ölüm düşüncesi izliyor beni

Şair: Tezer Özlü

ölüm düşüncesi izliyor beni.
gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum.
bunun …
belli bir nedeni yok.
yaşansa da olur, yaşanmasa da.
bir kaygı yalnız.
beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.
karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum.
herkes her geceki uykusunu uyuyor.
ev soğuk.
çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum.
günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum.
kusmamak için üstüne reçelli ekmek yiyiyorum.
genç bir kızım.
ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum.
sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.
karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var.
karşı çıkmak istediğim kurallar var.
bir haykırış!
küçük dünyanız sizin olsun.
bir haykırış!
sessizce yatağa dönüyorum.
ölümü ve yokluğu üzerine uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor.
şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor.
korkacak birşey yok.
kırlarda koşuyorum.
sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum.
hep kırlar.
esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım.
birazdan ölüm beni alacak.

Tezer Özlü
Çocukluğun Soğuk Geceleri



   Bu parçayı “Çocukluğun Soğuk Geceleri”nin yalnızca bir intihar anlatısı olarak değil, Tezer Özlü'nün ölüm, özgürlük, çocukluk, aile ve toplumsal düzene karşı duyduğu yabancılaşmanın yoğunlaştığı bir metin olarak okumak daha doğru olur.

Özlü'nün metninde intihar düşüncesi gündelik hayatın ayrıntılarıyla ürpertici biçimde somutlaştırılıyor. Bu nedenle metnin etkisi çok daha doğrudan.

“Ölüm düşüncesi izliyor beni”

Metnin ilk cümlesi çok güçlü:

“ölüm düşüncesi izliyor beni.”

Özne ölüm değil, ölüm düşüncesi.

Yani ölüm dışarıdan gelen bir olay olarak değil, kişinin zihninde sürekli dolaşan bir varlık gibi kuruluyor.

Ardından:

“gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum.”

Bu düşüncenin geçici bir kriz olmadığı belirtiliyor.

Gece ve gündüz ayrımı ortadan kalkmış.

Ölüm düşüncesi hayatın belli bir zamanına değil, hayatın tamamına yayılmış.

“Bunun belli bir nedeni yok”

Bence metnin en önemli cümlelerinden biri bu:

“bunun … belli bir nedeni yok.”

Çünkü okur doğal olarak bir sebep arıyor.

Aşk acısı mı?
Aile mi?
Yalnızlık mı?
Toplum mu?
Çocukluk mu?

Metin ise tek bir neden vermeyi reddediyor.

Hemen ardından:

“yaşansa da olur, yaşanmasa da.”

geliyor.

Bu, ölüm arzusundan biraz farklı bir ruh hâli.

Burada yaşama karşı kayıtsızlık var.

Hayatın devam edip etmemesi artık büyük bir değer taşımıyor.

Bu yüzden metnin en ürkütücü tarafı dramatik bir “ölmek istiyorum” haykırışı değil; “olsa da olur, olmasa da” sakinliği.

Kaygı: Asıl düşman

Özlü hemen ardından ölüm düşüncesinin altında başka bir şey olduğunu söylüyor:

“bir kaygı yalnız.”

Ve:

“beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.”

Bu çok önemli.

Ölüm burada bir amaçtan çok, kaygıdan kurtulma düşüncesi olarak ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla metnin psikolojik merkezinde ölümden ziyade dayanılmaz bir iç huzursuzluk bulunuyor.

İntihar düşüncesi, bu kaygıya karşı tasarlanan son çıkış gibi beliriyor.

Ev: Sıcak olması gereken yerin soğuması

Sonra dış dünyanın ayrıntıları geliyor:

“ev soğuk.
çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum.”

Ev normalde güvenlik ve sıcaklık mekânıdır.

Burada ise soğuk ve sessiz.

Bu iki kelime bütün metnin atmosferini kuruyor.

Üstelik genç kadın evin içinde kendi ölümünü hazırlarken herkes uyuyor.

Bu çok çarpıcı bir karşıtlık:

Dünya uyuyor; ben ölümümle uyanığım.

Başkalarının sıradan gecesi, anlatıcının son gecesine dönüşüyor.

İlaçların anlatımı neden bu kadar sarsıcı?

Metindeki en rahatsız edici bölüm, ilaçların alınmasının ayrıntılı biçimde anlatıldığı yer.

Bunu şiirsel bir mecaz olarak geçiştirmek mümkün değil; metin burada somut bir intihar eylemi anlatıyor.

Fakat edebî açıdan önemli olan, yazarın bunu dramatik bir çığlık halinde vermemesi.

Eylem neredeyse gündelik bir iş gibi anlatılıyor.

Bu soğukkanlılık, metnin etkisini artırıyor.

Çünkü anlatıcı ölümün eşiğinde bile ayrıntıları düşünüyor:

“kusmamak için…”

Bu noktada ölüm, soyut bir düşünce olmaktan çıkıp bedensel bir gerçekliğe dönüşüyor.

“Genç bir kızım”

Bu cümle metnin en büyük kırılmalarından biri.

“genç bir kızım.”

Ölüm hazırlığı yapan kişinin hemen ardından kendisini yaşının en başında tanımlaması büyük bir paradoks yaratıyor.

“Genç” kelimesi hayatın başlangıcını çağrıştırırken, metin ölümün eşiğinde.

Yani:

Hayatın başındaki biri, hayatın sonunu düşünüyor.

Bu karşıtlık Tezer Özlü'nün metninin temel trajedisini oluşturuyor.

Güzel ölü gövde

“ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum.”

Burada ölüm ile estetik birleşiyor.

Anlatıcı yalnızca ölmeyi düşünmüyor; ölümünden sonra nasıl görüneceğini de düşünüyor.

Bu, ölümün kişinin kendi bedenine yabancılaşmasını da gösteriyor.

“Ben” ile “ölü gövdem” birbirinden ayrılıyor.

Artık beden, kişinin kendisi olmaktan çıkıp dışarıdan bakılan bir nesne haline geliyor.

“Öç almak istediğim insanlar”

Burada ölüm düşüncesinin bir başka boyutu açılıyor:

“sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.”

Bu çok önemli.

İntihar artık yalnızca kişinin kendisiyle ilgili değildir.

Bir mesajdır.

“Beni böyle yaşamaya zorladınız; şimdi ölümüm sizin üzerinizde bir iz bıraksın.”

Fakat intikam nesneleri yalnızca insanlar değil:

“evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler”

Bu liste özellikle dikkat çekici.

Çünkü burada tek tek kişilerden çok bir hayat biçimine karşı çıkış var.

Evler.

Mobilyalar.

Müzikler.

Öğretmenler.

Kurallar.

Bunların hepsi “normal hayat”ın parçaları.

Anlatıcı aslında:

Bana dayatılan hayat biçimini reddediyorum.

diyor.

“Bir haykırış!”

Metnin iki kez tekrarladığı:

“bir haykırış!”

çok önemli.

Çünkü intihar sessiz bir eylem olarak hazırlanırken anlatıcının içinde tam tersine çok büyük bir bağırış var.

Bu nedenle ölüm burada yalnızca yok olma arzusu değildir.

Aynı zamanda:

“Beni duyun.”

çığlığıdır.

Ama bu çığlık dışarıya ulaşmaz.

Metin bunu hemen ardından çok güçlü bir ironiyle verir:

“bir haykırış!
sessizce yatağa dönüyorum.”

İşte metnin trajedisi burada.

İçeride çığlık var, dışarıda sessizlik.

“Küçük dünyanız sizin olsun”

Bu cümle bütün metnin isyanını özetliyor.

Anlatıcı, kendisini kuşatan dünyanın kurallarını kabul etmiyor.

Ama onun isyanı sokakta, meydanda veya toplumsal mücadelede ortaya çıkmıyor.

Yatağın içinde, gecenin sessizliğinde gerçekleşiyor.

Bu nedenle metindeki isyan çok yalnız.

Son bölüm: Ölümden önce gelen kırlar

Metnin son kısmı olağanüstü bir dönüşüm geçiriyor.

İlaçlar, ev, sessizlik, kurallar ve öç düşüncesinden sonra birden:

“şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor.”

geliyor.

Karanlık metin bir anda aydınlanıyor.

Kırlar, otlar, esinti...

Bu görüntülerin çok önemli bir anlamı var.

Başta:

ev soğuk.

Sonda:

kırlar var.

Başta kapalı bir iç mekân.

Sonda açık bir dünya.

Başta koltuklar, halılar, kurallar.

Sonda otlar ve rüzgâr.

Çocukluk ile kırlar arasındaki bağ

Burada kitabın adı da önem kazanıyor:

Çocukluğun Soğuk Geceleri.

“Çocukluk” metinde doğrudan anlatılmasa bile, son görüntülerde doğayla birleşiyor.

Kırlarda koşmak, deniz kentinden uzaklaşmak, otların arasında yalnız olmak...

Bunlar şehir ve kurumların karşısında kuralsız bir çocukluk özgürlüğü gibi duruyor.

Anlatıcının aradığı şey belki de ölümden önce kısa süreliğine yeniden bulduğu bir özgürlük duygusu.

“Korkacak bir şey yok”

Bu cümle özellikle dikkat çekici:

“korkacak birşey yok.”

Bu, metnin ölümle ilişkisinin en soğuk noktası.

Çünkü korku normalde insanı hayata bağlayan bir refleks.

Burada ise korku ortadan kalkıyor.

Ardından:

“kırlarda koşuyorum.”

geliyor.

Yani ölüm düşüncesi zihinde özgürlük görüntüsüne dönüşüyor.

Bu, metnin en tehlikeli ve aynı zamanda edebî açıdan en karmaşık noktası.

Çünkü ölüm burada karanlık bir boşluk olarak değil, anlatıcının zihninde renkli kırlar, esinti ve koşma gibi güzel imgelerle temsil ediliyor.

Bu nedenle metni intiharı romantikleştiren bir metin olarak değil, ölüm düşüncesinin insan zihninde nasıl özgürlük, kaçış ve huzur imgeleriyle birleşebildiğini gösteren bir metin olarak okumak daha doğru.

“Birazdan ölüm beni alacak”

Son cümle:

“birazdan ölüm beni alacak.”

Özellikle “ölüyorum” demiyor.

“Ölüm beni alacak.”

Ölüm burada etkin bir fail.

Anlatıcı edilgen.

Bu, metnin başındaki:

“ölüm düşüncesi izliyor beni”

cümlesine geri dönüyor.

Başta ölüm düşüncesi onu izliyordu.

Sonda ölüm onu alıyor.

Böylece metin “izlenmekten alınmaya” doğru ilerleyen kapalı bir daire oluşturuyor.

Genel değerlendirme

Tezer Özlü'nün bu parçasını benim için en güçlü yapan şey, intiharı yalnızca ölüm isteği üzerinden anlatmaması.

Metinde aynı anda birkaç şey var:

ölüm isteği, yaşama karşı kayıtsızlık, yoğun kaygı, aile/toplum düzenine isyan, çocukluk yaraları, bedene yabancılaşma, özgürlük arayışı ve duyulma isteği.

Bunların hepsi tek bir gecede birleşiyor.

Ve metnin temel karşıtlığı şu:

Ev / kırlar
sessizlik / haykırış
kurallar / özgürlük
şehir / doğa
yaşam / ölüm
genç kız / ölü gövde

Bence en önemlisi de:

“Bir haykırış!” → “sessizce yatağa dönüyorum.”

Çünkü Tezer Özlü'nün metnindeki trajedi tam burada.

Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmuyor.

Ev uyuyor.

Gece sessiz.

Genç kız yatağına dönüyor.

Ama içeride bütün dünya yıkılıyor.

Ve ölüm, bu sessizliğin içinde bir kaçıştan çok, kaygının susturulacağı sanılan son nokta haline geliyor.

Bu nedenle parçanın edebî gücü, intihar eyleminin ayrıntılarında değil; bir insanın hayatla bağının nasıl yavaş yavaş çözülüp, ölüm düşüncesinin zihinde bir “özgürlük manzarası”na dönüşebildiğini göstermesinde yatıyor.