Bir Duanın Yolculuğu: “Şimdi Değil”den “Bir On Yıl Daha”ya, “Biraz Daha”dan “Artık Hazırım”a

Şair: Şiir Antolojim

16 Eylül 2026

Bir On Yıl Daha

yaza yaza, kaza kaza,
içimde sonsuzun kapısını
açmadan ardına kadar,

yonta yonta aklın taş ocağında
kuşa benzettiğim sözlerin
kanat takıp da koltuk altlarına,

dualar, şükürler, şiirler niyetine
uçurmadan göklere,
ölmek istemiyorum, ölmek!

bir on yıl daha, Allah'ım,
bir on yıl daha
bu divane çırağına!

Cahit Koytak

Bir şiirin insanın karşısına ne zaman çıkacağını, çıktığında hayatının hangi yerine dokunacağını önceden bilmek mümkün değil. Bazı şiirleri okuruz ve geçeriz. Bazılarıysa bizi bir yerde bekliyordur; yıllar önce yaşadığımız, belki kimseye tam olarak anlatamadığımız bir ânın kapısını açar. Cahit Koytak’ın Bir On Yıl Daha şiiri, 2020 yılında benim karşıma çıktığında böyle bir kapı açıldı.

2010 yılının başlarında Karamürsel Acil Servisi’ne gitmiştim. Bir enfeksiyon geçirmiştim; halsizdim. Doktora antibiyotik alerjim olduğunu söyledim. Biraz duraksadı ama yine de iğneyi yaptırdı. Üç-beş dakika içinde şoka girdim.

Başıma toplanıp beni yatırdıklarını ve müdahale ettiklerini hatırlıyorum. Damar yolu açılıyordu. Bütün vücudumun gözeneklerinden ateş çıkıyor gibiydi. Bir ara tuvalete gitmem gerektiğini söyledim. “Buraya yap,” dedi doktor. “Büyük ama,” dedim. “Olsun,” dedi. Sonradan öğrendim ki alerjik şoka giren kişide gerçekte olmayan bir tuvalet ihtiyacı hissedilebiliyormuş.

O geceden aklımda kalanların bazıları bulanık, bazılarıysa şaşırtıcı biçimde canlı. Bir ara doktor hanımın, “Ahmet, benimle kal, benimle kal,” dediğini hatırlıyorum. Tam o sırada, belki de filmlerde gördüğüm sahneleri andıran bu sesleniş, durumumun ciddiyetini fark ettirmiş olmalı ki hayatımda daha önce hiç bu kadar yalın biçimde söylemediğim bir şeyi söyledim:

“Allah’ım, çocuklarım büyüyor. Hiç olmazsa kızlarımın düğününü görmek istiyorum. Şimdi değil. Şimdi değil.”

Bu cümlemden sonrasını hatırlamıyorum.

O geceyi sabah ettik.

Ertesi sabah doktor hanım bana, “Ahmet Bey, ömrümden iki yıl aldınız,” dedi.

Sonra beni kalp hekimine götürdüler. Orada da doktor, “Şanslıymışsınız ki acilde uzman bir doktor varmış, yoksa şimdi burada olmayabilirdiniz,” dedi.

İnsan böyle bir cümlenin ne anlama geldiğini o anda bütünüyle kavrayamıyor. Ölümün kıyısından dönmek, geriye dönüp bakıldığında daha başka bir anlam kazanıyor. Hayat devam ediyor; çocuklar büyüyor, evler değişiyor, yıllar birbirinin içine karışıyor. Bir zamanlar yalnızca birkaç dakika sonrasını görebilmek için edilen dua, yıllar sonra hayatın içinde gerçekleşmiş küçük bir mucize gibi beliriyor.

Yıllar geçti.

Kızlarım evlendi.

Sonra 2020 yılında, ikinci evliliğimde bir kızım daha oldu.

Tam o sıralarda Cahit Koytak’ın bu şiiri karşıma çıktı. Şiirdeki “bir on yıl daha” sözü, benim için bir edebiyat cümlesi olmaktan çıktı. Onu okurken içimden başka bir cümle geçti:

“Allah’ım, kızımın beni hatırlayacağı kadar bir süre daha istiyorum senden.”

Koytak’ın şiirinde şair, henüz tamamlayamadığı sözleri, duaları, şiirleri göklere uçurmadan ölmek istemiyor. Benim duam ise biraz başkaydı. Ben artık yapacaklarımın tamamlanmasını değil, küçük kızımın hafızasında yer edinebilecek kadar daha yaşamayı diliyordum.

Belki ölümsüzlük dediğimiz şey bundan daha büyük bir şey değildir.

Dualara icabet eden el-Mucîb, bu duama da icabet etmiş olmalı ki kızım bugün altı yaşına geldi.

Geçen yılın sonunda Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabı yayımlandı. Kitabı bulup bir an önce okumak için günlerce aradım. Siparişim gelene kadar PDF’ini bulup okudum. Kitapta karşıma çıkan şu cümle de bu yüzden bende derin bir iz bıraktı:

“Üzüldüğüm tek bir şey var. Biraz daha yaşamak isterdim, şu çocuğun beni hatırlaması için, başka bir şey istemiyorum. Şu çocuğun beni hatırlaması için.”

Buradaki ölümsüzlük fikri, insanlığın yüzyıllardır peşinden koştuğu büyük ve gösterişli ölümsüzlükten çok daha sade bir yere çekilir: Bir çocuğun hafızasında kalabilmek.

Belki insanın ölüm karşısındaki en sahici arzularından biri budur. Bir anıt istemek değil; bir kitapta sonsuza kadar yaşamak değil; adının tarihe geçmesini istemek bile değil. Bir çocuğun zihninde birkaç görüntü, birkaç cümle, bir ses, bir dokunuş, bir baba yüzü olarak kalabilmek.

Benim için Cahit Koytak’ın şiiriyle Gospodinov’un cümlesi, yıllar arayla aynı duanın iki ayrı biçimi oldu.

Geçen yıl Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabını okurken, yaptığım alıntıların altına torunlarımla çekilmiş bir fotoğrafımı koydum. O sırada yine aynı şeyi söyledim:

“Allah’ım, torunlarımın da beni hatırlayacağı kadar bir süre istiyorum.”

Bu kez istediğim şey biraz daha farklıydı. Artık yalnızca bir çocuğun değil, torunlarımın da hafızasında kalabilmek istiyordum. Bir insanın hayatının geride bıraktığı en büyük mirasın bazen kitaplar, eşyalar veya servetler değil, başka insanların hafızasında bıraktığı küçük izler olduğunu düşündüm.

Sonra geriye dönüp baktığımda tuhaf bir bütünlük gördüm.

2010 yılında ölümün kıyısında, “Şimdi değil,” demiştim.

2020 yılında kızım doğduğunda, “Kızımın beni hatırlayacağı kadar bir süre daha,” diye dua ettim.

Geçen yıl torunlarımla fotoğrafımı koyarken de, “Torunlarımın beni hatırlayacağı kadar bir süre,” dedim.

Rabbim üçünde de dualarıma icabet etti.

Bunun ötesinde yarının ne getireceğini bilmiyorum. İnsan geleceği için ne kadar hesap yaparsa yapsın, hayatın kendine ait bir zamanı var. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bir zamanlar ölümün karşısında “Şimdi değil,” diye yalvaran adamla bugünkü ben arasında uzun bir yol olduğunu görüyorum.

O günlerde hep biraz daha zaman istedim Rabbimden. Önce çocuklarım için, sonra küçük kızım için, sonra torunlarım için... Her defasında bir ömürden biraz daha istedim; Rabbim de verdi.

Şimdi geriye kalan zamana bakarken içimde eskisi gibi bir telaş yok. Çünkü bir zamanlar uğruna dua ettiğim günlerin çoğunu gördüm. Kızlarımın düğünlerine yetiştim. Küçük kızımın beni hatırlayacağı yaşına geldim. Torunlarım oldu; onların hafızasında da yer edindim.

Ve galiba insanın duası da zamanla değişiyor.

Bir zamanlar “Şimdi değil,” diyordum.

Sonra “Bir on yıl daha” dedim.

Sonra “Biraz daha...”

Şimdi ise içimden ilk defa başka bir cümle geçiyor:

Ne zaman dersen, Rabbim.”

Belki “artık hazırım” demek tam da budur: Ölümü istemek değil; bana verilmiş olan zamana şükredip, bundan sonrasını Rabbimin takdirine bırakabilmek.

Yine de Rabbimin huzuruna çıkarken elimde götüreceğim büyük bir şey olmadığını biliyorum.

Heybem boş.

Üstelik yalnızca boş değil; günahlarla da gidiyorum.

Bunu kendimden saklayacak değilim.

Ama insanın son sığınağının zaten kendi yaptıkları olmadığını düşünüyorum. Ben amellerime güvenerek değil, Allah’ın affına, merhametine ve bağışlamasına sığınarak bakıyorum o güne. Günahlarımı inkâr ederek değil, onlarla birlikte; eksiklerimi gizleyerek değil, onları bilerek.

Belki kulluğun en yalın hâli de burada başlıyor: İnsanın elindekilerin aslında ne kadar az olduğunu anlamasında.

Cahit Koytak’ın şiirindeki “bir on yıl daha” isteğini bugün yeniden okuyorum. Bir zamanlar o dize bana ölümden biraz daha uzaklaşma arzusunu düşündürürdü. Şimdi ise başka türlü okuyorum.

İnsan bazen yaşamak için değil, tamamlanmak için zaman ister.

Benim için o zaman verildi.

Hem de bir kez değil.

Şimdi şiirin sonuna geldiğimde, “bir on yıl daha” demiyorum.

Ne kadar kaldıysa, o kadar.

Yarın ne getirir, bilmiyorum.

Ama artık biliyorum ki ölümden önce istediğim şeylerin çoğunu Rabbim bana verdi.

Gerisini de O bilir.

Ben de, elim boş olsa bile, O’nun affına ve merhametine sığınarak huzuruna çıkmayı ümit ediyorum.