bir imge düşerse içine,
siyah bir martının peşine takılırsan,
düşlerinden kumral bir kız geçerse,
ve yanındayken bile,
uzaksan sevgiline,
ellerin yaşlanıyorsa senin dışında,
bir şairi tanıyorsan kendi evinde,
özgürsen…
sadece ölebilmek için bile,
yaşamış olması gerekir insanın.
bu yüzden ölen bebekler bile şanslıdır
ki onlar kısacık yaşamlarına
ne düşler sığdırırlar kimbilir
ağızlarında anne tadıyla.
ve şimdi oturmuş masa başında
bir bardak suda dalgalar yaratıyorum
parmaklarımla,
suya dokunmak sana dokunmaktır aslında.
kabullenmek seni, kabullenmek sevgili,
orada olduğunu ve beni sevmediğini bilerek,
beklemek, avuçlarına bir geminin demirleyişini.
varlığın yüzümde kolonya ferahlığı
yokluğunu tariflemişti ahmed arif
uzun yıllar önce,
ve nicedir o mısralar içimde
ve nicedir özlediğim görmediğim, özlediğim, gözlerini,
“yokluğun cehennemin öbür adıdır
üşüyorum kapama gözlerini”
üşüyorsam ve bebek ellerinin kokusu
içimdeyse hala
ve bir imge düştüğünde içime
aklımda siyah martının çığlıkları
ben takılıp gidiyorsam bu şehirden
düşlerimden kumral bir kız geçiyorsa
her gün yeniden özgürsem
ve bu değiştirmiyorsa hiçbir şeyi
söyle bana;
çocukluğum mu daha güzeldi
yoksa annem mi…
söyle bana;
her gün yeniden koşacaksam umuda
ve akşam yatağımı ıslatacaksam
gözyaşlarımla
söyle bana nedir geçmişi şimdiden ayıran
aklımdan çıkaramadığım
kumral gözlerin mi…
Özgür Ballı-Siyah Martı