Trenleri, bilhassa eski trenleri, buharlı olanları çocuklar çizmiş, tasarlamış gibidir. Hem de bir resim dersinde ve suluboya bir ev ödevi olarak. Yoksa bir kara tren bu kadar renkli olur muydu? Çocuklar sanki çizmekle, tasarlamakla yetinmemiş, bir de tren diye bir oyuncak icat etmişlerdir. Hiç oyuncağı ve arkadaşı olmayan bir çocuğun, oyuncağı ve oyun arkadaşı olarak. Konumuz eski buharlı trenler olunca, çocuklar da eski çocuklar olacaktır haliyle. Ben de eski çocuklardan biri olarak, şimdi müzeye kaldırılmış buharlılarda vaktiyle yolculuklar yapmıştım. Şimdi onlar, yani benim eski arkadaşlarım, İzmir’in Selçuk ilçesinde TCDD Çamlık Buharlı Lokomotif Müzesi’nde eski çocuk gözlerini arıyorlar. O çocukları ve onların meraklı gözlerini tek tek hatırlamak üzere. 46013 no’lu lokomotif İzmir-Ödemiş hattından hatırlıyor: “Koca kafalı Ahmet, beni ne çabuk unuttun, az mı İzmir’den Ödemiş’e götürmüştüm seni, babaannenlere bayram ziyaretine giderdiniz, yerinde duramazdın, gezer dururdun, her şeyi öğrenmek isterdin. Makinist de ateşçi de sabırla yanıtlarlardı sorularını. Şimdi büyüdün, koca adam oldun, bir kez bile gelmedin ziyaretime.” Eski oyun arkadaşlarımız haklı, artık onlara kurulup bayram ziyaretine, tatile, büyüklerimizi görmeye gitmiyoruz, Karadeniz Ereğli-Armutçuk, Isparta-Eğirdir hattında uzaktan görünen dumanına sevinç çığlıkları atmıyoruz.
Eski buharlı trenler şimdi yorgunluk atarcasına, nasıl atacaklarsa o uzun yılların yorgunluğunu, şekerleme yapıyorlar. Gidip görmeyişimiz onları uyandıracağımızdan değil, unuttuğumuzdan. Eski çocuklar, oyun arkadaşları ziyaretlerine gitse, nasıl da bayram çocuğu gibi coşkuya, mutluluğa boğulacaklar, geçmiş zamanların güzelliğini hatırlayıp, içlerinde gençliğe doğru bir yolculuğun ateşiyle yerlerinde duramayacaklar. Fakat eski çocukların yerinde yeller esiyor, hepimiz hayatın karşısında “esas duruş”tayız.
“Anılar anılar belki hepsi bir kelime.” Edip Cansever’in dediği şey, “hepsi bir kelime” olan şey “çocukluk” değil mi zaten? Çocukluk işte. Bir kara treni oyun arkadaşına dönüştüren de çocukluk, sanki trenin geliş yönünün tersine koşarsa zamanın başlangıcına ulaşacakmış gibi koşan da. Ya kanatlarını katlamış bir ateş kuşu gibi büyük gölgesiyle, çiçeklerden küçük kızları ve kızlardan küçük çiçekleri bir anıda buluşturan o buharlı tren, o hepimizden çocuk değil mi? Meğer o hepimizden çocukmuş ve çocukluk da onunla birlikte müzeye kaldırılmış!
Yolculuk Nereye?
Haydarpaşa, Ankara, Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum, Horasan, Malatya, Diyarbakır, Kurtalan, İzmir, Aydın, Kars… “Bir kitapta resim şart” dediği gibi Cemal Süreya’nın, “Yolculukta tren şart”: Üstelik her yolcu bir trene tesadüf eder yolculuk hayatında. Trene tesadüf etmeyen bir yolculuk pek kısa, pek lezzetsizdir. Trenlerin taşıdığı insanı başka araçlarda zor görürsünüz. Tren bir törendir, eski medeniyet gibidir, yani medeniyet gibidir. Ve tren beklenir, beklenmek içindir. Çünkü tren, eski dünyanın sakinliği, sessizliği, yavaşlığıdır. Bu sakinlik ve yavaşlığın trenin hızıyla da ilgisi yoktur. Treni bekleyen insanlar, çoğunlukla kendilerini beklemeyi seçmiş gibidir. Tren hâlâ hasret ve gurbet burçları arasında rötarlı da olsa ‘hasret kavuşturan’lığı sürdürmektedir. Hem rötar yapmayan, yavaşlamayan şeye tren denmez ki! “Yolda” olmanın, “yolcu” olmanın, “insan” olmanın usulluğu, yavaşlığıyla yarışabilir bir tren ancak. Onlara tren denir hem de karasından, buharlısından, dumanlısından. Onları yalnızca garlarda yolcular değil, uzun bozkırlar, bereketli topraklar, bir yanını şımarık uçurumlara kaptırmış mağrur dağlar, artık şiirlerde ve fotoğraflarda akmayı sürdüren küçük dereler de bekler. Dumanı puf puf, yürüyüşü çuf çuf buharlıların sesi, onların ıssızlığını, yalnızlığını teselli eder çünkü. Yolların, yolcuların, yolculukların, yola çıkanların efkârı onlarla dağılır. Garların bekleme salonları da bu efkâra dahildir, bekleyenler de… Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” biraz da garlardaki insan manzaralarıdır: Belki harpten yaralı dönmüş bir İstiklal Savaşı gazisi, ömrünün en güzel anısı olarak, bir bekleme salonunda Atatürk resimlerinin altında fotoğrafa durur. Atatürk, Eskişehir garında trenin penceresinde, memleketi demir ağlarla nasıl öreceğini düşünüp seviniyor olmalı o fotoğrafta. Başka bir bekleme salonunda ‘yabancı’ya benzemeyen turistler, belki de Anadolu’yu keşfe çıkmış ‘yerli’ler. Uzağa giden bir valiz, yanında plastik bir pazar çantası. Genç kadın bulmaca çözüyor, orta yaşlı adamın çözecek hiçbir şeyi yok. Bir de gar kuşları… Tren birazdan gelecek, birazdan gidecek, tren şehri çıkınca turna salgını başlayacak. Çünkü gökyüzünün treni de turnadır. Tren, telli turnayı kılavuz etmeden düşmez yola. Turna olmazsa karatren, uzunhava, telgraf olmaz ki! Hepsi de ağır ağır gider. Soru hiç değişmez: “Yolculuk nereye?”
Tren de bir emanettir, ömür de…
Ağırlığımızı turnalara, meramımızı telgrafa, halimizi uzunhavalara yüklediğimiz gibi ömrümüzü de bir trene yükleriz, hâl ve gidişimizle tren katarları arasında bir benzerlik, yakınlık ararız. Sonra da emanete bırakırız onu. Tren de emanettir ömür de. Ömür emanetine nasıl baktığımız ortada, çoğunlukla pek iyi baktığımız söylenemez ona. Fakat emanet geleneğini kutsal bir görev olarak sürdürenlerin varlığını bilmek sevindirir bizi. Tren, uçak gibi üstümüzden, vapur gibi kıyımızdan geçmez, tren içimizden geçer, o yüzden böyle yakındır bize. Tren insanları için, eski buharlılar ‘insan trenleri’dir. İnsana ve trene, yani bu iki değerli emanete gözü gibi bakar tren insanları. Makinist buharlının kolunu çeker, kara trenin o hüzünlü sesi duyulur, ateşçi ocağa kömür atmaya hiç ara vermez. Makinisti, ateşçisi, kondüktörü, yani buharlının dumanını tüttüren tren insanları, tren yolcularını bir süre için de olsa bu dünyadan koruma işini üstlenmişlerdir: Dünyanın derdine, gailesine, kavgasına, şiddetine, nankörlüğüne, bencilliğine karşı trene, yolculuğa davet ederler bizi. Çünkü tren büyük, geniş, ferah gülümsemesiyle karşılar yolcularını, uçak gibi yabancılık hissettirmez, acemiliklerini bağışlar. Hem trenin gittiği de yol değildir. Tren gerçekte bir şehirden bir başka şehre gitmez, tren insandan insana gider, tıpkı bir mektup gibi. Bir uçak sizin korkularınızı, şimdinizi ve birkaç saat sonranızı taşır, bir otobüs sizin acelenizi, geri dönüşünüzü taşırken, tren hatıralarınızı, çocukluğunuzu, özlemlerinizi, rüyalarınızı, hayallerinizi taşır. (Vapuru da unutmayalım, şiir taşır, hasret taşır, denizi de taşır, ama en güzeli, insanın yalnızlığına yurt diye sularda unuttuğu adayı taşır.)
Tren insanlarının gözlerine bakın, konukseverliğin sıcaklığını görürsünüz. Bir buharlının makinistini bir bardak su içerken gördünüz mü hiç? İçi yanan kendisi değil de buharlısıymış gibi, onun yangınını söndürmek, hararetini azaltmak için su içer sanki. Sanki o bir bardak su da emanettir ona. Ve trenin yangını sönmeden onun içindeki yangın da sönmeyecektir. Çünkü yolların, zamanların geçiciliğini içimizde en iyi onlar bilir ve hızla geçen hayatta bazı değerlerin kalıcılığı onlar için her şeyden önemlidir.
“Her gün bir yerden bir yere göçmek…”
Mevlânâ Celâleddin Rumî “Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel” diyordu. Kimbilir belki de yüzyıllar öncesinden trenin de dervişmeşrep bir gezgin olduğunu hissetmişti. İnsanlar sanki dünyaya göçmenlik etmeye gelmişler gibi, ne yollar boş kaldı, ne insanlar doğdukları yerde kaldılar. Milyonlarca yıl önce bu yalnız gezegene atılmışlardı, çoğaldılar, kalabalık oldular, kendilerini evlere attılar, sıkıldılar, ruhlarını yollara attılar. Ne göçebe olabildiler ne yerleşik, ne evden geçebildiler ne yoldan! O yüzdendir belki trenin insana bu kadar yakın olması; sanki bir ev yolculuğa çıkmış gibi! Hele buharlı trenlerle! Ocağı tüten, bacasından duman çıkan bir ev değil de nedir buharlı tren? Tren, insana benzer, insanın evi gibidir, insan yüreğine yolculuk içindir. Tren bize yaşamaya dair inancı, dost bir evde konuk olmanın sıcaklığını ve turnaların yakınlığını verir. Eski büyük aile günlerini hatırlatır, herkesin içinde oturduğu o büyük konaktır. Şimdi ‘çekirdek aile’ için otomobil var. buharlı trense yıkılmakta olan, yıkılmış hayatların, ilişkilerin romanı gibidir. O romanda, o büyük evde kimse kavga etmez, tehdit etmez, birbirine küfretmez. Tren büyük evse, tren garları da o evin büyük sessizliğini dinlemek üzere bir araya gelmiş insanların hikayelerinden oluşan bir hatıra defteridir.
Evin derdi nasıl bitmiyorsa trenin de derdi bitmemiştir. Doğudan batıya, güneyden Karadeniz’e ekmek derdindeki insanları getirmiştir. Kurtalan’dan Haydarpaşa’ya “bir de İstanbul’daki büyük profesörlere” göstermek üzere hastalar getirmiştir. Büyük şehirlerde okumak üzere öğrenciler getirmiştir, büyük şehrin büyük sınavlarıyla yüzyüze bırakmak üzere. Çoğu “Gelenler Dönmeyenler” e karışmıştır. Buharlı tren, en çok ekmek, sağlık, iş derdiyle göç edenleri taşırken zorlanmıştır, içinden oflayıp puflamıştır. Adı, “Umuda Yolculuk” bile olsa, her şeyin daha başından umutsuz olduğunu duymuş, görmüş ama umutsuzlara da kucak açmaktan geri durmamıştır.
“Kara tren gelmez mi ola?”
“Düdüğünü çalmaz mı ola/gurbet ele yâr yolladım/mektubumu almaz mı ola?” diye devam eder eski türkü. Kara tren gelmez bir daha, dumanını savurmaz bir daha. Tıpkı çocukluğun geri gelmeyeceği gibi. Hem aslında tren ne doğuya, ne batıya gider, tren içimizdeki yolculuktur. Diğer vasıtalar fazlalığı taşıyadursunlar, tren içimizdeki çokluğu, çocukluğu taşımıştır. Taşıyıp durmuştur. O yüzden artık “yolculuk nereye?” diye sormanın da anlamı yoktur. Yolculuk, buraya kadardır. Çocukluğu da, buharlı yolculukları da emanete bırakma zamanıdır. Belki onun ve bizim çocukluğumuza bizden daha iyi bakan biri bulunur. Bulunmazsa ne gam, gider çocukluk arkadaşlarımı arkadaşlık müzesinde görürüm ben de.
Haydar Ergülen / Eski Yazı / Kırmızı Kedi