Yazı Uçar

Hayatım boyunca, insanları “emri bilmaruf nehyi anil-münker” çizgisine çağıracak kudreti bulamadım kendimde.

Sebep mi?

Yaşamam gerekenleri yaşayamadığım için mi, insanları incitmekten korktuğum için mi, medeni cesaretten mahrum olduğum için mi, demeliyim?

Bilemiyorum.

Bunların hepsi kısmen ya da tamamen doğru olsa gerek.

Hayatım boyunca, bir “iman neşesi”, bir “yaşama zevki”, bir “çalışma ve başarma sevinci”ne de sahip olamadım.

Öyle tahmin ediyorum ki, hasbelkader yazdığım öykülerimde de, böyle bir “neşve”yi bulamamanın ıztırabı kaynamaktadır.

Kendisiyle, çevresiyle, anne babasıyla, tüm insanlarla ve hissedebildiğim kadarıyla Allah’la barışık, belli bir hedefe kenetlenmiş, kalbiyle ruhuyla beyniyle çatışmadan yaşayan, içindeki adamın her gün kendine çirkin sözler sıralamadığı müminler tanıdım.

Bu insanların varlığı bende daima bir kıskançlığa, korkuya, öfkeye sebep oldu.

Yıllar önce aydınlık yüzlü gençlerin bana korku verdiklerini yazdığım zaman, bir dost, “Neden?” demişti.

Şimdi biliyorum, neden?

Bana, hiçbir zaman içinde olamadığım bir kişisel huzur seviyesinin varlığını hatırlatıyor; bana, parmaklarımın arasından kaçırdığım bir gençliğin, yitirdiğim bir sevincin, bir daha hiç görülmeyecek bir çocukluk düşünden uyanmanın iç acısını hatırlatıyorlar.

Da ondan.

Şimdi belki tam da bu noktada, bir itiraz yöneltebiliriz bu satırların yazarına:

Kendisiyle, çevresiyle, anne babasıyla, tüm insanlarla ve Allah’la barışık, belli bir hedefe kenetlenmiş, kalbiyle ruhuyla beyniyle çatışmadan yaşayan, içindeki adamın her gün kendine çirkin sözler sıralamadığı müminlerin varlığından, en azından bu seviyede bir iç huzuruna erişmiş olduklarından, çatışmasız, acısız, çelişkisiz bir hayat sürdüklerinden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

Bir itiraz daha:

Kendinin bu çizgiye ulaşma umudunu tümüyle yitirmiş olduğunu düşünmenin sebebi ne? Neden bu kadar mey’ussun?

Bu soruları cevaplamak gibi bir niyetim yok.

Niyetim, yazıya yüklediğimiz anlamın, işlevin, giderek belirsizleştiğini, silikleştiğini, anlamsızlaştığını vurgulamak.

Bundan sadece on sene önce, dergi çıkardığımızı öğrenen bazı büyükler, bizi bir kenara çekmişler ve bize hâlâ kulaklarımda çınlayan bazı öğütler vermişlerdi:

Dergi çıkarmak bir sorumluluktu.

Yazı yazmak her yiğidin harcı olamazdı.

Yazı yazmaya soyunarak, istesek de istemesek de, bir önderliğe soyunuyorduk.

Bu bir misyondu.

Bir yüktü.

Buna hazır mıydık?

Bunu sonuna kadar götürebilecek miydik?

Bu öğütleri veren ağabeylerin, gözlerinde bize dair umutlar vardı.

Bizi durdurmak değildi hedefleri.

Bize güvendikleri, bize inandıkları, sadece bizi uyarmak istedikleri anlaşılıyordu.

Yazıyor olmamız onları gönendiriyordu.

Niyetleri halisti.

Yürekleri temizdi.

Bundan sadece on yıl önce, kendisinden bir polemiği neden aniden sonlandırdığı ya da neden bir konudaki bilgilerini yazmadığı sorulan bir yazarın, vallahi fitneye sebep olmaktan korkarım, diye cevap verdiğini hatırlıyorum.

Öbür tarafta rahatsız edilmekten korkarım… dediğini.

Hâlâ bu tür duyarlıklara sahip insanlar var kuşkusuz.

Fakat gördüğüm, her şey gibi, yazı’nın da, yazın’ın da, yazarın da, dünyadaki malûm “çözülmeden”, yozlaşmadan, çirkinleşmeden, çirkefleşmeden, çiğleşmeden payını aldığıdır.

Yazarak dünyayı daha bir kararttığımız da.

İnsanları etkilemek, insanların tepkisini çekmek, insanlar arasında tartışma yaratmak, insanlar arasında konuşulmak, gündeme oturmak, gündem yaratmak, gündemden inmemek…

Bilgisayarın karşısındaki adamın kaygısı budur.

Bilgisayarın karşısındaki adamın kaygısı “yırtmak”tır.

Bilgisayarın karşısındaki adam, bir acının “iç tepesiyle” sarılmamaktadır kalemine.

Bilgisayarın karşısındaki adam “can havliyle” yazmakta değildir.

Bilgisayarın karşısındaki adamın dindirilecek bir ağrısı da yoktur.

Bilgisayarın karşısındaki adam, sözün uçtuğunun, fakat yazı’nın, “kalmak” ne kelime, “konamadığının”, konacak bir yer bile bulamadığının bir kanıtı gibidir.

Yazı bir hırs olmuştur.

Bir kavga.

Bir hınç olmuştur.

Yazı bir ‘caka’dır.

Yazı yazmak ruhun fiyakasıdır.

Yazı bir ‘rakam’dır.

O kadar.

İnsanlara fitneye sebep olduklarını söyleyebilmek, insanlara bir hırsı büyüttüklerini söyleyebilmek, insanlara “sözü yorduklarını” söyleyebilmek, yazı’nın bir cenkleşmeden öte bir şey olduğunu, bir oyundan, “şapkadan tavşan çıkarma”dan başka bir şey, bir düzenekten başka bir şey olduğunu söyleyebilmek isterdim.

Fitneye sebep oluyorsunuz, diyebilmek.

Fakat bu hiç mümkün gözükmüyor.

Kendimi, karanlığın içinde parlayan bir başka karanlık olarak görmekten alamıyorum.

Dedim ya, hayatım boyunca, insanları “emri bilmaruf nehyi anil-münker” çizgisine çağıracak kudreti bulamadım ruhumda.

Abdullah Harmancı

(memleket dergi, nisan 2006, 1. sayı)

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.