Yanıbaşındakine dahi derdini anlatamayan insanın kadim hikayesi

Filmi ilk izlediğimde Kim Ki Duk’un İlkbahar-Kış-Sonbahar-Yaz filmi geldi aklıma. Mevsimsel bir devinim var ve sonunda ümitle bitiyor. Kalandar Soğuğu’nu da izledikten sonra aynı hissiyat oluştu.

Yolun başındaysan her şeyi bilinçle ve akılla yapmıyorsun zaten. Bir içgüdü ve hevesle yapıp sonra ona bir anlam yüklüyorsunuz. Filmde mevsimin olmasının bir kaç sebebi var. Bu sebeplerden bir tanesi en düz anlamıyla Karadeniz’in doğasını çok sinematografik buluyorum. Karadeniz olmamdan dolayı da bunu söylemiyorum. Rus sinemasına olan yakınlığımdan dolayı iklimin ve atmosferin insanda bir his bıraktığını düşünüyorum. Mevsim meselesiyle ilgili de şöyledir. Sonbaharda bütün yapraklar dökülür o ağaçlarla olan doğa adeta ölüme yaklaşan bir kanser hastası gibidir. Ağaçlar ayakta zor duruyor ve ufacık bir rüzgarda kırılacak gibidir ve sanki bir ölüm duygusu yaratır insanda. Bu durum bir sonraki mevsimin olabilmesi için de mecburidir. Hayatın kendi döngüsü gibi. Her şey güzellikle başlıyor ve sona yaklaşıyor. Her sona yaklaşmak bir sonrakinin başlangıcı gibi. Ölüme yaklaşmazsak bir sonraki hayatın başlangıcına geçiş yapamayacağımız gibi. Bu döngünün hayatın içerisinde neler ifade ettiğini, mevsimlerin de insanların hayatı ile benzeştiğini filme yerleştirerek hissettirebilir miyiz gibi bir gerekçeyle filmde var. Bir taraftan da öykünün kronolojik bir hikayesi var. Başlayan ve devam eden tek bir dönemde geçmiyor. Zaman dilimini kronolojik olarak ilerletirken nedir o kronoloji; bir adam bir iş yapıyor. İşinde başarısız oluyor, devam ettirebilmesinin önündeki engel mevsim. Yeni bir umudun peşinde koşuyor ve yeni umudun peşinde koşarken eşini, ailesini ve hanımını ikna ettikten sonra bir bahar açıyor adamın dünyasında. Filmde, “Kuymak yapayım yer misin” diyen Mehmet ama ikna ettikten sonra çökmüş ve yalvaran Mehmet… Hanımının peki olur dedikten sonra ayağa kalkıp güçlenen Mehmet başka bir Mehmet… Bütün o ölümden sonra Mehmet yeni bir bahar gibi yeni bir başlangıca başlıyor.

Yazarken mevsimi, insanın bu döngüsüyle birleştirme fikri var mıydı?

İlk yönetmen görüşünde de bu iddia vardır. Bu mevsimin, doğanın, insanın kendi serüveniyle eş zamanlı ilerlediği, buna etki ettiğine dair bu öngörüyü filme de katmaya çalıştık. Bu durumun bir sürü handikabı da var. Geçişi doğru sağlayamayabilir, filmi öyküyle doğru örtüştüremeyebilirsiniz. Sadece doğanın güzelliği adına bir mevsimi filme sokmaya çalışırsanız o power pointe dönüşür. Bunu ne kadar başarıp başaramadığımızı bilmiyorum ama bu yolda uğraştık.

Başka bir şey de çıkabiliyor değil mi karşınıza?

Sinema kağıt kalemle değil görüntüyle yapılan bir sanat. Lakin salt görüntüyle oluşan bir sanat değil. Görüntü ve içerik doğru biçimde örtüşmezse yarardan çok zarar da verebilir. İkisi birbirinden ayrı ilerlememeli. Bir filmde sadece iyi görüntüyü bulmaya çalışmıyor, iyi görüntüden vazgeçmeye de çalışıyorsun.

Onca güzelliğin için de çekilenlerden vazgeçmeyi bazı yönetmenler başaramıyor ve gereksiz uzun sahneler ortaya çıkıyor. Sahnelerin ayıklamasını nasıl yaptınız?

Akılla ve mantıkla yapıyorsun, aynı zamanda içgüdüyle yapıyorsun. Her şey bilgi ile yapılmıyor. İç güdüyle, biriktirdiklerinizle, ruh dünyanızın size söyledikleriyle yapıyorsunuz. Bir sahneyi canlandırırken burada neyin üzerinde durmam lazım diye düşünüyorum. Asıl üzerinde durman gereken şeyi belirleyip ona destek amaçlı yapmaya çalışıyorsunuz.

Sanat filmleri, popüler yapımlara göre halen istenilen oranda izleyicisini oluşturmuş değil. Bağımsız sinemanın halkla olan bağındaki kopukluğun sebebi nedir sizce?

Toplumun bağımsız sinema dediğimiz sinemayı izleyememesinin bir çok nedeni var. Bunların başında; alışageldiğimiz film algımız bulunuyor. Holwood’un ve Yeşilçam’ın bize dayattığı bir sinema algımız var. Siz bu algının dışında bir şey sunduğunuzda ya reddediyorlar ya da onunla bir bağ kuramıyor. Dünyanın hiçbir yerinde kolay anlaşılanın dışındaki meselelerle ilgilenen filmlere kitlelerin ilgisi çok yüksek oranda olmuyor. Sadece bizim gibi ülkelerde piramit bu kadar açık değil.

Sanatçıların halka sunduklarıyla da ilgili değil mi?

Bir sürü ayağı var bunun. Sadece sinemacılarla ilgili değil. İnsan her şeyle bağ kuramayabilir ama insanın kadim hikayesi ve zaafları aynı. Taşradakinin de aynı şehirdekinin de aynı… Biri içerisinde bulunan durumu iyi tarif ediyor diğeri edemiyor. Bu filmin çıkış noktası da bundan mütevellit. Yaşadığımız sıkıntılar ve kaygılar sadece bugüne dair değil. Binlerce yıl önceki insanın kaygıları da aynıydı. İnsanlar değişiyor ama yaşadığımız şey aynı. Her seyirci anlamaz dediğimiz filmlerle de bağ kurabilir. Sadece bu tecrübeyle daha önce karşılaşmamasıyla ilgilidir. Bir meselesi varmış gibi zorla okumalar yapan, zorla anlamlar yükleyerek seyreden seyircinin de anlamadığında haşa kendini cahil hissetmesini sağlayan filmler de sinemacılarla bağın kopmasına da sebep olmuştur. Topluma üstten bakış yaratılmıştır. Herkes her filmle doğrudan bağ kurmak zorunda değildir.

Ortaya konulan eserin de biraz anlaşılabilir olması gerekmez mi?

Bir sanat eseri yapılırken ilk kendini anlatmak ve anlaşılmak üzere yapılır. Yönetmenler de kendi sıkıntısını anlatmak için film yapar ama anlaşılacağı insanların nasıl anlayacakları sorusu üzerinden giderse o zaman da tehlikeli. Anlamak meselesi sadece anlatanla değil anlamaya çalışanla da ilintili. Sizin hayatla kurduğunuz bağla da önemli.

Seyirci anlamak adına kendini zorlamıyor mu?

Seyircinin de artık zorlaması lazım kendini. Ben seyircinin zorladığını düşünmüyorum. Dünyada da çok farklı diyemem. Bizdeki seyirciyi konuşuyorsak hazıra talip olmaktan dolayı tembeliz. Tv’de ve sinemada verilenden başka bir şey talep etmeli seyirci. Anlamadığında bende de bir sorun var mı diye zorlamak gibi. İnsan kendini zorlamadığında hayat da bu vasatlığa dönüşüyor ve tüm çevresini anlamamaya başlıyor.

Kalandar Soğuğu’nu çekmeye başlamadan önceyönetmen olarakfikri anlamda nasıl bir beslenme süreci yaşadınız?

Ben yolun başında bir sinemacıyım. Uzun yıllar sektörde çalıştım. Hayatla ilgili gelişmeye çalışıyorsunuz. Bunu formülüze edemiyorsunuz ama tecrübe sizi bir yere getiriyor. İlk filmimi sevmem, beğenmem yolculuğu ve macerası başkadır. Bu yolculuk içinde sorular soruyorsunuz sürekli kendinize. Öğrenme süreci film çekimi esnasında devam etti ve hala devam ediyor. Sizin hayatla kurmuş olduğunuz yaralarınız ve derdinizin ilgisi var. Çok kaygınız varsa bir şekilde yolunuzu buluyorsunuz. Neyi, nasıl çekmeliyim sorusunu sordukça bir yolunu buluyorsunuz.

Karadeniz’de film çekmek zor olmadı mı?

Kalandar Soğuğu zor, bizim ülke şartlarımız içerisinde kolay değil. Dört mevsim tekrar bir set kuruyorsun. Senaryoya doğayı ve hayvanları dahil etmeye çalışıyorsun. Filmde kameranın önündeki 5 kişi oynamıyor. Filmde hayvanlar oynuyor. Her mizanseni katmayı çalışıyorsun. Doğa bizim için bir oyuncu ama ona hükmedemezsiniz onun kurallarına göre oynuyorsunuz.

Filmde kamera yok gibi, çok hakiki ve doğal.

Hiç kamera koyulmayacak yerlere kamera koydum. Doğallığı aynı zamanda içerisindeki oyuncularında onu canlandırmasıyla da ilgili. Hayat da böyle bir şey. Senaryo aşamasından beri hayatın içerisindekileri benzetmeye çalıştım.

Rüya sahneleri çok etkileyiciydi. Bu sahnelerin kurgusu nasıl oldu ve bu kadar gerçekçi nasıl olabildi?

Nihayetinde senaryo ve film yaşayan bir şey. En azından ben öyle düşünüyorum. Mehmet karakteri boğa güreşlerine yaklaştığı süreçte korkularının ve kabuslarının arttığını düşünüyordum. Buna farklı sahneler arıyordum. Bu senaryoda yazılmış bir sahne değildir mesela. Biz evin içinde başka bir sahne çekmeye çalışıyorduk. Evin kapısında duran boğayı tutamadılar ve herkes kaçışmaya başladı. Görüntü yönetmeni de tam kaçacaktı ki onu tuttum ve çok değerli bir şey gördüğümü söyledim. Mehmet’in baraka evinin içerisine boğası düşüvermişti. Bu sahneyi devam ettirdim ve Mehmet’in kabusuna ait bir şey bulduğumu o an orada idrak ettim.

Siz kendinizi dışardan değerlendirecek olursanız yönetmen Mustafa Kara, yapım ve kurgu aşamasında müdahalelere imkan tanıdı mı?

Herkesin kendine göre bir yoğurt yemesi var. Nasıl ürettiğinizle ilgili. Ben kendimi dışarıya mümkün olduğunca açıyorum. İyinin ve güzelin nereden geleceğini bilemeyebiliyorsunuz. Setteki oyunculardan filmin bir çok yönüne kadar dışarıya açık oldum. Karakterim gereği evet demediğim hiç bir şeyi de dahil etmedim. Filmin kuyudaki finalinde, Mehmet kuyu kenarına getiriyor Musti’yi kuyunun kenarında görüp şaşkın ifadeyle alıp kuyuya indiriyordum. Kardeşim sinemayla ilgisi olmayan biri. Bir gün dedi ki: “Sinemada her şeyi biliyormuşuz gibi davranıyorsunuz ama kusura bakma bu sahne Kara Murat çekiyor gibi. Öyle bir baba kuyu kenarına gelip çocuğunu kenara almaz mı?” dedi. Doğru bir şey düşündüğünü düşündüm ve mizanseni değiştirdim. Ortaya bir şey atılıyor ve değerlendiriyorsunuz. Bazı şeyleri hissetmelisiniz. Film yapma süreci bir yönetmenin en yalnız olduğu süreç. Etrafınızda kalabalıklar olsa da kendinizi çaresiz hissediyor, güzel oluyor duygusu arıyorsunuz. Son aşamada yönetmen olarak karar veriyorsunuz. Eğer öyle olmazsa kendi ruhunuzdan çıkan bir şeyi anlatmış olmazsınız. Size ait olmaz.

Bağımsız sinemada bunalımla, ümitsizlikle biten yapımlarla dolu. Lakin Kalandar Soğuğu, tam bitti dediğimiz noktada bir ümit ışığı veriyor…

Filmin üzerinde en çok durduğumuz yeridir finali. Bu final mi olmalı ya da başka türlü bir final mi olmalı, fazla mı iyimser diye çok düşündük. Filmin finalinde mutlak bir mutluluktan bahsedilemez. Başında da Mehmet buluyor madeni yine öyle olabilir. Mehmet’in filmde maden bulması bir zaman dilimi tanıyabilmesini sağlıyor. Orada müthiş bir lütuf ve zenginleşme yok aslında. Bu filmle birlikte bizim bütün çabalarımızın sonucunun olması, insanın kendi kısır döngüsü içerisinde kendi karanlığına dönmeyeceği ve ne kadar umutsuz olursa olsun bir umut kapısının olduğuna dair bir söz söylemeye çalıştık. Bu söz için çok tereddütlerde bulunduk. Yalandan ve sahte bir umuttan bahsetmek bir yanlışsa, salt bir karanlıktan bahsetmek de haksızlık olacaktı. Kime ne söylediğimden önce kendime dürüst olabilmek adına bu kararı verdik. Bu kadar karamsar olmanın haksızlık olacağını da belirtmek istedim. Kendi hassasiyetlerim, durduğum, kendi bakışım üzerinden bu finali söyledik.

Filmin bütünü, Mustafa Kara’nın bütünü gibi aslında…

Her yönetmen kendi sözünü söylüyor en nihayetinde. Benim durduğum ve söylediğim şey filmin toplamı.

Annenizin canlandırdığı nene karakteri, filmde torunuyla Rumlara ait bir manastır üzerine sohbet ediyor. Bu sahnelerle ilgili eleştirildiniz…

Eleştirilere son derece açığım. Bir arkadaş bir yerlere selam çakmak için yapıldığını yazdı. Hiçbir zaman öyle bir derdim ve kaygım olmadı. Ne olduğunun anlaşılamamasının ve belirsizliğin sebebi o bölgede o belirsizlikle yaşanıyor olmasıdır. Çocukluğumda yaşanan bir olayı anneme anlat dedim, diyaloğunu bire bir yazmadım. Olayın eksiği ve fazlası yoktur. O manastır Rumlara ait bir manastırdır, birlikte yaşanırken bir kopuş oluyor. Manastırın korumasını da dedem yaparmış. Haksızlık etmeden filme dahil etmeye çalıştım.

Her gittiği festivalde güzel ödüllerle döndü film, pek yakında Oscar yolcusu. Ne hissettiriyor bu gelişmeler ve takdirler size?

Kalandar Soğuğu bizi ulusal ve uluslararası alanda bizleri utandırmadı. Takdir görmek ve beğenilmek insanı mutlu ediyor ve yeni bir film yapmak için insanın şevkini artırıyor. Ulusal ve uluslararası alanda yolculuğu devam ediyor. TV hakları TRT’de, TRT’de gösterimini yapacak.

Böyle yoğun bir süreçten sonrası nasıl devam edecek? Yeni bir film yapımına yakın zaman da geçme ihtimali var mıdır?

Şuan iki öykü üzerinde çalışıyoruz senaryo çalışması devam ediyor. Sadece senaryo da yetmiyor. Öğrenmek ve yapmak gerçekleştikçe zorlaşıyor. Nasıl anlatırım ve ne anlatırım sorusu da devam ediyor.

Röportaj: Ayşe Şahinboy Doğan

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.