Ezansız Semtler

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtler­de doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minâreler görül­mez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Ço­cuklar müslümanlığın çocukluk rü’yasını nasıl görürler?

İşte bu rüyâ, çocukluk dediğimiz bu müslüman rüyâsıdır ki bi­zi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları, hava­sı ve toprağı müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, do­ğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübârek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ı Kerim sesini işittiler; bir raf üze­rinde duran Kitâbullâh’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülya- gı gibi bir rûh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak bes­meleyi şerifi öğrendiler; ramazan­ların, bayramların toplan atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir’leri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler hayata girdiler. Türk oldular.

Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine müslüman semt­lerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile de­ğilse bile yine müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun güzel rüyasını göremiyorlar. Bu ço­cukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alaf­ranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağ­lı kalabilsinler, yoksa ne muhit ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettirmez.

* * *

Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi frenk semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede müslümanlığın nûru belirir, beş vakitte ezan işitilir, aşmalı minare, gölgeli mescid peydâ olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi; Beyoğlu’nu ve Galata’yı sa­ran yeni yapıların yığını arasında o mescidlerden, o türbelerden bir ikisi kaldı da gördük ki cedlerimiz o kefere frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilâkis Şiş­li, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler müslüman ruhundan ârî, çorak ve kurudur. Bir Üsküdar’a bakınız bir de Kadıköyü’ne, Üsküdar’ın yanında Ka­dıköy Tatavla’yı andırır. Eski Türklerin rûhları ile yeni Türkle­rin ruhları arasındaki farkı anlamak isterseniz bu son asırda peydâ olan semtlerle İstanbul içlerini mukayese ediniz. Medenileştikçe müslümanlıktan çıktığımızı tabii ve hoş gören eblehler uzağa değil. Balkan devletlerinin şehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki baştan başa yenileşen o şehirlerin her tarafından çan kuleleri yükselir, pa­zar ve yortu günleri çan sesleri işitilir. Manzara halkın dinini ve milliyetini hatırlatır. O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi milli ruhtan ârî değildirler. Artık Türk milletinin ruhu bir rayiha gibi uç­tu mu? Hayır, büyük kütlede yine o ruh var fakat biz son nesil bir sürü gibi büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk, fakat daha uza­ğa gitmeyeceğiz, dönmeyeceğiz, tekrar büyük kafileye iltihâk ede­ceğiz. Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini meczedip, bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufûnetten kurtaracak mürşidler, şairler, edibler, hatîbler yetişmedi fakat gayet tabii bir revişle büyük kafileye kendi kendimize döneceğiz.

Dinsizliğin, kayıtsızlığın aksülâmeli başladı bile. Çocukluktan beri diyanet yolundan ayrılmamış olan kardeşlerimiz bizim gibi rücû hislerini itiraf edenlere henüz inanmıyorlar. Onlara tamamıyla iltica edeceğimiz zaman da bizi birden tanıyamayacaklar. Çünkü onlardan çok ayrı, çok uzak düştük.

* * *

Dört sene evvel Büyükada’da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat frenk hayatının gecesinde sa­bah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyükada’nın ma­halle içindeki sâkit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vâiz kürsüde vaazediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemâatin gözleri bana çevrildi. Beni daha doğrusu bizim nesilden benim gi­bi birini, camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Va’zı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim müslümanlar bütün ce­maatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed -aleyhisselam- sesi kulağıma geldiği za­man gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yekdil, yekvücûd olarak gördüm. O sabah, o müslümanlığa az âşinâ Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken, kapıda âyândan Reşid Akif Paşa durdu. Bay­ramlaşmayı unutarak elimi tuttu: “Bu bayram namazında iki defa ımes’udum, hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhûdâr ol oğlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dedi.

Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik ettiler. Bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzuzdular. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.

* * *

Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyü­dük. O mübarek muhitden çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!

Ve bir şiir:

ATİK-VALDE’DEN İNEN SOKAKTA

İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,

Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,

Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti

Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;

Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,

Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;

Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları

Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.

Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;

Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.

Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,

Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.

Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!

Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.

Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;

Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:

“Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;

Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.

Yahya Kemal

Mehmet Başkak: Çocuklarınızı Korumanın En İyi Yolu, Çocuklarınızla Kaliteli Vakit Geçirmektir

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, tehlikeli sanal oyunlarla başa çıkmak için beş yol öneriyor:

FARKINDA OLUN

Çocuklara cazip gelebilecek en son sosyal medya trendleri veya uygulamaları hakkında kendinizi eğitin. Öğretici kaynaklardan yararlanın. Mavi Balina, 48 Hour Challenge dahil bütün oyunlardan haberdar olun.

ÇOCUKLARINIZIN NE DİNLEDİĞİNİ VE İZLEDİĞİNİ TAKİP EDİN

Kapalı kapılar ardında çocuklarınızın ne dinlediğini ve izlediğini takip etmek zordur. Fakat şu da bir gerçek ki çocuklarınız ilk olarak sizi izliyor ve dinliyor. Sigara içiyorsanız bırakmanın bir yolunu bulun. Instagram, Twitter gibi sosyal medya hesaplarında zaman geçiriyorsanız, çocuklarınızı aklınıza getirin ve bu huyunuzu bırakın.

ÇOCUKLARINIZLA SAKİNCE KONUŞUN

‘Bu tür oyunlar tehlikelidir’ veya ‘hayatını karatır’, tarzı yaklaşımlarla iletişime geçmeyin. Çocuklarınıza açık uçlu sorular sorun ve gerçekten söyleyeceklerini sonuna kadar dinleyin.

ANNE VE BABALARDAN OLUŞAN BİR AKADAŞ TAKIMI KURUN

Çocuklara ve gençlere ebeveynlik yapmak gerçekten zorlu bir iştir. Bu zorlu işle başa çıkmak bir omza, desteğe, ihtiyacınız olacaktır. Ayrıca arkadaş sayınız arttıkça, çocuklarınıza göz kulak olacak insan sayısı da artacaktır.

ONLARA VAKİT AYIRIN

Para kazanmak zorunda olan ebeveynler olarak hayatımızın çoğu meşgul bir şekilde geçiyor. Aile yemekleri, film geceleri, aile bisiklet gezintileri veya diğer düzenli aktivitelerle onlara zaman ayırdığınızdan emin olun. Arabada, telefonunuzu kırmızı ışıkta kontrol etmek yerine, onu kapatıp yere koyun. Bir konuşma başlatın veya bir soru sorun. Çocuklarınızın tutkuları hakkında konuşun. Onları heyecanlandıran şeyleri öğrenin. Bu göz kamaştırıcı anlar çocuklarınız için gerçekten önemlidir.

Mehmet Başkak

Mavi Balina, önce hipnoz ediyor sonra öldürüyor

SANAL HİPNOZLA BEYİNLERİNİ YIKIYORLAR

Çocuklar ebeveynlerinden yeterince sevgi ve ilgi alamadıklarında, kendilerinden intihar etmelerini isteyen zayıf bir ilgi olsa bile onlara ilgi gösteren herkese karşı savunmasız kalırlar.

Buradaki en önemli unsur, çocukların önce kabul edilebilir tekliflerle, daha doğrusu direktiflerle oyuna dahil edilmesi ve sonraki adımlarda her söyleneni yapmaya koşullayan bir sanal hipnoz sürecine sokulması. İlk sorular itaat etmeye eğilimli, sorgulamayan, bilişsel becerileri yeterince olgunlaşmamış çocukları seçmeye yönelik. İlk sorulardan sonra ise oyun üzerinden gittikçe derinleşen bir sanal hipnoz süreci oluşur. Burada aslında önemli olan oyun oynamak değil; oyunun, oyuncunun risk içeren emirleri sorgulamadan uygulamasına yönelik, kötü amaçlı telkinlerle kurgulanmış olması. Basit adımlardan, zor adımlara doğru gelişen bir süreç söz konusudur. Körpe zihinlerin kendilerini öldürmeyi dahi oyunun bir parçası gibi düşünmelerini sağlayan bir algı 50 adımda inşa edilir. Oyunda subliminal (bilinçaltına hitap eden telkinler) de kullanılıyor.

Çocuklar, sonuncusu intihar etmek olan kendilerinden istenen 50 görevi yaparken, beyinleri yıkanmış bir duruma gelir. Bu şekilde intihar etmeleri gerektiğine, çünkü öbür tarafta onları daha iyi bir hayatın beklediğine veya intihar etmezlerse başlarına ya da ailelerinin başına kötü bir şey geleceğine inandırılırlar.

Oyunun arkasındaki kişiler, ergenlerin zihinlerini olabildiğince savunmasız hale getirmek için çeşitli yöntemler kullanıyor. Oyunun yöneticileri, gençlerin akıllarını kontrol edebilmek için sofistike psikoloji yöntemleri kullanıyor. Kurbanlarını internette sosyal medya gruplarından seçiyorlar, en savunmasız gençleri seçip, seçilenleri özel bireyler olduklarına inandırıyorlar. Sonra onlara intihar görevini vermeden önce 50 gün boyunca liste tutuyorlar. Bu süre zarfında, kurbanlar, çeşitli sembolleri vücutlarına keserek çizip, yöneticiye bir resim veya video göstererek sadakatlerini kanıtlıyorlar. Gençleri sabahları 04:20’de uyandırarak gün boyu mantıklı kararlar almalarını engelliyorlar ve onları yoruyorlar. Gençlere korku filmleri, intihar ve imha sahneleri göstererek dünyanın giderek kötüleştiğine inandırıyorlar.

Kaybeden, yalnız hisseden, depresyondaki ve umutsuz gençler bu tür oyunlara karşı savunmasız kalıyor.

https://youtube.com/watch?v=Qc-hg_E6HGQ%3Fwmode%3Dopaque

ÇOCUKLARINIZLA KALİTELİ VAKİT GEÇİRİN

Mavi Balina veya diğer tehlikeli oyunlardan çocuklarınızı korumanın en iyi yolu, çocuklarınızla kaliteli vakit geçirmektir. Çocuklarınızla ne kadar çok vakit geçirirseniz, çocuklarınızın Mavi Balina ve diğer tehlikelerden etkilenme ihtimalleri azalacaktır. Mavi Balina’yla daha önce karşılaşmamış olsalar bile, kendilerine zarar verme eğilimli olan çocuklar genel olarak ailelerinden ilgi görmediklerini hissediyorlar.

İlgi görmediğini düşünen, arkadaş edinmekte zorluk çeken, odalarına kapanıp ya bilgisayar başında ya da telefon başında saatler geçiren çocuklar sanal tehlikelere karşı savunmasız. Özellikle bu yapıdaki çocuklara karşı aileler daha dikkatli olmalı ve çocuklarla güvene dayalı bir paylaşım ilişkisini kurmalıdır.

Gençleri tiyatroya, sanata, spora yönlendirin. Böylece internette geçirecekleri vakit azalacaktır.

Ebeveynler çocuklarıyla konuşmalı ve kendi seçimlerini yapabileceklerini ve hayır demenin yollarını tartışabileceklerini vurgulamalıdır. Her şeyden önemlisi de onları yargılamamaya çalışın.

ÇOCUĞUNUZU AKRAN BASKISINDAN NASIL KORURSUNUZ?

Doğru zamanda çocuğunuzla konuşun. İlla ki bir tören şeklinde “konuşmamız gerekiyor” diyerek özel bir ortamı zorlamaya gerek yok, aynı ortamı paylaşmak, onun hoşlandığı bir şeyleri birlikte yaparak akışında bir sohbeti geliştirmek gerekiyor. Çocuğunuz bunun bir sorgulama değil bir konuşma olduğunu hissetmeli.

Konuşmak demek, sizin sürekli art arda nasihatleri sıralamanız anlamına gelmiyor, art arda kuralları, doğruyu yanlışı dikte etmek anlamına gelmiyor, ergenler bu tür durumlarda genellikle tepkisel olur ya da kendilerini kapatırlar. Onu dinleyin. Yalnızca onunla konuşmaktan kaçının. Endişelerini ve deneyimlerini dinleyin. Onun endişelerini anlayın. Yoksa kendini rahatsız eden şeylerden bahsetmeye isteksiz hale gelir. Ona ‘hayır’ demenin yollarını öğretin. Eğer hayır demekte zorlanırlarsa, çocuklarınıza her zaman gelip sizinle konuşabileceklerini söyleyin. Çocuğunuzla iletişim sorunları yaşıyorsanız bir uzmandan yardım alabilirsiniz.”

Mehmet Başkak

BUNLARI ÇOCUKLARINIZA ÖĞRETİN

Hipnoz Uzmanı Başkak, çocuk istismarı ve cinayetlerini önleyici tedbirleri 8 madde halinde şöyle sıraladı:

6-7 yaşlarına kadar bütün çocuklar ebeveynler tarafından  bilgilendirilmediği her konuda etkiye açıktır, maruz kaldığı her mesaj hipnotik telkin etkisinde ve ikna edicidir. Kötü niyetli büyüklere inanmaları an meselesidir.

Çocuklarla 3-4 yaşlarından başlayarak basit, net ve yaşlarına uygun bir dille bedenleri hakkında bilgi verilmeli; gerekirse konu hakkında uzmanlardan destek alınmalı.

Ebeveynlerinin yanında bir kez görmesi bile çocuğun, birinin sözlerine inanması için yeter sebeptir. “Güvenilir insan” olarak algılanan kişinin sözleri anında hipnoz etkisi gösterecektir. “Anne/babamızın izin vermediği her yer güvensiz ve her kişi yabancıdır” anlayışı çocuklara telkin edilmelidir.

Otorite figürüne karşı çocuklar zayıftır; büyük abi, abla, amca, öğretmen, komşu vs dahi olsa, anne/babanın izni olmaksızın çağrılan bir yere gitmemeleri, çocuğa öğretilmelidir. Aksi halde çocuk savunmasızıdır.

Çocuklar Oyuna karşı dirençsizdir ve oyun oynayan bir çocuğun zihni hipnoz durumundadır. Bedenin bir oyuncak olmadığı çocuğa öğretilmelidir. Bedendeki özel bölgelerin, özel olduğu ve o bölgelere dokunulmasının yanlış olduğu ve hangi bölgelere dokunmanın “kötü dokunuş” olduğu çocuğa uygun üslupla öğretilmeli; ebeveyne/öğretmene vs haber verilmesi gereken bir durum olduğu da anlatılmalı.

Arabaya binmek, arabasını sürdürtmek vs gibi çocuğa cazip gelen hobiler; cep telefonu, dijital  oyun makineleri kandırma için bir araç olarak kullanılabilmektedir. Bu tür durumlara karşı titiz ve dikkatli olmalı, kontrolümüz dışında gelişebilecek bu durumlara karşı aileler uyanık olmalıdır.

“Sır” olgusuna karşı çocuk zihni zayıftır ve “aramızda kalsın, sırrımız olsun” şeklindeki sözler çocuk zihninde hipnotik telkin etkisindedir. Çocuklara koşulsuz kabul gördüğü ve nelerin sır konusu olamayacağı anlatılmalıdır. Habersiz bir yere gitmesinin ya da mesela özel bölgeye dokunuşun sır kapsamında olmayacağı ve haber vermesi gerektiği anlatılmalıdır.

Çocuk istismarı ve cinayetleriyle ilgili meslek grupları başta olmak üzere, aileler, okuldaki görevliler ve toplumun her kesimi “çocuk hipnozu” ve “çocuk zihninde hipnotik kabul oluşturan sistemler” konusunda eğitilmeli ve bu bakış açısıyla mevcut bilinçlendirme sistemleri geliştirilmelidir.

Mehmet Başkak

Çocuğunuz narsist mi?

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, narsistliğin bir kişilik bozukluğu olduğunu ve temellerinin çocuklukta atıldığını bildirdi. Çocuklarının normal bir gelişim süreci geçirmediğini düşünen anne ve babaların endişelenmekte haklı olduklarını kaydeden Başkak “Çocukların narsist olup olmadığının nasıl anlaşılacağı” ve yapılması gerekenlerle ilgili şu bilgileri verdi:

BENMERKEZCİLİK AZALMIYORSA

Küçük çocuklar, gelişimlerinin doğal bir parçası olarak bencildirler, çünkü ihtiyaçlarının karşılanması için bencil davranmaları gerekir ve başka insanların ihtiyaçlarını ve isteklerini anlayamazlar. Ergenlik dönemlerine geldiklerindeyse çocuklar, bağımsızlık mücadelesi verdiklerinden, tipik olarak benmerkezcidirler. Benmerkezciliğin büyüdükçe azalması gerekir. Azalmıyorsa sıkıntı vardır.”

ÖZGÜVEN NARSİSTLİK DEĞİLDİR

Bir çocukta özgüvenin sağlıklı seviyelerde olması çocuğun ailesi ve toplum tarafından sevildiğine ve kendisine değer verildiğine dair inancını gösterir, bu nedenle çocuk kötü davranılmayı hak etmediğini düşünür ve bu tür davranışlara karşı daha dirençlidir. Kısaca, özgüven sahibi olmak benmerkezci olmak değildir.”

EMPATİ HİSLERİ GELİŞMİYORSA

“Çocuklukta tipik olarak görülen benmerkezciliğin, yetişkinlikte yerini zihinsel sağlığa bırakması için değişime uğraması gerekmektedir. Hem aile hem de toplum içinde uyumlu davranışlar sergileyebilmeleri için, çocukların başka insanların bakış açılarını görebilme ve onların yaşadıkları acılar karşısında empati yapabilme kabiliyetlerini giderek geliştirmeleri gerekmektedir.”

NARSİSİZMİN SİNYALLERİ!

Klinik Psikolog Mehmet Başkak, narsistik kişilik bozukluğunun yetişkinler için konulan bir tanı olduğunu belirtirken, çocukluk dönemine ait risk grubu hakkında ise şunları söyledi:

| Israrla insanları rahatsız edici ve bezdirici davranışlar sergileme, örneğin (kendi anne-babaları ve başka yetişkinler de dahil olmak üzere) insanlarla dalga geçme, onları tehdit etme, aşağılama.

Israrla ve başkasının zarar görüp görmediğini önemsemeden kazanma isteği.

Israrla kendi çıkarı için yalan söyleme. Yalan söylediğini kabul etmeme, yalanlarını başkasının hatası olarak gösterme, yalanlarını yüzüne vuran kişilere saldırma.

| Kendisini egoist bir bakış açısıyla aşırı derecede değerli görme.

| Başkalarının ihtiyaçlarından çok kendi ihtiyaçlarının karşılanması konusunda ısrarcı olma.

Şartlar ne olursa olsun her zaman özel bir muamele görme ve istediklerini elde etme hakkı olduğunu düşünme.

| Eleştirilmeye, yanlışının söylenmesine ya da üzülmeye karşı agresif davranışlar sergileme

| Kötü sonuçlar için ısrarla başkalarını suçlama.

| İnsanlarla işbirliği yapmaktan ziyade onlarla rekabet içine girme.

Kendi isteklerinin yerine getirilmesi, gerçekleşmesi uğruna ailesi dahil etraftakilerin kötü duruma düşmesini, üzülmesini hiç umursamama.

NE YAPMALIYIM?

Psikolog Başkak, çocuğu narsist olanların yapması gerekenleri de şöyle anlattı:

| Çocuğunuza empati yapmayı öğretin.

Kaba ya da baskın karakter özelliklerine kıyasla dürüstlük ve kibarlık gibi karakter özelliklerine değer verdiğinizi gösterin.

| Çocuğunuzun özel muamele bekleyen davranışlarını değiştirmeye çalışın ve ona prensmiş, prensesmiş gibi özel muamelede bulunmayı bırakın.

Açgözlülük ve hırslı olmayı onaylamadığınızı gösterin.

| Israrlı bir biçimde çocuklarınıza hep diğer insanların da hakkını, hukukunu ön plana koymasını öğretmeye gayret edin. (Narsist kişiler yaptıkları bir şeyi genelde başkalarına faydası olması için yaptıklarını söylerler ama aslında onu kendi çıkarları için yaparlar).

| Sağlıklı bir özgüven gelişimini destekleyin.

Çocuğunuzun kendi problemleri ve başarısızlıkları yüzünden başka insanları haksız yere suçlamasına izin vermeyin.

| Çocuğunuzun davranışlarında bu özelliklerin çoğunu gördüğünüzde, bir uzmandan profesyonel yardım almaktan çekinmeyin, bilgi ya da yardım arayışında olmak bir güçlülük göstergesidir, zayıflık değil.

Mehmet Başkak

Yapılan bir araştırmaya göre Türk anneler itaatkar, Avrupalılar ise bağımsız çocuk yetiştiriyorlar.

**

Sağlıklı bir anne-çocuk ilişkisinin temeli, annenin ruh sağlığı ve çocuğa karşı davranışlarına bağlıdır.

**

Eskiden çocuğun evliliğin sürmesini sağladığını düşünürlerdi. Şimdi ise bu durumun değiştiğini düşünmek mümkün. Aileye bir çocuk gelmesiyle evlilikteki dengeler değiştiğinden çiftler bazen yeni düzene alışamayıp tercihini boşanmaktan yana kullanıyor sevgili dostlarım.

Ebeveyn olunca karı koca olmayı unutmak… Çocuk sonrası ilişkilerin bozulmasının büyük sebeplerinden biri bu. Eskiden insanlar kendilerini tamamen çocuğa adar, ona göre hayatını şekillendirirlerdi. Artık kendi isteklerimizi ve özel hayatımızı göz ardı etmek istemiyoruz.

Sadece ebeveyn değil birer birey olduğumuzun farkında olduğumuz için de istiyoruz ki ilgi görelim, sevilelim, onaylanalım… Bireysel alanını koruyup, sorumlulukların dengeli biçimde paylaşıldığı, empati ve vefanın olduğu her ailede çocuklar ailenin gücü kuvvetidir.

Eşlerin birbirlerine de zaman ayırması, çocuksuz da vakit geçirmeleri, çocuklarla şenlenen evi bir yuva sıcaklığına dönüştürmeyi kolaylaştırır. Selam olsun sizlere

@HipnozAkademisi 

Bir Uzun Hava İçin Üç Kısa Nefes

I.

Göğsümde dalgalanan
ağır ve sessiz bir göldü
‘sevilmedim’ diyen kadınlar
Kanayarak çekiliyor şimdi damarlarımdan
güneşe yükselen sular

II.

bir damlaydı hayat anamın göz pınarında
koştum ve çoğaldı nehirler,
çok koştum
savaşa giden atlar gibi
parklarda sert bakıp kılıçlar kuşanınca
yok saydı beni tarihteki meydanlar

III.

Şairler Allah’la neden samimi mısralarda
neye göre yaşanıyor sabır
hangi yıkımdan sonra hatırlanır
okumadan büyüdüğün anlaşma

Mehmet Başkak

BOŞLUK

Dokunduğumda
Parmaklarımın eridiği yer
Hangimizin ruhudur?

Kokunla dolduğumda
Göğe çekilir içim.
Dağılır gövdemin harfleri,
uzaklara…

Ne sen varsın, ne ben
Sarıldığımızda,
Ilık bir soluk eser ufka.

Mehmet Başkak

Gülümsüyor çocuk yıkıntılar içinde

Heves söner, yer kırılır, gül kopar.
Ne şefkat tutar hayatı,
Ne izleyenlerin duası…
Üzülenler reklam arasındayken
Sökülür betonlar,
Annesinin bağrını ezer.
Gülümsüyor çocuk yıkıntılar içinde.

Kimin gözlerini bekliyor bu Marmara,
Ya bu ege!
Hangi acı için damlalarını biriktirir denizler?

Mehmet Başkak

Nasıl tutsam incinir

Nasıl tutsam incinir,
bir kuşun kırık kanadıdır sevmek
Çocuk gibi severim ya
Yetmedi ki kimseye,
Oysa içi de dışı gibi evimin.

Suya baktım, akıp gitti renkler.

Hep sevdiğinden önce gelir;
özlemek, akşamıdır kalplerin

Mehmet Başkak

Şem’ü Pervâne; İran Edebiyatı ve Divan Şiirinde Ateşe Uçan Kelebekler

“يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِۙ
“O gün insanlar, ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler.”

(Kur’an-ı Kerim Kâri’a 4. Ayet)

Hatırlarım bir gece gözüme uyku girmedi
Duydum ki pervâne muma şöyle dedi:
Ben âşığım, eğer yanarsam yeridir,
Peki ya senin ağlayıp yanman nedendir?

Sa‘dî-i Şîrâzî

Hali perişan bir pervâne vardı,
Ateşe helâl kıldı tatlı canını.
Yüzlerce ateş ve dert içinde olan mumu gördü,
Sararmış yüzünün üzerinde gül rengi gözyaşı akıyordu.

Kâsım-ı Envâr

Kolumu kanadımı çırpıyorum pervâne gibi
Her ne kadar benim mumum görüşten uzak olsa da.

Seyf-i Fergânî

Senin yanağının mumunu arzulamaktayım
Tıpkı aydınlığı arayan pervâne gibi.

Seyf-i Fergânî

Tecelli mumunun nuru bizim gönlümüze kıvılcım attı
Tüm bu nuru ve ziyayı o aydınlıktan bulduk.

Ubeyd-i Zâkânî

Bazen mum gibi ışıldayıp parla aşk ile
Bazense pervâne gibi yanıp tutuş aşk ile.

Ubeyd-i Zâkânî

Sen mum sıfatlı olduğun için herkese yönelirsin
Ben ki pervâneyim ey mum! Benden yüz çevirme.

Selmân-ı Sâvecî

Senin şevkinle pervâne gibi yanıyorum ben,
Neden bir gece bile acımıyorsun bana, âşıkların mumu değil misin yoksa?

Selmân-ı Sâvecî

Acaba meclisin mumu ve meliklerin kandili
Pervâne gibi ne zamana dek yakacaksınız beni?

Selmân-ı Sâvecî

“… pervâne sabaha kadar kandilin etrafında döner, arkadaşlarının yanına gelir ve onlara bu yüce ilişkiden söz eder. Sonra vuslat özlemiyle kendini ateşin içine atar. Ateşin ışığı, hakikatin bilgisidir; sıcaklığı ve harareti hakikatin gerçekliğidir, o ateşte yok olmak ise hakikatin ta kendisidir.

Ona ateşin ışığı ve sıcaklığı yetmedi. Sonunda kendini ateşin içine attı. Bu sırada arkadaşları, gördüklerini anlatması için onun gelmesini bekledi. Ancak pervâne yanıp kül olmuştu, ne bir şekli kalmıştı ne de bedeni!”

Hallâc-ı Mansûr

Sen öfkelendiğin zaman
Senin etrafında ben pervâne gibi binlercesi yanar.

Rûdekî

Cihanı yaratan Yaratıcı sensin,
Dinin, gönlün ve canın sahibi sensin.
Tıpkı geceyi aydınlatan ay mumu gibi
Gündüzün gözü seninle aydındır.

Dakîkî

Aydın ruhum rüyasında,
Işıldayan bir mumun sudan çıktığını gördü.

Firdevsî

Rüzgâr bizim kandilimizi söndürdüyse de,
Mumumuz var, mum tutalım yolumuza!
Eğer o sultan gittiyse, bıraktı bize
Yüce ve soylu bir padişah!

Ferrûhî-i Sîstânî

Yaratıcı’nın yaktığı her bir muma,
Her kim tükürürse bıyığı yanar.

Muhabbet ateşinin yandığı gün,
Âşık, yanmayı mâşuktan öğrendi.
Bu yanıp yakılma sevgiliden ortaya çıktı
Mum alevlenmedikçe pervâne de yanmadı.

Ruhun kendisine kadeh olduğu şaraptan içtim,
Aklın kendisine divâne olduğu şeyle mest oldum.
Güneşin kendisine pervâne olduğu o mumdan,
Bana geldi bir duman ve düştü bir ateş!

Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr

Bu bedene düşmüş temiz can
Işıldayan bir mumdur.

Esedî-i Tûsî

Yıldız, güle döndü; felekse bağa bahçeye
Ülker yıldızı pervâne, ay ise kandile.

Esedî-i Tûsî

Gül, mum gibi yanınca (kızarınca) bülbül ona vuruldu
Gül, gül dalından ötürü, bülbül gülden ötürü ötmeye başladı bülbül.

Katrân-ı Tebrîzî

Nevruz gülünün kokusunu özlüyorum
O âlemi yakan güzelin hasretini çekiyorum
Mumdan üç şey öğrendim:
Ağlıyorum, eriyorum ve yanıyorum.

Mes‘ud-i Sa‘d

Her ne kadar senin ayrılığında mum gibi ağlayıp inlesek de
Onun uğrunda yanmak için, erimek için gelmişiz.

Emîr Muizzî

Eğer ayın nuru ve mumun aydınlığı senin ise
Öyleyse benim bu yanıp tükenişim niçindir?
Eğer mum sen isen, neden benim yanmam gerekir?
Eğer ay sen isen, neden benim eksilmem gerekir?

Emîr Muizzî

Gözyaşından dolayı aşk kadehi olan bir gözüm var,
Yanan bir canım var aşka pervâne olan!
Aşk hanesinde her gün mukîm olan benim
Tüm cihanın akıllısı, aşkın divânesi benim.

Emîr Muizzî

Sen saray mumusun, bense yanmış bir mum
Sen gökyüzünde dolunaysın bense bir hilal.

Abdulvâsî-i Cebelî

İlkbaharın gelişiyle bahçe puthaneye döndü
Gülün yanağı muma; rüzgâr ise pervâneye döndü.

Abdulvâsî-i Cebelî

Onun mum gibi olan yüzü, cihanın güzellik evi olduğu için
Can sahibi olanlar ise kendini onun yüzüne pervâne eyledi.

Hasan-ı Gaznevî

Ağlamaktan bir an olsun vazgeçersem eğer
Mum gibi birçok ateş saçarım ben.

Hasan-ı Gaznevî

Ayrılıkta yanıyorum hayalin utancı ile
Vuslatta yanıyorum biter korkusu ile
Mumun pervânesinin de hali işte böyledir,
Ayrılıkta yanmaz ancak vuslat yüzünden yanıp tutuşur.

Enverî

Yüzlerce nur ile dünyayı elinde tutan rahib
Onun gece mumu, çam ağacıyla daha güzeldir

Hâkânî-i Şirvânî

Onun sayısız nefeslerinden öyle bir hararet gelir ki
Yedi felek mumu (güneş) dahi erir mum gibi.

Hâkânî-i Şirvânî

Ben eğer gül bahçesinin bülbülü, mahfilin pervânesi olursam
Gül hazana döner, mum ise sönüp gider.

Zahîr-i Fâryâbî

Senin yüzün öyle bir mumdur ki her gece kendi nuruyla
Pervâne bağışlar göklerin ayına.

Zahîr-i Fâryâbî

Ey güzel sevgili! Sana cihanının mumu diye seslenirim ben,
Senin vuslatını sonsuz yaşam olarak adlandırırım ben.

Rûzbihân-i Baklî

Senin aşkınla yanıp yakılıyorum uzaktan uzağa
Çünkü pervânenin dayanma gücü yoktur nura.

Nizâmî

Pervâne gibi olan gönlü kederdeydi
Sabahın mumu aydınlattı onun işini.

Nizâmî

Ona Hoten mumu diye seslenirim ve bilirim ki bu hata değildir,
Hoten mumuna, Hoten mumundan başka ne denebilir?

Mucîruddîn-i Beylekânî

Ah ne çoktur o günler ki! Senin hayalinin huzurunda mum gibi
Gece vaktine dek öldüğüm, seher vaktine dek yandığım.

Mucîruddîn-i Beylekânî

Onun mum gibi yüzünün karşısında
Yanmayı tercih etmeli bir pervâne gibi.

Fahreddîn-i Irâkî

Gönül her iki âlemi arzularken (iki âlemi de) kaybeder
Ve her iki âlemin faydasını da zararını da kaybeder
Kendini muma vuran bir pervâne gibi
Senin göz kapağında canını feda eder.

Fahreddîn-i Irâkî

Aklın ankası, kandilin pervânesi gibi köledir
Senin cemâlinin mumunun parıltısı ile kanadı yanıktır.

Seyf-i Fergânî

Sen mum sıfatlı olduğun için herkese yönelirsin
Ben ki pervâneyim ey mum! Benden yüz çevirme.

Selmân-ı Sâvecî

Senin şevkinle pervâne gibi yanıyorum ben,
Neden bir gece bile acımıyorsun bana, âşıkların mumu değil misin yoksa?

Selmân-ı Sâvecî

Acaba meclisin mumu ve meliklerin kandili
Pervâne gibi ne zamana dek yakacaksınız beni?

Selmân-ı Sâvecî

Uzaktan ortaya çıktı bir pervâne
Raks ederek gelmiş sanki bir divâne
Mumun altında üstünde ziyadesiyle dolandı
Öptü her an mumu baştan aşağı
Ona yârim deyip işve yaptığında
Duman gibi attı kendini ateşin ortasına
Aydınlandı tüm vücudu baştanbaşa
Bir od ağacı gibi hoşça yandı mum huzurunda
Bir ses yükseldi, ey diri gönül!
Ey bahtı güzel ve kutlu gönül!
Aşk oyununun yolu işte budur vesselam!
Nâsır’ın sırlarını arayarak bul!

Nâsır-i Buhârâyî

Toplantı meclisinde bir pervâne gibi
Mumda yok eder tüm varlığını ve benliğini.

Abdurrâhmân-i Câmî

O aydınlıkta toplandılar
Pervâneler gibi muma doğru geldiler.

Abdurrâhmân-i Câmî

Pervâneyim ben, kendimi yakmak âdetimdir,
Tamamen yanmadıkça gönlüm huzur bulmaz benim.

Vahşî-i Bâfkî

Kendini senin için ateşe vurur pervâne
Ey mum! Pervâneye hürmet göster sen de.

Vahşî-i Bâfkî

Bir ateş yaktı ve gönül evi mutluluk mumuna döndü
Can kuşu geldi, onun başının etrafında kanat çırptı ve gitti.

Muhteşem-i Kâşânî

Hayâ perdesi ay ile sevgilinin arasında engeldir,
Mumu pervâneden ayrı düşürense fanustur.

Sâib-i Tebrîzî

Mum ile gül sana âşıktırlar bülbül ile pervâne gibi,
Ey hayat baharı! Ya sen kimin âşığısın peki?

Sâib-i Tebrîzî

Her yere gidiyorum, o mumun hasretiyle yanıyorum
Meclisten ayrılan pervâne için tüm cihan ateşe dönüşür.

Bîdil

Tamamen yanmadıkça bu çırpınışlar (sana) layıktır ey Bîdil!
Cana ateş sıçramış pervâne meşrebliyiz.

Bîdil

Her ne kadar pervânenin süsü ziyneti kanadı olsa da
Kendi kanadımı yaktım ve söylenmedim asla

Pervânenin kanadı bir kıvılcım ile yandı
Mumun yanma mühleti ise geceden sabaha kadardır.

Pervîn-i İ‘tisâmî

Aşk ateştir ve evi harabeye çevirir
Ateşin huzurunda mumun gönlü ve pervânenin kanadı birdir.

İ‘mâd-i Horasânî

Çemendeki pervâne (kelebek) dedi güle
Haydi, bana söyle
Sana kim vermiş de bana vermemiş
Böyle rengi, böyle kokuyu.

Reşid-i Yâsemî

Eğer bir kimse ile bir olmak istersen onun rengine gir
Bak da gör pervânenin nasıl da gül renginde kanadı var.

Meliku’ş-şuarâ Bahâr

Mum yerine kırmızı gül alevlendi çemende
Bülbülün kanadı yandı pervânenin kanadı yerine.

Meliku’ş-şuarâ Bahâr

Gülün aşkıyla bülbül, mumun sevdasıyla pervâne
Her biri yandı bir şekilde bir sevgili kederinde.

Meliku’ş-şuarâ Bahâr

Bir kişiyi ya da bir meclisi aydınlatınca
Parlaklığından bir şey kaybetmez mum
Bir kelebek bir gülün üzerine konarsa
O kelebekten bir zarar görmez gül.

Hoş kanatlı iki kelebek gibi
Dizginlerini seher yelinin eline vermiş.

İrec Mirza

Çimenliğe bir kelebek geldi fakat konmadı gitti
Dostlara yaptığın yersiz kahrın aklıma geldi.

Rehî-i Mu‘ayyerî

Bizim mum gibi her gülüşümüz gözyaşı kaynağıdır
Sanırsın bizim toprağımızı ağlayarak yoğurmuşlardır.
Kanadı yanık pervânenin kıvılcımdan korkusu yoktur
Şimşekten ne korkumuz olur bizim?

Rehî-i Mu‘ayyerî

İnsanoğlu asırlardır duygularını ifade etmede, his ve düşüncelerini karşı tarafa aktarmada edebiyat, müzik, şiir ve resim gibi birtakım araçlar kullanmıştır. İçinde tattığı hissi, tecrübe ettiği birtakım derin ve yüce duyguları ifade etmede zorluk çeken sanatçı, şair ve edipler muhatabına anlatmak istedikleri hislerini, aslına en yakın ve uygun bir şekilde dile getirebilmek için bütün bu unsurlardan faydalanmışlardır. Bu araçlardan birisi de şüphesiz edebiyat ve şiirdir. Şairler, çeşitli edebî sanatlardan istifade ederek duygularını söze dökmüşlerdir. İran edebiyatı şairleri de aynı şekilde çeşitli mazmun ve edebî sanatları kullanarak özel bir dil ile duygu ve düşüncelerini kaleme almışlardır. Bu mazmunlardan birisi de çalışma konusu olarak incelediğimiz şem‘u pervâne mazmunlarıdır. Söz konusu bu gibi ikili mazmunlara çeşitli sembolik anlamlar yüklenerek zamanla birtakım hikâyeler meydana getirilmiş ve bu mazmunlar birer kahraman olarak değerlendirilmiştir. Gül ü bülbül gibi şem‘ u pervâne de temsîli olarak sıkça kullanılan, sembolik anlamlar taşıyan bir hikâyedir. Başlangıçta tasavvufî çerçevede ateşin etrafında dönen pervâneye işaret edilmiş; sonraki asırlarda küçük de olsa bazı anlam değişiklikleri söz konusu olmuştur. Bu çalışmada İran edebiyatında genel çerçevede şem‘ ve pervâne kelimelerinin nasıl anlamlandırıldıkları; anlam değişikliğine uğrayıp uğramadıkları değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Fatma Topuz Çetinkaya
İran Edebiyatında Şem‘ ve Pervanenin Anlam Serüveni

…Pervane, sabaha dek alevin çevresinde döner; arkadaşlarının yanına gelir ve onlara, görkemli bir anlatımla, bu tanrısal ilişkisinden söz eder. Sonra tam bir birleşmeyi özleyerek kendini alevin cilvelerine kaptırır.

Alevin ışığı, gerçekliğin bilgisidir; sıcaklığı, gerçekliğin gerçekliğidir; onunla birleşme (tek oluş) ise, gerçekliğin Doğru’sudur.

Ona alevin ne ışığı yetiyordu, ne de sıcaklığı; kendisini alevin içine fırlatıverdi. Bu sırada, onun söylentilerle kanmadığını bilen arkadaşları, son içgörüsünü anlatması için gelmesini bekliyorlardı. Ama o anda pervane, yanmış, kül olmuş, dağılmıştı; ne bir biçimi kalmıştı, ne bedeni, ne de ayırtedici bir belirtisi. Şimdiki duyarlığıyla dönebilir miydi arkadaşlarının yanına? Şimdiki ruhsal durumuyla dönebilir miydi? O, içgörü aşamasına varınca, sözlerden uzaklaşmayı
başarmıştı. İçgörüsündeki varlığa ulaşınca da içgörüyle bir ilişkisi kalmamıştı.

Hallâc-ı Mansûr
Tavasin- Enel Hak

Senin zülfün zincirse, divânesi benim. Senin aşkın ateşse, pervanesi benim. Senin yeminine ant olsun ki kadeh benim. Senin aşkınla bizzat (sen oldum) ama sana yabancı da benim.

Ahmed Gazzâlî

Hem-reng oldu şem ‘ ile pervane yanıcak
Gerçi Hayali eylemez azdüd lctima’

Hayali

Yakıp vücudunu eyler kebüd pervane
Görünce şem’i hemügüş-ı düd pervane

Naili

Pervane gibi yanmayıcak nar-ı ‘ aşka ten
Ol şem ‘-i hüsne vas i olımazsın cihanda sen

Şeyhülislam Yahya

Ey seher kuşu! Aşkı pervaneden öğren.
Çünkü o yanmışın canı gitti de sesi çıkmadı.

Sa’dî-yi Şîrâzî

Aşk ateşinin yandığı o gün; âşık, yanma usulünü maşuktan öğrendi. Yanma ve yakılma dost katından belirlendi, ortaya çıktı. Şem’, yanmadıkça pervane de yanmadı.

Ebû Sa’îd-i Ebû’l-Hayr

Güneş, senin aya benzeyen yüzünün utancından dolayı terlemekte. Mum, pervane gibi senin yanağın sevdasından dolayı yanma ve yakılmada.

Hâcû-yı Kirmâni

Yüreği yanan mumun (dili) kerpeten/makas ile kesildiği için gönülleri (aşktan dolayı) solmuşlardan gönül sırrını gizleme.

Hâcû-yı Kirmâni

Ey mum! (gözlerinden) kanlı gözyaşı dökme. Ağlamak(la) sarhoşlara ne(yi) öğretirsin?

Hâcû-yı Kirmâni

Geceyi gündüze katıp safâ vü zevk kılmaga
O bezmin yaktılar her gûşesinde şem‘-i tâbânı

Hayâlî

Münevver oldı meclis ittibâ‘-ı şer‘-i enverle
Ziyâ artar alındukda fetîl-i şem‘-i bezm-ârâ

Kâmî

Heves iden yüzini görmege gerek ki yana
Ki şem’ odına pervâne bu hevâya düşer

Hoca Dehhânî

Benzümün rengi tonukdur yandugumı şem’e sor
Kim benümle yanmag içre her gice hem-reng olur

Hoca Dehhânî

Şem‘ Hak’dur kelebek sensin anı
Bulmayasın komayınça sen seni

Kendüzin terk ide Gülşehrî meger
Kim bula ol istedüginden haber

Kim ene Hû-y-ıla kaçan bir ola
Sen ene yigidericek Hû kala

Gülşehrî
Mantıku’t Tayr

Şem’a bir gice didi Pervâne ben
Âşık u ma’şûk-ile vuslatda sen

Yâr ile olmış senün işün şöyle nûr
Ben yanarken andan uş peyveste dûr

Şem’ dir âşık benem kim her gice
Subh olınca yanaram ucdan uca

Sini bir şu’le kaçurur şöyle hâm
Durur amuş ben yahılınca temâm

Ben bekâ virüp fenâyı almışam
Riştesin cânumun oda salmışam

Ana irdümvirdügüm-çün ben beni
Sen seni dirsin bulamazsın anı

Ahmedî
İskendernâme

Ben nice şerh eyleyem dil derdini dil-dâra kim
Şem‘ gibi tutuşan evvel zebânımdır benim

Ahmed Paşa

N’ola sûz-ı derûnın yana yana aglasa ‘Âşık
Ki şem‘ün aglamak yanmak yakılmakdur ezel şânı

Âşık Çelebi

Hep yâr içün degül mi meclisde ey ‘Atâyî
Hûn-ı derûnı câmuñ sûz u güdâzı şem‘üñ

Nev‘î-zâde Atâyî

Yandursa n’ola şem‘-i ruhına beni dilber
Şem‘üñ dahi pes yandugı pervâne içündür

Muhibbî

Mahabbet mihr-i tâbından vücûdın yandırur yokdur
Beni söylerler ey meh bir dahi şem‘-i şebistânı

Rahîmî

Şâm-ı hecründe leb ü haddünle gördi sûzişem
Cân eridüp subha dek yanup tüter her bâr şem‘

Rahîmî

Yandı yakıldı baña külbemde gice hâlin
Odlar yanar başında varmış belâsı şem‘üñ

Emrî

Meclisde germ olup saña öykündi nâgehân
Ol şermden erir geçer ey gül-‘izâr şem‘

Amrî

Yandurdı lâlenüñ ruhuñ ey meh çerâgını
Şem‘ün eritdi hasret odı içi yagını

Mesîhî

Bu gice şem‘ senüñ sûzişüñ görüp ey dil
Eridi yüreginüñ yagı yana yana seni

Vasfî

Sanasın bir yalın yüzlü kuloğlı dil-beridür şem‘
Başında şu‘le anun Enverî sarı külâhıdur

Enverî

Dilber hayâli şevki ile yandı subha dek
Bir ayag üzre şem‘-i şebistân geçen gice

Mihrî Hatun

Meclisde gice Emrî pervâneye gazabdan
Bir pâre âteş oldı yandı likâsı şem‘üñ

Emrî

Yok gonca ile gülde te’sîr-i nâzı şem‘üñ
‘Âşık-küş olmag ile var imtiyâzı şem‘üñ

Nev‘î-zade Atâyî

Böyle yandurmaz idi her gice pervânelerin
Olmasa sencileyin şem‘-i şebistân ser-keş

Hayretî

Âhir gülün gurûrı helâk ide bülbüli
Pervâneyi oda yaka şem‘ün tegâfüli

Şeyhülislam Yahyâ

Nâ’ilî şu‘le-i hüsnün sakın âh-ı dilden
Şem‘-i kâfûr-ı şebistân-ı melâhatdur o mâh

Nâ’ilî

Nûrdan ruhsâre vü kâfûrdan cism
Emriyâ Şem‘-veş mahbûb-ı râ‘nâ ruh güzel kad nâzenîn

Emrî

Şem‘-i ser-keş dir isem n’ola o nâzük-bedene
Yüzidür şu‘le-i şem‘ ü saçıdur ana fetîl

Revânî

Ben du‘â-gûyın sögerse tañ degül ol mâh-rû
Dil uzadur kendüye cân virene her bâr şem‘

Ziyâ‘î

Şem‘-veş sarı külâhıyla beni yakdı begüm
Bir gözi odlı yalın yüzli kuloğlı güzeli

Enverî

Sanasın bâda karşu şu‘le-i şem‘-i münevverdür
Geyer zerrin küleh hûbân gâhî rast gâhî kec

Nev‘î

Hele bu gice kimün meclisinün şem‘i idün
Ki hased odına yakdun beni pervâne gibi

Revânî

Ol şem‘-i cem‘ geceler aglatmaga beni
Meclislere rakib ile handân olup gider

Ahmed Paşa

Egerçi şem‘ yalıñ yüzlü bir güzel kuldur
Saña mı beñzer ol anuñ bahâsı bir puldur

Emrî

Rûşen budur ki meş‘ale-dâr olmasa sana
Halk arasında bulmaz idi i‘tibâr şem‘

Revânî

Bir eti cânı yirinde hûbdur ol sîm-ten
Şem‘üñ ey dil cism-i zârında ne et vardur ne cân

Mesîhî

Tâc-ı zer ile germ olup öykündi yâra şem‘
Od oldı yakdı anı ser-â-pâ o tâc-ı zer

Emrî

Düşer od şem‘ diline bu sebebden ki olur
Dil uzadub geceler ol meh-i tâbân ile bahs

Fuzûlî

Dil uzatdı sen şeh-i ‘âlî-cenâba gördiler
Şem‘-i bezm-ârânun iy meh-pâre boynın urdılar

Enverî

Şem‘ beñzer dil uzatmış yâra kim yanmazdan öñ
Burnına kıl takdı üstâd eyledi ber-dâr hem

Emrî

Göreli cânâ cemâlüñ şem‘ini pervâne-veş
Bâl ü perden geçmişem küllî yakup nâr olmışam

Emrî

Başka işimiz yohdı ki bir şem‘-i cemâlin
Pervânesi âşüftesi sûzendesiyiz biz

Nigârî

Hüsn-i dil-berden ziyâ uğurlamadıysa eger
Dâ’imâ şem‘-i şeb-efrûzun neden boynunda ip

Revânî

Lebi mey gözi sâkî şem‘ yüzi
Yine özi bize nedîm gerek

Kadı Burhaneddin

Ehl-i dil yañagunâ şem‘-i münevver didiler
Boyuña tûbâ vü dudaguña kevser didiler

Ahmedî

‘Anber-âlûd olalı hâl u hatuñdan haddüñ
Aña dil-sûhteleri şem‘-i mu‘anber dirler

Emrî

Ruhlaruñ şem‘i virür nûrını şems ü kamerüñ
Yüzüñüñ şevkiyile zulmeti gider seherüñ

Adlî

Ruhı bir şem‘-i nûrânîdür ol mâh-ı şeb-ârânuñ
Bakılmaz rûyına gözler kamaşur âftâb-âsâ

Süheylî

Ehl-i ‘ışkuñ kimi handân kimi giryân oldugı
Bu ki şem‘-i ‘ârızuñda nûr peydâ nâr hem

Emrî

Bezm-i cemâle şem‘-i ruhun olalı sirâc
Bâzâr-ı mihre komadı ey meh-likâ revâc

Helâkî

Yakub başında şevk-i ‘izâruñla nâr şem‘
Aglar gözi yaşını döker zâr zâr şem‘

Mesîhî

Meclisde ruhuñ şevkiyile şem‘ oda yandı
Zevk-i lebüñi tuydı kadeh agzı sulandı

Me’âlî

Yanmaga gelmiş imiş bezme ‘izâruñdan şem‘
Işılatmış ucını dün gice pervâneye nâr

Emrî

Var iken mihr-i ruhuñ ortaya atıldı diyü
Şem‘a bir yan başı geldi bu gice pervâne

Gelibolulu Alî

Şem‘-i meclis germ olup öykündügüyçün yüzüne
Astılar bâzârda sonra zebânın yaktılar

Ahmed Paşa

La‘line öykündügiçün lâle ruhsârına şem‘
Lâleye dâg urdılar şem‘üñ zebânın yakdılar

Mihrî Hatun

Öykünürse ol kamer-rûya çıkup fânûsdan
Bir tabancayla yüzün şem‘ün karardur rûzgâr

Enverî

Hatundur şâm-ı zulmet gerdenündür şem‘-i kâfûrî
Fürûzân olmaga gül-nâr haddüñden alur nûn

Bâkî

Bezm-i cemâl içinde şem‘ üzre dûda benzer
Şol âteşin ruhunda bu ‘anberîn kâkül

Revânî

Perîşân olsa ol kâkül cemâlüñde bahâ artar
Fitîl-i şem‘e beñzer kim tagıldukca ziyâ artar

Gelibolulu Alî

Eksük degül başından her bâr tîg-i mihnet
Gîsûna öykünelden zülf-i dırâzı şem‘ün

Şeyhülislam Yahyâ

Meger bir şem‘-i kâfûrî durur engüşti dildârun
K’ucında nakş-ı hınnâdan olur geh geh ‘ayân âteş

Revânî

Kadd-i sîmînüñ senüñ bir şem‘dür kâfûrdan
Dûd-ı ‘anber-bûy farkında olan kâkül gibi

Süheylî

Sen şem‘ gibi gayr ile meclisde gülersin
Ben akıtırım yaş ile kan yandım elinden

Ahmed Paşa

Dilber hayâli şevki ile yandı subha dek
Bir ayag üzre şem‘-i şebistân geçen gice

Mihrî Hatun

Bagrınun yagın eritdi subha dek akıtdı dem‘
Yâr önünde çok tenezzül eyledi dün gice şem‘

Şeyhülislam Yahyâ

Geh ayağı baglu geh boynu nedendür bilmezem
Bir perî ışkında olmuşdur meger dîvâne şem‘

Fuzûlî

Olmadı ol mâha rûşen yandugum hicrân günü
Yandugum şeb tâ seher şem‘ün ne bilsün âfitâb

Fuzûlî

Bir birümüzle belâ bezminde her şeb subha dek
‘Işk odından yanıcı şem‘-i şebistânlar bizüz

Hayretî

Şem‘-veş sûz-ı derûnı ‘arz ider Bâkî sana
Yana yana kalmadı bî-çârenün bagrında yag

Bâkî

Ezelden ebede yanayım ben senün içün
Ben şem‘ degülem ki yarım gice dükenem

Kadı Burhaneddin

Yanmagı her gece benden ögrenir ey mâh şem‘
Marifet tahsil eder beklerse yanım sûhte

Hayâlî

Şem‘ gibi sanmanız tenhâ zebânım sûhte
Âteş-i âhımla oldu hânümânım sûhte

Hayâlî

Ey Me’âlî gûyiyâ fânûsdur cismüñ senüñ
Şem‘dür dil anda fânûs örtüsi pîrâhenüñ

Me’âlî

Tenüm kanlu yaşumla âl fânûs-ı hayâl oldı
İçinde dil yanar san şem‘-i pür-envâra dönmişdür

Rahîmî

Fitîl-i şem‘-i meclis olsa bir şeb rişte-i cânım
O şâh-ı hüsne bâri rûşen itsem sûz-ı pinhânım

Neylî

Külbemde nâr-ı ‘ışk ile ey Emrî şem‘-veş
Ten şem‘dânı içre yanar her bir üstühân

Emrî

Nemdür dime sor Ahmedîyi kim ne sebebden
Yahılur iken şem‘ bigi gözleri nemdür

Ahmedî

Gözleriçün ölenün nergis dikün hâkinde kim
Şem‘ yakmak dostlar ‘âdet durur sîn üstine

Revânî

Kabrüm üzre serv diküñ şem‘ yakuñ dostlar
Çün beni hâk eyleyen şevk-ı ruh u bâlâsıdur

Adlî

Hâk olursa şevk-i ruhsâruñla cism-i sûhtem
Kabrüm üzre şem‘-i kâfûrî ola her üstühân

Mesîhî

Kabrüm üzre gel bu vaz‘ ile ol can diyeler
Bir saru şem‘ ile zeyn olmış kimündür bu mezâr

Ca‘fer Çelebi

Hasreti nârından ol mâhun ölürsem ey refîk
Kabrüm üzre her gice yaksun benüm ahbâb şem‘

Zâtî

Şem‘lerle kûyuna gelmiş gece mâh-ı felek
‘Âkıbet yüz karalığıyla tutulur ol levend

Hayâlî

Gül meclisinde dâ’imâ bülbül şetâret itmede
Pervâne-i bî-çâreyi nâr-ı mahabbet itdi kül

Şeyhülislam Yahyâ

Ey perî pervâ yimez pervâne per yandurmadan
Olmasun bir pâre tek şem‘-i şebistândan cüdâ

Hayretî

Şem‘e gör pervâneler varın yakup eyler feda
Yog iken yanında anuñ billâh perden lezîz

Muhibbî

Her şeb zebân-dırâzlık eyler egerçi şem‘
Tahsîn ki sabr ider yine pervâne söylemez

Gelibolulu Alî

Pervâneyi gör yârına hep varını verdi
Fehm eyle ki Rahmî budur âdâb-ı muhabbet

Harputlu Rahmî

Yan âteşe pervâne-veş itme yine efgân
Ey ‛âşık-ı miskîn budur âdâb-ı mahabbet

Şeyhülislam Yahyâ

‘Işk eri çokdur velî ‘âşık hemân pervânedür
Terk-i cân idüp yanar şem‘e ol bî-pervâyı gör

Muhibbî

Cümle ‘âşık yanar ‘aşk âteşine yâr odına
Zâhir egerçi bunu şevkile pervâne yapar

Nigârî

Sen avurduñ ötdürürsin ‘âşık ey bülbül odur
Yanar od içre girür pervâne feryâd eylemez

Zâtî

Yanmayam mı âteş-i dîdârıña gördükçe ben
Haşre dek pervâne zîrâ nârdan olmaz halâs

Leylâ Hanım

Hasta cânum ‘ışkı odına yahılursa n’ola
Şem‘a düşüben yahılmahdur işi pervânenüñ

Ahmedî

Şeb-i zülfinde çün gördüm cemâl-i şem‘-i ruhsârı
Yanan pervâne-veş evvel dutışan bâl ü perdür

Muhibbî

Ayaga düşsem görüp tân mı cemâlüñ şem‘ini
Yanıcak şem‘ ayagına dökülür pervâneler

Muhibbî

Subha dek yandım dolandım şem‘-i ruhsarıñ görüp
Bezm-i ‘aşkın ‘âdetin fehm eyledim pervâneden

Harputlu Rahmî

Aña ‘âşık mı dirler şem‘-i hüsne
Yanup pervâne-veş olmaya nâ-bûd

Muhibbî

Şem‘-i cemâle meyl ile pervâneler gibi
Yanup yakılmadadur işimüz rûzgârda

Gelibolulu Alî

Bulduk şeb-i firâk-ı visâlinde inşirâh
Pervâne-meşrebüz bize rûşen degül sabâh

Kâmî

Şîve vü nâzı kamu hüsn ehli senden ögrenür
Nitekim pervâneler yanmagı benden ögrenür

Muhibbî

Nedendir itmez oldı âteşim te‘sîr cânâna
Yanup yakıldıgım gördükçe hayrân oldı pervâne

Leylâ Hanım

Ben yandım ‘aşkın âteşine gice gündüz âh
Pervâne dahi gice yanar rûz u şeb degil

Leylâ Hanım

‘Işk işin pervâneden ögren yüri ey ‘andelîb
Kül ider eczâsını ‘ışk âteşi feryâdı yok

Zâtî

‘Işk işin pervâneden ögren yüri ey ‘andelîb
Kül ider eczâsını ‘ışk âteşi feryâdı yok

Zâtî

Pervâne verdi bezmde bir şem‘e varını
Bülbül gibi çemende hezâr-âşnâ degil

Harputlu Rahmî

Bülbül ü pervâne ger bir bâdeden serhoş
Pes neden birisi gûyâ birisi hâmûş olur

Nehcî

Yanmagı pervâneden kıldım ta‘allüm tâ-seher
Nâle vü efgânı ammâ bülbül-i şeydâdan ahz

Leylâ Hanım

Kays u Ferhâd baña ‘aşkda emsâl olmaz
Bülbül-i dil-şüde pervâneye hem-hâl olmaz

Şeref Hanım

Eger meclisde âh itsem şerer-efşân olur nâlem
Bu sâz u söz el-hak bülbül ü pervâneden gelmez

Mezâkî

Oda yakmışdur şeb-i zülfinde perr ü bâlini
Şem‘ üzre sûhte pervânedür haddüñde hâl

Emrî

Şem‘-i meclis germ olup öykündügiyçün yüzüne
Asdılar bâzârda sonra zebânın yakdılar

Ahmet Paşa

Germ olup kendüyi teşbîh itdügi’çün yüzüne
Yakdılar şem‘ün zebânın asdılar bâzârda

Cem Sultan

San çârsû-yı hüsnde tarrâr-ı zülf-i dost
Bir uğrıdurki dâmeni altında var şem‘

Mesihî

Bezm-i hüsnüñe vücûdum şem‘dür pervâne dil
Bu yanan cânum fetîlidür yüregüm yagıdur

Mihrî Hâtun

Dil uzadur bahs ile ol ‘ârız-ı handâne şem‘
Od çıkar ağzından etmez mi hazer kim yane şem‘

Fuzûlî

Anuñ teg kim perîşânlık ziyâsın arturur şem‘üñ
Maña cevrüñ ziyâd olmak saña meylüm füzûn etdi

Fuzûlî

Ey Fuzûlî şem‘-veş mutlak açılmaz yanmadan
Tâblar kim sünbülinden rişte-i cânuñdadır

Fuzûlî

Derd-i dil söyler zebân-ı hâl ile her gâh şem‘
‘Aşk tavrından eder pervâneyi âgâh şem‘

Hayâlî

Gönlümü kandîl-i tersâ gibi bir kâfir yakup
Şâm-ı hecrinde Hayâlî eyledi hem-râh-ı şem‘

Hayâlî

Virür zevk ehline şevki dem-â-dem
Şeb-i ‘işretde bir yil mûmıdur nây

Bâkî

Çerâğ-ı mâh-ı enverden yakar ol ‘ârız u gerden
Girîbânuñ senüñ bezm-i letâfet şem‘dânıdur

Bâkî

Göñlüme mihrüñ ziyâsı gelse ey hurşîd-ruh
Aña beñzer ilte bir hayr ehli bir zindâna şem‘

Ravzî

Her gice pervâneye gayzın idüp izhâr şem‘
Subha dek yel mumlarıyla gezdürür her bâr şem‘

Sâbit

Mevlevîler gibi dönsün üstine pervâneler
Oldı Mevlânâ-sıfat mustağrık-ı envâr şem‘

Sâbit

‘Ahdinde emîndür kef-i ‘ayyâr-ı sabâdan
Zer-tâc-ı ser-i şem‘-i fürûzân-ı zamâne

Mezâkî

Kandîl-i hüsnüñe yañılup nâ-gehânî şem‘
Dil uzadalı odlara yandı zebân-ı şem‘

Cem Sultan

Asılmış iken odlara yakmak revâ degül
Düşdi zemîne çün kesilüp rîsmân-ı şem‘

Cem Sultan

Her encümende encüm-i eşkin döküp yire
Diñlenmeyüp yakar oda her gice cânı şem‘

Cem Sultan

Şem‘-i dîdârıña pervâne gibi yandım idi
Çekdiğim derd ü belâyı o zamân andım idi

Moralızâde Leylâ Hanım

Bezm-i aşka nitekim pervâne geldin ey gönül
Yan yakıl ol şem’-i hüsne yana geldin ey gönül

Şeyhülislâm Yahyâ Efendi

Âdâb-ı bezm-i vuslatı pervâneden görün
Bülbül gibi değil-durur ol ehl-i hâldir

Bâkî

Yanmağa mûm ise dil şem’-i ruh-ı dildâra
Kimse gûş eylemesin nâleni pervâne gibi

Haşmet

Aşk odu evvel düşer m a’şûka andan âşıka
Şem’i gör kim yanmayınca yakmadı pervaneyi

Fuzuli

Şem-i meclis gerin olup öykündüğiyçün yüzüne
Astılar bâzârda sonra zebanın yaktılar

Ahmed Paşa

Pertev-i şem’-i tecellî-i cemâlu’llâha
Özini ‘âşık-ı zâr yakmaga pervâne gelür

Aşk-ı dilberle nedür hîç sorma ahvâlüm benüm
Şem’i gör pervânenün hâline yana yana bak

Derviş Pervâne

İşte bu noktada mum, pervaneye; sabrı, arınmanın yollarını ve iç gözlemi öğreten bir kılavuz kimliğiyle çıkar karşımıza. Pervane, kendisini varlıktan haberdar ederek yoluna ışık tutan mumun kılavuzluğunda gerçek hedefini belirleyecek; böylece yalnızlıktan ve belirsizliklerden kurtulacaktır. Mumun alevi karşısında hayal kurmaya devam eden pervanenin “yalnızlığı artık boşluğun yalnızlığı değildir. Yalnızlık küçük ışık sayesinde somutlaşmıştır” (Bachelard);

Kendi alevinde, tükeninceye kadar, varlığını sürdürmeye çalışan ve gerçeğe ulaşabilmek için ne şekilde mücadele edilmesi gerektiğinin en güzel örneğini veren mum karşısında pervane hayranlığını gizleyememektedir. Zira “Aleve karşı doğal-cesaretle söylersek-doğuştan bir hayranlığımız var. Alev, görme hazzının vurgulanışını, her zaman görülenin ötesini belirler. Bizi bakmaya zorlar” (Bachelard)

Ateş karşısında kurulan hayaller, sıradan hayallerin çok daha ötesinde bir şeydir. Çünkü “Alev, dünyada, hayali davet eden nesneler içinde en büyük imge yapıcılarından biridir. Bizi hayal kurmaya zorlar. Onun karşısında, algılanan şey, daha hayal kurmaya başlanır başlanmaz, hayal edilenin yanında önemini yitirir. Kendi metafor ve imge gücünü en değişik tefekkür alanlarına taşır alev” (Bachelard).

Pervanenin aleve beslediği bu hayranlık, ona geçmişteki hatıralarının kapılarını birer birer açmakta ve o bu hatıralarını hayallerle süslemektedir. Alev karşısında tefekküre dalan pervane, bir süre sonra, alevin titreyişinin, ilahı olanın karşısındaki acziyet ve sonluluk nedeniyle olduğunu anlayacak ve aleve duyduğu hayranlık neticesinde o da titremeye başlayacaktır.

Yaratılmış olan canlıların tümünde olduğu gibi, mumda da pervanede de ilahı olana yönelme ve buna bağlı olarak da yükselme iç güdüsü vardır.

Gerçeğe ulaşmak zamanı hızlandırmakla mümkün olacaktır. “Ateşi düşünen kişi için ateş , değiştirme, zamanı hızlandırma ve yaşamı sonucuna ulaştırma isteği uyandırır. Bu koşullarda düşleme gerçekten büyüleyici ve çarpıcı olur. İnsan yazgısını açıp genişletir” (Bachelard). “Ateşle arındırma ilkesinin nedeni ateşin maddeyi ayrıştırması ve katkıları yok etmesidir. Başka bir deyişle, ateşten geçen bir şey türdeşleşir, böylece anlaşır” (Bachelard).

H. Gamze Demirel
“Şem’ ve Pervane”nin İçsel Yolculuğuna Dair Felsefi Bir Yaklaşım

PERVANE VE MUM

Hatırlıyorum bir gece gözüme uyku girmemişti;
Mum pervaneye şöyle söylüyordu:
“Ben âşığım, yansam revadır bana;
Fakat sen niçin ağlıyor, niçin yanıyorsun?
Dedi: “Ey benim bîçare âşığım!
Gitti bal gibi tatlı Şirin’im benim”.
Şirin’im benden uzağa gidince,
Ateş, Ferhat gibi eritti beni.
Hep bu sözleri söylüyor,
Her an sararmış yanağından gam seli akıtıyordu.
Ey iddiacı! Aşk senin işin değildir;
Çünkü ne sabrın var ne de buna gücün kuvvetin!
Sen hamsın, bir kıvılcımdan kaçıyorsun;
Bense tamamen yanıncaya kadar durmuşum.
Aşk ateşi sadece kanadını yakar senin,
Bir de bana bak, büsbütün yaktı beni.

Birisi muma ey alçak diye seslendi,
Bir sevgiliye git ve sana lâyık olanı al!
Ümit yolunu gördüğün yere doğru git,
Sen ve mum sevgisi, nereden nereye?
Semender değilsin, ateşin etrafında dolaşma,
Çünkü (önce) mertlik gerekir, sonra savaş.
Bir bak yanıp yakılan pervane ne dedi,
Hayret, ne kadar yansam da niye korkayım ki!
Gönüldeki ateş Halil gibidir bana,
Sanki bu alev bir gül gibidir bana.
Ben kendimi isteyerek atmıyorum ateşe;
Çünkü şevk zinciri vardır boynumda.
(Ateş) uzaktayken yaktı beni,
Şimdi yakmadı ateş beni.
Benim yok olma isteğim nedendir bilir misin?
O olduğu sürece ben olmasam da revadır.
Yanıyorum, çünkü makbul sevgili odur,
Çünkü dostun ateşi sirayet eder ona.

Celâl Metînî

Söz canın neticesidir, canım neden azalsın?
Sanma ki pervane gibi can düşmanımdır.

Mes‘ûd-i Sa‘d

Pervane ateşten nasıl korkar, nasıl uzaklaşır?
Çünkü onun için ateşte huzur vardır.

Attâr

Bahçe, misk kokulu nergisten dolayı kâfurdan mumu yaktığı zaman
Hava ona gümüşten sayısız pervane saçar.

Ezrekî-yi Herevî

Kendimizi yakıyor ve canı mum gibi feda ediyoruz,
Mum meclisinin olduğu her yerde biz pervaneyiz.
Asla insaf etmez, ben yaralı yorgun,
Onun pervanesi olayım, o da meclisin mumu.
Bir gece perdeyi kaldır mum gibi,
Hepimiz yanalım pervane gibi.
Pervanenin gönül ateşi mumdan dolayıdır; fakat
Mum olmasa da senin yanağın gönlümü eritir.
Pervane gibi gönül huzuru müyesser olsa bana,
Sevgilinin mum gibi olan yüzüne doğru uçarım ancak.
Bu hikâyenin sırrını ancak mum dile getirir,
Aksi halde pervanenin konuşmaya takati yoktur.
Senin kandil gibi olan yüzüne pervane oldu mum,
Ben seni düşünüyorum; haberim yok ki kendimden.

Hâfız

Mumun gönlünün halini pervaneye sor.

Hacû-yi Kirmânî

Bizim aşkımızı konuşmaktan dolayı zamane unuttu
Gül ile bülbülün konuşmalarını, mum ve pervanenin hikâyesini.

Câmî

Pervanenin mum ile ne konuştuğunu duydun mu?
Ayrılıkta sen mi daha çok yanmışsın ben mi, söyle?

Vassâf

Kendini övmek mumun işi değildir, yoksa mumun eli
Bir pervanenin eteğini tutmak için uzun olurdu.
Pervanenin dışarıda yanması garip değildir
Çünkü sönmüş mum senin hareminde ışık saçmaya başlar.
Mum çalıların arasında kıvılcımlar gibi uçuyor,
Senin etrafındaki pervane ise bir kez uçuyor.

Sâib

Mumun ağlayışı pervanenin matemi için değildir,
Sabah yakındır, o kendi karanlık gecesini düşünür.
Gördün mü mum haksız yere nasıl kanına girdi?
Bir an bile aman vermedi ki geceyi sabah etsin.

Hekîm Şifâyî

Benim sırrım pervanen gemisinde yazılıdır,
Mum, benim yanıp yakılmamın bir mısraıdır.

Molla Fakîh-i Belhî

Mumun gelini eğer fanusun mahfesine oturursa,
Pervanenin kanadı mutluluk çölünde akan kuma döner.

Mirzâ Muiz-zi Fıtrat

Bir mum bir gecede binlerce pervaneyi öldürür.
“Mecmûatu’l-emsâl”den, Hint baskısı.
Bizim gönlümüzdeki ateşi hiç düşünmezsin sen, evet
Mum pervanenin yanışından neden korksun ki?

Kemâlî

Pervanenin mezar taşında şu yazıyı gördüm;
“Beni yakan ateş kendisini de yaksın.”

Ateş eğer binlerce kıvılcım çıkarırsa
Pervanenin kaynaması (yanması) hüküm olur.

Sarhoş pervanenin tek amacı erimek,
Mumun ayağında yanmak idi.

Urfi-yi Şîrâzî

Senin yüzünün aşığı pervane olur bülbül değil
Bu ateşten dolayı yanar fakat feryat etmez.

Dihkân-i Sâmânî

Senin etrafında gönüller kuşu o kadar çok kanat saçtı ki,
Senin kandilinin ağayı pervane kanadıyla dolmuştur.

Muştâk-i İsfehânî

Onun pervanesi canımı almak için gelirse bana,
Mum gibi o an bir nefeste canımı feda ederim.

Ey mum! Pervaneyi rahat bırak bu gece; çünkü ben
Gönül ateşiyle senin huzurunda mum gibi eririm.

Daha ne zamana kadar mum gibi küstahlık edeceksin,
Murad pervanesi geldi, ey sevdalı, sus.

Ayrılık gecesi bana bir vuslat pervanesi gönder (bana vuslat izni ver)
Yoksa senin kederinle bütün dünyayı mum gibi yakarım.

Hâfız

Çimenlikte mum yerine kırmızı gül ışık saçtı,
Pervanenin kanadı yerine bülbülün kanadı yandı.

Gülün şevkiyle bülbül, mumun sevdasıyla pervane
Her biri bir sevgilinin gamında bir şekilde yanar.

Meliku’ş’Şuara Bahar

Eğer bir kişiyle dost olmak istersen onun rengine boyan
Bak, kelebeğin kanadı gül ile nasıl da aynı renktir!

Benim gönlümü aydınlatan o mum yuvamdan gitti.
Gülümün takati yoktur; çünkü benim pervanem gitti.

Meliku’ş’Şuara Bahar

Mum eğer yelden dolayı söndüyse, garipsemeyiniz
Varlık pervanesinin ömrü bitti; yele veriniz.

Meliku’ş’Şuara Bahar

Ey zarif yaradılışlı pervane,
Ey şerefli yaratık pervane!
Ey latif kanat sahibi,
Düşmandan korkmadığın gibi
Ancak ateşin yanında açarsın kanadını.
Sen öldün ey pervane ve sanat öldü.
Musiki, güzellik ve kelimeler öldü.
Ey hain mum! Gamla, kederle perişan ol;
Pervaneyi öldürdün, inkâr da etmiyorsun…

Meliku’ş’Şuara Bahar

Eğer mum ateşten kurtulmak istiyorsa,
Ateş neden pervanenin harmanını yakıyor?

Mumun vefasını överim; çünkü yandıktan sonra her an
Pervanenin mateminde başına kül saçar, yas tutar.

Pervîn-i İ‘tisâmî

Ben, pervane ve mum dışında herkes uyudu
Biz iki üç delinin hikâyesi uzun bir hikâyedir henüz.
Dün gece bir kez olsun pervane gibi olayım dedim.
Mum, güzelce gülümseyerek “bir kez azdır” dedi.

İ‘mâd-i Horasanî

Ey Fars şiirinin mumu! Can, pervaneye minnet duydu;
Senin için, dost olma derdiyle kendine yabancı oldu.

Mes‘ûd-i Ferzâd

Aydın kişilerin gönlünde yük değilim bir toz gibi;
Yeşillikte ve gül üzerinde pervanenin gölgesiyim.
Yeşilliğe bir kelebek geldi; fakat konmadan gitti.
Senin dostlara yersiz kahrın aklıma geldi.

Daha çok öncekilerin şiir tarzının etkisi altında kalmıştır:
Yarı canlı mum gibi senin hevesinde yandık
Ağlayarak bina kurduk, senin için yandık.

Bir gece pervane yandı ve onun canı rahata erdi,
Biz ömürler boyu senin cefanın kederiyle yandık!
Mum eğer eriyerek ölürse, ne gam!
Çünkü aşkın ışığı ile Mehtabın nuru, pervanenin külünden yeşerdi.

Rehî-yi Mu‘ayyerî

O güzel benli ve yüzlü kelebeği görüyor musun?
Gömleğin kılıfından dışarı çıktı.
Altın noktalarla dolu kol ve kanatla,
Bir bir yeşillikteki güllere uğrar,
Bunu öper, diğerine geçer.

Îrec Mirzâ

Çimendeki bir kelebek güle: “Bana söyle,
Kim bu güzel rengi ve kokuyu sana vermiş, bana vermemiş?
Ey güzel yüzlü gül! Görüntü ve desen bakımından senden eksik değilim,
Neden senin gibi güzel kokulu değilim, bana cevap ver!
Cennet hurisi gibi nazlanarak her güle konmak istersin
Bazen (güle) konar bazen de etrafta uçarsın.

Reşîd-i Yâsemî

Onca bahar geldi, kelebek ve gül sarhoş oldular.
Ben ise hala uçma fırsatını arzuluyorum.

Kelebeğin kanadı neden kırıldı?
Neden her köşeye keder oturdu?

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)

Mumun yanmaktan korkusu yoktur,
Çünkü o, bu yanışta yalnız değildir.
Bu yolun sonunda ölüm olsa da, ona ne!
Çünkü pervanesi de onunla birliktedir.

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)

Solmuş bir gül söylüyor ve dökülüyordu,
Kesinlikle üzgün bir kelebek ah çekiyordu.

Mehdî-yi Ehevân-i Sâlis

Zifaf yatağından daha beyaz bir defterde
Birleştiririz…
Güneşin sıcaklığındaki çocuk, laleyi
Tandırdan daha yakıcı sanıyordu.
Hayalinin hamurunu o tandıra atmak ve
Kendi ekmeğinden kelebeklere yiyecek vermek istiyordu.

Nâdir-i Nâdirpûr

Güller açıldı,
Hoş renkli ve güzel.
Nazla birlikte,
Başları tutuldu.


  • Kelebekler yeniden
    Birlikte uçarak
    Güller açıldığı için
    Güllere kondular.

  • Dalga başını sahillere vuruyor
    Kayık ise sabahı izleyerek gitmiş.
    Uyku gözden kelebek gibi uçuyor
    Gözü uyandırmış geçiyor.

Abbas Yemînî-i Şerîf

ŞEM‘ u PERVÂNE
شمع و پروانه

Geceleri ışığın çevresinde dönen pervanenin klasik Doğu şiirinde âşığı temsil ettiği ve muma (şem‘) âşık olduğu yaygın bir kabul olarak yer almaktadır. Pervanenin mum ışığı etrafında her seferinde ona daha yaklaşarak döndükten sonra kendini aleve atıp yok etmesi sevdiğiyle yakıcı bir vuslata ermek şeklinde düşünülmüş ve bu düşünce şairler için orijinal bir ilham kaynağı olmuştur. Şem‘in yanarak ışık vermesi, pervanenin de bu ışık çevresinde dönüp durması âşık ile mâşukun durumuna benzetilmiştir. Ayrıca şem‘ çeşitli kelimelerle oluşturduğu terkiplerde kinaye yoluyla “ay, güneş, sevgili” anlamlarının yanı sıra “ilâhî nur, mürşid-i kâmil, Kur’an, Hz. Muhammed” gibi tasavvufî mânalarda da kullanılmıştır. Kur’an’da insanlar uçuşan kelebeklere benzetildiği gibi (el-Kāria 101/4) hadislerde de kendini ateşe atmaya çalışan pervanelere teşbih edilmiştir. Bunlar şem‘ u pervâne konulu şiirler için önemli bir ilham, telmih ve istişhâd kaynağı teşkil etmiştir.

Sadık Armutlu

Klasik edebiyatımızda hakiki aşkı anlatan metafor pervanedir. Mecazi aşkı bülbülle, gülle anlattığı gibi şairlerimiz, hakiki aşkı da pervaneyle anlatırlar. Pervane, mum etrafında dönerek can veren küçücük kelebeklerin adıdır; gözünüzle bile göremezsiniz, çok küçüktürler, muma aşıktırlar. Sevgililerin etrafında döne döne aşkları arttıkça yaklaşırlar, iyice yaklaşırlar, ateşe temas ederler ve külleri mumun dibine düşüverir. Şair de aşkın izini ancak pervanenin küllerinden bulabilirsiniz diyerek bize yol gösterir. Hakiki aşkı, feragati, fedakârlığı temsil eden şeydir pervane. Can veriyor bak sesini dahi çıkarmıyor. Bülbülü azarlar şair: “Niye bağırıyorsun feryat ediyorsun, hiçbir şey verdiğin de yok. Hâlbuki bak, pervane can veriyor ama senin gibi ses çıkarmıyor.” Niyâzî-i Mısrî: “Pervaneden al gizli sevda haberini sen” diyor. Pervane onu temsil ediyor. Filozof Rıza Tevfik’in bir şiirinde geçen bir mısra idi, biz oradan etkilendik, bize isim babası oldu o şiir: Bilmedim kim oldu bu hâle sebep, Ağladım ümidim hêba oldu hep, Bendeki sûz-i dil var mıdır acep, Tutuşup can veren pervanelerde.

Hayati İnanç

Esrar-ı suziş-i dili alup zebana şem ‘
Söyler Iisan-ıhal ile hep yana yana şem ‘

Beliğ Mehmet Emin

Layık ki encümende erürse hicibdan
Sırr-ı nihan-ı ‘aşkı getürdi Iisana şem ‘

Beliğ Mehmet Emin

“Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine cırcır böcekleri ve kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşe düşmeyesiniz diye iç kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, (ateşe girmeye) çalışıyorsunuz.”

Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Kıyamet günü insanlar, Sırât (köprüsüne) sevkedilirler ve Sırât’ın her iki yanından kelebeklerin ateşe düşmesi gibi düşerler. Allah dilediği kimseyi rahmetiyle kurtarır. Daha sonra meleklere, peygamberlere ve şehitlere şefaat etmeleri için izin verir. Onlar da şefaatte bulunurlar ve (lehlerine şefaat ettikleri kimseler ateşten) çıkarılırlar. Yine şefaat ederler ve (ateşten) çıkarılırlar. Yine şefaat ederler ve (ateşten) çıkarılırlar. Kalbinde zerre kadar iman olan (ateşten) çıkarılır.”

Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Ey iman edenler! Kelebeğin ateşin peşinden gittiği gibi yalanın peşinden gitmenize sebep olan nedir? Şu üçü dışında tüm yalanlar ademoğluna günah yazılır: Bir adamın karısını hoşnut etmek için söylediği yalan veya bir kimsenin savaş hilesi olarak (düşmanı aldatmak için) söylediği yalan veya bir kimsenin iki müslümanın arasını bulmak için söylediği yalan.”

Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde meşale bulunan bir kandil yuvasına benzer. O meşale, bir cam fanus içinde; o cam fanus da, sanki ince bir yıldız gibidir. Ne doğuya ne de batıya ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı, hemen hemen ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üstüne nur! Allah, dilediğini nuruna ulaştırır ve insanlar için böyle misaller verir. Allah her şeyi bilir.”

(Kur’an-ı Kerim Nur suresi 35. ayet)

Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ
Ol âteşe girdi bî-muhâbâ

Ateş Denizlerini Mumdan Kayıklarla Geçmek/Geçmemek

  • Şem u Pervane bercestesi derliyorum Üstadım. Kim ateş kim kelebek her şey karıştı
  • Derli toplu olmuyor bazen derleyince.

Pervîn İ’tisâmî’nin mezar taşına yazılmasını vasiyet ettiği şiiri

İşte yastığı kara toprak olan
Edebiyat âleminin yıldızı Pervîn’dir
Gerçi felekten acıdan başka bir şey görmedi
Sözleri gerçi olabildiğince tatlıdır
Onca sözün sahibi, bugün
Fatiha ve Yasin istemektedir
Dostların onu anması güzel olur
Dostsuz kalp, üzgün bir kalptir
Gözde toprak çok can yakar
Göğüste taş çok ağırdır
Bu yastığı görüp ibret alır
Her kimin hakikat gören gözü
varsa Her kim olsan ve nereden gelsen de
Varlığın son yeri burasıdır
Bir insan ne kadar zengin olsa da
Bu noktaya varınca fakirdi
Kazâ nerede saldırırsa
Çare teslim olmak, edep itaattir
Doğurmak, öldürmek ve gizlemek
Zamanın eski bir usulü ve tarzıdır
Ne mutlu o kişiye ki bu sıkıntı mekanında
Bir gönle teselli vesilesi olur

Pervîn İ’tisâmî

Umutsuzlar Parkı

I
Biliyorsunuz parkların
Sizi çağıran tarafları
İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
Orada saklanıyor onlar
Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
Dağınık mavisiyle gözlerinin
Sevgi vermez kadın uçlarıyla
Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
Yalvaran bakışlarıyla –nasıl da sevimsiz-
En kötüsü, belki en kötüsü
Bir duygu açlığıyla soluyarak
Parklara yerleşiyorlar, parkların
Onları çağıran köşelerine
Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
Bacak aralarından
Çömelmiş, öyle sakin
Selamlıyorlar
“Günaydın” diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
Acılar alıp veriyor dünyadan
Dillerini gösteriyorlar, diz kapaklarını
Bir sıkıntı şiiri gibi
Sıkıntı
İşte
Tam orada duruyorlar.

II

Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
Her cümlede iki tek göz, bu kimin
Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
Ya da tam tersine
Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
Sulardan ürpermek gibi dokununca,
Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
İş edinmişim öyle kimsesizliği
Kendimi saymazsam – hem niye sayacakmışım kendimi –
Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi
Onu da tatmak gibi
Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
Ama gitmenin saati geldi
Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
Açınca camları – diyelim camları açtık ya sonra? –
Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
Öyle iş olsun diye mi, hayır
Bilirim içerde kendimi bulacağımı
Dışarda görüldüysem inattan başka değil
Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
Ve açıyorum bütün muslukları
Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
Alıştım istemiyorum.

III

Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
Değişmek
Biri mi öldü, bir mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana
Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
O yapayalnız olmaktaki kendimi
Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
Sanki ben upuzun bir hikaye
En okunmadık yerlerimle
Yok artık sıkılıyorum.

IV

Biliyorsunuz, size geldim sadece
Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
Peki bu sevinmek niye?
Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
Eski bir insandınız merdiven gıcırdıyordu
Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
Biliyorsunuz olmazdı
Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
Sadece bu.

Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
Yeniden yeniden yeniden
Yeniden hazırlanıyoruz
Sanki bir güzelliği ödüyoruz
Belki bir güzelliği ödüyoruz.

V

Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz – böyle
Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım – böyle
Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
Güneşler girer çıkar ellerinize
Biriyle konuşuyorsunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
Kim bilir, belki de buluşursunuz
Söz verip sizi bekletenlerle
Sonra da çıkarız – niye olmasın – bahçeye çıkarız birlikte
Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.

Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.

Nereye gidiyorsunuz ama nereye
Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
Ya da çok kuşkuluyuz – böyle.

VI

Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
Belki de kim diye sorsalar beni
Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
Belki de alıp başımı gideceğim
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye ama, nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı.

İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
Şafaklar kadar güzel adımı
O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
Bekledikleri kadar.

Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
Varınca kıyıya birden
Değilsin artık gemici.

VII

Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
Bir cümle, iyi bir söz, gene anlamadım
Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

O gün bugündür işte – ben mesela
Çok usta bir avcının gözleri karşısında
Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
Ki birdenbire açılan kucaklarında
BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün – o beyaz
Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
Kapımı çaldıklarında – bunu size söylüyorum anladınız
Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ

Üstelik bitecek gibi değil
Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
Elinde bir bıçakla
Ve öldürmek isterken – kimiyse kimi
Gülünç, sebepsiz, bilinç altı
Ama tutalım, koyvermeyelim
Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
Birimi öldü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi bitmeyecek bir
Masal
Kimbilir n’olduydu gene
İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
Saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
Sabah kadar sabaha
Uyuyup uyandığımız
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
Ve konuşmalarımız, öyle büyüdüler ki peşi sıra
Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
Bulup da çıkardığımız
Konuşmalar:

– Biri geliyor sözü değiştirelim
– Yürüsek açılırdık
– Bu ne uzun bakmak kendinize
– Ağzım mı kokuyor ne, yaa! … çok kötü günümdeyim
– Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
– Annem mi, çok sevinecek..
– Belki de sinemaya gideriz..
– Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
– Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
– Bana kalırsa..
– Evet size kalırsa
– Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
– Sus!
– Biri geliyor
– Biri geliyormuş sözü değiştirelim

Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
Lale de saçlarını kestirmeli
Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
Bana kalırsa babamın mineli saati
Tek başına bütün bir odayı dolduruyor
Hele annemin güneş gözlükleri
Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
Aaaa! Kitaplarınız
BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Üstelik bitecek gibi değil
Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor – düpedüz ilgisizlik
Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor
Bir hırsız giriyor ellerinize, polisler hırsızı kovalıyor
Daha akşama çok var – olsun – biri sizi öpmeye hazırlanıyor
Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın!
Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz
Balıkları nereden geliyor soframızın hele
Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze
Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

İşte biz böyle yapıyoruz.

VIII

İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
Oooo! Demek bütün insanlar çay içecek
Bilmem, çok uzakta biri sevindi
Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden
Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına
Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi
Bir bakış, bir korku, yada gereksiz bir eşya
Yani ne varsa atılması gereken sırtımda
Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı
Ve bir Ortodoks kabalığınca içten
Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi
Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi gene aklıma
Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için
Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim
Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden
Bilmem çok uzakta biri sevindi
Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı
Ben biraz esmerdim, o kadar
İşlerim kötü gitti
Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde
Yaşayanlar güzeldi
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım
Sur dışlarına çıktım, sıcak havaları severdim
Mezarları gördüm, müzeler daha güzeldi
Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan
Ben boncuğu sevmem, hele kırmızı hiç sevmem
Demek çok uzaklarda biri sevindi
Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün
Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini
Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten
Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde
Akşamlara dek bir masa katılığınca gün
Ama o gün bugündür ayrılmadım ben
Ayrılmadım işte o
Beklediğim ölüden.

Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim
Belki hiçbiri değil, sadece bir kız
Öyle ki, biralar, yaz günleri, onunla biraz güzeldir
Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
Yalnızlıktan
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum
Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum
Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi
Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım
Kocaman bir adamdı dışardakiler
Bilmem, böylece kaça çıktı bekledim ölüler
İşte her bakımdan kendini arıyordu biri
Şaşırmış arıyordu – ben miydim neydim –
Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde
Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra
İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların
Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği
Ya da buluşmak gibi özüyle insanların
Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye
Yalvaran gözleriyle – açılmış açıldıkları kadar –
Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği
– Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri –
Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında
Belkide yitirilmiş, yok bakacak bir yeri
Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
Hayır! Çok uzakta biri sevindi.

IX

Artık ne uyanmak için bu sabahlar
Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
Üstelik ne de bir karanlıkta anlatıyoruz bu düşünceyi
Ne açıp da ağzımızı tek kelime
Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler – Hıh sığınmak!
Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
Diyoruz, belki de
En önce İsa almıştır kendi söylevlerine
Sonra da biz; ya durmak, ya da bir zincirle oynamak bütün gün
Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
Bakınca duvarlara – üstelik böyle de bakmak kendimize
Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.

Karımı soruyordunuz, her zamanki gibi çok geveze
Bir gün onu yaşarken görmüştüm – görmüştünüz
Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz
Yani ben ne yaptıysam, o sizinde yaptığınızdı biraz
Ben ki ne yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.

Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım
Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen
Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden
Konuşup duruyordu gene akşamlara dek
Kumarsa kumar, içkiyse içki
Yani bir kedi gelirdi arada bir
Bir köpek siyaha koşardı ellerinden
Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde
Tırnakları kirli bir oğlanla
Bir gemici durmadan bir sıkıntıyı anlatır
Şişeleri devirir elinin tersiyle.

Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım
Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben
Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere
Uyudum uyudum uyudum öylesine
Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini
Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi
Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri
Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken
Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm
Birinde yaralandım üç dikiş vurdular göğsüme
Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın
Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli
Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi
İstediğim kirli işlere karışmaktı, olmadı.

Bir gün de bir lokantaya girdim, yanımda biri vardı
İğrendim, ama susmayı seçtim sadece
Böyleyken garsonun biri elini kesti
Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne
Masaya geldi derken usulcacık masaya
Geldi: ne içersiniz? sahi biz ne içer mişiz?
Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye
Çıkalım dedim o yanımdaki kız gibi herife
Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık
Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze
Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan
Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize
Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım
Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım
Nereye, ama nereye?

Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz?
Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim
Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz
Bir o kadar da kirliydi ayaklarım
Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak
Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda
Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar
Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu
Adamlar
En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri
Alıştım gitti
Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz
Sonra da bir bara gittim – neee! Bara mı gittiniz?
Doğrusu müzelere gidecektim, biriyle buluşacaktım – sonra da
Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla…
Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız?
Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi
Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara
Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla
Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey
Elbette, kim ne der, inanmışım ben
Bir keder, bir susuş, ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna
Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz
Girmeler çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda
Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular
Birden aklıma geldi, dilimi çıkarttım onlara
Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak
Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da
Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi
Öyle ya, elimi kestimdi ben – ne yani, deli değilim ya!

Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam
Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa
Bardaklar büyümüş – o gün bugündür anlatamam büyümeyi
Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa
Bir kedi esniyordu – ben gördüm – üstünde şehirlerin
Bir böcek – yetişir be – dünyayı yokluyordu bacaklarıyla
Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar
İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda
Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin
Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.

Kalktım bir bara gittim – neee! bara mı gittiniz?
Doğrusu müzeleri gezecektim; biriyle buluşacaktım – sonra da
Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla
Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak?
Hiiiç!
Alışmak, sadece alışmak.

Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum
İnanın Yattımsa
Ama bilmiyorum.

X

“Ya ne yapmalı “ diyor annem bu geçkin çizgileri
“Yıllardır aynı evdeyiz” bunu ne yapmalı
Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
Düşünsek bile şimdiden – düşünemiyoruz ya
Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız
Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri
Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları
Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın
Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği
Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o
Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği
Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların
Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli
Kim bilir n’olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği
Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmaz istemiş o kadar
Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri
Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz
Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz
Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay
İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz
İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam
Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle
Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece
Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi
Sonra bir tramvay daha geldi.

XI

Size baktığım yol uzamakta
Kendime baktığım yol uzamakta
Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor
Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra
Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş
Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa
Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil
Belki de biri seslenir, güneşler güneşler tutan uyruğunda
Bir resim görürüm ya da – ortalık inceydi biraz
Ya da resim gördüm; köşede, antikacıda
Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların
Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da
Ne zaman? elbette sabahları
Sabaha baktığım yol uzamakta
Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum
İki perde arası soğuk bir limonata
Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz
Ve taşıtlar beklediğimiz durakta
Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı
Bitmesi bir olayın – ölüm mü geliyor aklınıza?
Kim bilir, belki de ölüm
Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
Belki de yürüyorken iki taşıt arasında
Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı

Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada
Dünyaya baktığım yol uzamakta
Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa
Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce
Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya
Oraya baktığım yol uzamakta
Ya da bir bahçedeyiz – üstelik kadınlar vardı
Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta
Ya da bir toplulukta – iyi yaptınız!
Bu çok hoştur! – size söylüyorum – yaramaz çocuk!
Beni de sandınız! – evde mi? – hayır! Limonlukta
Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası
Ya da aklınız olacak sizi bir yangın yerine bağladı
Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz
Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı
Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları
Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire
Ve sanki her olay, her davranış ölümün bitişiğinde
İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra
İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz
Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda
AIO, İAO, AĞ UĞ AĞ
Ve kahkahalar arasında kahkahalar
Orada, aşağıda
Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi
Ve kaskatı kesilmiş, beyaz
Sallanıyorsunuz boşlukta.

XII

Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi – tak
Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına
Bilmem ki gelir miydi? – saat üç buçuk – üstelik hava..
Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak
Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi – tak
Acaba?
Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya
Boşandı, taptaze üçler halinde bir yağmur
Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum
Belki de unutmuşumdur.
İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda
Herkesin akşamı onu buluyordu
Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak
Sizi bekliyorum – beni bekliyormuş – niye olmasın?
Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca
Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey
Ne tuhaf! – Ben olsam! – ne çıkar ben olsam da
Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta
Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor
Çıkmadı, ama çıkacak – babası sesleniyor
Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla
Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalını batıracak
Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da
Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü
İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza
Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi
Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde
Bir kurşun, bir kurşun daha
Yere serecektir bir serseriyi
Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi
Bir küfür, bir patırtı ve babası çıkışıyor
Annesi, annesi biliyor başına geleceği
Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna
Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur
Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda
Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum
Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum
Yanmış bir cep saatini aklımda tutmuştum yıllarca

Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa
Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi bak
Demek siz! – koca ihtiyar! – ıslandım işte!
Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene
Hey tanrım neye yaradı sanki unutulmak
Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama
Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa kalkıyordu ustaca
Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı
Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları
Evet, sahiden, niye?
Soruyor kadın:
Bu yaz yağmurları..

XIII

Şimdi her yerden bakıyorlar – demek uykusuzum –
Kral birini çağırıyor uykusuz bitmiş olarak
İşte Salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor
Vahalam’da, bilmem ki neresidir Vahalam
Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
Bir tarla konusu
Oysa bre dolduran doldurana boşluğu
Babamın akıttığı kan
Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam
Babamı tanıyorum; oysa çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
Eksiği yok küfürden yana
Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu
Belki de gelenek bu
Al kılçıklarıyla ve hep birden – tamam!
Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.

Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kağıda
Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak
Hırçık ve kadınsal bir sesle çıkışıyor
Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu
Bir adam sokağın alt yanını doldurdu
Kırmızı elleriyle
Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor
Evet, sizi anlıyorum
Yani kendimi
Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum
Ve işte bilmiyorum katil kim
Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor
Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam
Saat beş, diyelim erken dönmeli eve
Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere

Genel bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri
Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri
Olanca aklığıyla, ve hep birden – tamam!
Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.

Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak
Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından
Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum
Camlarda iri gölge derinleşiyor, o
Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu
Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla
Ben sadece paltomu giyiyorum

Akşam
Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap
Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri
Karısı ve dört çocuğuyla
Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor
Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda
Başkaca bir şey olmuyor
Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.

Duvara alıştırıyorum gözlerimi – siz nesiniz duvarlar?
Hiiiç! sadece duvarız biz
Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir
Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz
Bir şapka gene bir şapkaya asılı
Bir palto gene bir paltoya
Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda
Evet onu anlıyorum
– Yani kendimi –

Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor
Bir burgu gene bir burgu oyuyor ayrıca
Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan
Hey tanrım! omuzlu, güçlü kuvvetli
Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.

Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum
Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda
Çiçekler alıyorum, bitmeden çiçeklerini gecikmelerin
Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan
Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmaktı Vahalam
Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan
Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor
Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım
Bir duvar resmi gibi konuşuyor
Kral?
Kral uyandı.

Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum
Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum
Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum
Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından
Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar
Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar
Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor
Diyorum
kim bilir
belki de
tamam!
Orasıydı Vahalam.

XIV

İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor
Kremler, pudralar, iç bunaltıcı kokular gibi
Bir kır bekçisi köpeğini sevdi
Bir çcuk delinmeş bir kovayı sürüdü – nereye?
Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı
Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.

ÇOĞULLAMA

Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor – acaba?
Evet, çok değil konuşurken düzeltiyoruz
Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
Ama biliyorsunuz ki gene de
Hepimiz, işte hepimiz
Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

Gözler mi? Tavana dikili, hayır, pencereye
Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları
Mağaralar, denizler, gökyüzleri değil de
Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
Orman, dağ, kısacası evrenle.

ÇOĞULLAMA

Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
Biz bu tavana bilmeden eski rengine boyuyoruz
Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor – acaba?
Evet, çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
Kim bilir, belki de biz
Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
Asılıp kalmışız sokak fenerlerine
Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
Cansız
Ve gidip geliyoruz dikkatle.

ÇOĞULLAMA

Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor – acaba?
Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
Ben biliyorum, yalan mı, sizde biliyorsunuz.

Edip Cansever
Yerçekimli Karanfil

Bir gün pişman olmak için hepimiz sıraya gireceğiz

Bir gün pişman olmak için hepimiz sıraya gireceğiz
işte o gün
başımdan hiçbir şey geçmemiş günlerin hatıra diye
kabul edilmesini isterken Risto Trifkoviç’ten
anlatsam
yarısında izin alıp gideceğiniz bir hikayedir burası
burası
dünya bizi nasıl kırdıysa öyle de gönlümüzü almamayı bildiği
yerdir.

Bülent Parlak