Paranın Romanı ve Gerçeği Üzerine

Şair: Ahmet Cemal

Diyelim şöyle bir cümle yer alsaydı bir romanda: "O ay ev kirasını veremediği için, eski bir arkadaşından borç istemişti…"

Bu cümleyle karşılaşan roman okurları, sanırım etkilenirlerdi. Ve büyük bir olasılıkla kirasını veremeyenden yana çıkarlardı. Hatta ilerki satırlarda zengin eski arkadaşın bu parayı vermediğini okuduklarında, ona kızabilirlerdi de.

Ama paranın romanı ve gerçeği her zaman farklı oluyor. Bunu bana altmış bir yıllık yaşamımda en iyi öğreten de, yine para oldu. Hiç bir zaman yeterince sahip olamadığım o nesne, insanoğlu denen canlının karakterinin binbir rengini tanıtma konusunda bana gerçekten çok iyi rehberlik yaptı.

Evet, insanlar yukarıdaki gibi bir cümleyi romanlarda okuduklarında, anlatılanları kolayca paylaşabiliyorlar. Buna karşılık aynı cümleyi kitaptan okumak yerine bir "canlıdan" duyduklarında, rahatsız oluyorlar. İçlerini bir tedirginliktir alıyor. Bu, çoğunlukla karşılarındakinin zor durumundan değil, fakat sıkıntısını onun ağzından duymaktan kaynaklanma bir tedirginlik. Kimi zaman işi, "Keşke söylemeseydi!" ye kadar vardırıyorlar. Ya da -yorgansızların da olabileceğini hiç düşünmeden- "O da ayağını yorganına göre uzatsaydı kardeşim!" nasihatıyla işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar. Burada suç, romanda değil, fakat romanları yaşamdan kopuk, başka dünyalara ait hikâyeler gibi okuma alışkanlığında. Zor durumdaki bir insanla romanda karşılaşmak, okuyana sorumluluk yüklemez, karşınızda İNSAN varsa eğer ve o yardıma muhtaçsa, bu durum, kendi vicdanınızın görüntüsünün nahoş bir aynadan ani yansımasına da dönüşebilir!

Günlük yaşamımı sıkıntısız sürdürebilmeme, ufacık da olsa bir ev almama çevirdiğim ve yazdığım üç raf kitap yetmedi. On dokuz yıllık üniversite hocalığı da yetmedi. "Ünvanım" öğretim görevlisi olduğu için, aylıklarım da hep düşük kaldı. Bunlar roman değil, gerçek. Romanını yazsaydım, belki de beni övgülere boğarlardı. "Ne kadar gerçekçi yazmış" derlerdi. Benden benim gerçeklerim olarak duyduklarında ise öfkeli bir sessizlikle kayboluyorlar. Ya da geçenlerde kiram için borç istediğim, iki kışlığı, bir yazlığı, bir de son model arabası olan "eski" arkadaşım gibi, savunma mekanizmalarını nasihatlere dönüştürüyorlar: "Ben hep ayağımı yorganıma göre uzattım, sen de öyle yapsaydın!" (Yorganın öylesini bulsam!) "Ama ben bu parayı sana, seni kaybetmemek için vermeyeceğim, çünkü geri ödeyemezsen, kendimi aldatılmış hissederim. Oysa senin gibi eski bir arkadaşımı kaybetmek istemiyorum!" (İnsan, ne zaman kaybetmiş sayılır?)

Ben, paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerçeklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem (istemelerini hiç beklemedim), gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha çevirmek ve yazmak istediğim onca kitapla, birikimlerimi aktarmak istediğim onca öğrenciyle aramda paranın, günlük geçim kavgalarının o aşılmaz engeli var. Ve ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yazmamı ve çevirmemi, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.

Günlerden bir gün beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında -Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, kül rengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak.

Ahmet Cemal

Bu metin, Ahmet Cemal'in en kişisel ve en sarsıcı denemelerinden biridir. İlk bakışta "para sıkıntısı" üzerine yazılmış gibi görünür; oysa aslında insanın yoksulluk karşısındaki ahlaki yalnızlığını, edebiyat ile hayat arasındaki ikiyüzlülüğü ve onurun bedelini anlatır. Metnin temel sorusu şudur:

Neden romanda acı çekene üzülürüz de, gerçek hayatta aynı acıyı yaşayan insandan uzaklaşırız?

Bu soru, metnin omurgasını oluşturur.

Romanın kahramanı ile gerçek insan

Ahmet Cemal, çok basit bir örnekle başlar:

"O ay ev kirasını veremediği için eski bir arkadaşından borç istemişti..."

Bu cümle bir romanda yer alsa, okur büyük ihtimalle kirasını ödeyemeyen kişiye empati duyar. Zengin arkadaş para vermezse ona kızar. Çünkü romanda acı güvenlidir; okurdan bir şey istemez.

Ama aynı cümleyi gerçek bir insan söylediğinde tablo değişir.

Bir anda dinleyen kişi rahatsız olur.

Çünkü artık hikâyenin okuru değil, vicdanının muhatabıdır.

Ahmet Cemal'in en keskin gözlemlerinden biri budur:

İnsanlar acının kendisinden değil, acının kendilerine sorumluluk yüklemesinden rahatsız olurlar.

Roman bize yalnızca duygu yaşatır.

Gerçek ise karar vermemizi ister.

"Keşke söylemeseydi"

Metindeki bu ifade çok önemlidir.

Yoksul insanın sıkıntısını anlatması bile bazı insanlarda huzursuzluk yaratır.

Çünkü onun konuşması, başkalarının rahatını bozar.

Bu nedenle toplum çoğu zaman yoksulluğu değil, yoksulluğun görünür olmasını istemez.

Yoksul sessiz kalmalıdır.

Acısını belli etmemelidir.

İşte Ahmet Cemal buna itiraz eder.

"Ayağını yorganına göre uzatsaydı"

Bu cümle metindeki en sert eleştirilerden biridir.

Çünkü burada nasihat, gerçeğin yerine geçmektedir.

Ahmet Cemal tek bir cümleyle bu klişeyi yıkar:

"Yorganın öylesini bulsam!"

Bu cevapta büyük bir ironi vardır.

Herkesin aynı uzunlukta yorganı yoktur.

Kimisinin ayağını uzatacak yorganı hiç olmamıştır.

Dolayısıyla "tasarruf etseydin" gibi öğütler çoğu zaman yoksulluğun gerçek nedenlerini görmezden gelir.

Kendi hayatını romana dönüştürmesi

Metnin ortasında bir kırılma yaşanır.

Artık örneklerden vazgeçer.

Kendi yaşamını anlatır.

Üç raf kitap...

On dokuz yıl üniversite...

Çeviriler...

Yazılar...

Ve buna rağmen kira ödeyememek.

Burada yalnızca ekonomik sistem eleştirisi yoktur.

Asıl acı olan şudur:

Toplum, kültürel emeği alkışlıyor ama yaşatmıyor.

Ahmet Cemal'in çevirileri, yazıları ve öğrencileri vardır.

Fakat bunlar geçinmesine yetmemektedir.

Bu, yalnızca kişisel değil, aynı zamanda kültürel bir trajedidir.

Eski arkadaş

Metnin en acı bölümü budur.

Arkadaşının söylediği söz:

"Parayı seni kaybetmemek için vermiyorum."

İlk bakışta mantıklı görünür.

Ama Ahmet Cemal'in cevabı her şeyi değiştirir:

"İnsan ne zaman kaybetmiş sayılır?"

Bu soru, bütün metni özetler.

Aslında arkadaşını zaten kaybetmiştir.

Çünkü dostluk, ihtiyaç anında sınanır.

Parayı vermemesi tek başına mesele değildir.

Asıl mesele, dostluğu koruduğunu sanırken onu çoktan tüketmiş olmasıdır.

"Ben paranın romanını hiç yazmadım"

Bu cümle yazının zirvesidir.

Çünkü Ahmet Cemal'in hayatı zaten roman olmuştur.

Romanı yazmasına gerek kalmamıştır.

Onu yaşamıştır.

Bu yüzden şu cümle çok ağırdır:

"Benim romanım hiç yazılmayacak."

Bu yalnızca yazılamamış bir kitap değildir.

Toplumun görmediği bir hayatın da simgesidir.

Ölüm arzusu

Finalde Colette'ten yaptığı gönderme dikkat çekicidir.

"Kül rengi, sessiz sedasız bir ölüm..."

Bu bir intihar çağrısı değildir.

Bu, bitkinliğin ifadesidir.

Yıllarca mücadele etmiş, üretmiş, ama karşılığını görememiş bir insanın yorgunluğudur.

Burada Ahmet Cemal'in istediği şey şöhret değildir.

Biraz nefes alabilmektir.

Üslup

Bu yazının en etkileyici yönü, öfkesini bağırarak ifade etmemesidir.

Sesini yükseltmez.

Kimseyi suçlamaz.

Yalnızca yaşadıklarını anlatır.

Ve tam da bu yüzden metin çok daha sarsıcı olur.

Okur, anlatılanların kurgu olmadığını bildiği için kendisini savunacak güvenli bir mesafe bulamaz.

Sonuç

Bu metin, yalnızca yoksulluğun değil, onurun metnidir. Ahmet Cemal, parasız kalmayı trajedi olarak görmez; onu asıl yaralayan, insanların yoksulluğa gösterdiği ahlaki kayıtsızlıktır. Edebiyatta alkışlanan gerçekçilik, gerçek hayatta rahatsızlık kaynağına dönüşmektedir. Bu nedenle yazının en büyük eleştirisi ekonomik değil, vicdanidir.

Son cümlede söylediği:

"Paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim."

yalnızca kişisel bir muhasebe değildir; Ahmet Cemal'in bütün hayatını özetleyen ahlaki bir vasiyet gibidir. Onun gözünde gerçek yenilgi, yoksul olmak değil; insan kalabilmek uğruna ödenmesi gereken bedelden kaçmaktır. Bu yüzden metin, para üzerine yazılmış bir deneme olmaktan çok, insanın değerini parayla ölçen dünyaya karşı sessiz ama sarsıcı bir vicdan itirazıdır.