Bazen, sevdiğiniz insan kendi içine girip gözden kaybolur.
Kapısız bir katedralin önünde duran biçare bir dindar gibi, içeri girenin yeniden dışarı çıkacağı bir geçit bulabilmek için sevdiğiniz insanın etrafında dolaşmaya başlarsınız.
Durumunuz korkunçtur.
Sevdiğiniz karşınızdadır, işte onun saçları, onun dudakları, onun gözleri, onun sesi, onun gülümseyişi, onun bakışı, onun duruşu ama bütün bunlar onu, sizin sevdiğiniz “O” yapmaya yetmemektedir, “O” kendi içinde kaybolmuştur.
Eğer tümüyle ortadan yok olmuş olsa, bütün dünyayı gezip onu aramaya razısınızdır ama aradığınız önünüzde durmaktadır ve o, sizin aradığınız değildir.
Onu arayabileceğiniz başka bir yer de yoktur.
Sevdiğiniz insan, sevmediğiniz insanın içindedir.
Çaresizliklerin en insafsızıdır bu.
Kaybolanı bulabilmek için, onun içinde kaybolduğu insana sarılırsınız.
O bir seraptır, ağzınıza kumlar dolar.
Tanrıların lanetine uğramış bir matematikçi gibi bütün rakamları alt alta yazıp toplarsınız, sonuç yanlıştır, birisi rakamların değerlerini, size haber vermeden değiştirmiştir, gittikçe daha çok çıldırarak yanlış rakamlarla doğru bir sonuç bulabilmek için boğuşursunuz.
Sevdiğinize ulaşabilmek için çılgınlıklar yaparsınız, onunla deliler gibi sevişirsiniz, ağlarsınız, bağırırsınız, yalvarırsınız, tehdit edersiniz, sokulursunuz, kaçarsınız, hiç bir şey değişmez, katedralin kapıları duvarlarla örülmüştür.
……..
Daha bir gün önce kapıları olan katedralin bir sabah kapıları ortadan kayboluyor, sevdiğin sonsuza dek kapısız bir katedralde hapis kalıyordu.
Öyle bir şey yapıyor, öyle bir şey söylüyor, öyle bir bakıyordu ki bu, senin sevdiğini son görüşün, son duyuşun oluyordu.
O davranıştan ya da sözden sonra kendi içinde kayboluyordu.
İşte o zaman çaresizliği daha iyi öğreniyordun.
Yaptığını yapmamış, söylediğini söylememiş olması için yalvarıyordun kadere, sabahları sevdiğinin kaybolduğu günün bir gün öncesinde uyanmayı diliyordun.
Bir söz ya da bir davranış, katedralin kapılarını sonsuza dek yok ediyordu.
Belki kapılar yeniden açılır diye bekliyordun.
O zaman bir şey daha öğreniyordun, katedralin kapılarını bir anda kapatacak sözler ve davranışlar vardı ama onları aynı süratle açabilecek bir söz ve davranış yoktu.
Bir katedralin içine girip kapıları kapamak kolaydı, bunu herkes yapabiliyordu, herkese en azından bir kere bunu yapabilme şansı veriliyordu ama kapanan kapıları açmaya kimsenin gücü yetmiyordu.
Sevdiğin önünde duruyordu ve sen ona ulaşamıyordun…
Bazen o da kaybolduğu yerden çıkmak istiyor, yeniden eski günlere dönmeyi arzuluyordu ama kapılar dışarıda kalan kadar içeri giren için de açılması imkansız bir hale geliyordu.
Böyle zamanlarda bir vakit birlikte yakınıyor, birbirinizi suçluyor, söylenen sözlere yapılan davranışlara haklılık kazandıracak nedenler arıyordunuz.
Ve korkunç gerçek sislerin arasından beliriyordu.
Ruhunuzun kilitlenip mühürlendiğini farkediyordunuz.
Bu laneti çözmek için adaklar adıyordunuz.
Karşımda duran sevdiğime eski günlerde olduğu gibi dokunabileyim, sevdiğim kendi içinden çıkabilsin diye yalvarıyor, hayaller kuruyordunuz.
Ülkesinden çok uzakta kazaya uğramış bir kazazedenin, düştüğü ıssız adanın sahiline devrilmiş geminin enkazına baktığı gibi bakıyordunuz sevgilinize.
Sizi sevdiğinize ulaştıracak gemi oydu ama artık bir enkaz halindeydi.
Ve bir yere gitmiyordu.
Başka bir gemi de yoktu.
Zaten siz de başka bir gemiye binmek istemiyordunuz.
Orada, o ıssız sahilde durup acıyla beklerken son gerçeği de öğreniyordunuz.
Sizi ya buradan başka bir geminin alıp götürmesini bekleyecek ya da o enkazı yeniden tamir edip yüzdürmek için uğraşacaktınız.
Ruhunuzun mühürlerini çözmek, sevdiğinizi sevdiğinizin içinden çıkarmak için uzun ve meşakkatli bir çabaya girişecektiniz.
Hasar ne kadar çoksa, tamir o kadar uzun sürecekti.
Ve efsaneler diyordu ki, böyle mucizeler varmış, bazı gemiler yüzer, bazı mühürlü ruhlar açılır, bazı sevilenler kendi içinlerinden çıkarmış.
Issız bir sahilde, sevdiğinizin yanında sevdiğinizi özleyerek, yapayalnız, o mucizeyi bekliyordunuz.
Yeterince sabırla ve inançla beklersem olur diyerek…
Ahmet ALTAN-İçimizde Bir Yer