YARGIÇ
Yargıç karşısındayım.
Adımı soruyor.
Söylüyorum: Hâkim.
Soyadımı soruyor.
Söylüyorum: Tasvir.
Yaşımı soruyor. Kırk.
İddia edildiğine göre, ailenizi bırakıp kaçmışsınız ve onlara karşı olan yükümlülüğünüzü yerine getirmemişsiniz, doğru mu? diyor.
Doğru, diyorum.
Yargıç, yazmana dönüp,
Yaz, diyor. Sanık suçunu kabul etmiştir. Kaçtığını ve yükümlülüğünü yerine getirmediğini açıkça söylemiştir.
Ama, diyorum yargıca, niçin ailemin bana karşı yükümlülüğünü yerine getirip getirmediğini sormuyorsunuz? Ben konuştukça, onlar dilsiz gibi sustu. Ben onlara gittikçe, onlar benden kaçtı. Ben ve onlar bir türlü buluşamadık. Sonunda kaçtım, evet, ama bir umutsuzluğun sonucuydu bu.
Bu ayrı bir dâvâ konusu, diyor yargıç. Dâvâyı siz de açabilirdiniz.
Oysa açmadınız. Gene de açabilirsiniz.
Ama bu, bugün, burda hüküm giymenizi engelleyici bir durum yaratmaz.
Ya neyi yaratır? diye soruyorum yargıca.
Açacağınız dâvâ sizin için olumlu sonuçlandığında onların da mahkûm olabileceğini, diyor yargıç.
Bir başka deyişle, onlar da, ben de kodeste öyle mi? diyorum.
Evet, diyor yargıç. Ama dâvâ dışı bu sorgu-suali burda kesiyorum.
Burası mahalle kahvesi değil.
Yargıcın arkasındaki duvarda çerçevelenmiş bir resim: Adaletin simgesi teraziyi gösteriyor. O, her zaman dengedeki teraziyi.
Ferit Edgü
Ferit Edgü'nün "Yargıç" öyküsü, ilk bakışta hukuki bir sorgulama gibi görünür; oysa asıl sorgulanan, insanlar arasındaki iletişimsizliktir. Sizin dikkat çektiğiniz "onlar sustu" cümlesi, metnin en önemli savunmalarından biridir ve günümüzde "silent treatment" (susarak cezalandırma) olarak adlandırılan psikolojik şiddet biçimiyle birlikte okunduğunda öykü çok daha derin bir anlam kazanır.
Edgü'nün kahramanı, ailesini terk ettiğini inkâr etmez. Suçu kabul eder. Fakat hemen ardından şu cümleyi kurar:
"Ben konuştukça, onlar dilsiz gibi sustu. Ben onlara gittikçe, onlar benden kaçtı."
Burada dikkat çekici olan, kahramanın kaçışı bir başlangıç değil, bir sonuç olarak anlatmasıdır. Hukuk yalnızca fiziksel kaçışı görmektedir; ruhsal olarak önce kimlerin uzaklaştığını ise dosyaya dahil etmez. Yargıcın bakışı olayın sonucuna yöneliktir, kahramanın bakışı ise nedenlerine.
Bu yüzden öyküde iki farklı adalet anlayışı karşı karşıya gelir. Mahkeme, "aileni terk ettin" suçunu yargılar. Kahraman ise "beni kim terk etti?" sorusunun peşindedir.
Bugün psikolojide "silent treatment" olarak tanımlanan davranış da tam burada devreye girer. Tartışmadan sonra sakinleşmek için kısa süreli susmak sağlıklı olabilir. Ancak uzun süre konuşmamak, yok saymak, cevap vermemek, göz temasından kaçınmak, kişiyi görünmez hâle getirmek artık bir iletişim tercihi değil, ilişkinin güç dengesini kurmaya çalışan bir cezalandırma biçimidir.
Edgü'nün "onlar sustu" cümlesi de tam bu görünmez şiddeti tarif eder. Kahraman yalnız bırakılmamıştır sadece; konuşma hakkı elinden alınmıştır. İnsan, ancak sesinin karşılık bulduğu yerde var olabilir. Sürekli duvara konuşan biri, bir süre sonra gerçekten konuşmayı bırakır. Son kaçış çoğu zaman evden değil, ilişkiden olur.
Yargıcın verdiği cevap da ironiktir:
"Bu ayrı bir dava konusu."
Hukuk, mağduriyetleri birbirinden ayırabilir. Ama insan ruhu bunu yapamaz. Bir davanın sanığı, başka bir ilişkinin mağduru olabilir. Edgü, adalet sisteminin sınırlarını gösterir. Çünkü hukuk eylemleri yargılar; edebiyat ise sessizlikleri.
Bu nedenle öykü yalnızca aileyi değil, bütün ilişkileri kapsar. Romantik ilişkilerde günlerce süren sessizlik, aynı evde birbirini yok sayan insanlar, cevapsız bırakılan "iyi misin?" soruları... Bunların her biri karşı tarafa şu mesajı verir:
"Sen benim için yoksun."
İnsan için bundan daha ağır cezalar azdır. Çünkü dışlanmak, beynin fiziksel acıyla benzer bölgelerini harekete geçirir. Sessizlik burada huzur değil, varlığın inkârıdır.
Aynı durum ebeveyn-çocuk ilişkisinde daha da yıkıcıdır. Çocuğunu susarak cezalandıran ebeveyn aslında yalnızca konuşmayı kesmez; sevgiyi de koşula bağlar. Çocuk bunu şöyle kodlar:
"Hata yaparsam sevilmem."
Bu inanç yetişkinlikte iki farklı yola dönüşebilir. Kimi, öğrendiği modeli tekrar ederek sessizliği bir silah gibi kullanır. Kimi ise terk edilme korkusuyla sessiz kalan herkese boyun eğer. Böylece çocuklukta yaşanan suskunluk, yetişkin ilişkilerinde yeniden üretilir.
Öykünün sonunda yargıcın arkasındaki denge hâlindeki terazi de güçlü bir simgedir. Terazi kusursuz bir dengeyi temsil eder; fakat anlatıda gerçek denge yoktur. Çünkü terazinin kefelerine yalnızca sanığın davranışı konmuştur. Onun yıllarca maruz kaldığı sessizlik ise görünmezdir. Edgü böylece şu soruyu okura bırakır:
Bir insan gerçekten kaçmış mıdır, yoksa önce ondan vazgeçilmiş midir?
Bu yüzden "Yargıç", aileyi terk eden bir adamın öyküsünden çok, iletişimsizlik yüzünden birbirini kaybeden insanların öyküsüdür. Sessizlik burada yalnızca kelimelerin yokluğu değildir; sevginin, kabulün ve karşılıklılığın geri çekilişidir. Edgü'nün kahramanı mahkemede suçunu kabul eder; fakat okur, onun asıl savunmasının tek cümlede gizli olduğunu fark eder: "Ben konuştukça, onlar sustu." Bu cümle, hukuki bir mazeretten çok, ruhsal bir yalnızlığın özetidir.