I
Mustafa K.
Karşımda duran bu dağın üzerime serpiştirdiği hüzünleri, çıkışsızlıkları ne yapacağım. Onları biriktirmek, biriken yığında boğulmaktan öte ne işe yarar? Yoksa, onların bedenime sızmalarına engel mi olmalıyım? Evet belki de yapılması gereken tek şey belki de bu!
Bu yükü taşımaktan usandım artık. Dağın, denizin, dünyanın ağırlığını başkası yüklenmeli. Sırayla yapılmalı bu iş. Böylece duyarsızların duyargaları işlerlik kazanabilir.
Sabah olunca doktorun karşısına çıkıp, dağı taşımaktan vazgeçtiğimi, yıprandığımı, yorulduğumu söyleyeceğim. Ama bunu da anlamayacak. Her zamanki gibi ruhumun elbisesini çıkarmaya yeltenen bakışlarıyla aynı şekilde nefes alıp nefesini verirken aynı ses tonuyla konuşacak. O öfkesiz, duru, kuru ses akordunu daha odasının kapısında hemencecik yapıveriyor. Ve dinlemeye başlıyor beni, ama duymadan. Biliyorum. Saçmaladığımı düşünüyor. Bunu kanıtlamak hiç zor değil. Örneğin şu dağ meselesi!..
Ona ilk kez dağın yükünü söylediğimde bir babanın oğluna nasihat etmesi gibi “o avucunuzda tuttuğunuz bir taş, dağ değil” demişti. Avucumda taşın taş olduğunu bilmediğimi sanıyordu. Ve böylece bir kat daha artmıştı taşıdığım ağırlık. Dağları, denizleri, ağaçları, irili ufaklı tüm canlıları, insanları, okyanusları, yani dünyayı, yani dağı nasıl taşıdığımı insanlara gösterebilmek için bir dağ boyutlarında maket yapıp, onu avuçlarıma sığdırmamı beklemek gibi bir mantıksızlığın peşinden koşuyor. Bir de yeri geldiği zaman “Hastanın sözleri hastalıklı sözlerdir” diyor. Sanki o beklentisi çok sağlıklı!.. Biliyorum. Bana öyle söylediği zaman içinden kıkır kıkır, fıkır fıkır, tıkır tıkır gülüyor. Dudaklarına hapsettiği kahkahaların yankısı beynimin duvarlarında tokat gibi şaklıyor.
Olsun, yine de seviyorum doktorumu. Dayatmaları, kibar zorbalıkları, kurallara bağımlı eşinmeleri, beynimi ilaçlarla uyuşturup kendince “hastalıklı-bozuk” düşüncelerden ayrıştırma hayalleri olsa da seviyorum onu. En azından Hipokrat’ın çocuklarından biri, ama biraz beni hastalıların yatağına yatırmadan dinlemeye çalışsa herşey açığa çıkacak. O zaman “hastane korunmalı bir yerdir” demekten vazgeçip kendisini ve beni rahatlatmış olacak. Hem kim ya da kimlerin korunması için söylüyor bunu? Beni insanlardan mı, yoksa insanları benden mi korumaya çalışıyor? Her ne şekilde olursa olsun bir şekilde hayvansallık çıkıyor ortaya. Hastalıkları standardize edip renkli çamaşır, beyaz çamaşır ayırır gibi ayırıp, çamaşır makinesine tıkıp kirli ruhları yıkamaya çalışıyor.
Ama insan dünyaları iç çamaşırları ya da pantalonlar veya bluzler gibi sayılı modelerle sınırlı değil ki… Hem acizliklerimi bildiğime göre aciz sayılabilir miyim?
Olsun! Artık hiç önemi yok bunların. Çünkü dağın, denizin, dünyanın, yani dağın, yani şimdi avucuma almakta olduğum bu taşın, yani YAŞAM’ın yükünü taşımayacağım. Onu yarın sabah doktorun masasına bırakacağım.
Mustafa K.
Bir Akıl Hastanesinin Hatıra Defteri NAL / Telos Yayıncılık