HİÇ
13 Eylül 2026
Korkuyormuş
sevdiğinin her istediğini yapacağından
bir hiç olmaktan.
Çok şey mi anlatır bu?
Eksiksiz, kusursuz tanımı “çok şey”in
bir hiç yüzünden.
Yeryüzünde kim kimi gördü önce
ilk gün ne zaman ağardı
kim ilk bardağı kırdı
kim çıldırdı önce
ilk uyku ne zaman dağıldı
dünyada ne zaman aktı ilk gözyaşları
kim ilk kez adres sordu?
Kim kimi yatağa çağırdı
kim söyledi ilk yalanı
önce kim kimden uzaklaştı
ne zaman karıştı umutla umutsuzluk?
Yazılacak mı bunlar?
Yazılacaksa, neden?
Yazılmayacaksa
bence bir hiç yüzünden.
Yazılmasın, daha iyi.
Yoktur onların geçmişi, tarihi.
Görünüp kayboluverirler, kaybedilirler
uzak şimşekler gibi belli belirsiz.
Seslerini hatırlarız;
yağmur yağar
bazı köpekler korkar
biz de eve acemi yağmaya başlarız
bir hiç yüzünden.
Küçülmeye başlar günler
çünkü kısadır.
Akşam, belli olmaz perdelerden.
— Yavaş yavaş.
Ne belirleyebilmiş kendi hızını
nereden bilmiş?
Gitmiş bir düş, başka bir düşe
arayan, eski sevgili
çocuk yüzleriyle kadın halleri.
Ah bir bilseydim
neresinde duruyorum dünyanın?
Çünkü, duruyorum.
Ey dağları dağ
denizleri deniz yapanlar, duruyorum.
Ey nesli tükenen hayvanlar
nesli olmayan insanlar, duruyorum.
Sevgilere, aşklara, özlemlere, tutkulara
ve yolculuklara ve kırılmalara ve durmalara
tabii durmalara hem de kesinlikle durmalara
birgün akıl ereceğinden korkuyor;
bilmediğim bir yerinde dünyanın
kaptanı, tayfaları, makinesi, dümeni olmayan
ama gövdesi olan
yüküyle batacak bir gemi gibi duruyorum.
Nedeni, basit:
Bir hiç yüzünden.
Süreyya Berfe
Hiçliğin İçinde Bir Hayatın Ağırlığı
Süreyya Berfe’nin “Hiç” şiiri, ilk bakışta “hiç” sözcüğünün çevresinde dolaşan bir varoluş şiiri gibi görünür. Fakat şiir ilerledikçe “hiç”in yokluk anlamından çok daha fazlasını taşıdığı anlaşılır. Buradaki hiçlik, insanın kendisini bir başkasının arzuları karşısında silinmiş, tarihsiz, tanımsız ve yönsüz hissetmesidir. Şiirin başındaki iki dize bu büyük meselenin küçük ama son derece keskin bir biçimini verir:
“Korkuyormuş
sevdiğinin her istediğini yapacağından
bir hiç olmaktan.”
Buradaki korku, sevdiğini kaybetme korkusundan farklıdır. Tam tersine, sevdiğinin istediği her şeyi yapabilecek kadar kendinden vazgeçme korkusudur. Sevgi, insanı büyütmesi gerekirken burada kişiliğin erimesi ihtimalini taşır. “Bir hiç olmak”, sevilmemek değil; sevilen kişinin karşısında kendi iradesini kaybetmektir.
Ardından gelen,
“Çok şey mi anlatır bu?
Eksiksiz, kusursuz tanımı ‘çok şey’in
bir hiç yüzünden.”
dizeleri şiirin temel paradoksunu kurar. “Hiç” küçücük bir kelimedir ama “çok şey” anlatır. Şair, büyük varoluş meselelerinin bazen tek bir küçük nedene, tek bir ayrıntıya, tek bir insana, tek bir kırılmaya bağlanabileceğini söyler. “Bir hiç yüzünden” şiirde tekrarlandıkça sıradan bir deyim olmaktan çıkar; insan hayatındaki açıklanması güç değişimlerin adı hâline gelir.
İlklerin Peşine Düşmek
Şiirin ortasında birdenbire sorular çoğalır:
“Yeryüzünde kim kimi gördü önce
ilk gün ne zaman ağardı
kim ilk bardağı kırdı
kim çıldırdı önce
ilk uyku ne zaman dağıldı…”
Bu bölümün gücü, soruların giderek kişisel olandan insanlığın başlangıcına doğru genişlemesinden gelir. İlk ağlama, ilk yalan, ilk uzaklaşma, ilk aşk çağrısı, ilk gözyaşı… Şair sanki insanlık tarihinin başlangıcını araştırıyormuş gibi görünür. Ama aslında kendi hayatımızdaki ilkleri de sorgulamaktadır.
İnsan hayatını belirleyen şeylerin çoğunun kayda geçmediğini fark ederiz. Kimin önce sevdiğini, kimin önce uzaklaştığını, ilk umudun ne zaman umutsuzluğa dönüştüğünü kim yazacaktır?
“Yazılacak mı bunlar?
Yazılacaksa, neden?
Yazılmayacaksa
bence bir hiç yüzünden.”
Burada “hiç”, unutulmanın ve kayda geçmemenin de gerekçesidir. Tarih büyük olayları kaydeder; oysa insanın gerçek hayatı çoğu zaman kimsenin tarih saymayacağı küçük anlardan oluşur.
Bu yüzden şiirde “hiç”, paradoksal biçimde hayatın en büyük açıklamasına dönüşür.
Hatırlamanın Bulanık Coğrafyası
Şair daha sonra bu ilklerin yazılmamasını neredeyse kabullenir:
“Yazılmasın, daha iyi.
Yoktur onların geçmişi, tarihi.”
Burada şiirin tonu değişir. İlk bölümdeki sorgulama, yerini bir çeşit kabullenişe bırakır. Bazı insanlar, bazı aşklar, bazı kırılmalar gerçekten de tarihe sahip değildir. Hayatımıza girer, kısa süre görünür ve kaybolurlar.
Şair onları “uzak şimşekler”e benzetir:
“Görünüp kayboluverirler, kaybedilirler
uzak şimşekler gibi belli belirsiz.”
Bu çok güçlü bir imgedir. Şimşek görülür ama tutulamaz; geride yalnızca kısa bir ışık bırakır. İnsan ilişkilerinin bir kısmı da böyledir. Olayın kendisi kaybolur, fakat sesi kalır.
Nitekim:
“Seslerini hatırlarız;
yağmur yağar
bazı köpekler korkar…”
Burada hatırlama doğrudan bir görüntü üzerinden değil, duyusal bir çağrışım üzerinden gerçekleşir. Yağmur, köpeklerin korkusu, ev… Bunlar geçmişteki bir şeyin kendisi değildir; geçmişten geriye kalan tortulardır.
Ve son derece şaşırtıcı bir ifade gelir:
“biz de eve acemi yağmaya başlarız
bir hiç yüzünden.”
“Eve yağmak” gündelik bir deyimi şiirsel biçimde dönüştürür. İnsan dışarıdaki yağmurdan eve dönerken, aslında kendi içine de dönmektedir. “Acemi yağmak” ise insanın kendisine bile yabancılaşmasını düşündürür. İnsan bazen neden eve döndüğünü, neden birine yaklaştığını, neden uzaklaştığını bile tam olarak bilmez.
Bir hiç yüzünden.
Zamanın Daralması
Şiirin devamında zamanın algısı değişir:
“Küçülmeye başlar günler
çünkü kısadır.
Akşam, belli olmaz perdelerden.
— Yavaş yavaş.”
Zaman artık dışarıda olup biten bir şey olmaktan çıkar ve kişinin içindeki algıya dönüşür. Günlerin küçülmesi yalnızca mevsimsel bir kısalma değildir. Yaş ilerledikçe hayatın zamanının daralmasıdır.
Ardından gelen:
“Ah bir bilseydim
neresinde duruyorum dünyanın?
Çünkü, duruyorum.”
şiirin merkezindeki kelimeyi değiştirir. Başlangıçta “hiç” vardır; burada “duruyorum” gelir.
Bu çok önemlidir. Şair artık yalnızca geçmişi, aşkı, insanlığı sorgulamıyor; kendisinin dünyadaki yerini arıyor. Fakat hareket etmiyor. Duruyor.
Bu duruş edilgenlik de olabilir, direnme de. Beklemek olabilir, yönünü kaybetmek olabilir. Hayatın ortasında bir yere çakılıp kalmak da olabilir. Şair bunu açıklamaz. “Duruyorum” diyerek belirsizliği korur.
Dünyanın Karşısında Duran İnsan
Sonraki hitaplar şiiri bireysel olmaktan çıkarır:
“Ey dağları dağ
denizleri deniz yapanlar, duruyorum.”
Ardından:
“Ey nesli tükenen hayvanlar
nesli olmayan insanlar, duruyorum.”
Burada “durmak” artık yalnızca kişisel bir hâl değildir. Şair kendisini dünyanın bütün kayıplarının karşısında duran bir tanık gibi konumlandırır.
“Dağları dağ, denizleri deniz yapanlar” ifadesinde doğanın düzeni vardır. “Nesli tükenen hayvanlar”da ise yok oluş. Fakat hemen ardından gelen “nesli olmayan insanlar” şiiri çok daha insani ve karanlık bir yere taşır. Yalnızca hayvanların değil, artık kendisine ait bir soy, geçmiş, gelecek, aidiyet bulamayan insanların da varlığından söz edilir.
Böylece başlangıçtaki “bir hiç olmak” duygusu genişler: İnsan yalnızca sevdiği kişinin yanında değil, dünyanın içinde de bir hiç hâline gelebilir.
Yüküyle Batacak Bir Gemi
Şiirin sonlarına doğru gelen “kaptanı, tayfaları, makinesi, dümeni olmayan / ama gövdesi olan / yüküyle batacak bir gemi gibi duruyorum” dizeleri, şiirin başından beri farklı biçimlerde sürdürülen “hiç olma” duygusunu tek bir imgenin içinde toplar. Burada gemi yalnızca yönünü kaybetmiş bir insanı değil, içinde hâlâ hayat bulunan fakat artık kendisini taşıyamayan bir varoluşu temsil eder.
Gemi imgesinin özellikle seçilmiş olması önemlidir. Gemi, doğası gereği hareket etmek için vardır. Bir yerden kalkar, bir yere gider; bir rotası, yönü, varacağı limanı vardır. Oysa şairin gemisi hareket edemez. Kaptanı yoktur; tayfaları yoktur; makinesi yoktur; dümeni yoktur. Yani onu yolculuk hâline getirecek bütün unsurlar eksilmiştir. Buna rağmen geminin gövdesi vardır. Şair tamamen yok olmamıştır. Varlığı sürmektedir. Fakat var olmakla ilerlemek arasındaki bağ kopmuştur.
Bu ayrım şiirin başındaki “bir hiç olmaktan” korkusuyla da ilişkilidir. Hiç olmak, ilk bakışta hiçbir şeye sahip olmamak gibi görünür. Fakat şiirin sonunda bunun daha karmaşık bir hâliyle karşılaşırız: İnsan hâlâ vardır, hâlâ bir gövdesi, hâlâ bir yükü vardır; fakat kendisine yön verecek şeyleri yitirmiştir. Dolayısıyla buradaki hiçlik, yokluk değil, yönsüzleşmiş bir varlıktır.
Özellikle “ama gövdesi olan” sözü üzerinde durmak gerekir. Şair, geminin sahip olmadığı unsurları art arda saydıktan sonra bir tek şeyi olumlu biçimde bırakır: gövde. Bu, şiirdeki en sessiz direnç noktasıdır. Gemi bütün işlevlerini yitirmiş olabilir ama ortada hâlâ bir beden vardır. İnsan da böyledir: Bazen iradesini, yönünü, umudunu, ilişkilerini ve hareket kabiliyetini yitirir; fakat bütün bunlara rağmen varlığını sürdürür. Şairin “duruyorum” sözü de tam burada anlam kazanır. Gemi yol alamaz ama batmadan önce bir süre suyun üzerinde durur. İnsan da hayatın içinde ilerleyemediğini düşündüğü bir anda bile yaşamaya devam eder.
Fakat hemen ardından gelen “yüküyle batacak” sözü, bu varoluşu çok daha ağır bir noktaya taşır. Gemi yalnızca hareketsiz değildir; taşıdığı yük, sonunda onun batmasına neden olacaktır. Buradaki “yük”ü yalnızca maddi bir yük olarak düşünmek şiirin anlamını daraltır. Şiirin tamamı düşünüldüğünde bu yük; yaşanmışlıklar, aşklar, özlemler, tutkular, kırılmalar, kayıplar, hatıralar, söylenmemiş sözler ve insanın kendisinden geriye taşıdığı bütün ağırlıklar olarak okunabilir.
Nitekim şair bu gemi benzetmesinden hemen önce sevgileri, aşkları, özlemleri, tutkuları, yolculukları, kırılmaları ve durmaları art arda sayar:
“Sevgilere, aşklara, özlemlere, tutkulara
ve yolculuklara ve kırılmalara ve durmalara
tabii durmalara hem de kesinlikle durmalara…”
Bu sıralama, geminin yükünü açıklar gibidir. Gemi boş değildir; tam tersine fazlasıyla yüklüdür. Onu batıracak olan şey boşluğu değil, taşıdığı şeylerin ağırlığıdır. Bu bakımdan şiirin başındaki “bir hiç” ile sonundaki “yük” arasında çok güçlü bir gerilim vardır: Dışarıdan bakıldığında her şeyin nedeni “bir hiç”tir; fakat insanın içinde taşınan şey hiç de küçük değildir.
Daha da önemlisi, geminin “yüküyle” batacak olması, yaşananların insanda bıraktığı izleri düşündürür. İnsan bazen geçmişinden kurtulamaz; çünkü geçmiş, yalnızca hatırlanan olaylardan oluşmaz. Yaşanmışlıklar insanın kişiliğine, bakışına ve davranışlarına yerleşir. Bir aşk biter ama yükü kalır. Bir kırılma geçer ama yükü kalır. Bir ayrılık geride kalır ama insan onu başka ilişkilere taşır. Bir umut söner ama onun bıraktığı boşluk da insanla birlikte yaşamaya devam eder.
Bu nedenle geminin batışı ani bir felaket gibi değil, kaçınılmaz bir ağırlığın sonucu olarak hissedilir. Şair “batıyorum” demez; “batacak” der. Bu gelecek zaman, henüz gerçekleşmemiş ama ihtimali giderek güçlenen bir sona işaret eder. Geminin hâlâ suyun üzerinde olması, insanın hâlâ hayatta ve ayakta oluşudur. Fakat hareket edemeyen, yönünü belirleyemeyen ve ağır bir yük taşıyan bu geminin geleceği belirsiz değildir: Şair onun sonunda batacağını düşünmektedir.
Burada “duruyorum” sözcüğünün tekrarı da son derece önemlidir. Şair kendisini hareket etmeyen bir gemiye benzetir. Dolayısıyla “durmak”, yalnızca fiziksel bir hareketsizlik değildir. Hayatın içinde bir konumda kalmak, fakat o konumdan nereye gidileceğini bilememektir. Geminin dümeni olmadığı için yön değiştirememesi ile insanın hayatındaki yön duygusunu kaybetmesi aynı imgenin iki yüzüdür.
Üstelik geminin kaptanı da yoktur. Bu ayrıntı, yalnızca yönsüzlüğü değil, karar vericinin yokluğunu da düşündürür. İnsan kendi hayatının kaptanı olması gerekirken, burada kaptansız bir gemiye dönüşmüştür. Tayfaların olmayışı ise yalnızlığı derinleştirir. Bir geminin yolculuğu tek kişinin iradesiyle gerçekleşmez; tayfalar birlikte çalışır. Şairin gemisinde ise paylaşacak, yardım edecek, birlikte yürüyecek kimse de yoktur. Böylece gemi hem yönsüz hem yalnız hem de hareketsiz hâle gelir.
“Makine”nin olmayışı ise hareket için gereken enerjinin kaybını çağrıştırır. “Dümen” yokluğu yönü, “kaptan” yokluğu iradeyi, “tayfalar” yokluğu beraberliği, “makine” yokluğu ise hareket gücünü ortadan kaldırır. Geriye yalnızca gövde ve yük kalır. Bu yüzden imge, insanın hayatındaki hemen bütün dayanakların çekildiği bir anı anlatır.
Fakat şairin asıl başarısı, bunu doğrudan “yalnızım, yönsüzüm, yoruldum” diyerek söylememesidir. Bunların hiçbirini açıklamaz. Bunun yerine bizi denizin ortasında, nereye gideceğini bilmeyen, dümeni ve kaptanı olmayan, ağır yük taşıyan bir geminin karşısına bırakır. Böylece duygusal durum bir düşünce olmaktan çıkar, görülebilir bir manzaraya dönüşür.
Ve gemi dünyanın bilinmeyen bir yerinde durmaktadır:
“bilmediğim bir yerinde dünyanın…”
Bu ifade, geminin yalnızca coğrafi olarak değil, varoluşsal olarak da yerini kaybettiğini düşündürür. Şair dünyanın neresinde olduğunu bilmiyor. Bir koordinatı yok. Bir limana yakınlığı yok. Gideceği yön belli değil. Bu yüzden gemi imgesi, şiirin daha önceki “neresinde duruyorum dünyanın?” sorusunun görsel karşılığı hâline gelir.
Sonuçta ortaya çok acı bir tablo çıkar: İnsan dünyadadır ama dünyadaki yerini bilemez; vardır ama yönünü bilemez; bir gövdesi vardır ama hareket edemez; bir geçmişi vardır ama onu taşıdığı yük geleceğini tehdit eder.
Ve bütün bunların sonunda şair yine şaşırtıcı biçimde sadeleşir:
“Nedeni, basit:
Bir hiç yüzünden.”
Böylece geminin bütün ağırlığı, şiirin başındaki o küçük “hiç” kelimesine geri bağlanır. Sevdiğinin her istediğini yaparak kendisini kaybetmekten korkan insan, şiirin sonunda kendi gemisinin kaptanını da kaybetmiş gibidir. Başkasının istediğini yaparak “bir hiç” olmaktan korkan kişi, sonunda kendi hayatında kaptanı, tayfaları, makinesi ve dümeni olmayan bir gemiye dönüşür.
Belki de şiirin en acı tarafı tam buradadır: İnsanı batıran şey her zaman büyük bir felaket değildir. Bazen insanı kendi hayatından uzaklaştıran şey, dışarıdan bakıldığında “hiç” sayılabilecek kadar küçük bir şeydir. Fakat o küçük şey, insanın içinde yıllarca taşınan büyük bir yüke dönüşür.
Bu yüzden “yüküyle batacak bir gemi gibi duruyorum”, şiirin yalnızlığını değil, onun bütün geçmişini de taşıyan bir dizedir. Şairin gemisi boş olduğu için batmayacaktır; fazla yüklü olduğu için batacaktır. Ve şiirin sonunda “hiç” diye küçültülen şey, aslında bütün o yükün adıdır. İnsan bazen bir hiç yüzünden batmaz; bir hiçin içinde biriktirdiği her şey yüzünden batar.