Türk Şairi ve Babası

“Oturduk ve anlaştık:
Şairler, babalarıyla konuşamayan insanlardır.”
İbrahim Tenekeci
Sadece bir yazar ya da şairin değil, tüm evlatların babalarıyla olan ilişkileri, sanki üzeri örtülmüş ve açmaya korkulmuş bir sandık gibidir. Sönük, sessiz ve pasif ilişkiler saklıdır bu sandıklarda. Bazen de bir kıyıda köşede kalmış, derin sevgi, kederli özlem ve müthiş bir saygı. Sandığı açıp neler var diye bakarken pek zorlanmadım. Çünkü sandıkta saklı olanlar, şiir yolunda yürüyen fakirin de yaşantısından tozları barındırıyordu. Yabancılık çekmedim, hoşgörüyle yaklaştım. Yazımın derdi, şair ile babası arasındaki ilişkiyi ne çok derine inerek ne de çok yüzeysel incelemek. Daha çok, şairin babasıyla yaşantısına uzaktan ama içten bakabilmek.
Bizde hakiki şairi ifade etmek için kullanılan “şair-i mâder-zâd” yani “anadan doğma şair” sıfatından mıdır bilinmez, Türk şairi anaya yakın, babaya uzaktır. “Anacı“dır. Bu durum, fakirin iddiası değil, yazıda da göreceğiniz gibi vaziyetin nihai sonucudur. Unutmadan, yazımda kronolojik bir sıralama yapmayı uygun bulmadım. Cemil Meriç’in “Kronoloji: Aptalların tarihi” tarifini çoğu zaman savunurum. Sadece sonlara doğru biraz daha günümüzdeki hali vurgulamak adına, tarihsel bir yakınlaşma görebilirsiniz.
Açılışı halk şiirimizin zirvesi Âşık Veysel ile yapmak isterim. “Sazıma” adlı şiirinde babasıyla arasındakileri duygu süzgecinden geçirip, önce babaların sonra da ustaların asla unutulmaması gerektiğini şöyle özetliyor efsanemiz: “Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı / ben babamı sen ustanı unutma.
Dünya düzeninin yalnızca “öldüğü günlerde” bizlere hatırlattığı şairler ve bir “ticari etkinlik” haline dönüşmüş olan babalar günü olmasa, belki de Cemal Süreya’nın “Sizin hiç babanız öldü mü? / benim bir kere öldü kör oldum / yıkadılar aldılar götürdüler / babamdan ummazdım bunu kör oldum” diye devam eden şiirini, babasının ölümü üzerine yazdığını düşünürüz. Halbuki öyle değildir, babası ölmeden 4 yıl önce yazmıştır bu şiirini Cemal Süreya ve hatta ilk şiirlerinden olduğunu da kendisi bilhassa belirtmiştir.
Can Yücel, babası Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’e olan özlemini her daim dile getirmiş ve hatta babalar hakkında yazılan şiirlerden en içlisini bizlere miras bırakmıştır: “Bilmezdi ki oturduğumuz semti / geldi mi de gidici -hep, hep acele işi / çağın en güzel gözlü maarif müfettişi / atlastan bakardım nereye gitti / öyle öyle ezber ettim gurbeti…” Can Yücel, çocukluğunda babasına öyle derin bir özlem duymuş ve onu öyle içten sevmiş ki, Hasan Ali Yücel’in her gurbete gidişini haritalardan hem parmaklarıyla hem de gönlüyle takip etmiştir. Bu yüzden de “Ben hayatta en çok babamı sevdim” dizesinin içinde çok samimi duygular gizlidir.
Şairlerin “anacı” olduğunu her fırsatta dile getirenleri, “ciddi olmayan araştırmacı” olarak niteleyen ve her fırsatta şairlerin aslında “babacı” olduğunu yazıp söyleyen Cevat Akkanat’ın, “Baba Bu Kitap Sana” adlı antolojisinde oldukça fazla baba şiiri ile karşılaşsam da, çok açık bir şey vardır ki bizim geleneklerimizde baba ile evladı arasında sıcaklığa nadir rastlanır. Bir kere baba evcimen değildir, ekmek peşindedir. Çocuğunu öpüp koklamanın, kucak kucak gezdirmenin derdine düşmemiştir, serttir, ciddidir. Ayrıca gelenekler de bunu gerektirir. Bu yüzden “baba” şiirlerinde, şairin babasına seslenişini duymayız. Daha çok, şairlerin baba sevgisini ve şefkatini türlü sebeplerle yaşa(ya)madıkları için, ilhamla gelen baba oğul konuşmalarına ve elbette ki serzenişlere tanıklık ederiz.
Behçet Necatigil’in babalığı nadir bir örnektir. 1951 yılında ilk kızı Selma dünyaya gelmiştir. Bu durumda daha “düzgün” bir ev gerekmektedir. 1955 yılında, Beşiktaş Camgöz Sokağı’ndaki 22 numaralı ahşap evi satın alarak oraya taşınırlar. 1957 yılında ise ikinci kızları Ayşe doğar. 1964 yılında ise yine Beşiktaş’ta, Nüzhetiye Caddesi üzerindeki Deniz Apartmanı’nın bir dairesini satın alarak oraya taşınırlar, şairin ölümüne kadar da bu daire kullanılır. Ev küçülür ama aile büyür. Necatigil, 1960 yılında Çapa Eğitim Enstitüsü’ne tayin edilir ve ardından da 1972 yılında kendi isteğiyle emekli olur. Emeklilik döneminde, evinde çok yoğun olarak çalışır ama ailesinden, evlatlarından sevgisini, ilgisini asla esirgemez. Kızı Ayşe Sarısayın’ın “Çok Şey Yarım Hâlâ” adlı kitabında, şairin daracık ama koca bir dünyası olan odasında titizce, disiplinli bir şekilde çalıştığını okudum. Bunun yanında şiir yazarken ailesinden ve evinden ilham aldığını, kızlarının neşesiyle mutlu olduğunu, onları sağlıklı gördükçe yaşam sevgisinin yerine geldiğini ve kızlarına Cimbil adında bir farenin masallarını anlatırken nasıl çocuklaştığını da gördüm. Bu yüzden de okumayı bitirdiğiniz bu paragrafın başına, “nadir bir baba örneği” sıfatını kondurdum.
Ahmet Hâşim, Peyami Safa ve Tevfik Fikret baba konusunda oldukça sıkıntılıdır.
Ahmet Hâşim’in “Hasta İken” adlı şiirinde geçen “Bir valide, bir zevce-i mükedder, sonra mübhem” dizesi, tüm çocukluğunun özetidir. Hasta bir anne, onun kederinde olan ve çocuğunu aile dostuna emanet eden bir baba ve çocuğun amansız sessizliği, istikbâlinin belirsizliği. Maalesef bu sebeplerden, Hâşim’in şiirlerinde “babanın yeri” olmayacaktır.
Peyami Safa, baba sevgisinden ve şefkatinden mahrum büyümeyi henüz 2 yaşında kabul etmek durumunda kalır. Annesi Server Bedia Hanım, kocasını Sivas’ta Garipler Mezarlığı’na gömüp İstanbul’a gelmiş ve evladına hem annelik hem de babalık yapmıştır. Peyami Safa’nın çocukluğu, annesinin bitmek bilmeyen ağlamaları ve şiddetli kederiyle geçecektir. Peyami Safa ise gayet doğal olarak babasına dair hiçbir şey hatırlamamaktadır.
Tevfik Fikret, “pederini” 12 yaşında kaybetmiştir. Babası Hüseyin Efendi’nin nezaketi, dindarlığı ve himmeti meşhurdur. Emsali bulunamayacak derecede “fazl ve ihlas sahibi“dir. Tüm bu meziyetler, şairin şahsiyetine de hakim olmuş ve maddi manevi titizliğinde etkin rol oynamıştır. Dikkat edilirse Tevfik Fikret’in şahsiyeti hakkında, olumlu olumsuz görüşleri süzgeçten geçirirsek, geriye kalan büyük değerleriyle babasını hatırlattığı görülür. Şahsen, ondan fazlasıyla feyz almıştır.
Büyük şairimiz Mehmet Akif, baba konusunda diğer akranlarına göre çok talihlidir. Babası “mektepte okuyacaklarını” ona erken yaşlarda öğretmiş ve Arapça tahsilinde ilk öğretmeni olmuştur. Nihayetinde şair o çok sağlam karakterini ve nesillerdir örnek olan insanlığını babasına borçludur. Elbette şiirlerini de.
Yahyâ Kemâl ile Necip Fazıl da babalarının gerek sert mizaçlı gerekse ailelerinden alakasız olmalarından sebep, “anacı” olan şairlerimizdendir.
Dönülmez Akşamın Ufkundayız“, “Sana Dün Bir Tepeden Baktım Aziz İstanbul“, “Kalbim Yine Üzgün Seni Andım Da Derinden“, “Ömrün Şu Biten Neşvesi Tam Olsun Erenler” adlı şiirleri, bestelenenler arasında olan şairimiz Yahyâ Kemâl, bütün hüznünü, samimiyetini ve verimliliğini; her zaman abdestli dolaştığı söylenegelen validesinden almıştır. Necip Fazıl da “vur patlasın çal oynasın” bir hayat sürmekten uzaklaşması için evlendirilmiş babasından bir alaka görememiştir. Fakirin bir şiirine ad veren “Kafa Kâğıdı” adlı eserinde şöyle demiştir: “Ne aldımsa annemden, hayatı boyunca masum ve mazlum bu kadından aldığıma inanıyorum.” Çok sonraları “Zindandan Mehmed’e Mektup“ta ise Necip Fazıl, oğlu Mehmed’e şöyle seslenecektir: “Zindan iki hece, Mehmed’im lâfta! / baba katiliyle baban bir safta!
Cahit Sıtkı, babasıyla dalgalanmalar geçirerek yaşamıştır çocukluğunu ve ergenliğini. “Gariplik” adlı şiirine “Babam kırdı beni ilkönce babam” dizesiyle başlar fakat Mekteb-i Sultânî’de öğrenciyken babasına yazdığı mektuplara da “Aslan babacığım” diye giriş yapar. Övgüsünü, ilgisini ve sevgisini ailesinden kısıtlamaz şair. Ailesinin de Cahit Sıtkı’dan yana büyük ümitleri vardır. Özellikle de babası, daima “mücadelede muvaffakiyet” diler evladına. Cahit Sıtkı ise 1929’da babasına yazdığı mektupta şöyle der: “Babacığım, hayatta muvaffakiyet yalnız aç kalmamakta değildir. Asıl muvaffakiyet göçüp gittikten sonra ardında bir eser bırakmaktır. Bu eseri meydana getirmek için saadeti memnu telâkki etmeli. Benim de çizilmiş bir mefkurem vardır. Ben, her şeyden evvel, yaşamış olduğuma delil için, bir eser meydana getireceğim.
Babasıyla iftihar eden ve anılarıyla her daim yâd eden ender şairlerimizdendir Hilmi Yavuz. Şiirimizin çınarlarından olan şairimiz, o meşhur Osmanlıcasını, derin hafızasını ve şiir sevgisini babasına borçludur. Zira babası Yahya Hikmet Bey, Hilmi Yavuz henüz çok küçük yaşlardayken ona Osmanlıca leziz şiirler okumuş, şimdilerde değil mumla mikroskopla arasak bulamayacağımız o dil güzelliğini çok erken yaşlarda tattırmıştır oğluna. Yine Yahya Hikmet Bey, oğlunun yatağında bağdaş kurarak okuduğu şiirlerde daima vurgulu ve şiirde nerenin hassas olduğunu belirtecek kadar özenli olmuştur. Bu da çok açık bir şekilde “Hilmi Yavuz şiiri“ni oluşturan temel taşlardandır. Şair, her zamanki hüznüyle baktığı çocukluğundan sayfaları barındıran “Bulanık Defterler“de, ailesi için şunları aktarır: “Benim yaşamımda bilgiyi, aklı, babam temsil etmiştir daima. Daha yeniyetme bile değilken, beni rahle-i tedrisine oturtan, “sana okullarda öğretilmeyeni öğreteceğim” diyen odur, babam. Babamı daha çok retorikle ilişkilendirmişimdir; oysa annem liriktir bu anlamda. Evet, lirik, onu kesinliyorum şimdi. Deruni ve mistik olanı annemle yaşadım. Babam konuşarak, annem susarak dönüştürdüler tinimi.” Babaya da anneye de vefasını imgelediği bu yazıdan, şairin derin hüznünün kaynağı olarak annesi Vecide Hanım’ı görmemiz mümkündür. Hilmi Yavuz şöyle devam eder: “Benim gizem öğretmenimdi annem; hüzün öğretmenimdi; hüznün nasıl yaşandığını, sessiz bir teslimiyetle ondan öğrendim.” Babasının ölümü üzerine Hilmi Yavuz’un yazdığı yazılarda, düzyazının tüm güzelliklerini görmek mümkündür. Bu yüzden olsa gerek, “Baba düzyazıdır, anne şiir” demiştir Hilmi Yavuz. Bu deyiş, bir Hilmi Yavuz incelemesine imza atan Sıddık Akbayır’ın “Ne Kadar Gitsem O Kadar Uzak” adlı eserinin de ikinci bölümünün adıdır. Hilmi Yavuz’u derinlemesine irdeleyen bu kitabı incelerken; annesini kara gecelerde “çok işlemeli bir lamba“, babasını ise “yaşamın endişeli sıcaklarında bir gölge” olarak tanımladığını dikkatle görmüştüm. Paragrafın başında neredeyse “babacı” olarak sunduğum Hilmi Yavuz’un aslında “anacı” tarafı da oldukça ağırdır.
Geçmişten günümüze doğru gelirken İsmet Özel ve babası arasındaki ilişkiye de, naçizane bir müptelâyı İsmet Özel olarak değinmek isterim. Gelecek paragrafta tırnak içine yazdığım her cümleyi “Waldo Sen Neden Burada Değilsin?” adlı eserden aldığımı da ayrıca belirtmeliyim.
İsmet Özel’in annesiyle arasında 42, babasıyla da 45 yaş fark vardır. Yani ciddi bir kuşak farkıyla karşı karşıya kalmıştır. Zaten “müttefik kuvvetlerin Almanya sınırını aştığı günlerde” doğmuştur. Bu çok önemlidir şair için zira “savaş sonunda doğmuş olmam, bana öyle geliyor ki, nasıl bir aile içinde doğmuş olmamdan, nasıl bir eğitim aldığımdan çok daha etkilidir” der. Çünkü, “savaş sonrası düzen Türkiye’de yaşayan herkes için bazı imkânlar ve bazı sınırlamalar” getirmiştir. Ancak bu imkânlardan babası istifade etmemiştir: “Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Rüştiye mezunu olan birisi, o günkü boşluktan yararlanıp birçok numaralar çekebilirdi. Babam polis olmuş. Ben bunu doğrudan doğruya sosyal durumuyla açıklıyorum. Çünkü babam yüksek tabakadan bir insan değildi, e biraz da tabi ahlâki tutumla alâkalı. Aslında bugün olduğu gibi. Şu gün Türkiye’de hak etmediği mevkileri işgal eden dünya kadar insan var. O gün de mutlaka öyleydi. Ama babam buna tevessül eden birisi değildi.” derken İsmet Özel durumu açıklamıştır. Ailesini de “İçinden çıktığım aile, herhangi bir üstünlük taşımaz. Annem bir ortakçının kızı. Babamın ailesi de arabacılık yaparmış” diyerek bir nevi sosyo ekonomik durumlarını özetler. Şair, babası Ahmet Bey’in memuriyeti sebebiyle ailesiyle birlikte birçok memleketi dolaşmıştır. İsmet Özel’in muazzam imgelemelerini, aforizmalarını ve hayal dünyasını, kısacası şairliğinin temel taşlarını bu gezilere borçlu olduğunu söylersek, tehlikeli bir cümleyi bitirmiş olmayız sanırım. Ahmet Bey, İzmir ve Muğla’da polis memuru, Van ve Hakkari’de komiser muavini, Kayseri ve Söke’de başkomiser, Kastamonu’da da 1955 yılı itibariyle emekli olmuştur. Daha fazla derinlere inmeden, İsmet Özel’in babasıyla kopukluğunu ve ailesiyle arasındaki duygu iletişimini ifade eden şu cümlelerini de belirteyim: “Özellikle babamla, şüphesiz bir uzaklık vardı. Ama bu babamdan gelen bir şeydi. Çünkü babam eski tip insanlardan, hani çocukları sevmeyen, çocukları okşamayan tipler vardır ya onlardan birisiydi. Son derece mesafeli dururdu. Ben babama hiçbir zaman “sen” diye hitap etmedim. Ama bu biraz da annemden gelen bir şeydi. Biz babamıza bütün kardeşler “siz” derdik. Ben babamın beni sevdiğini hatta bütün kardeşlerimi sevdiğini iyi bilirdim. Hatta bunun somut belirtilerini de görmüştüm. O ayrı bir şeydi. Ama annemle çok daha yakındık. Meselâ biz çocukken babamızdan para isteyemezdik. Annemize söylerdik. Annem babama söylerdi. Babamda “ne parası” derdi. Annem de “sorma ver parası” deyince o da çıkarıp verirdi.
Yaşayan şiir efsanemiz Sezai Karakoç, ülkü davası üzerine yazdığı kadar olmasa da baba konusu içeren şiirler ve yazılar da kaleme almıştır. Bir baba ve yedi oğlunun başından geçen “bol batılı macera“nın anlatıldığı “Masal” adlı şiirinin sonlarına doğru şöyle çığlıklar kopar dizelerinden, elbette günümüzün de acı bir özetidir: “Batılılar! / bilmeden /altı oğlunu yuttuğunuz / bir babanın yedinci oğluyum ben / gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden / babam öldü acılarından kardeşlerimin / ruhunu üzmek istemem babamın / gömün beni değiştirmeden / doğulu olarak ölmek istiyorum ben / sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var: / karşınızdakini değiştirmek / beni öldürseniz de çıkmam buradan.
Yakın tarihimize doğru iyice gelmişken Kemal Sayar ile devam edeyim. “Oğullar ve Babaları” adlı çalışmada, “Benim babam haram lokma yememeyi, kul hakkına girmemeyi, çalışmayı, kalp kırmamayı önemseyen bir insandı. Benim ruhumda bıraktığı o derin izler için ona nasıl borcumu ödeyebilirim?” diyen psikiyatrist şair, babasını hüznün doruklarında anar her seferinde. Hem kendisine hem de torunlarına olan düşkünlüğünü özetlerken “bize ve torunlarına bir şeyler daha verebilmek için yaşamak isteyen güzel insan” der. Kemal Sayar’ın hem şiirlerinde hem de konusu sağlık olmak üzere tüm yazılarında, psikiyatri ile derinleşmiş, baba sevgisi ve özlemiyle kavrulmuş bir hüzün, oldukça hakikatlidir. Ben en çok “Hüzün Hastalığı” adlı kitabında bunu görmüştüm.
Görüldüğü gibi, nereden başlarsak oraya dönüyorum. Babayla olan “alıp verememe”, belki de babadan gelen bir haslet. Bilemiyorum. Mesela bu yazı üzerinde çalışırken, Salâh Birsel’in “Benim şiir yazmam uzun beklemelerin sonucudur” sözünde bile bir anlam arar oluyorum ki, aklıma oğlunu bir intihar vakasıyla kaybeden şairimiz Ümit Yaşar Oğuzcan geliyor, susuyorum.
Yazıya yavaş yavaş son vermek üzere vites küçültürken, şair ve babaları arasındaki sessizliğin, pasifliğin, sükunun -artık ne derse denir-, hâlâ hiçbir şey kaybetmediğini belirtebilmek adına, günümüzün genç yaşlı şairlerinden de birkaç dize örneği sunmak istiyorum. 

Bu dizelere hassasiyetle yaklaşmanızı isterim. Çünkü bu konuda birçok şairin meramı açıktır, “babam” yerine “baba” der…

“Bir gün fazlaymış seninle iki gün az 
Dört duvar açık deniz; alesta vira 
Elbette suçsuzluk grameri çoğul ek almaz
Ne de bir babanın küsüşü oğluna.”
– Furkan Çalışkan

“Baba ben şair oldum özür dilerim 
Sigortası emekliliği filan yok bu işin.

Ama siz baygınken şair en azından emekler emekler 
Emekler boşa çıkmadı baba bak ne diyorum 
Şairliğim yüzünden bir tek senden özür diliyorum.”
– Murat Sözer

“Ne hayatla pişti oldum ben ne eküri ne yaşadım fifty fifty 
Kelimelerime karşılık bulamadım üzgünlüğüm ondandır 
Meğer eli sopalı bir öğretmenmiş benim acı diye bildiğim 
Meğer babanın daraltılmış ömrünü giymek oğulların kaderi.”
– Mustafa Köneçoğlu

“Öyle der babam, bizimki gönül yorgunluğu 
İner merdivenlerden, göğsüne tutunarak 
Ekmek derdi diyorlar, dertlerin en güzeli 
Hangi dağı kaldırsam, kabuk bağlıyor toprak.”
– Nadir Aşçı

“Başımda büyük kalmadı baba
Bembeyaz olan saçlardan başka.”
– İbrahim Tenekeci

Tüm bu güzide dizelerden sonra, aslında benim bu yazıyı bitirirken, hayalimde ulaşmak istediğim farklı bir sonu gerçeğe çevirebilmek adına, paylaşmak istediğim bambaşka bir şiir var. 

“Soyunup manşet olsam zarar eden bir gazeteye,
Örtülse kırbaçta aylak kalmış vücudum
Aklım çelinse,
Zarif bir şekilde ölsem; ilk iş gününde utangaç bir dilencinin
Sovyetlerden medet umanlar gülümsetecekse sizi
Analarının kanserlerine alışacaksa evlatlar
Simsarlar kandırmayacaksa evine dönen askeri
Kalkın halay çekelim, ben orada öleceğim.”
– Bülent Parlak

Yazıda eksik birçok şair olduğunu kabul ediyor, hataları üzerime alıyor ve belki de yine bu konunun ikinci ayağında yeniden buluşabileceğimizi düşlüyorum. 

Kısmet, diyorum.
Yararlanılan Kitaplar:
Ahmet Nezihi Turan & Gökhan Yavuz Demir – Oğullar ve Babaları, Ali Çolak – Şair Dediğin, Ali Çolak – Yitik Hüzün, Ayşe Sarısayın – Çok Şey Yarım Hâlâ, Necip Fazıl Kısakürek – Kafa Kâğıdı, Cevat Akkanat – Baba Bu Kitap Sana, Sıddık Akbayır – Ne Kadar Gitsem O Kadar Uzak, Hilmi Yavuz – Bulanık Defterler, Hilmi Yavuz – Hüzün ve Ben, İbrahim Tüzer – İsmet Özel: Şiire Damıtılmış Hayat, İsmet Özel – Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, Haluk Oral – Şiir Hikâyeleri, Bâki Asiltürk – Türk Şiirinde 1980 Kuşâğı, Salâh Birsel – Şiirin İlkeleri.

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.