Kalıt: Acının Ardında Kalacak Bir Çığlık

Şair: Ahmet Erhan

27 Ekim 2026

Ahmet Erhan’ın şiirinde ölüm, yalnızlık ve sözcüklerin tanıklığı

Ahmet Erhan’ın Kalıt şiirini okurken insanın aklında kalan ilk şey ölüm düşüncesi değil, ölümden sonra geride ne kalacağına ilişkin kaygıdır. Şair, kendi acısının bir gün kendisini boğabileceğini söylerken yalnızca kişisel bir tükenişi anlatmaz; kendisinden geriye kalabilecek bir sesin, bir tanıklığın korunmasını ister. Bu istekte hem çaresizlik hem de şiire duyulan derin bir güven vardır. Şair kendi varlığının devam edeceğine inanmıyor gibidir ama sözcüklerinin kendisinden daha uzun yaşayabileceği ihtimaline tutunur. Şiirin asıl gerilimi de burada doğar: İnsan yok olabilir, fakat onun yaşadıklarından geriye kalan ses bütünüyle yok olmamalıdır.

Başlıktaki kalıt sözcüğü, şiirin bütün anlamını bir arada tutan temel kavramdır. Kalıt, geçmişten devralınan ve geleceğe aktarılan şeydir. Ancak Ahmet Erhan’ın şiirinde bu miras, maddi bir varlık ya da güvenle devredilebilecek bir hatıra değildir. Geride kalması istenen şey, acının içinden kopup gelen bir çığlıktır. Şair, kendisinden sonra yaşayacak olanlara bir başarı hikâyesi, tamamlanmış bir hayat ya da teselli edici bir düşünce bırakmaz. Onlara korunması gereken kırılgan bir ses emanet eder.

Şiirin ilk bölümündeki şu dizeler, bu emaneti neredeyse bir vasiyet ciddiyetiyle dile getirir:

Acım, beni bir gün boğabilir
Kalırsa bir çığlık benden kardeşler
Koruyun, saklayın onu ne olur.

Burada acı, insanın içinde duran ve zamanla hafifleyen bir duygu olarak değil, insanın varlığını bütünüyle ortadan kaldırabilecek bir kuvvet olarak karşımıza çıkar. Şairin kullandığı boğmak fiili, acının bedensel bir saldırganlık kazanmasını sağlar. İnsan, kendi içinde taşıdığı şey karşısında savunmasız kalmıştır. Üstelik bu acının onu bir gün boğabileceğini söylemesi, ölümün yalnızca uzak bir ihtimal olmadığını, yaşamanın içine yerleşmiş bir tehdit olduğunu düşündürür.

Fakat şiirin asıl çarpıcı tarafı, bu dizelerin ardından gelen istektir. Şair kendisini kurtarmalarını istemez; acısını ortadan kaldıracak bir çare de aramaz. Kendisi sustuğunda geriye kalabilecek çığlığın korunmasını ister. Bu ayrım önemlidir. Çünkü burada kurtarılması gereken, acıyı yaşayan insan değil, onun yaşadıklarının unutulmasına karşı koyabilecek sestir.

Üstelik şair, bu isteğini belirli bir kişiye yöneltmez. Kardeşler diye seslenir. Bu hitap, şiirin kişisel sınırlarını genişletir. Acı, onu yaşayan kişiye ait olsa da onun anlaşılması ve korunması başkalarının sorumluluğuna dönüşür. Şair, okuruyla arasındaki mesafeyi bu seslenişle kapatır; okur artık yalnızca anlatılanlara tanık olan biri değil, geride kalacak çığlığın emanetçisidir. Şiirin sonunda yeniden duyacağımız bu ses, daha ilk bölümden itibaren bir hatırlama ve koruma çağrısı olarak kurulur.

Her insanın kendi tarihi

Şair ikinci bölümde kendi acısından uzaklaşıp insanın hayat karşısındaki genel durumuna yönelir:

Her insanın kendince bir tarihi vardır
Bir seyir defteri, ağaca atılan çentik belki
Hani bir gün dönülür de bir şeyler anımsanır.

İlk dize, şiirin düşünsel alanını genişletir. Her insanın kendine ait bir tarihi vardır; fakat bu tarih, herkesin bildiği büyük olayların, resmî kayıtların ve başkalarınca kabul edilmiş başarıların tarihi değildir. Kişinin kendi içinde taşıdığı, başkalarının bütünüyle bilemeyeceği yaşantıların toplamıdır. Bir insanın tarihi, dışarıdan bakıldığında önemsiz görünen ama onun hayatında derin izler bırakan olaylarla da yazılır.

Şairin seyir defteri benzetmesi, yaşamı bir yolculuk olarak düşündürür. İnsan geçirdiği zamanın yalnızca yolcusu değil, aynı zamanda tanığıdır. Yaşadıklarını kaydeder, kimi anları zihninde saklar, bazılarını unutmaya çalışır. Ancak bu defterin bütün sayfaları okunaklı değildir. İnsan, geçmişine döndüğünde neyi neden yaşadığını her zaman açıklayamaz; bazı anıları yeniden kurar, bazılarını eksik hatırlar.

Ağaca atılan çentik imgesi ise bu kayıt düşüncesini daha somut ve daha dokunaklı bir yere taşır. Bir ağaca atılan işaret, oradan geçen birinin varlığını kaydetme biçimidir. O işaret, kendisini bırakan kişiyi anlatmaz; yalnızca bir zamanlar orada bulunduğunu gösterir. Çentik ile insanın hayatı arasındaki benzerlik de buradadır. İnsan yaşar, iz bırakır ve bir gün o izin ne anlama geldiğini kendisi bile unutabilir.

Son dizedeki anımsanır sözcüğü, geçmişe dönüşün kesinliğini değil, ihtimalini taşır. Belki bir gün dönülür, belki bir şeyler hatırlanır. Şiirdeki bu belirsizlik, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin de ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Geçmiş, her zaman elimizin altında duran ve istediğimizde ulaşabileceğimiz bir yer değildir. Bazen ona dönmek isteriz, fakat bizi oraya götürecek yollar çoktan silinmiştir.

Burada şiirin başlığındaki kalıt düşüncesi yeniden belirginleşir. Her insan kendi tarihini yaşar; ancak bu tarihin geleceğe ne ölçüde aktarılacağı belli değildir. Yaşanmışlıkların bir kısmı unutulur, bir kısmı hatırlanır, bir kısmıysa yalnızca bir çentik gibi varlığını sürdürür. Şairin kaygısı, kendi hayatının bütün ayrıntılarıyla hatırlanması değildir. Asıl mesele, yaşadıklarından geriye kalan anlamın bütünüyle kaybolmamasıdır.

Yalnızlık ve kapanan yollar

Şiirin üçüncü bölümünde geçmişe dönme ihtimali, yerini şimdiki zamanın çıkışsızlığına bırakır:

Kimsesizim, dalsızım, duraksızım şimdi
Yaşamla aramda çözülmedik ne kaldı?
Bütün köprüler atılmış, yollar yokluğa çıkmıştır.

Kimsesizim, dalsızım, duraksızım dizilişinde yalnızlık, birbirini tamamlayan üç ayrı yoksunluk hâlinde belirir. Kimsesizlik, insanın yanında kimsenin bulunmamasından daha fazlasıdır; insanın kendisini bir başkasının hayatında karşılık bulamayan biri olarak hissetmesidir. Dalsızlık, tutunacak bir yerin yokluğunu çağrıştırır. Duraksızlık ise insanın durup soluklanabileceği, kendisini toparlayabileceği bir aralığın kalmamasını düşündürür.

Bu üç sözcük, şairin dünyasında yalnızlığın yalnızca insan ilişkileriyle sınırlı olmadığını gösterir. Tutunacak dalı, dinlenecek durağı, kendisini bekleyen bir yakını bulunmayan insan, hayatın içinde hareket etse bile bir yere varamıyor olabilir. Burada yaşamak, bir yolculuğa devam etmekten çok, yönünü ve dayanağını kaybetmiş olmak anlamına gelir.

Ardından gelen soru, bu tükenmişliği daha da derinleştirir: Yaşamla aramda çözülmedik ne kaldı? Bu, hayata ilişkin cevaplar arayan bir insanın sorusu değildir artık. Daha çok, hayatla arasındaki bağların birer birer çözüldüğünü düşünen birinin geriye kalan bağları da sorgulamasıdır. Sorunun içinde bir hesaplaşma olduğu kadar, hesaplaşacak bir şeyin kalmadığına ilişkin yorgunluk da vardır.

Son dizedeki köprüler ve yollar, şiirin en güçlü imgelerinden birini oluşturur. Köprüler iki yakayı birbirine bağlar; insanın kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla ilişki kurmasını mümkün kılar. Köprülerin atılması, bu bağlantıların bilinçli ya da zorunlu bir kopuşla ortadan kaldırıldığını düşündürür. Yolların yokluğa çıkmasıysa daha ağır bir anlam taşır: Artık bir yere gitmek mümkün olsa bile varılacak bir yer kalmamıştır.

Bu dizeleri yalnızca ölüm isteği olarak okumak, şiirin taşıdığı daha geniş yalnızlık duygusunu daraltabilir. Burada insanın hayata katılmasını sağlayan ilişkilerin, umutların ve yön duygusunun kaybolması da söz konusudur. Şairin karşısında yalnızca ölüm değil, hayatın içinde anlamlı bir biçimde kalamamak vardır. Bu nedenle şiirdeki ölüm düşüncesi, yaşama yabancılaşma duygusundan ayrı düşünülemez.

Sözün yetmediği yerde

Şair, kendi acısının içinden çıkamadığında söze yönelir. Fakat sözcüklerin insanı iyileştireceğinden emin değildir:

Yaralarımı sağaltacak söz nerde?
Bazı kitapların altı çizili yerlerinde mi?
Şimdi her çizgiye bir kan yolu yürümüştür.

Bu bölüm, şiirin edebiyatla kurduğu ilişki bakımından özellikle önemlidir. Şair, yaralarını sağaltabilecek bir söz arar. Bu sözün bir kitapta, başkasının cümlesinde ya da daha önce söylenmiş bir düşüncede bulunabileceğini umar. İnsan bazen kendi yaşadıklarını anlatacak kelimeleri bulamaz; başka birinin cümlesinde kendisini tanır. Bir kitapta altını çizdiği satır, yalnızca beğendiği bir düşünce değildir. Kendi hayatından bir parçanın orada karşılık bulduğunu gösteren kişisel bir işarettir.

Ancak Ahmet Erhan, kitapların bu iyileştirici gücünü doğrudan kabul etmez. Soruyu sorar ama kesin bir cevap vermez. Üstelik altı çizili yerlerin artık birer kan yoluna dönüşmüş olduğunu söyler. Böylece okuma eylemi, bir zamanlar teselli bulmak için başvurulan sözlerle yeni bir acının karşılaşmasına dönüşür.

Burada kan imgesi, şiirin başından beri var olan bedensel acıyı yeniden hatırlatır. İlk bölümde insanı boğabilecek kadar ağırlaşan acı, bu bölümde kitapların altını çizdiği satırlara kadar ulaşmıştır. Şair, kendi yaralarını iyileştirecek sözü ararken, daha önce kendisine yakın gelen cümlelerin de artık yarayla ilişkili hâle geldiğini fark eder. Sözcükler acıyı ortadan kaldırmak yerine onun izlerini görünür kılmaktadır.

Bana göre bu bölümün en dokunaklı yanı, şiirin edebiyatın gücünü bütünüyle reddetmemesidir. Şair kitaplara sırtını dönmez; aksine, yaralarını iyileştirecek sözün orada bulunup bulunmadığını sorar. Fakat bu sorunun cevabını kesinleştiremez. Çünkü insanın acısını tanıyan bir cümle bulmasıyla o acıdan kurtulması aynı şey değildir. Bir başkasının kendisini anladığını hissetmek rahatlatıcı olabilir, ama yaşanmış olanı ortadan kaldırmaz.

Şiirin kendisi de bu çelişkinin içindedir. Şair, sözün yaralarını iyileştirip iyileştiremeyeceğinden emin değildir; buna rağmen kendi acısını sözcüklere dönüştürür. Belki de şiirin varlık nedeni, her yarayı iyileştirmek değil, iyileşmeyen yaranın başkaları tarafından görülmesini sağlamaktır. Kalıt, sözü bir kurtuluş vaadi olarak değil, acının kaybolmasını önleyen bir tanıklık biçimi olarak düşünmemizi ister.

Kendini deşen hançer

Şair bir sonraki bölümde sözcüklerin taşıdığı bu belirsizliği kendi varlığına yöneltir:

Tanımlara sığmayan sözlerim varsa da
Bir gün, kendini deşen hançerden öte
Bir şey olmadığım nasılsa anlaşılır.

İlk dizede şairin sözcüklerinin tanımlara sığmadığı belirtilir. Bu, şiirin kendine özgü dilini ve anlamın kesin sınırlarına karşı direncini düşündürür. Şairin sözleri bir tanıma yerleşmiyorsa bunun nedeni, yaşadıklarının kolayca açıklanabilir olmaması olabilir. Acı, yalnızlık ve hayata yabancılaşma, dışarıdan bakıldığında birtakım kavramlarla ifade edilebilir; ancak bu kavramlar insanın yaşadığı deneyimin tamamını karşılamaz.

Ne var ki şair, bu tanımlara sığmayan sözlerden hareketle kendisine üstün bir konum da kurmaz. Tam tersine, ikinci ve üçüncü dizelerde kendi varlığını son derece sert bir yargıyla karşı karşıya bırakır. Kendini deşen hançer imgesi, şiirin en sarsıcı benzetmelerinden biridir. Hançer, normalde bir başkasına yöneltilen, dışarıdan gelen bir saldırının aracıdır. Burada ise kendi kendisini deşmektedir. Acı verenle acıyı çeken aynı yerde buluşur.

Bu imgeyi yalnızca fiziksel bir şiddet çağrışımıyla sınırlamamak gerekir. Hançerin kendine dönmesi, insanın kendi varlığıyla kurduğu yıpratıcı ilişkiyi de anlatır. Kişi geçmişini sorgularken, kendisini yargılarken, yaşadıklarının sorumluluğunu bütünüyle kendi üzerine alırken kendi içinden yaralanabilir. Kendini anlamaya çalışmak bile bazen insanın kendisine karşı acımasızlaşmasına yol açar.

Şairin Bir şey olmadığım nasılsa anlaşılır deyişi, bu yaralanmayı daha da ağırlaştırır. Burada kendi varlığını küçümseyen, hatta kendisini bütünüyle değersizleştiren bir ses duyulur. Ancak bu cümleyi şairin şiirsel varlığı hakkında nesnel bir hüküm gibi okumak doğru olmaz. Aksine, şiirin bize gösterdiği şey, insanın kendi acısının içindeyken kendisi hakkında ne kadar acımasız sonuçlara varabileceğidir.

Bu noktada şiirin başındaki çığlık isteğiyle söz konusu kendini değersizleştirme arasında belirgin bir gerilim oluşur. Şair bir yandan kendisinden geriye kalacak sesin korunmasını isterken diğer yandan kendisinin hiçbir şey olmadığının anlaşılacağını söyler. Kendi varlığını küçümseyen bu ses, geride bırakmak istediği şiire de kuşkuyla yaklaşır. Şair, sözcüklerinin kendisinden sonra yaşayabileceğini umar; fakat bu sözcükleri yazan kişinin değerine ilişkin inancını koruyamaz.

Belki de Kalıtın en insani tarafı budur: İnsan, kendisinden geriye bir şey bırakmak isterken aynı anda hiçbir izinin önemli olmadığını düşünebilir. Başkalarının kendisinde bulabileceği anlamı kendisi göremeyebilir. Şiir, bu çelişkiyi çözmeye çalışmaz; onu bütün çıplaklığıyla önümüze bırakır.

Şairin ölümü, şiirin filizlenmesi

Şiirin son bölümünde ölüm düşüncesi, doğrudan şiirin geleceğiyle ilişkilendirilir:

Şaire ölmek yaraşır, filiz sürerken şiirleri
Tufanların alıp götürdüğü bu toprakta bir tek
Birkaç sözcük mutlak kalacaktır.

Şaire ölmek yaraşır dizesi, ilk bakışta ölümle şiir arasında romantik bir bağ kuruyor gibidir. Şairin ölümü, şiirlerinin filizlenmesiyle aynı ana yerleştirilir. Fakat bu dizeyi, şairin gerçekten ölmesi gerektiğini savunan bir düşünce olarak okumak şiirin bütünündeki acıyı ve çaresizliği gözden kaçırmak olur. Burada ölümün şiire yakıştırılması, daha çok şairin kendi varlığına duyduğu güvensizlikle şiirinin geleceğine ilişkin umudun yan yana gelişini gösterir.

Şairin kendisi tükenirken şiirlerinin filizlenmesi, kişisel varlıkla edebî varlık arasındaki ayrımı belirginleştirir. İnsan, yazdığı sözcüklerden ibaret değildir; ancak bazı sözcükler, insanın kendisinden sonra da yaşayabilir. Şairin bedeni, hayatı ve yaşadığı dönem sona ererken şiir başka insanların hayatına girebilir, yeni anlamlar kazanabilir. Böylece şiirin ömrü, onu yazan kişinin ömrünü aşan bir zamana açılır.

Bununla birlikte filiz sürmek imgesi, şiirin yalnızca ölümden sonra var olacağı anlamına gelmez. Filiz, henüz büyümekte olan bir hayatın işaretidir. Şairin şiirleri, kendisinin yaşadığı tükenmişliğe rağmen yeni bir başlangıcın imkânını taşır. Burada şiirin geleceği ile şairin bugünü arasında keskin bir karşıtlık vardır: Şair kendi yaşamında bir çıkış yolu göremezken sözcüklerinin gelecekte bir yerde yeşerebileceğini düşünür.

Tufanların alıp götürdüğü bu toprak imgesi ise şiirin kişisel acısını daha geniş bir yıkımın içine yerleştirir. Tufan, yalnızca bir insanın başına gelen felaketi değil, yaşanmışlıkları ve izleri silip süpüren büyük bir yıkımı çağrıştırır. Toprak, normalde yaşamın kök saldığı, tohumun filizlendiği yerdir. Ancak burada toprak da güvenli değildir; tufanlar onu alıp götürmüştür. Filizlerin tutunacağı zemin bile tehdit altındadır.

Bu nedenle şiirin sonunda sözcüklere duyulan güven, kolayca kazanılmış bir iyimserlik değildir. Şair, her şeyin kalacağına inanmaz. Bütün yaşanmışlıkların korunacağını, insanların kendisini anlayacağını ya da şiirlerinin mutlaka hatırlanacağını da söylemez. Yalnızca birkaç sözcüğün kalacağını düşünür. Mutlak sözcüğü, bu sınırlı umuda kesinlik kazandırır. Her şeyin silinip gidebileceği bir dünyada, geriye kalabilecek az sayıdaki sözcüğe duyulan inanç, şiirin en güçlü dayanağına dönüşür.

Burada şiirin başlığı yeniden anlam kazanır. Kalıt, eksiksiz bir hayat hikâyesinin geleceğe aktarılması değildir. Bazen bir insanın bütün hayatından geriye birkaç sözcük kalır. O sözcükler, yaşananların tamamını anlatmaya yetmez; fakat bir zamanlar bir insanın acı çektiğini, dünyayla bağ kurmaya çalıştığını ve unutulmamak için sesini yükselttiğini gösterebilir.

Çığlığın emanet edildiği yer

Şiirin son dizeleri, başlangıçtaki sözleri neredeyse aynen tekrarlar:

Acım, beni bir gün, beni bir gün boğabilir
Kalırsa bir çığlık benden kardeşler
Koruyun, saklayın onu ne olur...

İlk bölümdeki Acım, beni bir gün boğabilir dizesi, burada beni bir gün sözünün tekrarlanmasıyla daha yoğun bir ses kazanır. Bu tekrar, şiirin duygusal ağırlığını artırır. Şairin kendisini bekleyen sona ilişkin kaygısı, sanki konuşma sırasında yeniden ortaya çıkmakta ve söylenenleri kesintiye uğratmaktadır. Sözcükler aynı kalır ama sesin taşıdığı çaresizlik derinleşir.

Bu tekrar, şiirin yalnızca biçimsel bir bütünlük kazanmasını sağlamaz; aynı zamanda baştaki isteğin şiirin sonunda da karşılıksız kaldığını düşündürür. Şair hâlâ acısının kendisini boğabileceğini söylemekte, hâlâ geride bir çığlık kalmasını istemektedir. Aradan geçen dizeler boyunca insanın tarihi, yalnızlığı, kitaplar, yaralar ve ölüm üzerine düşünülmüştür. Fakat bütün bu düşünceler, başlangıçtaki temel kaygıyı ortadan kaldırmamıştır. Şairin sorunu çözülmemiştir; yalnızca daha derin bir anlam kazanmıştır.

Son dizedeki ne olur ifadesi, şiirin bütün düşünsel yükünü insani bir yalınlığa indirir. Şair, kendi acısını açıklamayı, kendisini savunmayı ya da değerini kanıtlamayı bırakır. Bir ricada bulunur. Bu yalvarışın gücü, söylenenlerin büyüklüğünden değil, isteğin ne kadar kırılgan olmasından kaynaklanır. Bir insanın geride bırakabileceği tek şey bir çığlıksa, o çığlığın bile korunmaya muhtaç olması ne kadar ağır bir yalnızlıktır.

Üç noktayla biten son dize de bu isteğin tamamlanmadığını hissettirir. Şairin sesi kesilmiştir ama sözün etkisi bitmemiştir. Okur, kendisinden istenen şeyi yerine getirip getirmeyeceğiyle baş başa kalır. Böylece şiirin başında kardeşler diye seslenilen okur, sonunda yeniden sorumluluk üstlenir. Çığlığın korunması, şiirin dışındaki dünyaya bırakılmış bir görevdir.

Sonuç: İnsandan geriye kalan

Ahmet Erhan’ın Kalıt şiiri, ölüm düşüncesini merkeze alsa da asıl meselesi insanın ölümünden sonra ne olacağından çok, yaşarken duyduğu acının nasıl bir anlama dönüşebileceğidir. Şair, kendi hayatını bütünlüğü olan bir hikâye gibi anlatmaz. Aksine, hayatının parçalandığını, yolların kapandığını, kitapların bile yaralarını iyileştiremediğini ve kendi varlığını anlamlandırmakta güçlük çektiğini dile getirir. Fakat bütün bu umutsuzluğun içinde bir isteği korur: Kendisinden geriye kalan ses unutulmasın.

Şiirin en önemli çelişkisi, şairin kendisiyle şiiri arasında açılan mesafedir. Kendi varlığını değersizleştiren ses, şiirlerinin gelecekte filizlenebileceğini düşünür. Hayatla arasındaki köprülerin yıkıldığını söyleyen insan, sözcükleri aracılığıyla gelecekteki insanlara ulaşmaya çalışır. Yaralarını iyileştirecek bir söz bulamayan şair, yine de kendi yarasını söze dönüştürür. Böylece şiir, bir kurtuluşun gerçekleştiği yer olmaktan çok, kurtuluş arzusunun bütünüyle kaybolmadığı bir alan hâline gelir.

Beni bu şiirde en çok etkileyen, şairin kendisinden geriye büyük bir eser, unutulmaz bir ad ya da tamamlanmış bir hayat bırakmayı istememesi. Bir çığlığın korunmasını istiyor yalnızca. Çünkü çığlık, insanın kendisini anlatamadığı noktada ortaya çıkar; sözcüklerin yetmediği, açıklamaların anlamsızlaştığı, acının artık saklanamadığı yerde duyulur. Şairin bütün şiir boyunca kurduğu cümleler, sonunda bu çığlığın etrafında toplanır.

Belki de insanın bir başkasına bırakabileceği en sahici miras, kendisini nasıl hatırlaması gerektiğini söylemek değildir. Bazen yalnızca yaşadıklarının duyulmasını ister. Anlaşılmayı bile talep edemeyecek kadar yorulmuşsa, hiç değilse sesinin unutulmamasını bekler. Kalıtta şairin kardeşlerinden istediği şey tam olarak budur: Onu kurtarmaları değil, onun sesini susturmamaları.

Şiir sona erdiğinde geriye ölüm düşüncesinden daha kalıcı bir soru kalıyor: Bir insanın acısı kendisiyle birlikte yok olup gitmeli midir, yoksa o acının sözcüklere dönüşmüş hâli başkalarının hayatında yaşamaya devam edebilir mi? Ahmet Erhan kesin bir cevap vermiyor. Ancak şiirin kendisi, bu soruya verilmiş sessiz bir cevap gibi duruyor. Çünkü şairin korktuğu kayboluş gerçekleşse bile çığlık artık yalnızca ona ait değildir. Onu okuyan herkesin belleğinde yeniden duyulma ihtimali vardır.

Kalıtın asıl anlamı da burada belirir: İnsan bir gün kendi sesini yitirebilir, fakat o ses bir başkasının içinde yeniden yankılanabilir. Şairin geride kalmasını istediği birkaç sözcük, hayatının bütününü kurtarmaya yetmez; ama yaşadıklarının bütünüyle yok sayılmasına karşı koyabilir. Ve bazen bir insanın dünyada bıraktığı en gerçek iz, kendisinden geriye kalanların çokluğu değil, unutulmasın diye emanet ettiği o tek çığlığın hâlâ duyuluyor olmasıdır.