• Denizin yüzü, çerçöp yeridir; içi ise, incilerle doludur!
• Benim içim dışım ise, çerçöple sıvanmış bir avuç balçık; ama, Hakk’ın lütna mazhar olarak şu denizde yol bulmuş, ona doğru geçip gitmede!..
•Şu başsız ayaksız gazelimize bak! Ayağımızdan tutmuş. bizi, sana doğru çekmede; başa kadar götürmededir!
1033. Sen, hakikatlerin canısın!
• Ey şu bedenin içindeki canı zaman zaman suretten surete, şekilden şekile koyan ve ey bu nükteleri düşünüşümden bile yakın olan Rabbim! 26
26 Şu mealdeki Kaf Suresi 50/16. Ayete işaret var: “Biz, sana, şahdamarından daha yakınız!”
• Geçmiş zamanla gelecek zamanı düşünerek neden üzüleyim? Zamanın tadı tuzu da Sen’sin, kıblesi de Sen’sin!
• Sen, hakikatlerin canısın; aynı zamanda, gönüller alan hayaller de Sen’sin! Anlatılamayan, şu ağıza sığmayan, yüce, büyük vasıflar, sıfatlar da Sen’sin!
1034. Biz gök sofrası ile orucumuzu açarız.
• Her akşam sofra kurmak nasıl adetse, bizim de ey sevgili; senin güzel hayalinle orucumuzu açmamız adetimiz olmuştur.
• Senin hayalinle, seni düşünerek oruç bozanlara lütfedersin. Yüzlerce ihsanlarda bulunursun. Bu Hz. îsa’nın yukarılardan gök sofrası indirmesi gibi olur.
• Gönlün gıdası senin aşk matbahından olunca, yer sofrasından el çekerek uzakta durmak gerektir.
• Gıda olarak o gönül ateşinden bize hep ab-ı hayatlar sunulur. Biz gönül ateşinin üzerinde hoş kokulu ladin yağı gibi sevinerek yanar, etrafa güzel kokular yayarız.
• Topraktan doğmak, tekrar toprağın içine girip çürümek hayvan işidir. Bu iş, gönlün ve canın işi değildir.
1035. Aşkın gönülde açtığı yaralar gönle şifadır.
• Sevgilim bugün de dünkü gibi gülerek gelirse, gökler baştanbaşa secdeye varır, yerlere kapanır.
• Ey aklı başında, mest olmamış kişi! Beni öldürmek için acele etme! Zaten beni öldürdüğün yere yaklaştık, bir an için yumuşak davran, ayrılığı kim önce icat etti bir sor!
• “Ey gülen gönül!” dedim. “Neden böyle sert davranıyorsun? Yüreğin demirci örsü gibi. Şu dinmeyen gözyaşlarımı seyret! Gözyaşı tufanımın etrafında dön dolaş!
• Senden af dilemedeyim, özürler getirmedeyim. Ey benim efendim; gam her yanımı sardı. Bu durumda vefalı olmaya layık olan sensin, bana şeytanı güldürme, onu sevindirme!”
• Bana diyor ki: “Niçin üzüleyim, niçin avare bir gönle sahip olayım? Ben ne hastayım, ne de gamlıyım, bana gam, keder kolayca yaklaşamaz.”
• Ey beni öldüren! Beni diriltmek, yeniden hayata kavuşturmak için yanıma gel. Zaten her tarafımı sen sarmışsın, sen kaplamışsın. Üstünlük, lütfetmekle olur. Bana yardım et!
• Yapma sevgilim, yapma! Bu sana yakışmaz. Sen hem güzelsin, hem bilgilisin. Bizden lütfunu, keremini esirgeme! Ey padişahım, esirgeme!
• Sabırsızlıktan başka benim ne suçum var? Bu huyumdan ötürü benden yüz çevirme, suçumu bağışla, bana cömertlik göster. Günahımı görmemezlikten gel, üstünü ört!
• Sevgilimin ilgisizliği ile beraber, kalbi acır da bizi affetmek isterse buna şaşılır. Rabb’im, onun bize olan sevgisini artır, olmayacak şeyi olur hale getir!
• Ey kardeşler; biz, size geldik, size geldik. Buluşmamızla bize hayat veren şarabınızdan, bize şarap sunun! Cömertliğinizle bizi sevindirin.
• Bir şefaatçi çıksa da; “0 zavallı ölüyor.” dese, senin gönlün bu sözü duymaz. İşte bu hal dermansız bir derttir.
• Mest bir halde ateşlere atıldım. Ateşi yurt edindim. Ateşe alıştım. Ateşle arkadaş oldum. Benden başka yakıcı ateşle arkadaş olan var mıdır?
• 0 benim yanıp yakıldığımı görünce; “Bu hal ya bir gösteriştir, yahut da şimşek kıvılcımıdır.” der. Göz yaşlarımı seyredince; “Bu ya göz yaşıdır, yahut da yağmurdur.” der.
• Dostum! Benim hem gönülsüz, hem akılsız olarak göçeceğim zaman geldi Bana acı, benden yüz çevirme! Beni helak etme! Hatırlamayarak, unutarak beni mahvetme!
• Sevgili bana der ki: “Bizim derdimiz, şekerden de, helvadan da tatlıdır Sende ya sevda illeti var, yahut da sara hastalığı var. Yoksa şekerden hoşlanmayan, feryad eden bulunur mu?”
• Güzelliği ile herkesin aklını başından alan, aldatan güzel bana der ki “Aşkın belası tatlıdır. Şekere benzer. Sevda dikeni nergis gibidir, niçin yalancıktan ağlıyorsun?
• Benim rahmetimden hazineler, defineler sahibi oldun. Benim dikenlerime katlandığın için gül bahçesi haline geldin. Neden ağlarsın? Ben kurnazlar padişahıyım. Göz yaşlarınla beni aldatamazsın.”
• Aşkın gönülde açtığı yaralar, gönle şifadır. Aşkın kederleri cana safadır. Aşkın soğukları üşütmez, ısıtır. Aşkın ateşleri, gönülde reyhanlar açar, güller bitirir.
• Yoksa, sen ham kişileri, gerçek aşık olmayanları, bizim yolumuzdan çıkarmak mı istiyorsun da, onlara karşı böyle ters bir yol tutmuşsun, ağlayıp duruyorsun?
• Zengin oldunsa hasislik etme, aşkla sadaka ver, yüceliklerde bulun Rızktan, yiyecek şeylerden hasislik, ne kötü hasisliktir. Bağışlarda bulunmak ne güzel cömertliktir.
• Ey aşık! İşret meclisinde bulunduğun zaman, hasislik etme! Çünkü sevgili de huysuzluğa kalkışır. 0 da sana güzelliğinden hasislik eder.
• Ey sakî; sundukça sun! Şarabı başa kakarak verme! Kadehlerimizi döndür! Bizı mest et; zevk ve neşe ancak mest olmakla elde edilir.
• Güzel kokulu, halis mana şarabını sen içtiğin gibi, şarabı isteyen dostlara da ver. Hırsı, kötü huyları bırak! Bu meclisten başka yerde şarap içme!
• Şarabı, küçük kaselerle sunma, taslarla sun! Ey sanı yüce kişi! Bize taslarla (testilerle yardımda bulun!
‘*Ey benim canım’ meyhaneden getirdiğin o küçük kadehi bırak, testiyi kadeh yerini kullan! Çünkü, biz vakitsiz geldik, geç kaldık. Bize, çok çok şarap sun !
• Rabbimiz lütfetti, bizi ağırladı. Büyük taslarla içmek ne de hoş! Büyük tas da pek güzel! Gam ve keder tıpkı kurt gibidir, çok kötü bir şeydir.
• Gamın boynunu kesen, o güzel kadehi getir, yüzlerce padişah o şarap kadehinin ayaklarına başlarını koymuş, ondan neşe dilenmişlerdir. Sen o mana dostunu, o şarap kadehini getir!
• Ey aşk, bana acıyorsan, benim yaşamamı arzu ediyorsan, sen benim sakim ol! Sen, benim varımı yoğumu al! Borç da sensin, borç veren de sensin.
• Ruhtan coşup gelen şarap, yokluk kadehine konunca, sonsuz olan aşk gibi insana ölümsüz bir yaşayış verir.
• Ey bizi mest eden saki! Kadehlerimizi, gönlü müjdelerle teselli eden, bizi aşağı duygulardan, düşmanlık duygularından kurtaran, tertemiz hale getiren mana şarabı ile doldur.
• Ey saki! Hileyi bırak. Kendini bize başka türlü gösterme. Sen şarap sun da hepimizi ölümsüz bir hale getir. Sen de küpteki şarap gibi saf, tertemiz bir güzelsin.
• Bu verdiğin şarap, nasıl bir sudur ki, içinde ateş var, yüzlerce alev var. Bir renk ki, içinde yüzlerce renk parıl parıl parlamadadır.
• Bu öyle bir sudur ki, ateş gibi yanar, yakar. Para gibi değerlidir. Hem de öyle bir para ki, kantarlarla, batmanlarla ne sayılabilir, ne de terazi ile tartılabilir.
• Kırmızı altın gibi bir şarap fakat üzüm suyundan değil de nurdan meydana gelmiş, gözlerden körlüğü giderir. İnsanı Zuhal yıldızına doğru uçurur.
• 0 şarabı içip kendinden geçince, içtikçe içersin. Ve hakla olan bağlılığın artar. 0 zaman, o hep sizindir. Siz de hep onunsunuz. Ayrılık dehşetinden kurtulursunuz.
• 0 şarap, içeni başka türlü bir şey yapınca, kendinden kurtulunca, manen Hakk’ı bulunca, onda acaib bir coşkunluk görünür. Bunun delili, belgesi ise onun Mansur gibi dudaklarından değil de, canından “Ene’1-Hakk” (=Ben Hakk’ım) sesinin yükselmesidir. Bu ne güzel güç, ne güzel delildir.
1036. 0 şarap mekansızlık aleminde topraktan yetişmemiş üzümden sıkılmıştır.
• Kardeşim! Ben erguvan renkli şaraptan nasıl tövbe edebilirim? 0 şarap mekansızlık aleminde, topraktan bitmemiş üzümden sıkılmıştır.
• İçtiğimiz o şarabın kaselerine çok okunaklı bir yazı ile şunlar yazılmıştır “Bunu içen ölümden de, aşağılık bir hale düşmeden de kurtulur, aman bulur.’
• Tebriz’de yetişir, orada olur, olgunlaşır, bir bu tarafa akar, bir de gönüllere akar.
1037. Başa gelen bela, zor bir şeydir. Ama ona razı ol; çünkü ayrılık beladan da zordur.
• Aşk, bana; “Süslen, kendini güzelleştir!” diyor. Fakat bizim süslenmemiz, güzelleşmemiz, yakin ile, tam bir inançla, tam bir anlayışla olur. Bunlara sahip olmayan güzelleşemez.
• Bizden başkasına bakma da körleşme! Yakîne, tam bir inanca sahip olanın gözü şaşırmaz.
• Korkan, hor ve hakir olan kişi de manen zevk alamaz. Bizim yanımızda eziyet çekme, emin ol!
• Beni seven. bana gönül veren, nasıl olur da helak olur. Beni isteyen, muradı ben olan nasıl olur da mahzun olur?
• Akıl, bizim size gönderilrniş bir peygamberimizdir. İşte sana bir güzel, fakat biz ondan da daha güzeliz.
• Bela zor bir şeydir. Ama razı ol, ayrılık beladan da zordur.
• Kim yücelere yükselmek istiyorsa, şu sebebe, aşka dayansın!
• Ey dertlere düşen, ızdırap çeken! Gel kurtul! Şu yurdumuzda muradına eriş, bu yurt ne de güzel bir yurttur?
1038. Cenab-ı Hakk buyurdu ki: “Çiçekleri boya, fırça olmadan boyadık. Onlara güzel kokular bağışladık.”
Mefa’îlün, Mefa’îlün, Fe’ülün
(c. V, 2120)
• Biz bir kere daha ay gibi parlak bir harman meydana getirdik. Düşmanın körlüğüne rağmen, orada yine salına salına yürüdük.
•Güneş, yine koç burcuna girdi, alemi gül bahçesi gibi güldürdü.
• Çiçek nazlandı, dudağını açtı; kusur aradığı, gizli şikayetlerde bulunduğu için süsenin dilini kestiler.
• Bağlarda, bahçelerde ne varsa her şey, bahar terzisinin makassız, iğnesiz kesip diktiği süslü atlas elbiseler giydiler.
• Ağaçlar da başlarına, yağsız ve pekmezsiz yapılmış helva ile dolu birer tabak koymuşlar.
• Bahar davulcusu, davul çalmaya başlayınca biz de, çiçekli ağaçlar altında neşelendik. îştiha ile yemek yedik de, yine karnımızı davul gibi şişirdik.
• Kış mevsiminin soğuk rüzgarlarından, suların yüzü pul pul görünen demir zırhlar giyinmiş gibi idi.
• Senin baharın galiba zamanın Davud(a.s.)’u olmuş da, böyle demirden zırhlar örüyor.
• Hakk, yokluk aleminden şöyle nidada bulundu: “Ey reyhanlar, ey çiçekler 0 dondurucu soğuklar birkaç aydan beri oturmakta oldukları evlerinden çıktılar, başka yerlere gittiler.”
• Halil İbrahim’in kuşları kondukları yerlerden nasıl geldilerse, ey çiçekler siz de gizlice varlık alemine yüz gösterin, gelin! 27
27 İbrahim (a.s.), Cenab-ı Hakk’ın ölüyü nasıl dirilttiğini anlamak istedi. Kendisine; dört kuş alıp kesmesi, onları parçalayıp, parçaları birbirine karıştırması, birbirine karıştırılmış kuş etlerini dağların tepelerine koyması, sonra onları çağırması emredilmiş. Hz. İbrahim emredilenleri yapınca, her kuşun et parçaları bir araya gelerek dirilmişler. Bakara Süresi 2/260. ayete işaret eder.
• İrfan sahibi leylek, gurbetten, gizlilik aleminden geldi. “Lek, lek” diye söylenerek, dilsiz peltek kuşları tespih çeker bir hale getirdi.
• Kış mevsimi yüzünden kaçanlar, bozulanlar, gizlenenler, gizlendikleri yerlerin pencerelerinden göründüler, etrafa bakmaya başladılar.
• Kulakları küpelerle, boyunları mücevher gerdanlıklarla süslenmiş olan yeşil elbiseler giyinmiş güzeller ortaya çıktılar.
• Bahar mevsiminin bu sema’ ayında, binlerce huri kızları kış mevsiminin mezarı üstünde ayaklarını vura vura oynamaya başladılar.
• Ey söğüt ağaçları! Haydi, siz de başınızı ve kulaklarınızı oynatın. Eğer sizde de nergisler gibi aydın gören bir göz varsa ne duruyorsunuz, etrafınıza gayretlebakın!
• Ben söze; “Benden vazgeç!” diyorum. Ama, o çok inatçı yüzsüz, durmadan peşimden geliyor.
• Ben de onun yüzsüzlüğü sebebiyle aşıklara ait sözleri söylemiyorum, susuyorum.
• Gül; “Ey Medyenliler, kim kederli ise gelsin! Bizimle ferahlansın, neşelensin!” diye bağırdı.
• Cenab-ı Hakk, çıplak yeryüzüne acıdı da; “Haydi artık süslen, giyin!” diye buyurdu. Bunun üzerine yeryüzü nurlarla yemyeşil oldu.
• Yurtlarını bırakıp kaçanlar, başka yerlere göçenler geldiler, yeniden hayata kavuştular. Yarın onların hepsi de ilkbahar mahşerinde toplanacaklar.
• Onlar Allah’ın emri ile öldüler. Sonra dirilip geldiler. Cenab-ı Hakk, belalarla kışın dondurucu soğukları ile onları imtihan etti. Sonra lütfetti, onlara ihsanda bulundu.
• Allah’ın lütfu ile hararetli güneş doğdu. Böylece Cenab-ı Hakk’ın sanatının, kudretinin belgesi apaçık meydana çıktı.
• Cenab-ı Hakk buyurdu ki: “Bütün dünyada bulunan çiçekleri boya, fırça olmadan boyadık. Onlara çeşitli güzel kokular bağışladık. Süt emzirmeden çiçek bebeklerini büyüttük, geliştirdik, güzelleştirdik.
• Cennetler içinde cennet, cennetler içinde cennet meydana getirdik. Ey komşu, gel orasını vatan edin.
• Canları yücelere yönelttik, uçurduk. işte canlar, sevgilileri ile şimdi buluştu.”
• Yeter sus artık, sen onlarla sözle değil, susarak konuş. Zaten sükut, gizli şeyleri daha iyi anlatır, daha iyi açıklar.
1039. Gönüldeki duyguların gönülde uzun zaman kalmaması gerekir.
• Bence mekandan, yani bu dünyadan göçmek, yolculukların en hayırlısıdır. Çünkü mekanlar, mekansızlık aleminin perdeleridir.
• Mekanlar, su gibidir, mekansızlık ise, tatlı bir denizdir. Duru su, çukur yerlerdeki gölcüklerde durursa; bir yere akmasa, kokar, pislenir.
• Gönüldeki duyguların da gönülde uzun zaman kalmaması gerekir. Bu yüz dendir ki, duyguları, düşünceleri söyleyişte, anlayışta gönüİ için bir boşalma bir ferahlık vardır. Bu hal gönülde bulunan mahpus bir kuşun uçmasına benzer. Fakat, ey gönlümün kuşu gizlice uç; göz önünde apaçık uçma!
• Tavuklar avlunun içinde yeme doğru uçuşurlar, kuşlar kurtulmak içir havalanırlar, uçup giderler.
• Ey genç! Bu uçuşlar arasında fark vardır. Biri alçaklığa uçuş, öbürü cennetlere uçuştur.
• Bu iki uçuşta da, ilk önce bir zevk vardır. Fakat denenince, sıkıntılar başlatınca, aradaki fark meydana çıkar.
1040. Aşk bahçesinin meyvesi kararmış akılları parlatmada, güçlendirmededir.
• Ömürlerin en güzeli aşıkların gittikleri yolda sürülen ömürdür. Güzel bir dilberin buluşma va’dini bildiren bir göz işareti, bir aşık için ömrün en tatlı anıdır.
• Korkulu bir yerde, hizmetçiler arasında bile huri gibi güzel olan sevgiliyi görmek cana can katar.
• Yaşlarla dolu yüzüm, sevgilinin kapısının toprağını istiyor. Yüzüme o kapıdan toprak serpin. 0 toprak yüzümün duru suyunu daha da güzelleştirir.
• Özürler getirirken de, kınarken de onu görsem erir giderim. Çünkü o her halinde bana Şemseddin’in sıfatlarını haber verir.
• 0 selvi boylunun gölgesi ne de güzel bir gölge. Her korkudan, her beladan, hatta o gölgeye sığınandan da emin bir yer.
• 0 aşk bahçesinin meyvesi nurları kararmış akılları parlatmada, güçlendirmededir. Akılları artıran, yapılacak işleri gösteren şaraba hayret edin.!
1041. Peygamberleri perde gibi önüne çekmiş de; o perdenin arkasından haberler verir, sözler söyler.
• Gönlün de, canın da neşe yeri, huzur yurdu O’dur. Sonsuzluk koyundaki şarabın da kıvamı O’dur.
• Bütün dünyanın dili, damağı kupkuru. Herkes susuz, herkese, her şeye su veren, herkesin gıdasını temin eden O’dur.
• Gıdalar bile ondan gıda arar. Gıdalara gıda veren O’dur. Bu gıda bile buluttan suyunu onun müsaadesi ile alır.
• Biz insanlar yüzlerce azara, yüzlerce gazaba layığız. Layık olduğumuz cezanın yularını çekip kısan, acıyan, lütfeden, hak ettiğimiz cezayı bize vermeyen O’dur.
• O’nun hilminin, yumuşak davranışının yüzünden dünya küstahlaşıyor. Kul, padişahlık iddiasına kalkışıyor.
• Aşkından mahmur olanlara, her an görünmez şaraplar sunulmaktadır.
• Aşkı ile mahmur olmayanların da kulaklarını çeker, kulağın çekilmesi ne büyük bir devlettir ve devamlı bir ikbaldir.
• Peygamberleri perde gibi önüne çekmiş de, o perdenin arkasından haberler verir, sözler söyler.
• Kullar selam etmeden önce onlara selam eden O’dur. 28
28- En’am Süresi, 6/54. Syete işaret var.
• Sabahlar da O’nundur, akşamlar da O’nundur. Ne olur, bir gece olsun, onun aşkı ile dirilsen, uyumasan.
• Ey dost! Hamlık eder, gaflete kapılır, uyursan, 0 seni ham bırakmaz.
• Küçüklüğünden, zavallılığından ötürü bu ana kadar çok yerlerde uyudun kaldın. Buna rağmen 0 seni aşağılardan yukarılara doğru çekti durdu.
• Sen toprağa, bitkiye, erlik suyuna kaçardın. 0 seni varlık oltasına düşürdü Sana hayat verdi.
• Nice yollardan, merhalelerden çekti, seni misafirliğe getirdi. Seni intikam almak için getirmedi.
• Derde düşünce O’ndan olduğunu anlarsın. 0 bir avuç toprağa varlık, benlik verdi.
• Bir güneş, ışıkları ile bütün dünyayı kaplamıştır. Hangisi diyen, O’nu hissetmeyen kişi ne kadar kördür.
• İnsan bunalınca O’ndan başkasını çağırmaz. Ama dertten kurtulunca yine çerçöpe takılır.
• Hırsız olduğu, O’ndan çok şeyler çaldığı için insana işkence gerekir, 0 yumuşaklıkla, güzellik ile yola gelmez.
• Sus! Farsça’yı bırak da Arapça söyle: “Göçmeyi onlar istemedi, benim ömrüm istedi.” 29
29- Bu beytin ikinci mısraı Arapça’dır. Arap şairlerinden “Mütenebbî”nindir.
1042. Ne yüzle senden başkasından söz açayım?
• Senin huzurunda tutayım da canın adını anayım. Doğru olur mu? Senin karşında tutayım da gül bahçesinin sözünü edeyim, ne yüzle?
• Sen burada hazır ve nazırken, güzellerin güzelliklerinden söz açayım, doğru olur mu? Sözlerimden utanmaz mıyım?
• Nişanı, izi belirmeyen padişah, dünyayı güzel eserlerle süsledi. Ben o güzellikler içinde şekilden, izden bahsedeyim, doğru mu?
• Mekansızlık nuru bütün kainatı kapladı. Ben tutayım da yerden, yurttan söz edeyim, yakışır mı?
• Sonsuz sırlara aşina, eşsiz bir padişahın huzurunda gönlümden eğri büğrü sözler söyleyeyim, fikirler yürüteyim, ne yüzle?
• Güneşin nuru içinde dünya, yıldızlar gibi görünmez oldu. Ben tutayım da bir hiç olan, görünmez olan şu dünya malını, şu dünyada olup bitenleri söyleyip durayım, bu sözler yersiz olmaz mı?
• Sevgiliye doğru uçup giden canı, her cansıza yaşıyor gibi görünen ölmüş kişilere anlatayırn, doğru olur mu?
• Canın bile mahrem olmadığı bir sözü dille, ağızla söylemeye kalkışayım, ne yüzle, bu olur mu?
• Allah’ım, sen yüzlerce canın, yüzlerce cihanın padişahlar padişahısın. Ben tutayım, candan laf edeyim, cihandan söz açayım, yersiz sözlerimden ötürü beni affet!
1043. Gönül, sevgilinin yurdu oldu.
• Ey benim canım! Ey benim ay yüzlü sevgilim! Senden gelen bela bana candan da tatlıdır. Bu yüzden ben, tatlı canı bıraktım. Varsın senin için yansın, yakılsın.
• Can, seni görünce kendinden utanır. Gönlüm şaşırır, ayağı balçığa saplanır. Benim gönülle alakam kalmadı. Çünkü o, gönülde yaşamaktadır. Gönül onun yeri yurdu oldu.
• Sen bir güneşsin, gönül ise bir kuyuya düşmüştür. Arada sırada ışığını kuyuya düşür. Çünkü gönül, cana canlar katan aşkınla eriyip gitmededir.
• Ben kendimde olunca bakırım. Seninle olunca altın kesilirim. Kendimde olunca taşım, seninle olunca inci haline gelirim. Senin kaftanını giymek ümidi ile aşka düşmüşüm, kemer bağlamışım.
• Ey ay yüzlüm! Dökülsem de sana muhtacım, bitsem de sana muhtacım. Senin kehribarının aşkı ile saman çöpü gibi uçar giderim.
• Ey güzel yurdum Tebriz! Şemseddin yüzünden hayhuya düştüm. Ben senin buluşma Kabe’ne “Lebbeyk” diye diye geliyorum.
1044. Sen burada iken, güzellerin güzelliklerinden bahsetmekten utanırım.
• Senın karşında “Can’ın adını söylemek, gül bahçesinden bahsetmek saygısızlık olur.
• Sen burada iken güzellerin güzelliklerini anlatmaktan utanırım.
• Yalnız ilkbahar değil, yüzlerce bahar senden, senin güzelliğinden utanmışken ben nasıl olur da sonbahar mevsiminin hikayesini söylerim?
• Sen, yüzlerce canın, yüzlerce cihanın padişahlar padişahısın. Böyle olduğu halde ben nasıl olur da candan, cihandan bahsedebilirim?
• Senin tatlı konuşmaların canın bile ağzına sağmazken, ben nasıl olur da dilimle seni övebilirim?
• Senin ay yüzün ortaya çıkınca, dünya utancından kaybolup gider. Benim böyle bir ay’ı gizli söylememe imkan var mı?
• Bütün alem senin güzelliğinin yüzünden la’l olmuş. Ben senin önünde ne yüzle la’l ma’deninden bahsedebilirim?
• Senin yüzünden gönüller yakîn, yani tam inanç nuru ile dolmuşken, nasıl olur da ben bu inancı şüphe ile karıştırırım?
• Güzelliğinin nuru, güneş gibi yeryüzünü aydınlattı. Bu hal karşısında benim ay’dan ve yıldızlardan bahsetmem doğru olur mu?
• Tebrizli Şems’in lütfu, ihsanı haddi aşmışken, ben nasıl olur da ondan şikayet ederim, feryad ederim, buna imkan var mı?
1045. Ey bülbül; ey binlerce aşk masalı okuyan aşık! Bize baharın güzelliğinden bahset!
• Ey ilkbaharın parlaklığı! Bir şeyler söyle; ey lale bahçesinin neşesi, söyle!
* Ey bülbül! Ey binlerce aşk masalı okuyan aşık! Baharın güzelliklerinden, vasıflarından bir şeyler söyle!
• Ardıcın ve çınarın üstüne kon da, uzun boylu selvinin salına salına yürüyüşünü, gülün yüzünün güzelliğini anlat!
• Sonbahar geçti gitti. Gül, güzel yüzünü gösterdi. Selvinin üstüne kon da çekinmeden gülü methet!
• Sana “Üzümün canı nasıldır?” diye sorarlarsa yaprağına bakmadan söyle!
• Özrünün kabul edilmesini istiyorsan, sen bize güzel yüzlü çiçeklerden bahset!
• Mest olmuş aşıkları kararsız kılmak istiyorsan, onlara mahmur nergisin gözlerini methet!
• Biz bugün şarap içmek istiyoruz. Haydi ey güzel, sen bize saki ol, güpe gündüz şarkılar söyle!
• Sarhoşluk geldi; bıkma, usanma gitti. Artık yüz kere söyle, bin kere söyle!
• Ey Hakk arifi sevaba girmek, Hakk’ın rahmetini kazanmak istiyorsan; bi şeyler söyle! Bize Hakk’tan, hakîkatten, aşktan bahset!
• Ey arif! Seni bekliyoruz. Çabuk gel, bizi bekletme! Ateşine yakma, hemen söyle!
1046. Dertlerle, ağrılarla dolu olan bu toprak, baştan başka manevî bir baş elde eder.
• Mest olarak salına salına ona doğru giden can, ne mutlu bir candır. 0, beden eşeğinden kurtulmuş, sevgiliye yalnız can olarak gitmektedir.
• 0, iki na’lini de ayağından çıkarır, böylece dünyadan da, kendinden de vazgeçer. Hz. Musa gibi sıdk, doğruluk ayağını sevgilinin kapısına basar.
• Cercis gibi onun aşkı ile yüz kere şehit olur, yahut îshak gibi onun hançeri ile kesilir. 30
30 Bir peygamber olan Cercis yetmiş kere şehit edildi. Her öldürülüşte Allah onu diriltti. İsmail’in (a.s.) değil de İbrahim(a.s.)’ın oğlu îshak’ı Allah’a kurban etmek istediğini yazanlar da var.
• Dertlerle, ağrılarla dolu olan bu toprak, baştan başka bir baş elde eder. Mağfiret; kendi miğferini onun başına kor.31
31 Hz. Mevlana, başka bir gazelinde şöyle buyurmuştu:
“Fakat sizin iki başınız vardır. Biri dünyaya ait toprak baş, öbürü göğe ait tertemiz, ruhanî baş.” (Dîvan-ı Kebîr c. I, 463)
• Anası, babası, yakınları onu toprağa gömdükleri zaman, o bir balık halini alır. Anası, babası da deniz olur.
• Aşk, kıyısı, dibi olmayan bir hayat deryasıdır. Onun en değersiz armağanı, ölümsüz bir yaşayıştır.
• Güneşle ay her gece yatarlar, sanki gurub mezarına gömülürler. Fakat, büyük Yaratıcı’nın cevherinin parlaklığı, mezarda onlara yeni bir nur, yeni bir parlaklık verir.
• Onun mahşerinden haberi olan, onun mahşerini gören ölüm meleği Azrail, onun canını yüzlerce nazla, niyazla alır.
• Halkın gözünde bedenimiz, mezarda toprak altında uyumaktadır. Ama aslında ruhumuz onun yeşilliğinde, gül bahçelerinde selviler gibi salına salına yürümektedir.
• Bedenin uyuduğu mezar çöplüğünde cana binlerce bağ, bahçe var. Hal böyle iken can mezardan niçin korkar durur?
• Cenab-ı Hakk, kanı, saf şarap gibi cana gıda olarak lutfetmiştir. Sen şimdi insanın nurlarla dolu bedenine, kırmızı yüzüne bak!
1047. Bana ayrılığını gösterme, ayrılığın pek taş yüreklidir.
• Göz de, akıl da, can da giderse gitsin, sen gitme! Bence seni görmek, onlardan daha iyidir. Yeter ki, sen gitme!
• Güneş de, gök de senin gölgene sığınmışlardır. Eğer şu gökyüzü, şu yıldızlar giderse gitsinler, yeter ki, sen gitme!
• İman ehlinin hepsi de son nefeslerinde imanlarından ayrılmaktan korkarlar. Ey iman padişahı! Benim korkumsa, senin gitmendendir. Ne olur sen gitme!
• Sen gitme, gidersen benim canımı da al beraber götür. Eğer beni bu sofradan alıp kendinle beraber götürmeyeceksen, gitme!
• Ben seninle beraber olunca, cihanın her cüz’ü bana bahçedir, bostandır. Sonbaharda bahçenin, bostanın güzellikleri gitse bile sen gitme!
• Bana ayrılığını gösterme, ayrılığın pek taş yüreklidir. Ey güzelliği yüzünden taşın bile la’l olduğu sevgili, sen gitme.
• Zerre de kim oluyor ki; “Ey güneş gitme!” desin? Kul da kim oluyor ki; “Padişahım gitme!” demeğe cesaret edebilsin?
• Fakat sen ab-ı hayatsın. Bütün insanlar da o ab-ı hayatın içinde yüzen balıklardır. Keremin pek boldur. İhsanına son yoktur. Merhamet et, kerem buyur da gitme!
1048. Herkes aşık olamaz, aşık olan kişiye dert gerek.
• Kardeşim! Herkes aşık olamaz. Aşık olan kişiye dert gerek, dert nerede? Aşık olan kişinin sabırlı olması, aşkına sadık kalması lazımdır. Böyle bir er nerededir? Gerçek aşık nerededir?
• Ne zamana kadar böyle yersiz, manasız düşüncelere kendini kaptıracaksın? Ne zamana kadar “Ben” düşüncesine saplanıp kalacaksın? Hani ateşli naralar, nerede sararmış yüzler ?
• Ben kimya ve altın aramıyorum. Altın olmaya istidadı bulunan bakır nerede? Aşka doğru hararetli hararetli, hızlı hızlı gideni kim bulmuştur. Yarı hararetli, yarı soğuk yol alan nerede?
1049. Ey canımın canı; bensiz gitme!
• Ey canımın canı! Ne de hoş salına salına gidiyorsun. Bensiz gitme, ey dostların hayatı, ey dostların canına can katan, gül bahçesine bensiz gitme!
• Ey gök, bensiz dönme, ey ay bensiz parlama, ey yeryüzü bensiz yeşerme, bitki bitirme, ey zaman bensiz geçme!
• Bu dünya da seninle hoş, güzel, o dünya da; bu dünyada da bensiz olma, o dünyaya da bensiz gitme!
• Ey apaçık bilinen, görünen; bensiz bilme! Ey dil; bensiz okuma! Ey göz; bensiz görme! Ey ruh; bensiz gitme!
• Gece ay ışığında yüzünü ak görür. Ben geceyim. Karanlığımı gideren, aydınlatan sen, bana bir aysın. Gökyüzünde bensiz yürüme!
• Diken güle sığındı, onun sayesinde ateşten emin oldu, kurtuldu. Sen bir gülsün, ben de senin dikeninim. Gül bahçesine bensiz gitme!
• Bu yola iz bilmeden düşene yazıklar olsun. Benim aradığım, izinde olduğum sensin. Ey izi görünmez dost, bensiz gitme!
• Bu Hakk yoluna bilgisiz düşene yazıklar olsun. Ey yolu izi bilen! Benim bilgim sensin, bensiz gitme!
• Başkaları sana “aşk” diyorlar. Halbuki ben sana “aşk sultanı” diyorum. Ey şunun bunun aklına, vehmine sığmayacak kadar yüce varlık! Bensiz gitme!
1050. Aşk kasabı ol, kibrin ve hiddetin kanını dök!
• İnsanlann birbirlerine karşı duydukları hiddet, öfke; hep kibirden, kendini beğenmekten, kendilerini başkalarından üstün görmekten ileri gelir. Bu yüzden aklını başına al da, kibirden gönlünü temizle! Eğer kibirli olmak istemiyorsan, kibri bırak, alçak gönüllü ol!
• Hiddet, kızgınlık kendini beğenmekten, benlikten doğar. Sen ikisini de ayağının altına al! Onları kendine merdiven yap da, göklere yüksel!
• Sen nerede bir öfke görürsen, o öfkede kendini beğenmeyi ara! Benliği ara! Yürü git, Dahhak ol!32
32-Dahhak: Üç başlı bir yılan olarak tahayyül edilen efsanevî bir kahraman.
• Kendini beğenmekten ve öfkeden kurtuldunsa, bir köşeye çekil! Rahatça huzur içinde yaşa! Eğer bu iki huyla beraber yaşamaktan zevk alıyorsan git, gamlara dal! Bahtsız bir ömür sür!
• Köpekler gibi kızmayı bırak da, arslanların kızmasına bak! Arslanların kükreyişini gördüğün zaman da koyun gibi yavaş ol ! 33
33-Şırazlı Hafız merhum: “İki dünyada da huzur içinde yaşamak, dostlara lutuflarda, iyiliklerde bulunmak, düşmanları da idare ederek yaşamak gerekir.” demektedir.
• Seni öfkelendirecek tatlı lokmayı yeme, hakkında; “Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım!” denen eşsiz varlıktan lokma ye, onun kulu, kölesi ol!34
34-Peygamber Efendimiz hakkında söylenmiş bir hadîs-i kudsîde: “Habîbim, sen olmasaydın ben kainatı yaratmazdım!” buyurulmuştur.
• Yürü git “hüve”nin (=0’nun) kasabı, aşk kasabı ol. Kibrin ve hiddetin kanını dök! Ne zamana kadar bu iki köpekle beraber uyuyup kalacaksın? Artık aklını başına al, onlardan kurtul!
1054. Dünyayı birbirine katan hep senin sevdandır, senin sevdandır.
• Sevgilim! Dünyayı birbirine katan hep senin sevdandır, hep senin sevdandır. Yaşayıştan duyduğum zevk de, hep senin tatlı lütfundan, hep senin tatlı lutfundandır.
• Gökyüzünün eteği incilerle, mercanlarla, la’llerle doludur. Gökyüzü, bunların hepsini, senin ayaklarının altına saçmak için toplamış, senin ayaklarının altına saçmam için toplamış.
* Aşıkların canları, seller gibi coşarak, köpürerek senin denizine doğru akmadadır, senin denizine doğru akmadadır.
• Sevgilim, aşıkların mahmurluğu, senin dün gece onlara sunduğun şaraptandır. Bense bugün harabım, senin yarın sunacağın şarabı düşünüyorum. Senin yarınını düşünüyorum.
• Senin gönlünün saflığına, tertemiz oluşuna dikkat ettim. Sonra senin yüzünde ben ay’ı gördüm, ay’ı gördüm.
• Ben senin yüzünde ay’ı görünce, sana; “Ay!” diye seslendim. Böyle seslenmekle ben, büyük bir suç işlediğimi anladım. Ay da kim oluyor ki, sana eş olsun! Ay da kim oluyor ki, sana eş olsun!
• Büyükler büyüğü Şemseddin Efendimiz şöyle diyor: “Gönül şehrini hep senin kavgan, gürültün kaplamış, senin kavgan, gürültün kaplamış.”
1055. Arılar, karıncalar gibi yüzlerce ev yapsan, yine seni kimikimsesiz, evsiz barksız bırakırım.
• Eğer sen bana aşıksan, ben seni perişan ederim. Beni iyi dinle! Şu fanî dünyada az ev yap, sonra onu yıkar, viran ederim, beni iyi dinle!
• Arılar gibi, karıncalar gibi yüzlerce ev yapsan yine seni kimi-kimsesiz, evsiz barksız bırakırım, beni iyi dinle!
• Sen erkek, kadın bütün insanların sana hayran olmalarını, sana karşı duydukları sevgi ile mest olmalarını istiyorsun. Fakat ben, seni mest etmeyi, seni şaşkın hale getirmeyi istiyorum.
• Mademki Halil’sin, ateşten hiç korkma, emin ol! îçin rahat etsin! Ben ateşi sana yüzlerce gül bahçesi yaparım, beni iyi dinle!
• Sen, Kaf dağı olsan; seni hızlı hızlı dönen değirmen haline getirir, seni fırıl fırıl döndürürüm, beni iyi dinle!
• Sen belki de hünerde zamanın Eflatun’u, Lokman’ı olsan, seni bir bakışta hiçbir şey bilmez bir hale getiririm, beni iyi dinle!
• İsmail gibi seni kurban etmek istemem. Boğazına bıçaklar sürmem. Ne el görünür, ne yara görünür, beni iyi dinle!
• Ben devlet kuşuyum. Senin başına gölge düşürmek lutfunda bulundum. Böylece seni eşsiz, üstün bir padişah yapacağım, beni iyi dinle!
• Kendine gel de, az oku! Lüzumsuz kitaplarla kendini yorma! Sus, sabırlı ol! Ben seni kitap yapayım, ben seni Kur’an’ın ta kendisi yapayım.
1056. Temiz, lekesiz bir gönüle sahip olan herkes, gönül sesi ile balçıktan meydana gelen bedenin sesini ayırdeder.
• Ey aşıklar, ey aşıklar! Onun yüzünü görenin aklı başından gider, huyu değişir. Deli divane olur, kendinden geçer.
• Kendine gelince, sevgiliyi aramaya koyulur. Onda dünya sevgisi kalmaz Dükkanı bile yıkılır. Zerredeki su gibi, yüz üstü sürünerek ona doğru koşar durur.
• Aşk yolunda mecnun olunca, gökler gibi dönmeğe başlar. Böyle bir hastalığa tutulan, sonunda onun dermanını bulur.
• Aşk, nice gönülleri yaraladı. Nice uykuları kaçırdı. Onun büyüleyen nergis gözleri Firavun’un sihirbazlarının bile ellerini bağladı.
• Bütün padişahlar o benzeri olmayan sevgilinin dilencisi; bütün güzeller onun güzelliğinden kırıntılar almışlardır. Arslanlar bile onun mahallesindeki
köpeklere karşı kuyruklarını kısmışlar, ona teslim olmuşlardır.
• Göklere bir bak, ermişlerin kalesini seyret! Onun burcunda, kale bedeninde nice ışıklar var, nice meş’aleler yanıyor.
• Ey karanlık gecelerde, göklerde parlayıp duran ay, sen onun yüzünü mü gördün? Güzelliği, nuru ondan mı aldın? Ey gece! Sen onun saçlarını mı gördün? Hayır hayır, olsa olsa onun siyah saçlarının bir telini mi gördün?
• Bu gece siyah elbiseler giymiş; her halde yaslı olacak; kocası ölmüş bir kadın gibi siyah elbiselere bürünmüş.
• Ey gece! Bu feryadıma, bu fıganıma senden yardım istemiyorum. Çünkü, sen de benim gibi onun çevgeninin önünde bir top gibi yuvarlayıp duruyorsun.
• Onun çevgenine top olan, saadet topunu elde eder de, gönül gibi onun çevgeninin önünde top olur, başsız ayaksız koşar.
• Sen aşka dayan, çünkü aşk baştanbaşa odur, onun yüzüdür. Onun gözüdür. Bu tarafa dönmüştür. Seni gözetmektedir. Zaten aşkın varlığı yüzünden gözden, görüşten başka bir şey değildir.
• Aşkın şekli yoktur. Fakat işi gücü şekil yapmaktır. Ey gönül! Sen bir türlü şekilden suretten geçemiyorsun. Çünkü onun cinsinden değilsin.
• Temiz, lekesiz gönüle sahip olan herkes, gönül sesi ile topraktan meydana gelen bedenin sesini ayırt eder. Bu ses onun ceylan şekline girmiş arslanının kükreyişidir.
• Bu aşk bana misafir oldu. Canımı vurdu, yaraladı. Bu aşk, herkese nasip olmaz. Bu sebeple bu hal bana yüzlerce lütuftur. Yüzlerce ihsandır. Bana vuran, ele, kola yüzlerce aferin.
• Ben elimden, ayağımdan vazgeçtim, araştırmayı bıraktım. Ey araştırması ile bizim araştırmamızı süpüren, yok eden aziz dost!
• Ne zamana kadar; “Hey gönül!” deyip duracaksın? Şu gönül sevdasından vazgeç de sus artık! Gönül onun “Hu” sesini duyunca, artık benim hay ve huyumun bir değeri kalmaz.
1057. Sana misafir olan can, ekmek yerine neşe yer.
Müstef’ilün, Müstef’ilün, Müstefilün, Müstefilün,
(c.V, 2138)
• Ey aşk! Sen mi daha biçimlisin, hoşsun, yoksa senin bahçen mi, bahçendeki elma ağaçları mı daha düzgündür? Ey özlem duyanlara canlar bağışlayan yeni ay, bir doğ, bir dön!
• Ey güzelliği ile halkın başını döndüren aşk! Sen göklere merdiven dayarsın. însana kanatlar verirsin. Aynı zamanda herkesin başını belaya sokarsın. Yüzlerce kavgaya salarsın.
• Ey aşk! Sen ne güzel huylusun, ne güzel yüzlüsün. Ey aşk; sen eğlenmeyi, işreti de çok seversin, eşine, dostuna neşeler verirsin.
• Ağaçlar oynamayı senden öğrenirler. Ter ü taze tomurcuklar, seninle dala ayak basarlar. Yapraklar da meyveler de senin ab-ı hayat kaynağından içerler, mest olurlar.
• Bahçesinden armağan olarak hazanı olmayan bir bahar istediği içindir ki, senin güller saçan rüzgarınla, yapraklarını döküp saçmadadır.
• Senin neşe bahçelerinde, ne de hoş davetçilerin var? Sana misafir olan can, ekmek yerine neşe yer.
• Tedbirlere giriştim, fayda etmedi. Gönül zincirlerini kırdı da, canı çeke çeke, sürüye sürüye senin şadırvanının önüne getirdi.
• Orada ne bir inatçı görüyorum, ne de soğuk kişi. Orada her an bir hayat var. Her an ucuz, bol ihsanlardan bir ihsan, bir lutuf var.
• Kıyamete kadar, senin yüzünün güzelliğini anlatsam, hiç durmadan vasıflarını sayıp döksem, bitiremem, aciz kalırım. Senin uçsuz, bucaksız denizin bir çanak su almakla biter tükenir mi?
1058. Ben sözü aşkla söylüyorum. Çünkü dersi aşktan alıyorum.
• 0 yokluktadır, 0 yokluktadır, 0 yokluktan doğandır, 0 yokluktadır. 0 her şeyi bilir.
• 0 latîftir, 0 latîftir, 0 emîrdir, emîrdir. 0 mülk ve saltanat sahibi bir emîrdir.
• 0 sığınaktır, o sığınaktır. 0 her günahkarın, her suçlunun sığınağıdır. 0 ışıktır, 0 ışıktır. 0 eşi benzeri olmayan bir ışıktır.
• 0 sakinliktir, 0 sakinliktir. 0 her deliliği teskin eder. 0 cihandır. 0 pek tatlı bir cihandır.
• Sen sırrını ona söyleyince 0 bütün aleme söyler. Gizlesen de bil ki, 0 her gönülde olan sırrı bilir.
• Herkes seni terk etse, 0 seni yalnız bırakmaz. Gel de şu devlet gölgesine gır! 0 kaçırılmaya imkan bulunmayan bir padişahtır.
• Sen O’nun harmanına git, 0 seni canlandırır, yetiştirir, geliştirir. Ey can! Sen Onun eteğinin altına sığın! 0 kılıcı da, oku da sana değdirmez.
• 0 ne buyurursa; “Duyduk, itaat ettik.” de! Neden korkuyorsan, O’ndan seni ancak 0 kurtarır, 0 kurtarır.
• Küfür olsun, günah olsun, isterse kapkara şeytan olsun, bütün bunlar O’nun güneşinin ışığında aydınlık veren bir dolunay olurlar.
• Ben sözü aşkla söylüyorum. Çünkü dersi aşktan alıyorum. Ben canımı O’nun önüne koyuyorum. O’na peşkeş çekiyorum. 0 pek az şey kabul eder. Her şeyi kabul etmez.
• Benim perde arkasında bir putum var. Bu dünya putu pek güzeldir. Ama o ölü bir puttur. Onu diri sanarak bağrına basma! Çünkü o soğuktur, zemheridir.
• 0 şık, süslü elbiseler giymiştir. Yüzlerce hileler düşünmektedir. Genç görünmeğe çalışıyor ama, o binlerce eşten arta kalan kart bir varlıktır.
• Gönlüm coştu, yüzlerce kaynak akıtmak istiyor ama, dünya putu yolumu kesti. 0 yol kesmesini pek iyi bilir.
1059. Kalbleri kırık, mahzun kişilerin evlerine ışık ol!
• Ey benim canım! Gün geçti gitti ise gitsin, sen geceleyin mest olanlara misafir ol! Bir gece sabaha kadar kendinden geçmiş olanlara misafir ol!
• Ey güzeller Yusuf’u! Yakupların gözlerinin önünden ayrılma! Bu geceyi bir Kadir gecesi yap! Kalbi kırık, mahzun kişilerin evlerine ışık ol!
• Biz uzak isek yakınlık göster, bize acı, rahmet ol! Biz çıplaksak bize hil’at ol, elbise ol! Biz zayıf isek bize sıhhat ol, biz dert isek bize derman ol!
• Küfür isek, bize iman ol, suç isek merhamet ol, bizi affet! Aç ve fakir isek, bize ihsan ol, cennet ol!
• Bekçilik ederek can davulunu çal! Şeytanı kovmak için şihaplar at! 36
36 Mülk Süresi, 67/5. ayete işaret var.
• Sen bir denizsin, dünya ise balık! Balıkların yaşamasını istiyorsan, onlara ab ı hayat ol!
• Karanlık gecelerde ay’ın bize misafir olması ne hoştur. Ey benim ay yüzlüm, geceleri yolculuk edenlere doğ, parla, onlara yol göster!
• Ey ıztıraplara düşmüş gönül; sus artık! Hayırdan, şerden bahsetme! Madem sırları meydana çıkaranın sırrı onun huzurundadır, ağzını kapa, gizle!
1060. Taş sana kavuşma hevesine düşer de yarılır, parçalanır.
• Taş, sana kavuşma hevesine düşer de yarılır, parçalanır. Can da senin neşene, sevgin hevesine kapılır da kol kanat çırparak uçar!
• Senin aşkınla ateş erir, su olur. Akıl harap olur, yıkılır. Gözlerim senin yüzünden uykuya düşman olur.
• Sabır elbisesini yırtar, akıl, kendinden geçer. Ejderha olan aşkın ise insanları yer, taşları yutar.
• Yürüyüp gideni bağlama, gülmeyi ağlamaya çevirme, bu kuluna cefa etme. Çünkü onun senden başka, senin yerini tutacak kimsesi yoktur.
• Suyun derede aktıkça, sözlerim nasıl olur da düzgün olur? Bazen senden utanırım, nefes bile alamam.
• Senin aşkının gıdası nedir? Şu yanmış, kavrulmuş ciğerim, benim yıkılmış, harap olmuş gönlüm nedir? Senin için vefa kumaşının dokunduğu yerdir.
• Senin vasıflarını saymak, seni övmek için şarap küpü coşuyor, köpürüyor. Çeng coştukça coşmada; “Şarap içen yok mu?” demede.
• Aşk kapımdan içeri girdi, geldi, elini başıma koydu. Beni sensiz görünce; Yazıklar olsun sana !” dedi.
• Ben bu dünyayı yaşanması zor bir menzil olarak gördüm. îşleri karmakarışık, zorluklarla dolu. Gönül de elden gitmiş, ben de orada senin eline, ayağına kapandım kaldım.
1061. Bulunduğun hale şükret! Cefadan değil, vefadan bahset!
• Ey gönlü sözlerle dolu olduğu halde susan aşık; ötelerden bir haber var mı?Sen “(Hel eta)” süresini oku (=La feta)” nüktesini söyle! 37
37 Kur’an-ı Kerîm’in 76. “Hel eta” süresi “Dehr” ve “İnsan” adlan ile de anılır, bu surede insanın insan haline gelmeden önce maddî varlığının geçirdiği safhalara işaret edilir. “İnsanı erlik tohumundan yarattık, ona işitme, görme vasıfları verdik.” diye buyurulmuştur. Bu surenin 8. ayetinden sonra Hz. Ali ve ehl-i beytine sevgi saygı duyulmasına işaret edilir. ” nüktesi odur. Ehl-i beytten olmayanlara değil, ehl-i beytine saygı gerekir.
• Can çadırını göklerin üstüne kur! Denizin gönlünden dalgalar kopar. Varlık tulumunu yırt. Şu iki üç sakayı bırak gitsin.
• Varlığından yola düşüp, benliğinden kurtulursan, iki dünyadan da vazgeçersin. Sen kimden çekiniyorsun; korkma söyle!
• Manevi incilerle dolu, la’l renkli şaraptan haberin var mı; yok mu? Gönlümüze kıvılcımlar saç, başımıza çık da şu sorulara cevap ver!
• Gökyüzü sakîsi neşeli bir halde; yeryüzü meclisinde şarap içenlerin, eğlenenlerin dudakları kupkuru. Bu iki halden gece ile gündüz meydana gelmiş. Neden bu böyle olmuş; söyle!
• Gökyüzünün gönlünden rahmetler yağmış, yeryüzünde bağlar, bahçeler, güller, yaseminler bitmiş. Sonbahar rüzgarı ise pusuda bekliyor. Bu neden böyle oluyor; söyle!
• Cimrilik, cömertlik, hayır, şer birbirinden ayrı değil. Bir de değil, iki de değil, iki görünen nedir, öyle!
• Ey mest olmuş bülbül, gelmekte olan kış mevsiminin rüzgarlarından, soğuklarından ne vakte kadar feryad edeceksin? Cefayı hatırlayarak feryad edip durma! Bulunduğun hale şükret! Cefadan değil de, vefadan bahset!
• Şu fanî dünyada, şu iki konaklık yolda hiçbir şükrün yok ki, şikayetsiz olsun. Yok ol, yokluğa dal da safa aynasını seyret, onu anlat!
• Cüz’ü bırak, küllden bahset! Dikeni bırak, gülden bir şeyler anlat! Onun sıfatlarından geç, zatına yönel, Allah’tan bahset!
1062. Ey balçığa bulanmış, kirlenmiş insan, şu tozdan, topraktan yıkan, temizlen!
• Dünyada hiç kimseyi görmedim ki, baştan başa kanatlı olmasın. Herkes isteklerınin havasında uçmada, herkes coşkun, herkes ateşli, herkes pusuda, herkes sevmek için bir bahane arıyor.
• Herkes aşktan meydana gelmiş, herkesin ciğeri yaralı, herkes dudağını yummuş konuşmuyor ama, herkesin can bahçelerinde şakayıklar açılmış.
• İyi, kötü bütün hakîkatler arslana benzerler, onlara dokununca alemi birbirine katarlar.
• Her insanın topraktan yaratılmış olan bedeninde nice gökyüzü güneşi vardır. Orada nice güçlü, kuvvetli kükremiş arslanlar ceylanlar şekline girmiş, gizlenmişlerdir.
• Bu gizli gerçek, insanların yaratılışı gibi balçık ile havadan doğmamıştır. Bu damatla bu gelinden, yani toprakla havadan çok eşsiz çocuklar doğmuştur. Ama bu hakîkatler onlardan meydana gelmemiştir. Bunlar görünmez alemde tasarlanmışlardır.
• Düşüncenin ayağı balçığa saplanmıştır ama, o nice yerleri dolaşır, Zuhal yıldızının bile üstüne ayak basar.38
38-Hz. Mevlana bir Mesnevî beytinde; “Ey kardeşim, sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan bir yığın et, kemiktir.” diye buyurmuştur.
• “Ey balçığa bulanmış, kirlenmiş insan; şu tozdan, topraktan yıkan, temizlen!” diye ta yücelerden peygamberler eliyle lütuf ve merhamet suyu akıtılmıştır.
1063. Dilersen akik ol, elmas ol! Dilersen kerpiç ol, taş ol! Bu ülkeye o da lazım, bu da.
• Dünyada böyle bir ay, böyle büyük bir varlık olamaz. Ey gönül aksak yürü, inada kalkışma! Beni savaşla korkutuyorsun. Haydi savaş bakalım, savaş!
• Biz ebediyet şarabı içmiş, Hakk sevgisi ile mest olmuş kişileriz. Sen ise akıllısın, hünerlisin; tanınmak istiyorsun, şöhret peşinde koşuyorsun.
• Sevgilinin aşkı ile can ver! Bu varlık, benlik dövüşü aşksız çözülmez. Ey ruh, burada mest ol! Ey akıl, sen de burada topalla!
• Onun aşk ayranına düşmüşsün. Zaten sen onun aşkından doğmuşsun. Esirsen yüzlerce fersah ileriye koş; bu puttan, bu güzelden kurtulmana imkan yok.39
39-Eski insanların kullandıkları “Fersah” mesafe , bugünün beş kilometrelik bir mesafesidir.
• Mümin isen o seni aramadadır. Kafir isen seni imana çağırmadadır. istersen bu tarafa git, sıddık ol, doğru bir insan ol. istersen o tarafa git, fırenk ol, sapık ol!
• Gözün onun bağında bahçesinde kalmış. Kulağın onun tatlı sözlerinde. Sen onun gelirine, ihsanına dal, bal arısı gibi ol! Onun hurma fidanına sarıl, salkım salkım meyve ver! insanlara yararlı ol!
• Gökyüzünün beli bükülmüş, onun okuna yay olmuştur. Su onun emrine uymuş çağlayarak denize doğru koşmadadır. Doğru isen git bir eren ol! İnsanca doğru yürümesini bilmiyorsan, eğri büğrü gidiyorsan, yengeç ol!
• Onun yüce, geniş bir ülkesi var. Nasıl olursan, ne olursan ol sen ona lazımsın. Dilersen akîk ol, la’l ol, elmas ol! Dilersen kerpiç ol, taş ol! 0 büyük ülkeye o da lazım, bu da.
• La’l isen de gel, taş isen de gel, onun bela seline düş, yuvarlana yuvarlana onun “Ehadiyyet” (=birlik) denizine doğru koş, koş da ilahî aşkla çırpınıp duran aşk denizine misafir ol!
• Bu deniz Hızır(a.s.)’ın ab-ı hayatına benzer. Ne kadar içersen iç eksilmez. 0 denizin suyu eksilirse, senin gönlün de o zaman daralsın, senin canın sıkılsın.
1064. Hepimiz, bütün insanlar, ayrı ayrı dillerle dosta sesleniriz. Hepimizin duygusu bir ama, dillerimiz ayrı.
• Akıl çengimdem benlik, senlik telini kopar; onun yerine sevgi telini tak! Vakit geçirmeden gönül nağmelerini seslendirmeye başla, bir benim için çal, bir de senin için çal!
• Bütün insanlar, ezelden geldiğimiz için, oraya karşı duyduğumuz iştiyakta, özlemde birleşiriz, bir oluruz, ama söze başlayınca hepimiz ayrı ayrı dillerle dosta sesleniriz. Hepimizin duygusu bir ama, dillerimiz ayrı.
• Bir mağaraya girince Hz. Muhammed’le, Hz. Ebubekir gibi oluruz. Birbirimize çok yakın oluruz. Çünkü ikilik benim için ayrı bir mağaradır, senin için ayrı bir mağaradır.
• Çeşitli hadiselerle çalkanıp duran ve manevî dikenlerle dolu olan şu dünyada çok sefer ettik, çok dolaştık durduk. Artık sen ayağından benlik senlik dikenini çıkar at!
• Ey gönül, sen kendi Mesîh’inin gölgesine sığın da orada mest bir halde yat, uyu! 0 gitmiş idi, onu kaybetmiştik. Sen de ben de onun için ağlayıp inlemede idik.
• Ben altın sevdasına düştüm. Dünya malı için didinip duruyorum. Sense ey baş, ibadetle meşgulsün. Secde edip duruyorsun. Evet, senin de işsiz güçsüz durman doğru değildir. Benim için de işsiz güçsüz durman doğru değil.
• Beni arayan kişi, beni senin mahallende aramalı. Çünkü ikimiz Leyla ile Mecnun gibiyiz. Birisi Leyla olsa, ancak sen olabilirsin. Mecnun olsa o da ben olabilirim.
• Sus ki, susmak bana da övünülecek bir şeydir, sana da. Söylemede sabredememek, durmadan konuşmak sana da ayıptır, bana da.
1065. Ondan başka hiçbir şeyden bahsetme!
• Ben, bir ay yüzlü dilberin kölesiyim. Bu yüzden benim yanımda ay’dan, ay ışığından, şekerden başka şeylerden hiç bahsetme!
• Dün deli oldum, aklımı kaybettim. Aşk, beni gördü de dedi ki, “Ben geldim, aklını başına al, artık bağırıp çağırma, elbiselerini yırtma, hiç söylenme!”
• Ben dedim ki: “Ey aşk! Ben başka bir şeyden korkarım.” Aşk dedi ki “Ondan başka bir şey yoktur. Yalnız ondan bahset, ondan gayrısından söz açma!”
• Ben senin kulağına gizli bir şeyler söylemek istiyorum. Başını salladı da “Evet!” dedi. “Sen bana yalnız sır söyle, başka bir şey söyleme!”
• 0 sırada can gibi bir ay, gönül yolunda belirdi. Gönül yolunda sefer etmek ne hoştur, ne güzeldir; hiç sorma!
• Ben dedim ki: “0 ay yüzlü güzel, acaba melek midir; insan mıdır?” Aşk cevap verdi de dedi ki: “0 ne melektir, ne de insan, bunu bana hiç sorma!”
1066. Sen ve ben!
• Sevgilim! Sen ve ben, iki ayrı beden, iki ayrı suret, fakat bir can, bir ruh olarak avlunun kapısında oturduğumuz zaman ne mutlu bir zamandır.
• İkimiz birlikte meyve bahçesine girince, bahçenin rengi ve kuşların ötüşleri, bize can bağışlar, ab-ı hayat sunardı.
• Gece olunca, gökyüzündeki yıldızlar bizi’ seyretmeğe geldikleri zaman sen ve ben onlara kendi ay’ımızı gösterirdik, yani birbirimizi gösterirdik.
• Sen ve ben senlikten ve benlikten kurtularak, sensiz ve bensiz olarak zevk yönünden manen birleşiriz, bir oluruz. O zaman perişan hayalleri, yersiz endişeleri, boş düşünceleri bırakırız. Ne güzel neşeleniriz, mutlu oluruz.
• Fakat bunların ve duyulan manevî zevklerin hepsinden de daha çok şaşılacak bir şey ki, sen ve ben şu anda burada, aynı yerde, aynı köşede bulunduğumuz halde, aynı zamanda hem Irak’ta, hem de Horasan’da yine beraber bulunuruz.
• Sen ve ben, görünen maddî suretimizle, bedenimizle, şu yeryüzünde kederlerle, ızdıraplarla dolu, gizli dünyadayız. Öbür suretimizle, manevî yüzümüzle ebedî cennette huzur ve tatlılıklar içindeyiz.
1067. Ben, benzeri olmayan bir mana ay’ının kuluyum.
• Ben benzeri olmayan bir mana ay’ının kuluyum, kölesiyim. Bana yalnız ay’dan bahset, onun nurundan söz aç, onun tatlılıklarını anlat! Ondan başka bir şeyden söz etme!
• Dünya zahmetlerinden, sıkıntılarından bahsetme de, gizli defineden başka hiçbir şeyden söz açma! Eğer gizli defıneden haberin yoksa, kendini yorma, zahmet etme, bize başka bir şey söyleme!
• Dün perişan bir halde idim. Adeta deli, divane oldum, aşk beni gördü de dedi ki: “Feryad etme, elbiseni yırtma, hiçbir şeye aldırma; işte ben geldim.”
• Ona; “Ey aşk!” dedim. “Ben başka bir şeyden korkuyorum.” 0; “Başka şey yok!” dedi. Ondan hiç söz açma!
• Ben senin kulağına gizli sözler söyleyeceğim. Aşkımdan bahsedeceğim. Fakat, sen yalnız “peki”, “evet” diye başını salla, başka hiçbir şey söyleme.
• Aşk yolunda, gönül yolunda can huylu, ilahî nurlar saçan bir ay beliriverdi. Gönül yolunda sefere çıkmak, yol olmak ne de güzel, ne de hoş. Sakın bundan hiç söz etme!
• “Ey gönül!” dedim. “Bu aşk yolunda beliriveren ay, ne biçim bir ay?” Gönül; “Bu senin anlayacağın bir şey değil. Bunu geç, bundan hiç bahsetme!” diye bana işaret etti.
• “Bu gönül yolunda beliren ay yüzlü güzeller güzeli, melek midir; yoksa insan mıdır?”diye sordum. “Bu” dedi, “Melekten de başka bir şey, insandan da. Sen bundan hiç söz etme, bir şey sorma!”
• “Bu nedir?” dedim, “Söyle! Bunu görünce kendimden geçtim. Altüst oldum.” “Sen altüst ol, kendinden geç, fakat, ondan hiç söz açma, ne olduğunu sorma!”dedi.
• Ey şu hayallerle insanı oyalayan; güzel nakışlarla, şekillerle dopdolu olan dünya evinde oturup kalan kişi; kalk şu evden çık, pılını pırtını topla al götür! Bu hususta hiçbir söz söyleme!
• “Ey gönül!” dedim. “Gel, bana babalık et de söyle; sevmek Allah’ın huyu değil mi?” “Evet” dedi, “Bu böyle ama, ey babasının canı, bu hususta da sen hiçbir söz söyleme!”
1068. Şu gaddar dünyadan bahsetme, onu bırak!
• Sevgilim; tembellik etme! 0 saçlardan bahset; o gül yanağı anlat!
• Can bahçesinden iki üç gül demeti yap! Sen bize o gül bahçesinin hikayesini söyle!
• Senin güzelliğinden söylenecek çok şeyler vardır. Melali bir tarafa bırak da o güzellikleri çok çok söyle!
• Dünyada dostu yad etmekten daha hoş ne vardır? Böyle sessiz sedasız durma! Gel, dosttan haber ver, dosttan bahset!
• Dün ne söylemiştin de beni coşturmuştun? Gel, bugün de o sözü bir kere daha tekrar et!
• Şu gaddar dünyadan bahsetme, onu bırak! Sen, gizli şeyleri bilenin lutfundan, ihsanından bahset!
1069. Senin gibi bir sakî her an bana Mansur şarabı sunarsa, bende akıl düşünce kalır mı?
• Ey yüzünden her zaman yeni bir nur parlayan güzel, ey nuru her an yeni bir güneş meydana getiren sevgili!
• Eğri otur da doğru söyle; senin gibi bir sakî, her an bana Mansur şarabı sunarsa bende akıl, düşünce kalır mı?
• Ateşle şişeyi çatlatmamak kimin elinden gelir? Yahut taze üzümden yıllanmış eski şarabı kim çıkarabilir?
• Gönlü uyanık kişilere çok çok şaraplar sunarak, onları coştur. Şu köhne dünyayı onlara tazeleştir.
• Sen işi gücü zevk olan bir aşıksın. Senin devletin ebedî olsun. Her günün bayram günü olsun. Her günün yeni bir düğün dernek olsun.
1070. Bir ölüye sesleniş.
Mefa’îlün, Mefa’îlün, Fe’ülün
(c. V, 2180)
• Şu kirli dünyadan göklere doğru yüksel, ruhun şad olsun, ötelerde manevî yürüyüş yap!
• Kötülüklerle dolu, günah ateşleri ile yanıp kavrulan bu dünya şehrinden sıçradın, çıktın. Neşe ile kurtuluş evini yurt edin, orada yaşamaya başla!
• Ey ruh! Şu dünyada içinde yaşadığın beden öldü, yok oldu ise olsun. Ser o bedeni yaratana git! Beden yıkıldı, toprağa düştü ise düşsün. Sen kendin baştan başa can ol, ruh ol!
• Ecel gelip çattığı için yüzün safran gibi sararıp soldu ise üzülme, ötelerde erguvan renkli lalelikte oturmaya başlarsın.
• Ahbaplarından, dostlarından ayrıldın, yapayalnız kaldıysan, gam yeme, dostlukla Hakk’a yakın ol!
• Eğer sudan o ekmekten uzak kaldıysan, sen kendin manevî ekmek ol da canlara, gönüllere güç kuvvet ver!
1071. Bende kendi kokusunu buldu.
• Sevgilim, senin gül bahçesi gibi olan yüzünün hayali geldi. Bana dudaklarından şeker destanları getirdi.
• Ona dedim ki: “Mademki, sen canın içindeki her gizli şeyi biliyorsun. Böyle olduğu halde, can ve cihan nasıl oluyor da senin aleminden habersizdirler?”
• Sen nesin? Nereden geldin? Nerelisin? Asıl vatanın neresidir? Nasıl bir cevhersin, madenin nerededir?
• Ancak, aşk yol gösterdi de beni çekti, sana getirdi. Bu yüzden ben önce aşkın kuluyum, kölesiyim.
• Sonra senin o elini, benim kan ağlayan gönlümün üstüne koydu da; “Bu kimindir?” diye sordu. Ben utanarak ona yavaşça; “Senindir.” dedim.
• Sonra güzel gözleri ile gözlerime baktı. “Peki, bunlar nedir? Kimindir?” diye sordu. “Bunlar senin inciler saçan iki nemli bulutundur dedim.
• Zağferan renginde olan ve kan ağlayan gönlümü, lale bahçesi sandı. Ona; “Ey gül yanaklı, yanılma, bu gördüğün lale bahçesi değil, bunlar senin gül bahçesi gibi olan güzel yüzünün aksidir, nakşıdır.”dedim.
• 0 beni kokladı, her neremi kokladı ise, bende kendi kokusunu buldu. Ona dedim ki: “Gül yanaklı güzelim, iyi bak, senin canın hakkı için söylüyorum, ben böyle bulduğun gibiyim.”
1072. Göklere çıkan gizli merdivenden cimriler, kötü kişiler yararlanamaz.
• Allah’ım ben senin büyüklüğünü, üstünlüğünü, güzel sıfatlarım yazınca, kalem aşkından, hayranlığından yarılır. Sen’in gibi eşsiz bir varlıktan ayrı düştüğüm için aklım şaşırır, yolunu kaybeder.
• Ben Halil İbrahim gibi aşk ateşine düştüm, yanıyorum. Fakat Sen’in ateşinin alevlerinden şikayetçi değilim. Amansız gamından, verdiğin sayısız dertlerinden de baş çekenlerden değilim. Çünkü Sen’i seviyorum.
• Allah’ım, müşkül işlerimi kolaylaştır! Sen bana gönül ver, gönül ihsan et! Çünkü beni gönülsüz yaptın, bende gönül bırakmadın.
• Ey dost! Bana gül bahçenden başka bir menzil verme!
• Melek, insan, peri, padişah, ordular, güller, güneş, müşteri yıldızı hepsi Ser’in sultanlık sarayının eşiğinin ihtişamından utançtadırlar.
• Bütün insanlar, yarattığın bütün varlıklar, karıncalar gibi Sen’in harmanını koşuyorlar, Sen’in nimetlerinden rızıklanıyorlar. Sen öyle cömert, öyle büyük bir ihsan sahibisin ki, bütün cihan, lütuflarının sofrasının bir nevalesi, bir lokmasıdır.
• Her derde Sen’in merhamet hazinen ne devalar veriyor, Sen’in mekansızlık alemin her mekana, her yere ne ihsanlarda, ne iyiliklerde bulunuyor sayılamaz ki!
• Beden, ten Sen’in nevalelerinin, rızıklarının peşinde; onları ummakta, gönül ise, senin cemalinin, güzelliğinin sevdasındadır. Ten, gözünü ekmeğine dikmiş, ona bakıyor. Gönül, Sen’in mana zevkini, can zevkini arıyor.
• Göklere çıkmak için kullarının önüne koyduğun gizli merdivenden cimriler, kötü kişiler faydalanamaz.
• Ancak emin kişilere, iyi kişilere merdivenini gösterirsin ki, ruhlar kervan oradan çıkarak Sen’in göklerine doğru yükselsinler.
• Ey gönül, sus artık söyleme! Artık onun gizli sırlarını araştırma; çünkü Sen onun gizli şeylerini bilmezsin. Ama o Sen’in gizli şeylerini bilir.
1073. Sararmış, solmuş yüzümü gör de, bana hiç bir şey söyleme!
• Sararmış solmuş yüzümü gör de, bana hiç bir şey söyleme! Sayısız dertlerimi seyret de, Allah aşkına olsun, hiç bir şey sorma!
• Kanlarla dolmuş gönlüme bak, ırmağa dönmüş gözyaşlarımı seyret! Ne görürsen geç hepsinden; neymiş, nasılmış diye bir şey sorma!
• Dün gece hayalin gönül evinin kapısına geldi de, kapıyı çaldı. “Gel!” dedi. Kapıyı aç, fakat hiç bir şey söyleme!”
• Senin verdiğin ıztıraptan, gamından feryad diye elimi ısırdım. “Ben artık seninim, elini ısırma, hiç bir söyleme!” dedi.
• “Sana bağlanan şu canı, ne zamana kadar dünyanın etrafında döndürüp duracaksın?” diye sordum. “Hiç ses çıkarma, nereye çekersem tez gel!” dedi.
• “Sussam, hiçbir şey söylemesem, gönlün buna razı olur mu?” dedim. “Bir ateş yaktın, yandırdın, alevlendirdin. Sonra da gir içine; hiç bir şey söyleme!” diyorsun.
• Benim bu sözlerime karşı sevgili gül gibi güldü de; “Gir ateşe!” dedi. “Gir de o ateş içinde yaseminler, yapraklar, çayır, çemenler gör ve hiç bir söz söyleme!”
• Aşk ateşi, baştanbaşa söz söyleyen gül oldu. Gül yapraklan ateşten dil kesildi de; “Bizi yaratan sevgilinin lütfundan, ihsanından, büyüklüğünden, güzelliğinden başka hiç bir söz söyleme!” dedi.
1074.. Gökyüzü senin matbahın, bütün insanlar da senin çoluk çocuğundur.
• Senin hilale benzeyen kaşlarını seyretmedikçe, bayram insana bir ferahlık vermiyor. Senin tokmağının şerefi olmadıkça davulun sesi çıkmıyor.
• Her nefeste gönlüm sana meyl ediyor. Sense her nefeste benden biraz daha usanıyorsun. Yazıklar olsun ki, gönlümün sana olan meyli, senin benden usanmandan utanıyor.
• Her güzellik ayetini senin ay’a benzeyen yüzün okudu. Dünyaya her çeşit saadet mayası senin ay yüzündür.
• Akan tertemiz sular senindir. Bağlar, bahçeler, fidanlar da hep senindir. Senin fidanın, senin tertemiz suyundan başka içmez.
• Mülkler, tahtlar senin, saraylar, bağlar, bahçeler dünyada ne varsa hepsi senindir. Seher rüzgarın esince ağaçlar neşelenir, oynamaya başlarlar.
• Gökyüzü senin matbahındır. Matbahta bulunanlar da yıldızlardır. Ateş, su senin malındır. Bütün insanlar da senin çoluğun çocuğundur.40
40- 1892 numaralı gazelde şöyle bir beyit vardır:
Gönlün gıdası, senin aşk mutfağından olunca, yeryüzü sofrasından el çekerek uzakta durmak gerek
• Aşk, senin en değersiz adın, gökyüzü en alçak damın. Güneşlerin parlaklığı bile, senin zevalsiz olan ay’ından bir ışıktır.
• Buluşma ümidine kapılınca ağacın hali değişir, yeşerir, boy atar. Ey ay yüzlüm; canın, gönlün hali nice olur?
1075. Sen kendini yabancı say, kendine yabancı ol!
)• Ey aşık; hileyi bırak! Aklı terk et, divane ol, divane! Ateşin tam ortasına atıl, adeta gönlüne gir! Pervane ol, pervane!
• Kendini yabancı say, kendine yabancı ol! Hem de evini yık, harap et! Sonra gel; aşıklarla, aynı evde otur, onlarla düş, kalk!
• Git, gönlünü siniler gibi yedi kere yıka, kinden, nefretten temizlen! Sonra gel aşk şarabına kadeh ol!
• Sevgiliye layık olmak için tamamıyla can halini al! Mest olanların yanına gidince sen de mest ol mest!
• Güzellerin takdıkları küpelerin sohbet yeri, buluşma yeri onların yanaklarıdır. Güzel yanaklarla, güzel kulaklarla dost olmak istiyorsan; inci tanesi ol, inci tanesi!
• Düşüncen nereye giderse seni peşinden sürükler, oraya çeker götürür. Sen düşünceden vazgeç de, kaza ve kader gibi en ileride yürü, en öne geç!
• Şehvete kapılmak, heva ve hevese meyl etmek bir kilittir ki, gönüllerimiz onunla kilitlenir. Sen anahtar ol, anahtarın dişi ol!
• Mustafa (a.s.) Hannane direğini okşadı. Sen bir ağaçtan da aşağı değilsin ya, haydi Hannane direği ol, Hannane direği! 41
41 Medine’de ilk mescitte minber yoktu. Peygamber Efendimiz, bir hurma kütüğüne oturarak hutbesini okurdu. Üç basamaklı ilk minber yapılınca Peygamber Efendimiz, kenara alınan kütüğe oturmamış, minbere oturmuştu. Kütük Peygamber’den ayrı düşünce ağlamaya başlamıştı. Ona Hannane kütüğü dendi.
• Hz. Süleyman sana; “Kuş dilini duy, öğren!” diyor. Halbuki sen öyle bir tuzaksın ki, kuş senden ürker kaçar, sen tuzak olma, yuva ol, yuva!
• Bir güzel sana yüz gösterirse, ona ayna ol, onu içine al, onunla dol! Güzel sana karşı saçlarını yüzer açarsa, sen ona tarak ol, tarak.
• Zenginleştin, armağanlara, mallara sahip oldun da bunlara karşılık şükran olarak aşkı verdin. Malı bırak, mal şöyle dursun, sen aşka şükrane olarak kendini ver, kendini.
• Bir müddet ateş oldun, rüzgar oldun, su oldun, toprak oldun. Bir müddet de hayvan oldun, hayvanlık aleminde dolaştın. Madem ki, bir müddet can haline geldin, hiç olmazsa sevgiliye layık bir can ol, sevgiliye layık bir can.
Mevlânâ Celâleddîn