Akşam ve Doluluk
herkes öteki gibi duruyor... akşam
da durduğu yerde durmuyor artık;
yolcu yolu kuşatıyor durmadan;
kapanıyor 'Zaman' denen karanlık...
hiç bir şeyde yok gibi ve her şeyde var;
sıkışmış birileri ara yerde;
kalbim, durma yetiş eski yazlara!..
nedense bir durgunluk var saatlerde...
her şey nasıl da bütündü bir zaman:
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım;
kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz,
âh, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım?
Hilmi Yavuz
Bu şiir, önceki üç şiire göre daha soyut, yoğun ve felsefî. “Akşam” burada artık yalnızca günün bitişi değil; zamanın bütünlüğü bozduğu, geçmişi eksilttiği ve insanı kendi kayıplarıyla baş başa bıraktığı bir eşik.
Başlıktaki “Doluluk” ise şiirin en güzel paradoksunu kuruyor: Şiir boyunca aslında sürekli eksilme anlatılıyor. Fakat bütün bu eksilmelerin içinde geçmiş, hatıralar, yokluklar ve unutulanlar o kadar çok yer kaplıyor ki insanın içi “dolu”.
“Herkes öteki gibi duruyor”
“herkes öteki gibi duruyor... akşam
da durduğu yerde durmuyor artık;”
İlk dize doğrudan bir yabancılaşma duygusuyla başlıyor.
“Öteki” kelimesi önemli.
Herkes tanıdık ama aynı zamanda yabancı.
Dün bildiğimiz insanlar bugün başka insanlar gibi.
Hemen ardından aynı durum akşama uygulanıyor:
Akşam da artık eski akşam değil.
Bu çok önemli bir Hilmi Yavuz imgesi.
Zaman ilerledikçe yalnızca insanlar değişmiyor; dünyanın kendisi de değişmiş gibi görünüyor.
Aslında değişen belki de insanın kendisi.
Çünkü geçmişteki akşamla bugünkü akşam aynı olabilir; fakat ona bakan insan artık aynı insan değildir.
“Yolcu yolu kuşatıyor durmadan”
“yolcu yolu kuşatıyor durmadan;”
Burada çok güzel bir terslik var.
Normalde yolcuyu yol kuşatır.
Burada ise:
yolcuyu değil, yolcunun yolu kuşattığını görüyoruz.
Yol artık dışarıdaki bir güzergâh olmaktan çıkıyor; yolcunun kendisiyle birlikte büyüyen bir zaman alanına dönüşüyor.
Önceki “Akşam ve Yolculuk” şiirindeki yolculuğu düşünürsek bu dize daha da anlam kazanıyor.
Orada:
“kalk gidiyoruz”
deniyordu.
Burada ise yolcu artık yolun içinde kaybolmuş durumda.
Ve hemen ardından:
“kapanıyor 'Zaman' denen karanlık...”
geliyor.
Buradaki “Zaman”ın büyük harfle yazılması önemli.
Zaman artık saatle ölçülen sıradan bir şey değil.
Adeta şiirin karşısındaki büyük güç.
Ve bu güç:
kapanıyor.
Sanki insanın etrafındaki bütün çıkış yolları zaman tarafından kapatılıyor.
“Hiçbir şeyde yok gibi ve her şeyde var”
Şiirin en güzel paradokslarından biri:
“hiç bir şeyde yok gibi ve her şeyde var;”
Bu dizeyi özellikle başlıktaki “Doluluk” ile birlikte okumak gerekiyor.
Bir şey yok.
Ama her yerde var.
Bu, yokluğun varlığı.
Örneğin geçmiş artık yoktur.
Çocukluk yoktur.
Eski yazlar yoktur.
Yoksaydığımız insanlar belki hayatımızda değildir.
Ama bütün bunlar yokluklarıyla bugünümüzün içindedir.
Dolayısıyla “yokluk”, şiirde boşluk yaratmıyor.
Tam tersine:
insanın içini dolduruyor.
Başlığın “Doluluk” olmasının temel nedeni bence bu.
“Sıkışmış birileri ara yerde”
“sıkışmış birileri ara yerde;”
Buradaki “birileri” belirsiz bırakılmış.
Kim bunlar?
Geçmişteki insanlar olabilir.
Eski benlikler olabilir.
Hatıralar olabilir.
Belki de insanın geçmişte bıraktığı bütün hayatlar.
“Arada” olmaları da önemli.
Ne tamamen geçmişte ne tamamen şimdi.
Hatıralar tam da böyle yaşar.
Geçmiş bitmiştir ama zihinde hâlâ vardır.
Bu yüzden “ara yerde sıkışmış”lardır.
“Kalbim, durma yetiş eski yazlara!”
Bu dize şiirin duygusal merkezlerinden biri:
“kalbim, durma yetiş eski yazlara!..”
Burada şair zihninden çok kalbine sesleniyor.
Çünkü geçmişe ulaşmak mantıksal olarak mümkün değil.
Ama kalp hâlâ oraya gitmeye çalışıyor.
“Yetiş” fiili de çok güzel.
Sanki eski yazlar hâlâ hareket ediyor ve kalp onların peşinden koşuyor.
Fakat okuyucu biliyor:
Yetişemeyecek.
Bu yüzden ünlemdeki çağrı, aslında bir çaresizlik taşıyor.
“Eski yazlar” önceki şiirdeki “o yaz günü”nü de hatırlatıyor.
“bul o yaz gününü; -bulabilirsen!”
Burada da:
“yetiş eski yazlara!”
Aynı imkânsız arayış sürüyor.
Bir şiirde bulmaya, diğerinde yetişmeye çalışıyor.
İkisinde de geçmiş artık erişilebilir değil.
“Nedense bir durgunluk var saatlerde”
Burada zamanın çok ilginç bir paradoksu var.
Bir tarafta:
“kapanıyor 'Zaman'”
deniyor.
Diğer tarafta:
“bir durgunluk var saatlerde”
Zaman hem kapanıyor, hem duruyor.
Bu fiziksel zaman değil.
Bu, insanın içindeki zaman.
Bazen büyük bir kayıp veya geçmiş duygusu yaşandığında saatler ilerler ama insanın içindeki zaman donar.
Dışarıda hayat devam eder.
İçeride ise eski bir ana takılı kalınır.
“Her şey nasıl da bütündü bir zaman”
Üçüncü kıta şiirin en önemli kırılma noktası.
“her şey nasıl da bütündü bir zaman:”
Burada geçmiş artık yalnızca “eski” değildir.
Bütünlüktür.
Demek ki bugünün temel duygusu:
parçalanmışlık.
Eskiden:
her şey bütündü.
Şimdi:
bahçe eksik, güller yarım.
Bu iki imge, bütün şiirin özeti gibi.
“Bahçe eksik”
Bahçe, bütünlüğün ve hayatın mekânı.
Ama şimdi eksik.
Çünkü bahçeden yalnızca fiziksel bir şey eksilmemiş olabilir.
Bahçenin içindeki insanlar, zamanlar, duygular ve anılar eksilmiş.
“Güllerse yarım”
Gül burada yine Hilmi Yavuz'un klasik şiir dünyasına bağlanıyor.
Ama önceki “Akşam ve Yolculuk”ta:
“gül hurda”
diyordu.
Burada:
“güllerse yarım”
diyor.
Bu iki ifade arasında çok güzel bir süreklilik var.
Gül önce hurdaya dönüşüyor; burada artık yarım.
Güzellik bütünlüğünü kaybetmiş.
“Kar yağar, hüzün bile yok”
Bu dize ilk bakışta şaşırtıcı:
“kar yağar, hüzün bile yok...”
Normalde kar ve akşam şiirinde hüzün bekleriz.
Ama burada hüzün bile yok.
Bu, şiirin en ağır noktalarından biri olabilir.
Çünkü insan bazen kayıptan sonra hüzünlenmez.
Uyuşur.
Duygu bile eksilir.
Dolayısıyla:
bahçe eksik → güller yarım → hüzün bile yok
şeklinde giderek artan bir boşluk var.
Hüzün bile yoksa, insanın geçmişle bağını kuran duygusal enerji de tükenmiş demektir.
“Âh, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım?”
Son dize bütün şiiri geriye doğru aydınlatıyor:
“âh, evet nerdesiniz, yoksaydıklarım?”
Bence şiirin en acı sözcüğü “yoksaydıklarım.”
Çünkü burada yalnızca kaybedilenlerden söz edilmiyor.
Kendi isteğimizle önemsemediğimiz insanlardan da söz ediliyor.
Bir zamanlar vardı.
Belki yanımızdaydılar.
Ama onları “yoksaydık”.
Yani varlıklarını yeterince önemsemedik.
Şimdi onlar yok.
Ve insan geriye dönüp soruyor:
“Nerdesiniz?”
Bu soru artık onlara ulaşmak için değil.
Geçmişteki kendi hatasını fark etmek için.
Bu yüzden şiirin hüznü yalnızca kayıp hüznü değil; geç kalmışlığın hüznü.
Başlık: “Akşam ve Doluluk”
Başlık ilk bakışta şiirle çelişiyor.
Çünkü şiirde sürekli:
- eksiklik,
- yarımlık,
- yokluk,
- yabancılık,
- kayıp,
- durgunluk
var.
Fakat tam da bu nedenle “Doluluk” çok yerinde.
İnsan neyle dolu?
Yokluklarla.
Geçmişle.
Hatıralarla.
Ulaşamadığı yazlarla.
Yarım kalmış güzelliklerle.
Yoksaydığı insanlarla.
Bunların hiçbiri artık yanında değildir; ama hepsi zihninin ve kalbinin içindedir.
Bu yüzden şiirin temel paradoksu:
Dışarıda eksilme, içeride doluluk.
Dört “Akşam” şiirinin çizgisi
Bu şiiri önceki üç şiirin yanına koyunca Hilmi Yavuz'un “akşam” etrafında kurduğu dünya daha belirginleşiyor:
Akşam ve Hançer
Akşam → yara → çocukluk → hüzün
Akşam ve Annem
Akşam → anne → ev → gurbet → ayrılık
Akşam ve Yolculuk
Akşam → veda → gemi → yolculuk → varoluş
Akşam ve Doluluk
Akşam → zaman → eksilme → geçmiş → yokluk
Dördüncü şiirde artık “gitmek”ten çok “geride kalanlar” konuşuyor.
Ve son soru:
“nerdesiniz, yoksaydıklarım?”
bence bu diziyi çok güçlü bir yere getiriyor.
İlk şiirde insan hüzün içindi.
İkinci şiirde çocukluk ve anne soluyordu.
Üçüncüde yolculuk başlıyordu.
Dördüncüde ise yolculuktan sonra insan dönüp arkasına bakıyor ve geride bıraktığı insanları hatırlıyor.
Bu yüzden “Akşam ve Doluluk”, dört şiir içinde bana göre en içe dönük ve en pişmanlık yüklü olanlardan biri.