İnilti: Bakırköy'den Yükselen Sesler

Şair: Şiir Antolojim


Bedia Tuncer'in 1961-1964 arasında derlediği hasta şiirleri ve bir hastane içindeki edebî hayat

1964 yılında İstanbul'da Matbaa Teknisyenleri Basımevi tarafından yayımlanan Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler – İnilti, edebiyat tarihi bakımından son derece sıra dışı bir kitap. Derleyeni Bedia Tuncer olan kitap, Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde tedavi gören hastaların şiirlerini bir araya getiriyor. Kitabın künyesinde basım yeri İstanbul, basımevi Matbaa Teknisyenleri Basımevi ve tarih 1964 olarak açıkça görülüyor.

Fakat kitabı önemli kılan yalnızca hastaların şiirlerinin yayımlanmış olması değil. İnilti, aynı zamanda bir öğretmenin hastane içerisindeki gözlem, temas ve derleme faaliyetinin ürünü.


Bedia Tuncer'in Bakırköy'deki görevi

Tuncer'in kendi ifadesine göre 1961-1964 yılları arasında Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde personeli yetiştirme amacıyla Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevlendirilmiştir. Yani hastaneye başlangıçta şiir derlemek amacıyla gitmiş değildir. Asıl görevi personel eğitimi, özellikle de hastane çalışanlarının eğitimidir.

Fakat hastanede bulunduğu süre içerisinde hastalarla da yakınlaşır. Kendi anlatımında kritik nokta şudur: Görevinin dışında hastalara yaklaşma fırsatı bulduğunda, aralarında duygularını yazıyla ifade edebilen ve edebî kabiliyeti bulunan insanlar olduğunu fark eder.

Bunun ardından şiirleri toplamaya başlar.

Dolayısıyla İnilti, planlanmış bir edebiyat projesinin değil, hastanenin gündelik hayatı içerisinde gelişen bir karşılaşmanın sonucudur.

Tuncer'in önsözünde söylediği düşünce kitabın bütün anlamını belirler: hastaların dünyasını tanımak, onun gözünde bu insanların sanıldığı gibi tamamen unutulmaya mahkûm olmadığını göstermiştir. Şiirlerde aşk, nefret, üzüntü, acı, özlem, haksızlığa karşı direnme, iyiliği kabul etme ve kötülüğü reddetme gibi duyguların bulunduğunu özellikle belirtir.

Bu, 1960'ların Türkiye'sinde bir akıl hastanesi hakkında oldukça dikkat çekici bir bakış açısıdır.


Kitabın adı neden “İnilti”?

Kitabın adı belki de bütün projenin en anlamlı taraflarından biridir.

İnilti, doğrudan doğruya acı, sıkıntı, içten yükselen yakınma ve inleme çağrışımları taşır. Tuncer, hastaların yazdıklarını yalnızca “şiir” olarak sunmakla yetinmez; onların sesini bir iç döküş, bir işitilme talebi olarak adlandırır.

Üstelik kitapta bu “inilti” yalnızca acıdan oluşmaz.

Aşk vardır:

“Eğer senin sevgine dayanamadan ölürsem…”

Yalnızlık vardır:

“Bir garibim yapyalnız ölüme doğru giden”

Hastaneden çıkma arzusu vardır. Ölüm düşüncesi vardır. Mizah vardır. Memleket özlemi vardır. Dini sığınma vardır. Kıskançlık, öfke, cinsellik, evlilik arzusu, sigara, gündelik hayat ve hatta siyasal/toplumsal gözlem vardır.

Yani İnilti adı, kitabın bütün içeriğini karşılamaz; insan sesinin yalnızca acı çeken bölümünü öne çıkarır. Kitabı bugün yeniden okuduğumuzda ise bunun çok daha geniş bir insanlık panoraması olduğunu görüyoruz.


Derleme nasıl yapılmış?

Burada çok önemli bir ayrıntı var.

Bedia Tuncer şiirleri yalnızca bir defterde toplamış ve olduğu gibi yayımlamış görünmüyor. Kitabın yapısından, şiirlerin yanındaki notlardan ve önsözden, seçici bir derleme faaliyeti yaptığı anlaşılıyor.

Kendi ifadesiyle “yayınlamağa değer” gördüğü şiirleri derlemiştir.

Bu ifade, Tuncer'in bir anlamda editör konumunda olduğunu gösterir.

Şiirlerin yanında:

  • servis numaraları,
  • hastaların baş harfleri,
  • protokol numaraları,
  • bazı şiirlerde tarih,
  • bazı şiirlerde açıklayıcı notlar,
  • bazı şiirlerde ithaf bilgileri

bulunması da bunu destekliyor.

Örneğin elimizdeki şiirlerde:

R... G... Ö... — 24-A servisi — Prot. No. 963/323

ve

M... T... Ö... — 17 Ağustos 1963

gibi bilgiler bulunuyor.

Bazı şiirlerde ise Tuncer'in doğrudan açıklaması var. Kasavet şiirinin altında:

“Bu şiir sakallı bir kadına ait şiirdir. İlk bakışta kadın olup olmadığı anlaşılmaz.”

şeklinde bir not bulunuyor.

Bu tür açıklamalar, kitabın yalnızca şiirleri basan bir yayın olmadığını; derleyenin gözünden hastaların kimliklerine, durumlarına ve şiirlerin oluşum koşullarına ilişkin küçük arşiv kayıtları da tuttuğunu gösteriyor.


Hastaların isimleri neden gizlenmiş?

Kitabın en önemli özelliklerinden biri, hastaların gerçek isimlerinin verilmemesi.

Bedia Tuncer çoğunlukla:

R... G... Ö...

M... T... Ö...

A... D...

İ... G...

gibi baş harfler kullanıyor.

Bu tercih daha sonra da devam etmiş. Bakırköy Hastanesi'nin yıllar sonra gerçekleştirdiği Düşünen Şarkılar projesinin tanıtımında da kitapta hastaların kimliklerinin gizli tutulmasına özellikle önem verildiği, bu nedenle yalnızca baş harflerinin kullanıldığı belirtilmiştir.

Bu bakımdan İnilti, bugün açısından da ilginç bir erken dönem mahremiyet uygulaması örneği oluşturuyor.


Şiirlerin dünyası

Elimizdeki şiirlere bakıldığında hastaların dünyasının tek bir psikolojik kategoriye indirgenemeyeceği açıkça görülüyor.

Aşk ve sevgili

Vasiyet, Yalnızlık, Arzularım ve Platonik ve Melankolik Bir Aşk gibi şiirlerde aşk, hastane deneyiminin karşısına çıkan en güçlü insani alanlardan biri.

Özellikle “Yalnızlık”, sevgiyi geçmişte kalmış bir gençlik deneyimi olarak kurarken, “Vasiyet” sevgiliden ölüm sonrasında bile hatırlanmayı isteyen bir ses çıkarıyor.

Bu şiirlerde hastalık kimliği geri plana çekiliyor; karşımızda doğrudan doğruya seven, terk edilen, özleyen insan var.


Hastane hayatı

Başka şiirlerde ise hastane doğrudan şiirin konusu oluyor.

Sonbahar Düşüncelerindeki Üsküdar özlemi, *Bakırköy'e Vedâ!*daki taburculuk duygusu, Kasavetteki mezar ve kefen imgeleri, Melânkolideki “harap mabet” benzetmesi aynı çevrenin farklı ruh hâllerini gösteriyor.

Özellikle Bakırköy'e Vedâ! son derece dikkat çekici:

“İstanbul'a hürriyete artık giderken”

dizesinde taburculuk, hürriyetle eşitleniyor.

Hastane artık yalnızca tedavi edilen bir mekân değil; dışarıyla içerinin, özgürlükle kapatılmışlığın arasındaki sınır hâline geliyor.


“Arzularım”: hastane içindeki gündelik insan

Arzularım ise başka bir dünyanın şiiri.

Şair önce:

“Gurbet elde kaldım yalnızım artık,
Bekârlıktan bıkmışım ah!.. Bu darlık”

diyor.

Sonra evlenme isteğine geçiyor. Hatta şiir giderek komik ve taşkın bir tona dönüşüyor. Karısının ruj sürmesinden, parmağına yaldız çekmesinden söz edip abartılı bir öfkeyle bitiriyor.

Bu şiir özellikle önemli; çünkü bize hastanede bulunan kişinin yalnızca “hasta” kimliğinden ibaret olmadığını hatırlatıyor.

Onun:

  • evlenme arzusu,
  • kıskançlığı,
  • mizahı,
  • kadın ve erkek ilişkilerine dair düşünceleri,
  • köy özlemi,
  • toplumsal hayata dair kanaatleri

var.

Yani hastane kimliği, kişinin bütün kişiliğini tüketmiyor.


“Meş'um Sandal”: şiirsel hayal gücü

Meş'um Sandal ise doğrudan hastalık deneyimini anlatmayan şiirlerden.

Yeşil sular, sandal, balıkçı, martılar ve sonunda boş kalan sandal…

Şiir küçük bir hikâye gibi ilerliyor ve son bölümde:

“Şimdi siyah sularda sükûn! Ve sandal boş.”

dizesiyle ölüm veya kayboluş duygusuna ulaşıyor.

Burada önemli olan, şiirin bir “hasta şiiri” olarak okunmaya zorlanmaması.

Bu metni yalnızca “bir akıl hastasının yazdığı şiir” diye okuduğumuzda şiirin edebî niteliğini küçültmüş oluruz. Oysa kendi başına değerlendirildiğinde atmosfer kurabilen, görüntü yaratabilen ve dramatik bir son hazırlayabilen bir şiir.


R... G... Ö...: kitabın dikkat çekici şairlerinden biri

Elimizdeki şiirler içinde R... G... Ö... imzası özellikle dikkat çekiyor.

Bu isim:

  • Bakırköy'e Vedâ!
  • Melânkoli
  • Sonbahar Düşünceleri
  • başka şiirlerde de

karşımıza çıkıyor.

Kitap ayrıca R... G... Ö... hakkında zaman zaman doğrudan bilgi veriyor. Örneğin bir notta onun günde 16 paket sigara içtiği belirtiliyor. Kitabın başka bir yerinde de bu hastanın çok sayıda güzel şiiri olduğu vurgulanıyor.

Bu nedenle R... G... Ö..., kitap içerisinde yalnızca tek şiiri bulunan anonim bir hasta değil; şiir yazma yeteneği derleyici tarafından özellikle fark edilmiş bir isim gibi görünüyor.


Tarih meselesi: şiirler ne zaman yazıldı?

Burada çok ilginç bir arşiv ayrıntısı ortaya çıkıyor.

Kitabın önsözü 29 Ekim 1964 tarihini taşıyor. Dolayısıyla kitabın 1964'te basıldığı konusunda elimizde oldukça sağlam bir belge var.

Ancak şiirlerin tamamı 1964'te yazılmış değil.

Örneğin:

Melânkoli — R... G... Ö. — 29 Aralık 1961

tarihini taşıyor.

Nalân — M... T... Ö. — 8 Ağustos 1963

olarak tarihlenmiş.

Yalnızlık — M... T... Ö. — 17 Ağustos 1963

tarihli.

Bu durum bize derleme sürecinin yıllara yayıldığını açıkça gösteriyor.

Dolayısıyla kitap, 1964'te bir anda hazırlanmış bir antoloji değil; 1961'den itibaren biriken şiirlerin sonunda kitaplaştırılması şeklinde anlaşılmalı.


1963'teki spor ve şenlik bayramı

Tuncer'in önsözünde çok önemli başka bir bilgi daha var.

Kitabın ortaya çıkışını, hastaların her yıl hazırladığı etkinliklerle ilişkilendiriyor ve 1963 yılında kendi gayretiyle spor ve şenlik bayramı programına halk türkülerinin ve çeşitli etkinliklerin dahil edildiğini söylüyor. Bu nedenle kitabı, bu faaliyetlerin bir parçası olarak gördüğünü belirtiyor.

Bu ayrıntı önemli.

Çünkü Bedia Tuncer'in hastalara yaklaşımı yalnızca:

“Şiirlerini topladım ve kitap yaptım”

şeklinde değil.

Daha geniş bir eğitim, kültür ve sosyal faaliyet çerçevesi içerisinde gerçekleşmiş görünüyor.

Öğretmenlik görevi burada belirleyici.


“İnilti” aslında bir eğitim projesinin yan ürünü

Bu nedenle kitabı yalnızca psikiyatri tarihi açısından okumak eksik olur.

Kitabın arkasında üç alanın kesişmesi var:

eğitim — hastane — edebiyat

Bedia Tuncer önce öğretmen olarak hastaneye geliyor.

Hastalarla karşılaşıyor.

Onların yazdıklarını fark ediyor.

Şiirleri seçiyor.

Onları düzenliyor.

Kimliklerini baş harfleriyle koruyor.

Ve sonunda bunları kitaplaştırıyor.

Bu süreçte öğretmen, bir anlamda edebiyat derleyicisine dönüşüyor.


En çarpıcı nokta: “hasta” ile “şair” arasındaki mesafe

İniltinin bugün hâlâ ilginç olmasının asıl nedeni burada.

Kitabın kapağındaki genel tanımlama:

“Akıl Hastalarının Yazdıkları Şiirler”

Bu ifade okuyucuya önce bir kimlik veriyor: hasta.

Fakat sayfaları çevirdikçe bu kimlik parçalanıyor.

Karşımıza:

  • aşk şiiri yazan bir insan,
  • ölümden korkan bir insan,
  • sevgilisini özleyen bir insan,
  • haksızlığa tepki gösteren bir insan,
  • memleketini düşünen bir insan,
  • evlenmek isteyen bir insan,
  • sigara isteyen bir insan,
  • hastaneden çıkmayı bekleyen bir insan,
  • mizah yapan bir insan,
  • Tanrı'ya seslenen bir insan,
  • yalnızlığını anlatan bir insan,
  • şiir yazma konusunda bilinç geliştirmiş bir insan

çıkıyor.

Bu açıdan İnilti, istemeden de olsa “akıl hastası” kategorisinin insanı açıklamak için ne kadar yetersiz olduğunu gösteren bir kitap hâline geliyor.


Bedia Tuncer'in tavrı

Tuncer'in önsözü burada özellikle değerli.

Çünkü hastaları yalnızca acınacak insanlar olarak görmüyor.

Onların yeteneklerini fark ediyor.

Onların iç dünyalarını tanımaya çalışıyor.

Daha önemlisi, şiirleri yayımlamayı bir tür “iyilik” olarak değil, onların dünyasını görünür kılmanın yolu olarak görüyor.

Önsözünün sonundaki düşünce bunu açıkça ortaya koyuyor: Eğer bu kitap akıl hastalarının eğitimi alanında küçük bir hizmet yapabilmiş ve onların “sisli bulutlu dünyalarına” küçük bir pencere açabilmişse bunun kendisi için mutluluk olduğunu söylüyor.

Burada “pencere” kelimesi özellikle önemli.

Çünkü İniltinin bütün projesi aslında bir pencere açma hareketi.


Kitabın sonraki hayatı

İnilti uzun süre kolay ulaşılabilen bir kitap olmadı. 2013 yılında SOLuCAN FANZ.in tarafından, orijinal taramadan mümkün olduğunca aslına uygun biçimde yeniden daktilo edilip dizilerek yeniden dolaşıma sokulduğu belirtiliyor. Bu çalışma, kitabın günümüzde yeniden okunabilmesinde önemli bir rol oynamış.

Aynı dönemden itibaren kitap hakkında çeşitli yazılar yayımlanmaya başladı. Kitabın şiirleri 2013'ten sonra internet ortamında daha geniş bir okur kitlesine ulaşmaya başladı.

Daha da önemlisi, bazı şiirler yıllar sonra “Düşünen Şarkılar” projesinde bestelenip seslendirildi. Hastanenin kendi açıklamasına göre bu proje, büyük ölçüde İniltideki şiirlerden seçmeler üzerine kurulmuştu.

Bu da kitabın yalnızca 1960'larda kalmış bir belge olmadığını gösteriyor.


“Çöpçüler” olayı

Kitabın günümüzde yeniden keşfedilmesinin en ilginç ayrıntılarından biri de “Çöpçüler” şiiri.

1964 tarihli İniltide yer alan bir şiirin bazı dizeleri, daha sonra yayımlanan “Çöpçüler” şarkısının sözleriyle dikkat çekici biçimde benzeşiyor.

Bu konu 2024'te T24'te de ayrıntılı biçimde ele alınmış. Yazıda İniltideki N.C. imzalı şiirin, daha sonraki şarkının sözlerinden yıllar önce bulunduğu belirtiliyor; ancak bunun doğrudan “çalıntı” olarak nitelendirilmesinin doğru olmayacağı da özellikle vurgulanıyor.

Bu olay kitabın başka bir özelliğini gösteriyor:

1960'larda hastanede yazılmış ve neredeyse unutulmuş bir şiir, yıllar sonra popüler kültürle kesişebiliyor.

Bu da İniltiyi yalnızca psikiyatri tarihi açısından değil, Türk popüler kültürünün arşivi açısından da ilginç kılıyor.


Bizim elimizdeki şiirler ne gösteriyor?

Şimdiye kadar görseller üzerinden ayırdığımız şiirler arasında özellikle şu şiirler bir çekirdek oluşturuyor:

Şiir İmza Servis / tarih
Bakırköy'e Vedâ!.. R... G... Ö... 24-A, Prot. 963/323
Sonbahar Düşünceleri R... G... 14-B, Prot. 959/671
Meş'um Sandal T... S... 13. servis, Prot. 1963/723
Arzularım H... İ... T... 36. servis, Prot. 963/84
Melânkoli R... G... Ö... 29 Aralık 1961
Yalnızlık M... T... Ö... 24-A, 17 Ağustos 1963
Kasavet A... D... 7-B, Prot. 1950/4048
Vasiyet İ... G... 36. servis, Prot. 959/733

Bunlara daha önce gönderdiğin ve bu son partide tekrar çıktığı için ayırdığımız “Platonik ve Melânkolik Bir Aşk” ile **“Deliler”**i de ekleyebiliriz; ancak son gönderdiğin görsellerde tekrar çıktıkları için mükerrer listeye dahil edilmemiştir.

Bu şiirlerin bile oluşturduğu tablo oldukça geniş:

aşk → yalnızlık → taburculuk → ölüm → evlilik → gurbet → hastane → memleket → melânkoli → mizah

gibi çok farklı insanlık hâlleri aynı kitapta yan yana geliyor.


Bu kitabın edebiyat tarihi açısından gerçek değeri

İniltiyi “dünyada türünün tek örneği” diye kesin biçimde nitelendirmek için karşılaştırmalı bir dünya bibliyografyası gerekir. İnternette bu ifade çeşitli yazılarda kullanılıyor; ancak bunun kesinliğini doğrulayacak kapsamlı bir kaynak bulmak gerekir.

Fakat “çok sıra dışı ve nadir bir belge” olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Çünkü burada üç farklı arşiv aynı kitapta birleşiyor:

1. Psikiyatri tarihi:
1960'ların Bakırköy hastalarının kendi sesleri.

2. Eğitim tarihi:
Milli Eğitim tarafından hastane personelinin eğitimi için görevlendirilen bir öğretmenin faaliyetleri.

3. Edebiyat tarihi:
Profesyonel olmayan, hatta edebiyat dünyasına hiçbir şekilde giremeyecek durumda bulunan insanların şiirlerinin kitaplaştırılması.

Bu üç alanın kesişiminde İnilti ortaya çıkıyor.


Ve belki de en önemli mesele: onları kim dinledi?

Senin dikkat çektiğin noktanın bence dosyanın merkezine yerleştirilmesi gerekiyor.

Bedia Tuncer'in yaptığı şey yalnızca şiir toplamak değildi.

Dinlemekti.

Çünkü bu şiirlerin önemli bir bölümü bize hastaların dışarıdan nasıl göründüğünü değil, kendilerini nasıl gördüklerini anlatıyor.

“Deli” denilen kişinin kendi sesi var.

“Hasta” denilen kişinin aşkı var.

“Taburcu” olmak isteyen kişinin özgürlük tasavvuru var.

Sevgilisini kaybeden kişinin yas duygusu var.

Memleketini özleyen kişinin gurbeti var.

Ölümü düşünen kişinin vasiyeti var.

Ve bütün bunların üzerinde, bir insanın “beni görün” diyen sesi var.

Bu nedenle İniltiyi yalnızca “akıl hastalarının yazdığı şiirler” olarak okumak kitabın asıl değerini azaltır.

Daha doğru bir ifade şu olabilir:

İnilti, toplum tarafından sesi kısılmış insanların, kendilerine kulak veren bir öğretmen aracılığıyla edebiyata bıraktıkları ses kaydıdır.

Bedia Tuncer'in yaptığı en önemli iş de belki tam olarak budur: Onların yerine konuşmamak; onların konuşmalarını kayda geçirmek.

Ve kitabın bugün yeniden bulunup okunabilmesi, 1960'larda hastane duvarları arasında kalmış bu seslerin, aradan altmış yılı aşkın zaman geçtikten sonra hâlâ bize ulaşabildiğini gösteriyor.

Bu nedenle “İnilti”yi bir şiir kitabından çok, edebiyat biçimine girmiş bir insanlık arşivi olarak ele almak daha doğru görünüyor.