I Sevgilim bak, geçip gidiyor zaman;Aşındırarak bütün güzel duyguları.Bir yarım umuttur elimizde kalan,Göğüslemek için karanlık yarınları.Ağzımda ağzının silinmez ılık tadı,Damağımda kösnüyle gezinirken;Yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı,Dışarda rüzgar acıyla inilderken.Unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri,Seninle bir döşekte …
‘’Ben Metin Altıok, adanmış yüreği imgelerin. Türkçenin gece gezen mahalle bekçisi’’ İzmir’in Bergama ilçesinde 1941 yılında Göçbeyli isimli bir köyde dünyaya gelir Metin Altıok. Orta halli bir ailenin ilk çocuğu. Yaradılış itibari ile içe dönük, …
İnsan ömür boyu kendine dolanan bir bağGibi konuştu, gibi söyledi, gibi sevdiSeyrek neşe, biteviye dalgınlık, borçlu sabahlarBir şehrin ortasında hep yaşıyor gibi yaptı İlkeli ve tarafsız bir haber gibiydi yeryüzündeHerkes dinliyor gibi yaptı, çiçekler hariçHiçbir …
kendimden başkakimseye kızmıyorumkendime yakıştırmadığım her davranışher sözkalbimiiçinde Yusuf’un olmadığı bir kuyuya düşürüyoryaşamaktansınıfta kaldımoysasınıfımı geçmek için anneme söz vermiştim ölüm hak, ecel gerçekancak merhametsizlikten deölüyor insanlar omuzlarımda dağlaravuçlarımda ardıç kuşutaşıyorumve kalbimde umudum Allah’ım…her hatamdan sonra merhametinleyeniden …
Tavan arası penceresinden görüyorsun tepeyi, servi ağacını, köylülerin unuttuğu patatesleri bulmak için her alacakaranlıkta keşfe çıktığın tarlayı. Kabukları sen yiyip, içini karnı hep aç olan Mur’a ayırıyorsun. Oğlun öylesine sıskaydı ki zayıflıktan kemikleri sayılıyordu. Önce …
Gücünü bitiren bu zor işin ücretini Bir ayın sonunu elle geçirdim Arzu dolu ve sıcak bir gönülle Hemen eve yöneldim
Fakat, Ne yazık ki, azıcık ücretim Biriktirdiklerimin hepsi alacaklılara gitti! Gözüm açılınca gördüm, Ah Neyim varsa gitmiş
Çocuğum geldi, şaşkınlıkla gözlerime baktı Onun iki siyah elmas gibi gözleri vardı Arzuyla yanan gönlünün kıvılcımları Günahsız bakışlarıyla isyan ederek:
“Ah anne! Geçen ay demiştin Bana elbise alacağını söylemiştin Süreyi uzattın, şüphesiz Şimdi ne istersem getirmelisin.
Elbiselerim paramparça oldu, peki ayın sonu nerede? Yeni ve güzel elbiseler nerede?” Utanarak ve yavaşça dedim: “Sabret çocuğum, gelecek aya kadar.”
Sayın babacığım, umarım iyisinizdir. Muhakkak size uzun bir süredir mektup yazamadığım için incinmiş ve sizi sevmediğimi düşünmüşsünüzdür, ama bu doğru değil. Ben hep size mektup yazıp, sizinle dertleşmek istiyordum. Ama ne zaman mektup yazmağa niyetlensem, kendi kendime soruyorum ne yazayım, sizinle benim aramda oluşan bu arayı ne ile kapatabilirim diye. Ben iyiyim, sağlığım yerinde, siz nasılsınız, ne yapıyorsunuz diye yazmayı sevmiyordum. Tüm yaşamımı, duygularımı, acılarımı ve mutsuzluklarımı size yazmak istiyordum, yazamıyordum ve hâlâ da yazamıyorum, bizim düşünce yapılarımızın temelleri, tüm koşulları ile farklı olan iki değişik zaman ve toplumda olduğundan, nasıl aramızda uyuşup anlaşma havası yaratabiliriz ki? Söyleyeceklerimin hepsini söyleyecek olsam, bir kitap yazmam gerekir ve sözlerimin sizi üzeceğinden korkuyorum, size hoş gelmemesinden. Ancak, bu sözler içimde durduğu sürece ben de memnun ve rahat olmayacağım. Ve sizi gördüğümde kendim olmak istiyorum, gülmeyen, konuşmayan, bir köşeye sinip çöken biri değil. Benim büyük derdim sizin beni tanımamış olmanızdır, hiçbir zaman da tanımak istemediniz ve belki de hâlâ siz benim hakkımda düşündüğünüzde, beni uçarı, ve aşk romanları ve Tahran Müsavvar dergisinin öykülerinden kafasında aptalca düşünceler oluşan bir kadın olarak biliyorsunuz. Keşke öyle olsaydım ve mutlu olabilseydim, işte o zaman dünya küçücük bir odacık olurdu ve ben, dans meclislerine gitmekle, güzel ve şık elbiseler giymekle, komşu kadınlarla çene çalmakla, kaynana ile dalaşmakla, kısacası pis ve anlamsız binlerce işle yetinirdim ve daha büyük ve daha güzel bir dünyayı tanımazdım, bir ipekböceği gibi kendi kozamın sınırlı ve karanlık dünyasında kıvranır büyürdüm ve hayatım sona ererdi. Fakat ben böyle yaşayamazdım. Kendimi bildiğim andan beri, benim başkaldırım ve isyanım bu aptalca görünüş yüzünden başlamıştır. Ben büyük olmak istiyordum ve istiyorum. Ben, bir gün doğup bir gün de bu dünyadan çekip giden ve artlarında herhangi bir iz bırakmayan yüzbinlerce insan gibi yaşayamam. Bende bu duygu var, fakat şimdiye kadar yaptıklarımın tümü doğrudur ve kimse buna itiraz edemez demiyorum. Hayır, yaşamım boyunca birçok hatalar yaptığımı kendim de biliyorum. Ama kim tüm yaşamı boyunca yaptıklarının, düşündüklerinin ve davrandıklarının doğru olduğunu söyleyebilir? Şairin dediği gibi: Bu dünyada yaşam iki olmalı / biri deneyim kazanmak / diğeri deneyimleri kullanmak için. Ben kötü bir kız değilim ve asla ailemin utancına neden olmak istemedim.Şayet ben bu yola adım atmışsam, ailemin benimle gurur duyması içindi, hâlâ da Öyle ve eminim bir gün gayeme ulaşacağım. Ancak hiçbir zaman ve hiçbir yerde rahat edemediysem, sözlerimi söylemek için hiçbir zaman ağzımı açamadıysam, kendimi size ve başkalarına tanıtamadıysam ne yapabilirdim? Anımsıyorum da, ben evde felsefe kitapları okuduğumda ve edebiyat fakültesi felsefe hocası ile oturup saatlerce Doğu felsefesi üzerine tartıştığımda, siz benim hakkımda fikir yürütürdünüz; ben aptal bir kızmışım ve saçma sapan dergileri okuduğumdan kafam bozulmuşmuş. İşte o zamanlar ezilirdim, evde bu denli yabancı olduğumdan gözlerim dolardı, sesimi kesip susmağa ve kimse ile uğraşmamağa çalışırdım veya buna benzer binlerce başka olay ki kendi başına belki o denli önemli değildirler, fakat her biri bir insanı yıkıp dağıtmak için yeterlidir. Konuşmak istersem çok şeyleri anlatmalıyım. İlkin de sizden başlamalıyım, sevgisi ile bizi kendine doğru çekebilecek ve bize yol gösterebilecek biri. Ancak o, sertliği ile bizi korkutuyordu, bu ise bizim kendimize sığınmamıza, küçücük beyinlerimizle yaşamın büyük sorunlarını çözmeğe çalışmamıza neden oluyor, çok defa da hata yapmamıza yol açıyordu. Anımsıyorum, arada bir bize öğüt vermek isterdiniz, fakat siz konuşmaya gereksinim duyduğunuz zaman, biz dinlemeğe hazır olmazdık. Koşulların ve ondan daha önemli olan bizim moralimizin sizin öğütlerinizi anlayıp kabul edebilmek için elverişli olup olmadığına bakmazdınız. Birini yataktan, diğerini yemek masasından kaldırır, okumaya dalmış bir üçüncüsünü çağırır ve pat diye öğütlere başlardınız, her zaman çatık kaşlar ve öne eğilmiş bir kafa ile. Sanki siz korkardınız, bizim gözlerimize bakar ve bize gülümserseniz biz sizin sevginizi ve duygularınızın inceliğini anlarız da bu sizin için çok kötü olur diye, sonraları bizi artık sizden korkmaya, size uymaya mecbur edemezsiniz diye. Sizin söylediklerinizi ciddiye aldığımı hiç anımsamıyorum. Siz bize hararetli hararetli öğüt yağdırırken, eminim diğer çocukların da kafaları benimkisi gibi başka şeylere takılırdı ve ertesi gün uyandığımda sizin öğütlerinizin tümünü unutmuş olurdum; veya tam tersine, benim ruhumun bir hatadan dolayı pişmanlık ve suçluluk duygusu ile titrediği zamanlar size gelip ne yaptığımı söylemek ve sizden öğüt almak istediğimde, her zamanki gibi korkar ve sizinle bir yabancı olduğumuz duygusuna kapılırdım. Neden böyle olmalı? Siz ki bu kadar çok psikoloji kitapları okurdunuz, bunların nedenlerini bilmeliydiniz. Ne zaman geçmiş yaşantımı, sizin evinizde geçirdiğim son bir yılı hatırlasam ödüm kopar. Bir hırsız gibi, iyisi ve kötüsü ile her şeyim gizlice.
Neden beni adam yerine koymuyor ve neden evden kaçmaya zorluyordunuz, ben bir uyurgezer gibi nerede olduğumu, ne yaptığımı ve kiminle konuştuğumu bilmez hale geleyim diye mi? Neden arkadaşlarımı eve getirmekten ve iyi mi kötü mü oldukları konusunda beni ikaz edip bana yardım edesiniz diye sizinle tanıştırmaktan çekinirdim? Ama şimdi neden buraya geldim, ve neden açlık, avarelik, bin bir sıkıntıya katlanıyorum? Aslında ben evi seviyorum. Sabahtan akşama caddelerde aylak aylak dolaşmak ve her önüme gelenle konuşmanın verdiği ruhsal sıkıntıya katlanmak istemiyordum. Sırf evde yabancı olduğum için, kendimi tanıtamadığım ve rahat olamadığım için, kalkıp buraya geldim. Özgürüm, bana vermekten korktuğunuz işte bu özgürlüktü ve ben sizden gizli olarak onu elde etmek istiyordum, bu nedenle de hatalar yapıyordum. Halbuki bu özgürlüğü elde etmemde bana yardımcı olmalıydınız, doğru olan buydu. Şimdi buradayım. Ama kim benim bir gece olsun dışarıda yattığımı söyleyebilir? Hayır kimse. Ben sabahtan akşama odamdayım ve kendi işimle uğraşıyorum, dışarı çıkmayı da pek sevmiyorum… Masası başında oturup okuyan, şiir yazan ve düşünen bir kadınım. Neden? Çünkü kendime ait olduğumu biliyorum. Artık kimsenin nefret ve aşağılama dolu gözleri üzerimde değil. Artık kimse bana bunu yap veya bunu yapma demiyor. Kimse beni kafasız bir çocuk olarak görmüyor. Ve ben kendim için, kendi benliğim ve varlığım için sorumluluk duyuyorum, bundan sonra yapabileceğim hatalar için kendimi affetmem. Halbuki kendi kendime geçmiş hakkında düşündüğümde, asla kendimi suçlu hissetmiyorum, başkalarını benim hatalarımın nedeni olarak görüyorum. Ne yazık ki her şeyi söyleyemiyorum. Şayet bana izin verseydiniz ve incinmeyeceğinize dair söz verseydiniz, söyleyecek çok sözüm vardı. Yaşantımı başından ele almak, her anını size açıklamak ve düşüncelerimi yazmak isterdim. Ben, hayatım hakkında çok düşündüm, sizin hakkınızda da bizi eğitme ve düşünce biçiminiz hakkında da. Ama şimdi ne yapabilirim? İncinmeyeceğinizi bilsem, hep böyle suskun dudaklar ve sevginizi dileyen gözlerle size bakayım daha iyi ve kalbim dopdolu durakalsın ve laflarımız merhaba, nasılsınızdan öteye geçmesin. Ancak şu kadarını bilin ki ben de diğer çocuklar gibi sizi seviyorum ve sizi rahatsız edecek bir iş yapmak istemiyorum. Biliyorum ki anne babaların çocuklarını sevmemeleri olası değil. Belki de benim sizi sevdiğimden daha çok seviyorsunuz beni. Ben, Kami’yi düşündüğümde üzüntüden bağırasım ve hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Fakat anlayış olmadığı sürece her ikimiz de hatalar yapacağız.
Münih’e geleli 10 gün olmuş. Dün gece Emir ile sizin hakkınızda çok konuştuk. Uyumaya giderken artık mektup yazamadan edemeyeceğimi anladım. Kendi kendime, iki satırlık da olsa yazacağım dedim. Şu kadarcık da bana yeterli. Size bütün düşüncelerimi yazacağıma dair Emir’e söz verdim. Ama yapamıyorum, ne kadar bahtsızım, yapamıyorum. Ancak istiyorum ki benim kötü bir kız olmadığımı ve sizi sevdiğimi bilesiniz. Sizin durumunuzdan hep haberim olmuştur, ben arkadaşlık ve sevgi gösterisi yapacak biri değilim, neyim varsa kalbimdedir.
Ayda bir miktar para gönderdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Ne yapabilirdim ki, hayat koşullarım çok zordu. Ama bir iki aya kalmaz burada bana bir iş verirler ve artık bu paraya gereksinimim kalmaz. Tahran’a geldiğimde paralı olacağım ve size olan borcumu öderim. Mektubumu yanıtlarsanız sevinirim, çünkü şu sıralar çok acı ve zor günler geçirmekteyim ve mezarında yatan biri gibi yalnızım, bir sürü acı ve azap veren düşünce ve hiç bitmeyecek olan bir hüzünle. Şimdilik sizi memnun edemiyorum, belki bir gün gelir siz de bana hak verirsiniz ve bana küsmezsiniz, benimle de diğer çocuklarla olduğunuz gibi sevecen olursunuz. Uzaktan sizi öpüyorum.
Füruğ Ferruhzad Çeviren: Hasim Hüsrevşahi
Babacığım,
Sizlere uzun zamandır mektup yazmadım, yani yazdım da göndermedim. Şu an masamda üstüne adresinizi yazdığım iki zarf var ama sürekli mektupları değiştirmeliyim diye düşündüğümden masamın üzerinde öylece kaldılar. Size ne yazabilirim bilmiyorum? Ben, hayatta her ne kadar çok yoksul olsa da oldukça rahat bir insan gibiyim. Şimdilik kendimi hayattan fazla bir şey beklememeye alıştırdım, her zaman dediğim gibi, buna da şükür. Çokları var ki benim kadar da mutlu değiller ve bu nedenle daha az kafa yorup daha fazla yaşıyorum. Emir’in durumu da fena değil. Biz sık sık görüşüyoruz ve konuşmalarımız her zamanki gibi Tahran, çocuklar, anne ve babamız hakkında oluyor. Bu öyle bir konu ki günlerce bu konuda yorulmadan konuşabiliriz.
Birlikte olduğumuzda her ikimiz de annemizi, babamızı ve bu çocukları ne kadar çok sevdiğimizi anlıyor; onların her zaman hayatımızda var olmasını ve sevgilerini hissetmeyi arzuladığımızı fark ediyoruz. Ben ilkbaharda İran’a dönmeyi düşünüyorum ama Emir aynı görüşte değil, benim burada onun yanında kalacağımı sonra birlikte döneceğimizi sanıyor. Henüz bu konuda düşüncelerimi belirtmedim. Kami’yi özlüyorum ama öte yandan ruhsal durumumun iyi olmadığını düşünüyorum. Hâlâ güçlü ve normal değilim eğer oraya dönersem yeniden o cehennemi hayat başlayacak ve ben artık bazı şeylere tahammül edemeyeceğimden korkuyorum. İşimi ve okulumu sormuşsunuz. Siz benim hayattaki hedefimin ne olduğunu biliyorsunuz, belki biraz aptalca olacak ama ben burada bir başına olmaktan mutluluk duyuyorum. Şiiri seviyorum ve büyük bir şair olmak istiyorum. Hiçbir zaman bundan başka bir işim olmadı yani kendimi bildiğimden beri şiiri sevdiğimi hissettim. Ben bilinç ve anlayış kapasitemi geliştirmek için her işi yapıyorum. Asla diploma almak ya da yüksek öğrenim görmek için okumuyorum, belki de amacım bilgilerimi geliştirip ilgi duyduğum konunun yani şiirin peşine düşüp başarılı olabilmektir. İtalya’da bulunduğum yedi ay zarfında İtalyanca’yı iyi öğrendim ve İtalyanca’dan iki şiir kitabı tercüme ettim. Şimdi de Almanca bir kitabın çevirisi için Emir’e yardım ediyorum.
Çevirdiklerimden bir tanesini de basılması için Tahran’a gönderdim. Elbette bana bir gelir de sağlayacak. Avrupa’da bulunduğum bu on ay zarfında bir şiir kitabı yazdım ve yayınlatmayı düşünüyorum. Şiir benim Allah’ım yani ben şiiri bu derece seviyorum. Gecem gündüzüm hiç kimsenin şimdiye kadar söylemediği yeni ve güzel bir şiir söylemenin düşüncesiyle geçiyor. Kendimle baş başa kalamadığım ve şiir düşünmediğim gün, bana boşu boşuna geçen bir günmüş gibi geliyor. Belki şiir beni mutlu edemez gibi görünüyor olabilir ama ben mutluluğu başka bir şekilde algılıyorum. Benim için mutluluk güzel elbiseler, iyi yaşam ya da güzel yemekler değil, ben ruhen huzurlu olduğumda mutlu oluyorum ve şiir ruhumu huzurlu kılıyor, eğer insanı hırslandıran güzel şeylerin hepsini bana verip şiir söyleme kudretini benden alırlarsa kendimi öldürürüm. Siz bana bir zaman izin verin, bırakın ben diğerlerinin gözünde mutsuz ve derbeder olayım göreceksiniz asla hayatımdan sızlanmayacağım. Allah’a ve çocuğumun üzerine yemin ederim ki sizleri çok seviyorum; sizleri düşündükçe gözlerim doluyor. Bazı zamanlar Allah niçin beni böyle yarattı ve bu şeytanı niçin şiir adıyla vücudumda diriltti diye düşünüyorum.
Şimdiye kadar sizin sevginizi ve rızanızı kazanamadıysam hata bende değil. Ben diğer insanlar gibi normal bir yaşamı kabullenme ve tahammül etme gücünü kendimde göremiyorum. Evlenmeyi düşünmüyorum. Hayatımda ilerlemeyi, toplumumda kadının sıçrama yapmasını istiyorum ama söylediklerimi kabulleneceğinizi de sanmıyorum.
Bana mektup yazın çünkü mektuplarınızı seviyorum, size iyi bir şeyler alıp göndermek istiyorum ama nasıl bir şey sevdiğinizi bilmiyorum. Biraz param var eğer bana nasıl bir şey sevdiğinizi yazarsanız güzel babama ilk defa küçük bir hediye almak istiyorum, ama siz bana nasıl bir şey sevdiğinizi yazmalısınız. Sizi öpüyorum.
Yordu bütün yıl bizi işler ve ilişkiler: Buraya ondan geldik. Korkmuştuk korkularımızdan, coşkularımızdan bıkmıştık, ne yavaşlıyor ne de hızlanıyordu çarklar, kimseye rastlamıyorduk, kendimize bile: Buraya ondan gelmiştik.
Bulduk aradığımız yeni oyuncuları, öğrendik ve öğrettik basit ve karmaşık kuralları, neden böyle oldu pek anlayamadık: Kağıtlar ve zarlar, pullar ve kibrit çöpleri atıldı tek tek bir köşeye: Bir gençlik oyunuydu, benimsedik birden.
Kamera kontrol, döndü makaralar geceden geceye: Rolden role girdik gördüğümüz, görmediğimiz filmlerle; güldük beceriksiz bir anlatıma, usta bir kavrayışı içtenlikle alkışladık, mimikler ve jestler arasında başka durumlara ve kişilere öykündük: Buraya ondan gelmiştik.
Kimbilir kim hatırladı piyanoyu içimizden: Bıkmıştık sinemadaki sessizlikten. Biraz buruk, çokca esrik, kendimizden koparak yattık sonra o gece. Buraya ondan mı gelmiştik: Uyandık erkenden, yeniden seslendirdiğimiz filimde: Yabancıydık şimdi giyindiğimiz kişiye, tıpkı gelmeden önce.
Gam, insanları üzüntüye, karamsarlığa, kaygı ve tasaya sevk eden hal ve halleri ifade eden bir kelimedir. Şüphesiz bu çağrışım ve anlam değerleri ile olumsuz kavram alanına sahip bir kelimedir. Sevinç ve neş’enin tam da karşısında olan gam, hayatın bir gerçeğidir, aynı zamanda. Zira dünya hayatının bir tarafı gam, diğer tarafı mutluluktur. Zaten hayatı anlamlı kılan da aslında budur. İnsanın mizacı şüphesiz, yolu taşsız, gülü dikensiz, hayatı kedersiz ister. Lakin bu durum yaratılış gerçeğine de aykırıdır. Çünkü varlık zıtlıklar üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla zıtlıklar olmasa varlığı algı ve idrak de söz konusu olamazdı. Kaldı ki gülü dalında anlamlı ve değerli kılan, onun etrafındaki dikenlerdir. Bu bağlamda insanların hayatının bir kesitinde bu hali tecrübe etmemesi söz konusu değildir. Bazen bir gün hatta bir saat içerisinde bile insanların keder ve sevince dair değişik ruh hallerini yaşaması mümkündür.
Klasik şairlerimizin, felekten kaynaklandığı düşüncesiyle, bir şikâyet üslubunun olduğunu biliyoruz. Kadere isnat edilemeyen bütün olumsuzluklar feleğe yüklenir. Tabiri caizse felekten şikâyet etmek klasik şairlerimizin olmazsa olmazlarındandır. Dünyevi saltanat ve nimetlere gark olmuş sultanlardan, aç sefil dervişlere kadar bütün şairlerin ortak ve benzer dertlenmelerine sık sık rast gelmekteyiz. Şair, mutlaka âşıktır; sevgili mutlaka âşığa yüz vermemektedir ve âşık mutlaka bunu felekten bilerek şikâyet etmelidir. Dolayısıyla şairin gamdan, kederden, belalardan bahsediyor olması, o hâli mutlaka yaşadığı ve yaşıyor olduğu anlamına gelmemektedir.
Klasik Türk edebiyatında gerek gam gerekse neşe birçok şair tarafından kullanılan iki önemli kavramdır.
Gam, sevgiliye olan aşkı anlatmada cevr ü cefanın yerini tutarken; neşe ona kavuşmanın mutluluğunu ifade etmede karşımıza çıkar. Bu iki kavram ayrıca şairlerin günlük hayat içerisinde yaşadıkları duyguların ifadesi ve ruh dünyalarının ortaya konması için de kullanılır.
Gam, bazen şairlerin meramlarına ulaşmada karşılaştıkları engeller olur bazen de çeşitli nesnelere benzetilir. Yine bu kavram düşman, alacaklı, gönül ülkesini yağmalayan asker, fırtına, rüzgâr olarak karşımıza çıkar. Neşe ise manevi hazları ve ruhî zevkleri yaşamaktan hâsıl olan bir hâldir. Şairlerin neşeyi ifade eden hâle uygun teşbihleriyle de klâsik şiirde sıkça karşılaşılır.
Hüznün kelime dünyasından ‘gam’ Arapça kökenli bir kelimedir. Devellioğlu’nun Lûgat’ında “keder, tasa, kaygı dert” şeklinde karşılık bulan ‘gam’, Türkçe Sözlük’te “tasa, kaygı, üzüntü” olarak karşılık bulur. Bu kelimeye (gamm: مغ) karşılık olarak Kâmûsu’l-Muhît Tercümesi’nde “gussa ve endûh ma’nâsınadır” yazılıdır. “El-gummet” ( ةمغلا) maddesinde ise kelimenin anlamına dair şu yorum vardır: “Şârih der ki ‘gamm’ mâddesi setr ve tagti’e ma’nâsına mevzû’dur, hüzn ve endûha ıtlâkı sürûr-ı kalbi setr ettiğine mebnîdir.”
…
İstifade ettiğimiz Arapça sözlüklerden Mevlût Sarı’nın El-Mevârid’inde ‘gamm’ kökü için yazılan ilk anlam “üzmek, hüzünlü kılmak”tır. Kelimeye hüzünle alakalı verilen karşılıkların diğerleri de “gam, gussa, dehrin musibetlerinden, dertlerinden bir musibet, şiddet; afet, felaket, içinden çıkılması güç iş”tir.
…
‘Gam’ Kâmûs-ı Türkî’de “tasa, kaygu, keder, derd, gussa” şeklinde tanımlanmıştır. Son olarak “gam” Mehmet Kanar’ın Arapça Sözlüğü’nde “üzmek, hüzünlendirmek/hava çok sıcak olmak/hayvanın ağzına torba geçirmek/örtmek, bürümek” şeklinde tanımlanmıştır.
…
Kindî’ye göre hüzün “sevilenlerin kaybından ve isteklerin gerçekleşmemesinden kaynaklanan psikolojik bir rahatsızlıktır.”
…
İbn Sînâ mâlîhûlyânın en önemli sebebi olarak “gammın ve havfın ifrâtı”nı göstermiştir. Hüznün ve kederin, vücuttaki salgıları etkilediği, bu şekilde mizacın değiştiğini izah etmiştir.
…
Hem Efendimiz’e hitaben indirilen ayetlerde hem de diğer bazı ayetlerde hüzünlenen kim ise, çoğunlukla emir kipinde “üzülme” [نزحت لَ] denilmiş, bu ezici ruh hâlinden çıkılması için sabır telkin edilmiştir. Oğulları Hz. Yakub’a gelip, Hz. Yusuf’un kaybolması dolayısıyla kendisini çok üzdüğünü, neredeyse kendi kendini helak edeceğini söylediklerinde Hz. Yakup “Ben hüznümü, kederimi ancak Allah’a şikâyet ederim […]” şeklinde cevap verir. Zikredilen bu durum da hüzün ve keder ile sıkıntı hisseden insanın/müminin, derdini ancak Allah’a arz etmesinin ve sabretmesinin önemine vurgu yapar.
Kur’an’da üzülme ve hüzün duyma anlamlarını karşılamak üzere çoğunlukla “hüzün” (زحن) kelimesi kullanılmıştır.
…
Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü’nde “gam” kelimesine karşılık şu anlamları verir: “1.elem, ıstırap, üzüntü. 2.tasavvuf a.sevgiliyi dikkat ve özenle ararken karşılaşılan engeller. sevenin sevgilisi uğruna seve seve katlandığı zorluklar ve sıkıntılar. b.dünyevi kaygılar, tasalar, üzüntüler.”
Dert ortağı olan sabah merhametten dem vurmasaydı Fuzûlî ölürdü.)
Fuzûlî
**
Bana cem’ olur handa kim var bir gam
Benim mülk-i aşk içre Mecnûna vâris
(Nerede bir gam varsa benim başıma toplanır.
Aşk vadisinde Mecnun’un varisi benim.)
Fuzûlî
**
Gam uğurlar ‘ışk bâzârında nakd-i ‘ömrümi
Kılmak olmaz sûd sevdâda yaman orîağ ilen
Fuzûlî
**
Ne şerbetdir gamın kim içdiğimce eksilir sabrım
Ne sihr eyler ruhun kim bakdığımca rağbetim artar
(Gamın nasıl bir şerbettir ki içtikçe sabrımı azaltır. Yanağın beni nasıl büyülüyor ki ona baktığım ölçüde rağbetim artar.)
Fuzûlî
**
Ne revâdır bu ki peyveste sipâh-ı gam ü derd
Gönlümün mülkünü bî-vâsıta yağma eyler
(Bu ne revadır ki gam ve dert ordusu gönlümü ele geçirip gönül mülkümü vasıtasız yağmalar.)
Fuzûlî
**
Hayl-ı gamın itdi nakd-ı ömrüm tarâc
Sabr ile müyesser olmadı derde ilâc
Ruhsârıma dökdü merdüm-i çeşmim kan
Hindûyı görün lâ’l virir Rûma harâc
(Gamının sürüsü ömür nakdimi talan etti. Sabır ile derde deva bulmak mümkün olmadı. Gözbebeğim yanağıma kan döktü. Hindu’ya bakın ki Rum’a haraç olarak la’li verir.)
Fuzûlî
**
Gönül gam dünlerin tenhâ geçürme iste bir hem-dem
Ecel hâbından efgânlar çeküb Mecnûn’ı bîdâr it
Giriftâr-i gam-i ‘ışk olalı âzâde-i dehrem
Gam-i ‘ışka meni mundan beter yâ Rab giriftâr it
Fuzûlî
**
Cān u dille derd-i Ꜥışḳa nice ḳul olmayayın
K’eyledi dünyā ġamından ben ḳulın āzād Ꜥışḳ
Necâtî
**
Biñ yıl çekerse Ꜥışḳı ġamından ġarāmeti
Yoḫ göñlimüñ bu miḥnete bir dem nedāmeti
Şeyhî
**
Ġam çekmeyince ḳıymeti artar mı Ꜥāşıḳuñ
Ḳan yutmayınca buldı mı hīç iꜤtibār laꜤl
Ahmed Paşa
**
Sīnede dil ġam-ı Ꜥışḳuñla pür olmış gūyā
Künc-i mey-ḫānede bir şīşe ile mül ḳodılar
Atâî
**
Ḥāṣıluñ evvel ġam-ı cānāndur āḫir terk-i cān
Bu imiş ḳısmet Fużūlī ḥˇāh aġla ḫˇāh gül
Fuzûlî
**
“Kalbin viran ve hatırın daima kırık oluşu arzu edilen ve övülen bir haldir. ‘Seni nerede arayayım Rabbim’ sorusuna cevaben ‘Beni kalbi kırıkların yanında ara’ denildiğine dair rivayet edilen hadis-i kudsi, bu yaklaşımın temel dayanağıdır.”
**
Ṣarṣar-ı āh éde eczā-yı vücūdın ber-bād
Ne revādur ola Ꜥuşşāḳ perīşān-ı ġamuñ
Na’ilî
**
Biz rāżıyuz derūnumuz olsun ḫarāb-ı ġam
Ol mest-i nāza māye-i ẕevḳ u sürūr ise
Nâbî
**
Sâkiyâ mey sun ki dâm-i gamdurur hüş-yârlığ
Mestlikdür kim kılur gam ehline gam-hârlığ
Var fi kr in yoh gâmın çekmek nedür bir câm ilen
Bî-haber kıl mana bir ola vohluğ varlığ
Fuzûlî
**
Hâsılun evvel gam-i cânandur âhir terk-i cân
Bu imiş kısmet Fuzûlî hâh ağla hâh gül
Fuzûlî
**
Nikâb-i sûret-i hâl eyledüm hûn-i ciğer seylin
‘Ayan rüsvâlığı derd ü gam-i pinhâna değşürdüm
Bir kul oğlını gönül mülkine sultân itdüm
Mısr-i dil pâd-şehin Yûsuf-i Ken’ân itdüm
Reh-i ‘ışkun dutub itdüm gam ü derdüm defin
Gör ne cem’i bu tarîk ile perîşân itdüm
Fuzûlî
**
Ya’kûb’da nişâne-i şevkun gam ü elem
Yûsuf’da neş’e-i nazaran behcet ü behâ
Fuzûlî
**
Gamdan öldüm demedüm hâl-i dil-i zâr sana
Ey gül-i tâze revâ görmedüm âzâr sana
Fuzûlî
**
Ey Fuzûlî bize takdir gam itmiş rûzî
Kılalum sabr nedür çâre rızâdan gayrı
Cümle-i halk mana yâr içün ağyâr oldı
Kalmadı kimse mana yâr Hudâ’dan gayrı
Fuzûlî
**
Ey Fuzûlî bes ki gam-nâk oldı ahvâlün soran
Gamdan ölsen hiç kim sormaz dahi ahvâlüni
Fuzûlî
**
Öldürdi derd ü gam beni sen bârî çekme tîg.
Cellâd ider siyâseti zahmet çeker mi şâh
(Dert ve gam zaten beni öldürür bir de sen kılıç çekme; cellat siyaset eder mi?)
Nev’î
**
Be adam! Sen kendi gamınla gamlanmaz, dertlenmezsen senin derdine kim yanacak ki?
Serkeşlik etme de bari bir işe koyul, elinden geleni yapmaya giriş.
Çünkü kimse senin derdine yanmaz, senin için kimse gam yemez. Bir an bile hiç kimse senin yükünü çekmez.
Gönül sensiz candan usandı, artık geri gelmenin tam vaktidir.)
Hâfız-ı Şirâzî
**
Ġam-ı tu der-dil u pīçīde dūd-ı āh berū
Çu mār-ı genc ki gencīne-rā nigeh dāred
(Aşkının gamı gönülde saklı, o gamdan çıkan ah dumanı ise kıvrım kıvrım onun üzerinde çıkıp yükseliyor. Tıpkı hazinenin üzerinde hazineyi bekleyen kıvrım kıvrım bir yılan gibi.)
Āṣafī
**
Dem bu demdür özge dem nî dem dime
Dünyâdın bî-gam ötersin gam deme
Dem bu demdir. Başka demi dem deme.
Dünyadan gamsız geçersen gam deme.
Ahmed-i Yesevî
**
Bir gönlüm var, gam elinde, ayaklar altında kalmış… öyle bir haldeyim ki, hiç kimse ahvalime vâkıf değil.
Hafız-ı Şirazi
Hafız Divanı
**
Er isen erliğin meydana getir
Kadir Mevlâ’m noksanımı sen yetir
Bana derler gam yükünü sen götür
Benim yük götürür dermanım mı var
Karacaoğlan
**
Gam çekme haline divane gönül
Sana da bulunur elde neler var
Ayvam eksik, yoksa turunç, yoksa nar
Sun elini beri dalda neler var
Karacaoğlan
**
Keşti-i gam her gece kalb-i çâkimden geçer
Fatihahân olmağa yar sanki hâkimden geçer.
(Her gece gam gemisi yüreğimin yarığından geçiyor.Sanki yar bana Fatiha okumak için toprağıma gelmiş gibi.)
Hüsrev Hatemi
**
Kırlarda, sokaklarda, rastgele dolaşmak kadar hiçbir şeyin gam dağıtmadığını tecrübeleriyle biliyordu.
Reşat Nuri Güntekin
Yaprak Dökümü
**
Bir çift gam çiçeğidir sanki gözlerin;
Öyle içli, öyle yumuşak, öyle derin.
Nilgün Marmara
**
Yiğidi Gam Öldürür
Yiğidi gül ağlatır gam öldürür
Nice namert ava çıksa
Tuzak kursa kurşun atsa
Yiğidi çökertmez kahır
Bir dem yâr hüzünle baksa
Yiğidi gül ağlatır gam öldürür
Düşman yılan olup soksa
Dokuz kavim taşa tutsa
Yiğidi çökertmez kahır
Bir dem yâr hüzünle baksa
Yiğidi gül ağlatır gam öldürür
Ömer Lütfi Mete
**
Âkil bu cihânda ne şâd olur ne gam çeker
Câhil hemîşe şâd olayım der elem çeker
Lâedrî
**
Gam değildir gide dünyâ kala dîn
Gam odur ki kala dünyâ gide dîn
Lâedrî
**
Çün sana gönlüm mübtelâ düşdü
Derd ü gam bana âşinâ düşdü
Niyâzî-i Mısrî
**
Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner
Gam u şâdî-i felek böyle gelir böyle gider
(Derdi kendine zevk etmektir dünyada hüner,
Feleğin keder ve neşesi böyle gelir, böyle gider)
Vâsıf
**
Dün tabîbe derd-i dilden bir devâ sordum dedi
Gam yemekden özge bu derdin devâsın bilmedim
Ahmed Paşa
**
Verdik dil ü cân ile rızâ hükm-i kazâya
Gam çekmeyiz uğrarsak eğer derd ü belâya
Bağdatlı Rûhî
**
Hayâlinden gelir gam hâtıra cânâneden gelmez
Sitem hep âşinâlardan gelir bî-gâneden gelmez
(Hayalinden gelir keder gönle, sevgiliden gelmez,
Kötülük hep tanıdıklardan gelir, yabancıdan gelmez.)
Nâbî
**
Güç neşâtın kademin kalbe alışdırmakdır
Yoksa gam her ne zamân istese hâzır bulunur
Nâbî
**
Gedâyız şâha baş eğmez dil-i âgâhımız vardır
Fakîr isek ne gam beğler ganî Allah’ımız vardır
Fevrî
**
Geçdi mâzî çekme istikbâle gam
Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem
Lâedrî
**
Bu derd mey-hânesinde kimi gördün şâdmân olmuş
Bu gam-hâne-i mihnetde belâdan kim emân bulmuş
Alvarlı Muhammed Lütfî
**
Gamdan dağlar kurmalıyım,
Kayaları kelimeler olan,
Kırk ikindi saymalıyım,
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma,
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından,
Baştan ayağa ıslanmalıyım,
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım…
Erdem Beyazıt
**
Bu dünyada üzüntüden uzak, gam ve kederden azade, neşeyle dolu bir tek kimse bulmak mümkün değildir.
Seyyid Abdulhakim ElHüseyni hz. (k.s.a)
**
Onun parçası toprak oldu, bir dağın her zerresi gam oldu
Elli yıldır gözyaşı döktüler kendi toprağını tutması için
Sîmîn Bihbehânî
**
Bilmediğim gam ve kederden yandım
Benim içimde ne mahşerler koptu
Sîmîn Bihbehânî
**
Eğer bu dünyada dert olmasaydı
İnsan açıkça mutluluktan tat alamaz
Bu hayattan fayda gelir
Eğer gam olmazsa mutlukta olmaz.
Sîmîn Bihbehânî
**
Ne söyleyeyim?
Ne söyleyeyim gecenin gamından
Ben ve gökyüzüm, her ikisi, gecem var
Seher vaktinin ayağını gelişini ümit ederek ölmek
Ben ve gecenin karanlığı için yüreğimi ağzıma getirdi.
Sîmîn Bihbehânî
**
Bu gam duvarının üzerinde, yükselen duman gibi,
Daima oturmuş bir kuş, yaymış kanatlarını,
Öyle ki kederli düşünceler sarmış, salladığı başını
Nima Yûşîc
**
Kimdür ki gamunda nâle vü zâr itmez
Derdin sana nâle ile izhâr itmez
Feryâdına hiç kimsenün yetmezsen
Feryâd ki feryâd sana kâr itmez
(Derdini sana inleyerek göstermeyen, senin gamınla ağlayıp inlemeyen kimdir? Sen, hiç kimsenin feryadına yetmezsin. Feryat ki feryat sana işlemez).
Fuzûlî
**
Bin kaygu bir borç ödemez
Gamlanma gönül gamlanma
Karacaoğlan
**
Yine gam yükünün kervanı geldi
Çekemem bu derdi de bölek seninle
**
Ey Hızr-ı fütâdegân söyle
Bu sırrı edip iyân söyle
Ol sen bana tercemân söyle
Ketm etme yegân yegân söyle
Gam defterinin tamâmı yok mu
Ey düşkünlerin Hızır’ı, söyle
Apaçık eyle bu sırrı, söyle
Hâlime sen ol tercüman, söyle
Teker teker saklamadan söyle;
Gam defterinin tamamı yok mu?
…
Dil hayret-i gamla lâl kaldı
Gâlib gibi bîmecâl kaldı
Gönderdiğim arz-ı hâl kaldı
El’an bir ihtimâl kaldı
İnsafın o yerde nâmı yok mı
Şeyh Galip
**
Senin sevgin gönülden gitmez
Aşkının gamı herkese söylenmez
Fakat bu muhabbetin verdiği acıyı,
İnsanlardan gizlemek de mümkün olmaz
Baba Tahir
**
Susamış arife deniz bile nasip olsa; yine onun baht gözüne, gam çölünün serabı görünür.
Lebîb
**
İşin gönül çelmektir senin, mazursun
Gam nedir hiç bilmezsin, mazursun
Her gece kan ağlarken ben sensiz
Sen bir gece sensiz kalmadın, mazursun
Ahmed Gazali
**
İnle ey gönül, yine matem zamanı geldi
Ağla ey göz, yine gam günleri geldi
Gam gülü yeşerdi bâğ-ı musibetten
Cihan tazelendi âteş-i musibetten
Muhteşem-i Kâşânî
**
Sadme-i âh ile kıldım pür-tezelzül âlemi
Sâhagâh-ı sînede bünyâd-ı gam muhkem henûz
Leskofçalı Gâlib
**
Âteş-i gam yakmasa tan mı vücûdum şehrini
Gözlerimden gönlüm üstüne iki deryâ gelir
Avnî (Fâtih Sultân Mehmed)
**
N’oldu bu gönlüm n’oldu bu gönlüm
Derd ü gam ile doldu bu gönlüm
Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm
Yanmada dermân buldu bu gönlüm
Hacı Bayrâm-ı Velî
**
Kanda bir gam yârsız kalsa benimle yâr olur
Bir belâ kim sâhibin bulmaz bana gam-hâr olur
Nev’îzâde Atâyî
**
Gam nedîmindir Hayâlî kalbini mesrûr tut
Zâhirin vîrâne eyle bâtının ma’mûr tut
Salsa pertev cismine nâr-ı muhabbet nûr tut
Bî-vefâ yârin Muhibbî cevrini ma’zûr tut
Yârsız kalır cihânda aybsız yâr isteyen
Hayâlî Bey – Muhibbî
**
Cân helâk-ülfet zebân hâmûş dil hoşnûd-ı gam
Merg ü sıhhat gûyiyâ şükr ü şikâyetdir bana
Şeyh Gâlib
**
Yûsuf-ı gom-geşte bâz âyed be-Ken’ân gam mehor
Kulbe-i ahzân şeved rûzî gulistân gam mehor
Kaybolan Yûsuf, Ken’ân iline bir gün döner. Gam yeme! (Hz. Yakub’un Hz. Yûsuf’a olan hasretinden dolayı ağlayıp inlediği) hüzünler kulübesi bir gün gülistan olur. Gam yeme!
Hâfız-ı Şîrâzî
**
Erbab-ı kemalin yeri virane-i gamdır,
Hâk üzere düşer meyve, eğer puhte olursa.
(Kemal sahiplerinin yeri gam ve keder harabesidir.
Meyve olgunlaşınca toprağa düşer, hamlara bir şey olmaz.)
**
Ey Sâ’ib ! Allah’a ulaşmak için gam ve dert yolunu seç. Zîrâ bundan kısa ve yakın yol yoktur.
Bizim gibi aşk hastası olanın, doktorlardan sakınması hep bu düşünceye dayanır.
Sâib-i Tebrîzî
**
Ey dûst, biyâ tâ gam-i ferdâ nehorîm.
Vin yek dem-i omr râ ganîmet şomorîm.
Ferdâ ki ezin deyr-i kohen dergozerîm,
Bâ heft hezâr sâlegân serbeserîm.
(Ey dost; gel, çekmeyelim yarının derdini.
Ganimet bilelim ömrümüzün şu bir demini.
Göçeceğiz yarın şu köhne manastırdan madem,
bin yıl önce göçenlerle olacağız hemdem.)
Hayyâm
**
Gam değil bende isen Mısr-ı dile sultansın
Bir azîzin kuludur Yûsuf-ı Ken‘ân-ı Mısr
Ahmed Paşa
**
Gönülde bin gamım vardır ki pinhân eylemek olmaz
Bu hem bir gam ki il ta’nından efgân eylemek olmaz
(Gönülde bin gamım var gizleyemem ne yapsam
Bu hem öyle bir gam ki figan etmem taşlansam)
Fuzûlî
**
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir;
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâ’at
Sâbit
**
Gelicek gam mülkine cân karşu çıkar
Nasıl izzet itmesün memleket sultânıdur
(Gam, kendi ülkesi olan gönüle geldiği zaman, can karşı çıkar.
Can nasıl saygı göstermesin ki, o (gam), bir memleket sultanıdır.)
Bakî
**
Gönül ki sâhil-i deryâ-yı bî-nihâyettir
Dil bahri hurûş eyler onda nice dalgam var
Erzurumlu İbrâhim Hakkı
**
Ey bahr-i halâvet sen hoş terbiyet eylersin
Misl-i sedef olmuş ten dürr ü güher olmuş dil
Erzurumlu İbrâhim Hakkı
**
Leşker-i gam gelse kılsa bu gönül mülkin harâb
Def kılmaz anı bir vech ile illâ ki şarâb
Muhibbî
**
Leşker-i gam ben gedâyı öldürür yoldaşlar
Padişâh-ı ışka tâbi’ bir sipâhî yok mıdur
Necâtî
**
Leşker-i gam geldi dil şehrine kondı cavk cavk
Kopdı yir yir fitne vü âşûb u gavgâ semt semt
(Gam askerleri gelip gönül şehrine bölük bölük yerleşti; yer yer fitne koptu, semt semt karışıklık ve kavga meydana geldi.)
Bakî
**
Leşker-i mihnet hücûm itdi dil-i nâ-şâdıma
Gerdiş-i çarh-i felek kasd eyledi ber-bâdima
Pençe saldı şîr-i gam cân-i elem mu’tâdima
Mâye-bahş oldi havâdis âh-ı âteş-zâdıma
Cûş-ı seyl-âb-ı sitem virdi halel bünyâdıma
Olmuşum mahsûr-i gam, yok bir gelür imdâdıma
Bilmezim rûz-l ezel gam mı yazılmış adıma
Âh bir kez vâkıf olsam hikmet-i îcâdima
Kimse mi’mâr olmadı kalb-i harâb-âbâdima
Ye’s pey-der-pey şitâb eyler mübârek-bâdıma
Kimseden ümmîd-i istimdâd gelmez yâdima
Ey benim feryâd-res Rabbim yetiş feryâdima
Bela askerleri hücum etti hüzünlü gönlüme Beni harap etmek için döndü feleğin çarhi Gam arslani pençe vurdu eleme alışkın canıma Olan bitenler ateşli ahlarımın yanışını artırdı Zulüm selinin coşkunluğu temelimi sarsti Gamların mahsuru olmuşum, kimse yok imdadıma gelen
Bilmem ki ezel günü gam mı yazılmış adıma Ah bir anlayabilsem yaratılışımın hikmetini Kimse mimar olmadı haraplıkla dolu kalbime Ümitsizlik yavaşça koşar oldu uğurlu nefesime *
Tasavvuf nedir? diye bir büyüğe sordular. “Sıkıntı, gam ve keder zamanında gönlün ferah, huzûr içinde olmasıdır.” cevâbını verdi.
**
Ey Hakk yolcusu, gamın, kederin varsa sevin, neşelen; çünkü gam buluşma tuzağıdır. İnsan gamlı olduğu zaman Hakk’a sığınır, Hakk’ı hatırlar. Sonra bu yolda alçak gönüllü olmak, alçaklarda dolaşmak, hor görülmek, mânen yükselmektir.
**
Allâh’ım sen, ‘Kaybettiğiniz şeylere hayıflanmayın!’ diye buyuran padişahsın, dilediğin şey nasıl olur da olmaz?”
Ey servinin ve yaseminin kıskandığı güzel, senin gamından uyku gözlerimden bıktı, bizar oldu.
Layık değilim ama, ne olur bir an olsun bu dertlere düşmüş, gamlara dalmış bulunan değersiz kulunun hatırını sor!
**
Zahid, işin sonu nereye varacak, onu düşünür. Sorgu, hesap günü ne olacak diye gama düşer.
Ariflerin ise başlangıçtan, ezelden haberleri vardır. Sonu düşünüp, gam ve kedere kapılmaktan kendilerini kurtarmışlardır.
**
Fakat şunu iyi bil ki, başa gelen bu bela, bu ceza bir karşılık olarak gelmektedir. Bunlar asılsız değildir. Allâh hiç bir suçsuz kulunu incitmez.
Her belanın ve cezanın bir sebebi, bir aslı vardır, işte o sebep, o asıl belayı çekip getirmektedir. Fakat başa gelen bela, aslına benzememektedir ama ondandır.
Şu hâlde ey gafil, başına gelen bela, işlediğin bir günahın neticesidir. Sana vurulan bir tokat, bir şehvet yüzündendir.
İbret almaz, ders almaz, o günahı anlamazsan bilmezsen bile, hiç olmazsa vakit geçirmeden ağlayıp sızlanmaya başla, af dile…
Yüzlerce defa secde et de: “Ey Allâh’ ım!” de, “Bu gam, ancak işlediğim günahın karşılığıdır.
Allâh’ım sen noksan sıfatlardan münezzehsin! Zulümden, sitemden berisin, temizsin; hiç suçsuz bir kişiye dert verir misin? Gam verir misin?
Ben ne suç işledim, kati olarak bilmiyorum ama, başıma gelen derdin sebebinin bir günah olduğunu biliyorum.
Allâh’ım, sebebi nasıl örttü isen, lütfet, o suçu da ört, gizle.
**
Üstü yapraklarla, kurumuş dallarla örtülü, yeni kökü bitirsin, çıkarsın diye gam çürümüş, porsumuş olan eski kökü söker atar.
Gam gönlünden neyi döker, neyi sökerse, karşılık olarak gerçekten de daha iyisini getirir
Hele gamın, gerçek inanç ehlinin kulu, kölesi olduğunu idrak eden kişiye, gam daha fazla lütuflarda, ihsanlarda bulunur.
**
Aklın olmayınca, gaflet ve unutuş senin amirin olur; sana düşmanlık eder, tedbirini, yaptığın işleri bozar!
Zavallı pervane, aklının azlığından ötürü, ateşin hararetini de, yakışını da, sesini de yâdedemez!
Fakat, ateş kanadını yakınca tövbe eder; eder ama, hırs ve unutkanlık onu yine ateşe atar!
Bir şeyi kavramak, anlamak, öğrenmek, hatırlamak aklın işidir! Akıl, bunların derecelerini yükseltir!
Pişman oluş, azabın, zahmetin sonucudur; yoksa parlak bir aklın yüzünden değildir!
Zahmet, azap, mihnet, hastalık ve saire geçince, pişmanlık da yok olur gider! Bu sebeple o tövbe, o pişmanlık, bir avuç toprağa bile değmez!
O pişmanlık, gam ve keder karanlığı içinde yükünü bağlar gider; gam ve keder gidince, tövbe ve pişmanlık da unutulur! Gündüz gelince kimse geceden bahsetmez!
O gam karanlığı gidip de hoşluk, rahatlık gelince, ahmağın gönlünden, o derdin doğurduğu pişmanlık da geçer gider!
**
Her an yeni bir baht, yâni yeni bir tecellî kulağıma diyor ki: “Eğer seni gamlandırırsam bile, sen gamlanma.
Ben seni kötü gözlerden, kötülerin nazarından gizlemek için gamlandırırım, ağlatırım.
Kötülerin gözünü senin yüzünden çevirmek için, gam ve kederle, senin huyunu acı ve sert bir hale getiririm.
**
Gam fikri neşenin yolunu keserse, sakın üzülme. Çünkü gönüle gelen gam, sana başka neşeler hazırlamaktadır.
**
Gam, yeni bir neşe, yeni bir sevinç gelsin diye, gönül evini sıkıca süpürür.
**
Şunu iyi biliniz ki, ilâhî kudret karşısında bütün mahlûkât. iğne önündeki gergef gibi âcizdir.
İlâhî kudret gergefe, bazen şeytan resmi işler, bazen insan, bazen sevinç, bazen de gam nakşeder.
**
Kederlendinse, kalbinde gam hissettinse, tevbe istiğfar et, Allah’tan bağışlanmanı dile, çünkü gam, Allah’ın izni ile gelir, yaptığı işi Allah’ın emri ile yapar.
Allah dilerse, gamın tâ kendisi neşe olur. Ayak bağının tâ kendisi de âzadlık kesilir, hürlüğe sebep olur.
**
Sana, gam elçisi gelince, onu tanıdık aziz bir dost gibi kucakla, bağrına bas. Şunu iyi bil ki, dünyada gamdan daha mübârek, daha kutlu bir şey olamaz. Onun karşılığı sonsuzdur.
**
Bir kağıda gamlı bir adam resmi yapsan, o resim gamdan da seviçten de habersizdir.
Resim görünüşte gamlıdır, ama resmin gamdan haberi bile yoktur. Resmi gülen bir adamın da, güldüğünden haberi yoktur.
Bu dünyada, gönlümüze gelen gamlar, neşeler gelip geçici hallerdir. Bu dünya gamları, neşeleri öteki âlemdeki gamlara, neşelere göre birer nakıştan, resimden başka bir şey değildir.
Resmin gamlı yapılması da yine bizim içindir. O resim yüzünden biz, doğru yolu hatırlarız.
Resmin yüzündeki tebessüm de senin içindir. Bu resime bakarak, manayı düzeltmek, gerçeği bulmak mümkündür.
**
Gam seni yakalarsa, çevik isen, derhal sıçrar, ümitsizlik deminden kurtulursun.
**
“Gam yemekle, can çekiştirmek demektir bu hayat. Neşelenmek, zevk ümit etmek dahi beyhudedir. Nevbeti ömrü savan eslafa gıpta eylerim, Doğmayanlarsa, doğanlardan daha asudedir.”
**
Hakk yolunda yürüyenler için, cehennemi düşünerek, ilahî azaptan korkarak ağlamak, cenneti düşünüp neşelenmekten, zevk almaktan daha değerlidir.
Ey temiz kişi! Gülüşler, ağlayışların arkasına gizlenmiştir. Görmez misin? Defineyi viranelerde, harabelerde ararlar.
Bir huzur ve doygunluk dünyası bulmuş yine deliler.)
Harputlu Hayrî
**
Şâd olsun gönlümüz gamdan kurtulsun
Gam yerine zevk u mahabbet dolsun
Senin âşıkların ağlarken gülsün
Girdâb-ı gamdayım yetiş yâ Ali
Lütfundan yolumuz eyle küşâde
Bu kulların gamdan olsun âzâde
Deryâ-yi hayrette gönül üftâde
Girdâb-ı gamdayım yetiş yâ Ali
Hilmi Dedebaba
**
Menzil-i aşka eren sıdk ile ehl-i hâle
Gam u ş”âd”i-i felek olsa da bir olmasa da
Hilmi Dedebaba
**
Nakd-i ömri gama virdim sana cân borcum var
Benden ey merg alacagun senün ikrarumdur
(Ey ölüm! Sana can borcum var. Ben ömür nakdimi sevgilinin gamına verdim. Sana sözümden başka verecek bir şeyim kalmadı.)
Emrî
**
Dilâ gam çekme çâh-ı gabgab-ı cânânda kalmazsın
Virüp la‘line cân borcın çıkar zindânda kalmazsın
Nev’î-zâde Atâyî
**
Nerde bir gam yârsuz kalsa benümle yâr olur
Bir belâ kim sâhibin bulmaz baña gam-hâr olur
İstesem bir çâre, biñ nâ-çârlık yüz gösterür
Vüs’at istersem geñiş dünyâ başuma dar olur
Nev’î
**
Tîr-i gamla sînede kim yâre açıldı
Saklayamadı zahmını dil yâre açıldı
(Sevgilinin gönle gönderdiği bu gam okları sinede yaralar açar. Âşık bu yaralardan sızan sırları sevgiliden saklayamaz.)
Şeyhülislam Yahya
**
Baġlanma iy göñül ġama aldanma şâdîye
Bildük bunı ki lâzım imiş çarha inkılâb
(Ey gönül, gama bağlanma, sevinçli hallere de aldanma! (Zîra) feleğe değişiklik lazım olduğunu bildik.)
**
Ehlen ve sehlen ey gam-ı kalb-i perişân merhabâ
(Hoş geldin ey perişan kalbimin hüznü, hoş geldin.)
Nev’î
**
Gam zamanında görünmez hiç yârân-ı safâ
(Kötü günde görünmez hiç, iyi gün dostları.)
Bursalı Edibî
**
Verdik dil ü cân ile rızâ hükm-i kazâya
Gam çekmeziz uğrarsak eğer derd ü belâya
(Can u gönülden razı olduk kaderin hükmüne,
Üzülmeyiz, düşersek eğer belaya, derde.)
Rûhî-i Bağdâdî
**
Kufl-ı gam olmaz küşâde diye etme fikir geç
(Gam kilidi açılmaz diye düşünme, geç.)
Hüsâmî
**
Herkes cihânda kudreti miktârı gam çeker
Ey dert-mend-i gam-zede şükreyle hâline
(Herkes dünyada gücünce acı çeker,
Ey acı çeken dertli, şükreyle hâline.)
Yenişehirli Belîğ
**
Bezm-i nûş-â-nûşta gam bir taraf mey bir taraf
Sâkîyâ gam kande âlem bir taraf mey bir taraf
(Döne döne içilen mecliste gam bir taraf, şarap bir taraf,
Ey saki, gam şöyle dursun; dünya bir taraf, şarap bir taraf.)
Ziyâ Paşa
**
Çekme gam dest-gîrdir Allah
(Üzülme, elinden tutacaktır Allah.)
Şeyh Gâlib
***
Peyâm-ı yâr elbet tâzeler derd ü gam-ı hicri
(Sevgilinin haberi, elbet yeniler ayrılık acı ve derdini.)
Ahmed Cevdet Paşa
**
Serdâr-ı dehr olursa da baş eğme câhile
Ey milk-i gamda bî-ser ü sâmân başım
(Dünyaya sultan da olsa baş eğme bilgisize,
Ey gam mülkünde perişan ve yoksul başım.)
Hayretî
**
Tabîbin aczini gördüm ilâc-ı derd-i sevdâdan
Belâ-yı aşka düştüm renciş-i gamdan devâ buldum
(Hekimin aczini gördüm sevda derdinin ilacında,
Aşk belâsına düştüm, gam eziyetinden kurtuldum.)
Hersekli Ârif Hikmet
**
Gamın fâş eyleme a’dâyı dil-şâd olmasın dersen
(Üzüntünü belli etme, düşman sevinmesin dersen.)
Üsküdarlı Süleymân Bey
**
Neşve tahsîl ettiğin sâgar da senden gamlıdır
Bir dokun bin âh dinle kâse-i fagfûrdan
(Neşe aldığın kadeh de senden gamlıdır,
Bir dokun, bin ah dinle porselen kadehten.)
Âlî (Ali Efendi)
**
Gam çekme câm-ı mergi yeksân sunar zamâne
Ol zehri Cem de içmiş gerdûn-ı dûn elinden
(Üzülme, ecel şerbetini eşit sunar zaman,
O zehri Cem de içmiş alçak felek elinden.)
Keçecizâde İzzet Mollâ
**
Çalış gam-gînleri şâd etmeye şâd olmak istersen
Sevindir kalb-i nâsı gamdan âzâd olmak istersen
(Çalış gamlıları mutlu etmeye, mutlu olmak istersen,
Sevindir insanları, gamdan kurtulmak istersen.)
Es’ad Muhlis Paşa
**
Ahmed’in aybı güzeller sevmek ise gam değil
Yârsız kalmış cihânda aybsız yâr isteyen
(Ahmed’in kusuru güzeller sevmekse gam değil,
Dostsuz kalmış dünyada kusursuz dost isteyen.)
Ahmed Paşa
**
Âlemde gam kişiye dem-â-dem gelir gider
Âdem mi var ki âlemde hurrem gelir gider
(Dünyada keder kişiye an be an gelir gider,
İnsan mı var ki dünyada sevinçli gelir gider.)
İbn Kemâl
**
Kalenderân-ı hakîkî odur ki fânîde
Ne kayd-ı ser ne gam u derd-i mâ-sivâya düşer
(Gerçek gönül eri odur ki, yalan dünyada
Ne can korkusuna ne dünya dert ve gamına düşer.)
Enderunlu Vâsıf
**
Zemîn handân olur mu girye-perdâz olmadan eflâk
Gam-i âlem kibâr-ı âlemin gamsızlığındandır
(Yer güler mi gözyaşı dökmeden gökler?
Halkın gamı, büyüklerin gamsızlığındandır.)
Yenişehirli Avnî
**
Cefâdan yüz çevirmez derd ü gamdan lezzet almıştır
Benim dîvâne gönlüm çok belâdan erte kalmıştır
(Sıkıntıdan kaçmaz, dert ve gamdan tat almıştır,
Benim deli gönlüm, kaç beladan geriye kalmıştır.)
Zuhûrî
**
Öldüğümden gam yemem sandık-ı sînem korkaram
Hâk içinde çâk olup râz-ı nihânım söylenir
(Öleceğim için üzülmem, göğsüm, korkarım,
Toprakta yarılır, gizli sırlarım ortaya saçılır.)
Nev’î
**
Kande bir gam yârsız kalsa benimle yâr olur
Bir belâ kim sahibin bulmaz bana gam-hâr olur
(Nerde bir gam dostsuz kalsa, benimle dost olur,
Bir bela ki sahibin bulmaz, bana gam kaynağı olur.)
Nev’î (Malkaralı Yahyâ)
**
Güç neşâtın kademin kalbe alıştırmaktır
Yoksa gam her ne zamân isterse hâzır bulunur
(Zor olan sevincin gelişine kalbi alıştırmaktır,
Yoksa gam her ne zaman isterse hazır bulunur.)
Nâbî
**
Devr elinden Bâkiyâ gam çekme âlem böyledir
Gül esîr-i hâr ü has bülbül giriftâr-ı kafes
(İniş-çıkışlardan ey Bâkî, üzülme, dünya böyledir,
Gül çalı çırpı elinde esir, bülbül kafese kapatılmıştır.)
Bâkî
**
Safâ-yı hâtıra yer yok dil-i nâçize gam dolmuş
(Neşeye yer yok, zavallı gönle keder dolmuş.)
Lâ Edrî
**
Ceyş-i gamdan kande etsin ilticâ ehl-i niyâz
Kal’a-i himmette Nâbî burc ü bârû kalmamış
(Gam askerinden nereye sığınsın muhtaçlar,
İyilik kalesinde, Nâbî, ne sur, ne siper kalmış.)
Nâbî
**
Aşka düştün bana derken gam ü mihnet ne imiş
Sen de gör çâşnî-i câm-ı mahabbet ne imiş
(Aşka düştün, bana derken gam ve keder neymiş,
Sen de gör şimdi aşk şarabının tadı neymiş.)
Nâbî
**
Savm-ı hicr ile dönersen ger hilâle, gam yeme
İrişürsin âkıbet ıyd-i visâle, gam yeme
Rûze-i hicrânı hôş tut ıyd-i vasl-i yâr içün
Kıl tahammül ey gönül savm-ı visâle, gam yeme
Nebî
**
Şadi-i mahabbet de bizim gam da bizimdir
Mecruh-ı diliz yare de merhem de bizimdir
Açılmada yok minnetimiz mihr ü nesime
Gülzar-ı gamız gonce de şebnem de bizimdir
Nâ’ilî
**
Mecnûn-ı gam mahabbet-i ‘ışkuñ neden bilür
Bu bir belâ durur, bunı şâhum çeken bilür
İshâk
**
Yazdılarsa cürm-i bisyârum Kirâmen Kâtibîn
Gam degül âh-ı nedâmet ol dahı defterdedür
Beheşti Ramazan
**
Gözüm yaşından özge elde `âlemde nükûdum yok
Ne gam mâl u menâlüm yog ise bârî hasûdum yok
Mostarlı Ziyâ
**
Hicri ara ârâm u karârım yoktur
Vaslıga yiterge ihtiyârım yoktur
Kimge açayın râz ki yok mahrem-i râz
Gam kimge diyin ki gam-güsârım yoktur
(Ömrün en güzel vakitleri geçti,
Çölde esip giden bir yel gibi..
Gam yemedim iki günlük dünya için,
Biri gelmemiş, diğeri geçip gitmiş olan.)
Baba Efdal-i Kaşani
**
Resîd müjde ki eyyâm-i gam nehâhed mând
Çunân nemând çunîn nîz hem nehâhed mând
(Müjde geldi: Gam günleri geçecek. Öyle kalmadı, böyle de sürmeyecek.)
Hâfız-ı Şirâzî
**
Âlemde gam kişiye demâdem gelür gider
Âdem mi var ki âleme hürrem gelür gider
Âdem Dede
**
Tâli[h]i yâr olanın yâr sarar yarasını
Tali[h]i yâr olmayanın gam ……sını
Keçecizâde İzzet Molla
**
Arz-ı hâl etmez dil-i gam-dîdemiz dildâre de
Etmesin muhtâc Rabbim yâre de ağyâre de
Süleyman Nazif
**
Etme gönül tefekkür, gam seni igfâl eder
Men âmene bi’l-kader emine mine’l-keder
Mecnûn ki belâ deştini geşt etti serâser
Gam-hâneme geldi dedi hâlin ne birâder
(Mecnun, Leyla aşkına bela çölünü baştan başa dolaştı. Sonra benim gam evime uğrayıp hayretinden “Bu halin ne birader!” demekten kendini alamadı.)
Âşık Çelebi
**
Beden bîmâr ü cân bî-zâr ü dil gam-hârdır sensiz
(Beden hasta, can bezgin, gönül üzgündür sensiz.)
Hâkim
**
Bir lebi gonca yüzü gülzâr dersen işte sen
Hâr-ı gâmda andelib-i zâr dersen işte ben
(Dudağı gül goncası, yüzü gül bahçesi bir güzel görmek isteyen sana baksın
Bağrına gam dikeni saplanmış, feryad eden bülbül görmek isteyen bana baksın!)
Bâkî
**
Mihnet ü derd ü belâ vü gussa vü endûh u gam
Şeş cihetden cana oldılar havale n ’eyleyem
(Eziyet, dert, belâ, sıkıntı, keder ve gam. Altı yönden canıma saldırdüar, ne yapayım?)
Selîkî
**
Gelıcek gam mülkine cân kar şu çıkar
Nasıl izzet itmesün memleket sultânıdur
(Gönül mülküne gam geleceği zaman, can onu karşılamaya çıkar,
Nasıl kıymet vermesin ki, memleket sultanıdır.)
Bâkî
**
Gezdik bu zîr-i kubbe-i eflâki her taraf
Vîrân-serâ-yı dil gibi gam-hâne görmedik
(Bu gökkubbe altında ki her tarafı gezdik,
Bu virane gönlümüz gibi bir gam evi görmedik.)
Garibi
**
Avniyâ gerçi ölüm dünyede müşkil işdir
Gamze-i dilber ile biz anı âsân ederiz.
(Ey Avnî, dünyada ölüm gerçi müşkil bir iştir;
Sevgilinin bakışı ve biz onu kolay ederiz.)
Avnî
**
Ger günahım Kuh-i Kaf olsa ne gam yâ Celil
Rahmetin bahrine nisbet ennehû şey’un kalîl.
(Günahım kaf dağı kadar olsa ne gam ey Allah’ım! Senin rahmet denizine göre, Kaf Dağı büyüklüğündeki günah küçük bir şeydir.)
Lâedri
**
Temim aşk âteşi yaksa gam ü derde günah olmaz
Mahabbet şehridür bunda vezîr ü pâdişâh olmaz.
(Aşk, tenimi yaksa, gam ve derde günah olmaz.
Bu, muhabbet şehridir; burada vezir ve padişah bulunmaz.)
Hayalî Beg
**
Gelicek gam mülkine cân kar şu çıkar
Nasıl izzet ıtmesün memleket sultânıdur.
(Gam, kendi ülkesi olan gönüle geldiği zaman, can karşı çıkar. Can nasd saygı göstermesin ki, o (gam) , bir memleket sultanıdır.)
Necâtî
**
Mürûr-i vâde-i yâre inanma sen Ahmed
Gama inan inanırsan ki eski yârindir.
(Ey Ahmet! Sevgilinin verdiği söze sakın inanma. İnanırsan gama inan ki, o, senin eski dostundur; vefasızlık etmez.)
Ahmed Paşa
**
Esîr-i fürkatüz itdük visâl-i yâra heves
Garık-i bahr-i gamuz eyledük kenâra heves
(Ayrılığın esiriyiz, sevgiliye kavuşmaya heves ettik,
Gam denizinde boğulduk, sahile heves ettik.)
Kâtib-Zâde Sâkıb
**
Gamzedeyim deva bulmam, garibim bir yuva kurmam.
Kaderimdir hep çektiğim, inlerim hiç reha bulmam.
Elem beni terketmiyor , hiç de fasıla vermiyor.
Nihayetsiz bu takibe doğrusu takat yetmiyor .
Tatyos Efendi
‘Gamzedeyim Deva Bulmam’, Tatyos Efendi bu eserin sözlerini yazdıktan 1 ay sonra vefat eder, dediği gibi yuva kuramadan göçüp gider bu diyardan, ince hastalığa yakalanır, aşık olur ve sonun başlangıcı olan hikayesi böyle başlar. Tatyos Efendi gün geçtikçe içine kapanır, meyhanelerde onun bestesi çalarken o yalnız başına susmayı tercih etmektedir. Dönemin meşhur yazarı aynı zamanda yakın dostu Ahmet Rasim meraklanır, halinin iyi olmadığı haberini alır, yanına gider derdiğini öğrenmeye çalışır. Tatyos Efendi anlatmaz derdini fakat bestesinden bellidir, bir ahuya tutulmuştur. Dili çözülür Tatyos Efendi’nin şöyle der ; ‘Bir dilberin gamına düştüm, gamzesine düştüm ,tek gerçek onun gamzesidir,kan çanağı gibidir,gören gördüm diye ölür,görmeyen pişmanlıktan ölür.’ (Buraya bir not düşmek isterim Tatyos Efendi şarkıda gamzedeyim derken derbeder, sürekli sıkıntı yaşayan anlamında kullanmıştır kelimeyi, bizim aklımıza yanakta oluşan çukur anlamındaki gamze gelsede.)
Ahmet Rasim Efendi bakıyor dostu körkütük aşık;’Gidelim konuşalım, sanatkar adamsın bestelerin dillerde, hele ki bu son şarkının kendisine yazıldığını duysa o da seni sever belki, evlenirsiniz mesut olursunuz.’ diyerek dostunu cesaretlendirmeye çalışır fakat Tatyos Efendi uzaktan sevmenin, platonik aşkın, karşılıksız sevmenin cazibesine kapılmıştır. Tatyos Efendi;’Benim gibi çulsuz, yalnız, unutulmuş bir bestekarı kim sevsin,bugüne kadar kim sevdi.’ diye dertlenirken meyhaneye dönemin külhanbeylerinden Arap Abdullah gelir, rica eder gamzedeyim şarkısını Tatyos Efendinin ağzından duymak ister, okur meyhanedekiler kendilerinden geçer, Ahmet Rasim Efendi ortak dostlarının derdini Arap Abdullah’la paylaşır.
Tatyos Efendi şöyle anlatır durumunu; Kim olduğunu bilmiyorum ama evini biliyorum diyor her gece eve giderken görüyorum onu o da beni görüyor. Bu sözlerden sonra Arap Abdullah şaşkın bir şekilde karşılık veriyor; Orada kimse oturmaz, oranın ışıkları yanmaz, yıllar önce Madam Bella diye birisi orada bir meyhane işletirdi şimdi yok öldü, gitti der. Tatyos Efendi inanmaz söylenenlere; ’Gidelim bakalım ,sizde göreceksiniz orada biri var,her gece beni bekliyor bende ona tutuldum’. Bu sözlerin üzerine gidip bakarlar, Tatyos Efendi bakın orada işte görmüyor musunuz der fakat yanındaki ne Ahmet Rasim Efendi ne de Arap Abdullah kimseyi göremez. Aslında bir hayale aşık olmuştur Tatyos Efendi, konuyla alakalı farklı rivayetlerde vardır, inanılması güç, önümüzdeki günlerde kağıda dökeriz onları da, fakat gerçek olan Tatyos Efendinin yaşadıklarıdır, hissettikleri ve kağıda döktükleridir. Bazı duyguları hissederek yaşarsanız karşınızda ki bir hayal bile olsa, gerçek bile olmasa, siz onu gerçek bir hale getirebilirsiniz ve yüzlerce sene yaşatabilirsiniz. Herkesin hikayesi kendi yüreğinde başlar, kendi yüreğinde biter…
Ahmet Rasim Efendi eseri şöyle özetlemiştir; Gamzedeyim şarkısı Tatyos’un ömrünün hasılasıdır, yani neticesidir.”Koca bir ömürü bir şarkıya sığdırmak …
Üzüntü ve sevince bakma, zevke bak Muhlis, dünyadır bu.)
Es’ad Muhlis Paşa
**
Merhûn-ı gam-i hasret olan hâtır açılmaz
Medyûn olan âdemde şetâret bulunur mu
(Özlem acısına tutsak gönül açılmaz,
Borçlu olan insanda neşe bulunur mu?)
Fâruk
**
Biz ki dilden emel ü râhatı dûr eylemişiz
Çekilip kûşe-i gam-gâha huzûr eylemişiz
(Biz ki gönülden istek ve rahatı uzak eylemişiz,
Çekilip gam köşesine, huzur eylemişiz.)
Halil Fâiz Efendi
**
Sana, gamına ortak bir yar olduğu ümidini verenin sözü yalandır. Sakın bu yalana kanma! O, seni kandırmak için dil dökmededir, sevinç gününde, iyilik ve varlıklı gününde bütün cihan senin dostundur. Fakat, gam gecesinin dostu pek azdır.
**
Gönlüm, gamınla her gün biraz daha sızlıyor, biraz daha inliyor… Sevgilim, merhametsiz kalbim, her gün benden biraz daha bıkıyor… Gamından biz vazgeçtik, ama gamın bizden vazgeçmedi. Gerçekten de, gamın senden daha vefalı imiş.
**
Dervişlikle aşıklık bir arada olursa sultanlıktır. Aşkın gamı, gam değil çok kıymetli bir hazinedir. Fakat bu hazine gizlidir. Ben gönül evini kendi elimle yıktım, viran ettim. Çünkü definenin viranede saklı olduğunu bildim.
**
Vefasız gönül, gamlara batsın, mateme girsin. Kimde vefa yoksa, o kişi dünyada yok olsun. Yaşamasın daha iyi. Gördün ya, beni dünyada gamdan başka kimse hatırlamıyor, bu vefasız dünyada benim en vefalı dostum gamdır. O gama çok çok aferin!
**
İnsana gam acı gelir fakat, aşk gamı şeker gibi tatlıdır! Artık bundan sonra aşk gamına, gam gözüyle bakma!
Aşk gamı, aşığın gönlünden bir an için olsun çıkıp gidince, gönül evi mezara döner; evde bulunanların hepsi de mahzun olurlar, üzülürler!
**
Dün, hayalin bana geldi de; “Gam yeme, üzülme!” dedi. “Ey derdi bana deva olan sevgili; ben, gam yemiyorum!” dedim!
Dedi ki: “Ben, gamı sana gölge yaptım; iki dünyayı da senin emrine verdim! Ama, eğer sen bana kavuşmak istiyorsan, ikisinden de vazgeç; hem dünya nimetlerini, ahiretteki cenneti bırak, hem de gamlara, kederlere dal!”
**
Yine gam askerleri toplanıyor; bana saldıracaklar! Fakat ben, gam ordusundan ürkmüyorum; benim bölük bölük aşk ordularım o kadar çok ki, göklere dayanmış!
**
Ey gam; yürü git! İlahî aşkla mest olmuş kişilerle senin işin yok! Kimi ayık bulursan, onu hırpala, onun başına bela ol!
Mest olmuş kişiler, düşüncelerden, gamlardan kendilerini kurtarmışlardır! sen git de, düşüncelerden, gamlardan kendilerini kurtaramayanları yakala, sıkıştır!
**
Yay gibi gam oklarını başıma yağdırma; kalkanı olmayana niçin oklar atarsın?
Paran olsa da, olmasa da gamdan yakanı kurtaramıyorsun. Hem yaralı, hem gamlı olmadansa, elbette paran varken gamlı olman iyidir.
**
Biz gam yemeyiz. Bunu kim görmüştür? Sen yük çekesin de o ah desin.
Gamdan kaç, padişahın bulunduğu tarafa git! îğreti evden çık, orada oturma.!
**
Kederlere kapılmıştın, gamlara av olmuştun, yardımcın yoktu. Perişan bir halde idin. Hakk’a ulaştın da kederlerden kurtuldun, güç kuvvet sahibi oldun.
**
Neden bir düşünceye takıldın, çaresiz kaldın? Kendi içine kapandın, gamlara battın?
**
Sana can şarabı içirsem de artık gam yeme; kedere kapılma! Gamın da yeri mi? Artık her neşeli kişiden rehin olarak neşe al!
**
Gamdan, ızdıraptan daha tatlı bir şey olamaz!
**
Eğer gam elçisi sana gelirse, tanıdık bir dost gibi karşıla, onu kucakla! Zaten o, sana yabancı değildir; onunla aşinalığın vardır!
Sevgiliden gelen cefaya karşı sakın suratını asma! Onu, neşe ile karşıla; ona “Merhaba, hoş geldin!” de!
Onu güler yüzle, tatlı sözlerle karşıla da, gönül alıcı o eşsiz varlık, hoşa gitmeyen çarşafını üstünden atsın ve güzelliği ortaya çıksın!
Gam çarşafına bürünerek gelmiş olan o dilberin çarşafının ucundan sıkıca tut ve asla bırakma! Onun çarşafının kirliliğine bakma; içindeki dilber çok güzeldir, çok tatlıdır, pek de vefalıdır!
Bu yüzdendir ki, bu mahallede, en çok kadına düşkün olan benim! Böylece ben, her güzel yüzlünün çarşafını çeker dururum!
Güzellerin hepsi de, çirkin görünsünler diye, kirli, biçimsiz çarşaflara bürünerek karşımıza çıkmışlardır! O çarşafın içinde korkunç bir varlık, bir ejderha varmış hissini vermek istemişlerdir!
Gam belası, beni, korkmuş, endişeye kapılmış olarak değil, gülerek görür! Ben, neşe kılığına girerek gelen derdi davet etmem; aksine, dert kılığında gelen devayı çağırırım!
Şunu iyi biliniz ki; gamdan, ızdıraptan daha tatlı, daha mübarek bir şey olamaz; karşılığı sonsuzdur!
**,
Ölüp gidenler (bu dünyaya gözlerini kapayıp da manen öteki alemi görmeye başlayınca) derler ki: “Boş yere ne olmayacak gamlar yemişiz, üzülüp durmuşuz! Ömrümüz, çeşitli vesveselerle geçti gitti!
Coşan, dalgalanan, köpürüp duran denizi hayranlıkla seyrediyor, neşeleniyor, el çırpıyorsun! Seni neşelendiren köpükler, onun denizinin köpükleridir! Bu yüzden, onun neşesine ne gam gelir, ne keder!
**
Ayrılık gamınla inleyerek, sızlanarak ağlayıp durmadayım! Ama sen, benim çektiğim ızdırabı çekme; sen, şad ol, neşeli ol! Bana gamlar, kederler verdiğin için sana darılmadım; yine de seni bekliyorum; sen, şad ol, neşeli ol!
**
Bu kadar kedere kapılma, bu kadar çok gam yeme! Ne zamana kadar böyle yaslara gömüleceksin? Sen, acılar çekmeye, yaslara gömülmeye layık değilsin! Bizim sana bağışladığımız o sevgiyi kaybetmedinse, gamı kederi bırak da, bizimle beraber ol, bizimle aynı renge boyan!
**
Gam neşenin gölgesidir. Gam neşeyi kovalar. Onun arkasından koşar durur. Aklını başına al da kahkahalarla gülmeyi, fazla neşeli olmayı bırak! çünkü neşe ile gam birbirinden hiç aynlmazlar.
**
• Altın gibi çok değerli olan varlığını şu manevî zevk ve safaya ver! Gama, kedere verme! Zevke ve safaya layık olmayan altının toprak başına!
**
Ben bu dünyada dost olarak yalnız seni seçtim. Böyle olmakla beraber, sen benim kederlere kapılmamı, gamlara düşmemi uygun bulur musun?
Gönlüm kalem gibi senin avucunda, parmaklarının arasında, neşelerim de senden gelmede, hüzünlerim, gamlarım da sendendir.
**
Sen verdiğin için, senden geldiği için ben gamı çok seviyorum, daha çok gamlanmak istiyorum. Fakat gamın kıskanıyor da, bana daha çok gam gelmesine müsaade etmiyor. Sevdan da beni bırakmıyor ki, bedenimin aslına döneyim, balçık haline geleyim.
Yalnız ben değil, senin gamını herkes sever. Çünkü bütün dünyanın cezalarını senin gamın diri tutar. Fakat ben senin verdiğin gamı başkaları ile paylaşrnak istemiyorum. Senin bütün gamını tek başıma çekmek istiyorum.
**
Kalpleri kırılmış, gamlara düşmüş kişilere dost olalım. Onların gamlarını paylaşalım. Hor görülenleri, toprağa düşenleri, ayak altında ezilenleri gül bahçesi haline getirelim. Biz, dünyaya bunun için gelmişiz.
**
Aşkın gamı, önünde sonunda beni çeke çeke götürecek. iyisi mi, ben şimdi kendiliğimden gideyim.
**
Ey boş yere kendini gamlara kaptıran, elde edemediği dünya malı için üzülüp duran gafil! Kur’an’ı aç da; “Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler!” ayetini oku!
**
• Sen, gamlar içinde bulunduğun halde neşeli ol; vefasız olan, vefa nedir bilmeyen şu dünyada, sen vefalı ol!
**
Sende bulunan hoşluk, güzellik seni bırakıp gidince, sakın gam yeme, kederlenme! İyi bil ki, seni bırakıp giden şey, bir başka şekle bürünerek yine sana gelir!
**
Ey nurlar saçan sabahımız! Gamlı ve kederli olduğumuz zamanlarda gönlümüzdeki gam dumanlarını dağıt, bize şevk ver, neşe lutfet. Tali’imizin karanlık gecesinde; bir gündüz, görülmemiş, işitilmemiş, şaşılacak bir gündüz meydana getir.
**
Ey söylenmemiş, gönülde kalmış gam, ey uyuşmuş akıl defolun gidin!
**
Gece, geçip gitti, sabah şarabının içilme zamanı geldi. Gam defolup gitti, neşeler, feyizler yüz gösterdi. Mutluluk güneşi doğdu. Parıl parıl parlamaya başladı. Ben bütün zamanların böyle olmasını dilerim.
**
Haydi bu kederlerle, gamlarla dolu olan bu alemi bırakın da, bu alemin ötesine doğru yola düşün!
**
Şunu iyi bil ki, gamın, kederin arkasında neşe vardır. Neşenin arkasında da gam ve keder pusudadır.
**
Gönlündeki gamları sil süpür! Orası tertemiz olsun! Çünkü gönül dostun hayalinin evidir.
**
Ney sesini dinle! Aslında o ses ney’in değildir. Ona üfleyenin duygularının ney’den duyulan nağmeleridir. Sen aşk şarabını içmeğe bak! Gam kendi derdine düşmüş, çırpınıp duruyor.
**
Ey gönül! Hakk’tan gelen gamı, kederi bir lütuf olarak bil de, ondan yüz çevirme! Onun içine gir! Çünkü sabır sıkıntının anahtarıdır. Onun gönülde açtığı yaraya katılan ki merhemi yüz göstersin! Şunu aklından çıkarma ki sabır, ızdırabın, acının anahtarıdır.
**
Aşk insana en güzel arkadaştır. En iyi dosttur. Onun sevgisinin içine gir; elinde ateş bile olsa gam yeme!
**
Geceleyin uyumak bir çeşit ölümdür. Sabahleyin uyanmak ölümden sonra dirilip yaşayışa kavuşmaktır. Ey gam, beni öldür! Ben Hz. Hüseyin’im, sen ise Yezid’sin!
**
Nefsanî arzulardan temizlenmiş gönle, elem, keder, gam, gussa giremez. Dünya gamları onun neşesini artırır.
**
Derken gönüle hatiften, ötelerden bir ses geldi. “Sevdiğinin adını an, ey inatçı şaşkın, korkma, adını an, gam yeme; kimseden çekinme!
**
Gönüle bir hırsız gibi girerek bütün gece orada gizlenen gam, sevgilinin, vuslat polisinin eline düştü de darağacına çekildi.
**
Senin sevgi darağacına asılan “Hallac-ı Mansur”un gönlü, başına gelen büyük belalardan, felaketlerden gam yemez, gam yemez!
**
Bütün dünya, gamın elinde esirdir, zebündur. Bilmiyorum ki, neden herkese doğru giden gam, beni görünce, onu özlediğim halde bana gelmiyor, benden kaçıp gidiyor?
Gam, benden o kadar korkuyor ki, ben göklere yükselsem, beni orada görünce o aşağılara, yeryüzüne kaçıyor. Ben aşağılara inince, bu defa o göklere yükseliyor.
Susayım artık, belki gam, kaçmayı bırakır da gelir, benimle savaşa girer. Hayır, yanlış söyledim, gam, zaten söylemeyenden, şikayet etmeyenden kaçar.
**
Ölüm günümde tabutum götürülürken, bende, bu dünyanın derdi, gamı var, dünyadan ayrıldığıma üzülüyorum sanma, bu çeşit şüpheye düşme!
Sakın, öldüğüm için bana ağlama; “Yazık oldu, yazık oldu!” deme. Eğer nefse uyup Şeytan’ın tuzağına düşersem, işte hayıflanmanın sırası o zamandır!
Cenazemi görünce; “Ayrılık, ayrılık!” deme! O vakit, benim ayrılık vaktim değil, “buluşma, kavuşma” vaktimdir!
Beni toprağın kucağına verdikleri zaman sakın; “Veda, veda!” deme! Çünkü mezar, öteki alemin, cennetler mekanının perdesidir!
**
Ey gam; ne kadar da aptallaşmışsın! Neden bana, kapıma düştüğünü söylemezsin de, kapımdan içeri girmeye çalışırsın!
Ey gam! Sonunda, senin ateşinden kurtulacağım da, cana canlar katan sevgiliye teslim olacağım!
Mevlâna Celâleddîn
Divân-ı Kebîr
**
مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ “Kadere imân eden gam ve hüzünden emin olur..”
O halde her sabaha ve akşama girdiğinde, ‘Allah’ım! gam ve kederden sana sığınırım. Acizlik ve tembellikten sana sığınırım. Korkaklık ve cimrilikten sana sığınırım. Borç altında ezilmekten ve düşmanların bana galebesinden sana sığınırım. ‘ de!”
**
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Bir Müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken dahi batsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.”
**
“Allah, devamlı istiğfar edenin, her (dünyevî) üzüntüsünü sevince dönüştürür. Her zorluktan çıkış yolu verir. Ummadığı yerden ona rızık kapıları açar.” (Ebû Dâvud)
Rasûlullah’a böyle bir üzüntü geldiğinde nasıl davrandığını da biliyoruz: “Bir iş, kendisini üzdüğünde, Rasûlullah namaz kılmaya sığınırdı.”(Müsned) “Üzüntü ve kederi artan bol bol ‘lâ havle velâ kuvvete illâ billâh = Allah’ın dışında güç ve kuvvet kaynağı yoktur’ desin.”(Buhârî) Ve, hâlâ geçmeyen ciddî bir dünyevî üzüntü varsa, onun da ilacını belirten bir tavsiyesi: “Cihad yapın. Çünkü o, cennet kapılarından biridir. Allah onunla nefislerden üzüntü, gam ve kederi uzaklaştırır.” (Taberânî)
Kalmak -evet!- Ve kendi hüznünü akşamları Terkedilmiş kuyulara bırakmak, Kendi acının feryadını Fırtınanın kükreyişine koyvermek, Yerinde duramayan ruhunun inleyişini Yağmurun gürültüsüne katmak. Kalmak evet kalmak Seyre koyulmak evet seyre koyulmak Yalanı: Riyayı kimsenin gizlemediği şehirde Ömür ne şâhâne geçiyor Ve hemşehrilerimin sadâkati yalnızca bunda
Ahmed Şâmlu
Artık yer yok Kalbin hüzünle dolu Sıcak mavi rengini yitirdi senin göklerin.
Ve tepenin üzerinden, Çırpınır birden Acılı ve yanık seslenmek ister yüreğinin derinliğinden, Gelip geçen kuşların, anlamını bilmediği. İşte o zaman içindeki acılarla sarhoş Kendini ateşin heybetine atar Sert bir rüzgar üfler; yanmış mıdır kuş? Biriktirmiş midir gövdesinin külünü? Külünün kalbinden doğar artık onun yavruları.
Efsane: evet, evet Kararsız bir aşığın hikâyesiyim. Ümitsiz, ıstırap dolu Üzüntüden gece ayakta kalan Yıllarca keder ve inzivada yaşayan.
Korku dolu bir aşığın hikâyesiyim Sahra devi gibi korkunçsam, Ve eğer beni ihtiyar köylü bir kadın İnsanların kaçtığı bir dev gibi görüyorsa, Cihanın ıstırabının oğluyumdur da ondan
Böyle korkunç bir sonbaharda Çiçek açamama korkusuyla erguvan, Yiten ümitlerinden yorgun düşer Ümit dolu tebessümüyle tomurcuk verir o, baharda Çiçek açar
“Hiç doğmamış olmayı dilerdim”. Bu cümle terapi odasının orta yerine mıhlanıyor, doktoru hareketsiz, hastayı geleceksiz bırakarak havada asılı kalıyor. Mazinin derin dehlizlerinden yolunu bulmuş bir uğultu, yaşayan her şeyi donduruyor. O, orada kaldığı sürece kımıldayacak bir boşluk bırakmıyor bize, nereye kıpraşsak orada bir heyula gibi yolumuzu kesiyor. Kimi insanlar hayat boyu bir yük taşıyorlar sırtlarında, onu yitirmeye kıyamıyor, denklerini çözüp yeniden bağlayarak bir ömrü tüketiyorlar. “Yorgunum o halde varım, bir yüküm var o halde varım”. Nicedir buraya geliyor, ama galiba bir tavsiye almaktan çok kendi sesinin bu odada nasıl yankılandığını duymak istiyor. Beni kendi acısına tanık tutmak için karşımda oturuyor ve ne konuşursak konuşalım, başladığımız yere geri dönüyoruz. Kısa süreliğine içine alıyor sesimi, ne ki mazinin feryatları kısa sürede bu sesi de boğuyor ve ona yaşadığı her şeyin, kocaman bir mağlubiyete dönüştüğünü haykırıyor. Onca acının yüküyle kamburlaşmış bir beden, ama onları salıvermeye de kıyamıyor. Kendisini onlardan geçirerek tanımlayabiliyor sadece, kıblesi kendi mağduriyeti. Ruhun yaralarından kendilerine bir harita çıkaranlar, işaret yıldızı olarak sadece o yaraları takip edenler, ne kadar yürürlerse yürüsünler yolları hep uzun ve soğuk bir geceye, çocukluğa çıkar.
Kendimizi nasıl hikaye ediyoruz? Bütün mesele burada düğümleniyor. Zira bizi mutsuz eden şey olayların kendisi değil, bizim onlara verdiğimiz anlam. Onca zorluktan arta kalan bir insanın hikayesini, geçmişin zehirli oklarıyla delik deşik edilmiş bir kazazedenin hikayesi olarak mı okuyacağız, yoksa her şeye rağmen direnmiş, düştüğü yerden kalkmayı bilmiş mukavim bir ruhun hikayesi olarak mı? Kendi hikayemizi nasıl yazdığımız, ıstırapla nasıl baş ettiğimize dair bir fikir veriyor. Yeterince iyi anne babalık görmemiş birinin ömür boyu bu mahrumiyeti bayraklaştırması bir şeydir, bu kişinin kendi çocuklarına doğru bir anne babalık yapabilmek için imkanlarını seferber etmesi bir başka şey. İlkinde hayatı tüketen, diğerinde ise onu onaran bir taraf var. Ne kadar canlıyız? Hayata bir şeyler vermeye ne kadar gayret ediyoruz? Kendimizi ‘korunmaya muhtaç’ bir çocuk olarak hikaye ettiğimizde hayattan hep istemeye hakkımız olduğunu düşünüyor ve ona bir şeyler vermeye yanaşmıyoruz. Canlılık hayata katılmaktır, onunla ve onu oluşturan her şeyle bir alış verişe girmektir. Bizi de içine alabilen bir hayat daha zengindir, tıpkı hayatı içimize aldığımızda bizim zenginleştiğimiz gibi. “Her türlü keder” diyor Karen Blixen, “bir hikayeye dönüştürüldüğünde veya bir hikaye anlatabildiğinde, tahammül edilebilir hale gelir”.
Çocukluğun yaralarından özgürleşmenin, zorlukları alt ederek olgunlaşmanın binlerce yolu var. ‘Yaralı çocuk’a saplanıp kalmak bizi gitmekten, gelişmekten alıkoyar. Değişmekten korkarız: Yetersizlik, değersizlik ve reddedilme hisleri ruhumuzu öyle bitap düşürmüştür ki ışıltılı bir geleceğe bir yol bulabileceğimizi aklımıza bile getiremeyiz. Hayat bize o ilk yaraların merceğinden kırılarak ulaşır. Renkler, şekiller, sesler içimize değmeden önce, o merceğin inhiraf süreçlerinden geçer. O ilk acı, ilk örselenme iyileşmediği sürece erişkin hayatımızda kendisini daima tekrar etme eğilimindedir. Acının melankolisi.
Sevgi, zekayı büyüten tek duygudur. İnsan kalbiyle kendisine değecek, onu kendi varlığı içinde doğru bir biçimde görecek, onunla olacak birini arıyor. Sevginin içimize girmesine izin vermemiz gerek. Gözlerinde ışıltıyla bize bakmakta olan kişinin bu sevgisini ne kadar alıyoruz içeri? Onun bizi sevmesine izin verebiliyor muyuz? Bu dünyada insanın uğrayacağı en büyük kötülüklerden biri, kayıtsız kalınmaktır. Görünmez ve duyulmaz olmak. Biri varlığımıza bir yankı, acımıza bir cevap versin isteriz. Bazı yaralar iyileşmez, sadece anlaşılmak ister. Ancak anlaşıldıklarında geçip giderler, hatta başkalarının acılarını ifade edebilmeleri için bir kanal oluşturarak. Vermek almaktır. Bizden esirgenmiş olanı biz başkasından esirgemediğimizde, ıstırap bir armağana dönüşür. Benden esirgenmiş olan beni utandırmasın yeter ki, bu benim kusurum değildi, yaşadıklarım beni daha az insan yapmaz. Tam aksine başkalarına sevgi, anlayış, nezaket ve merhametle yaklaşabilmem için bana bir yol açar. Acı tiryakiliğinden kurtulabilmek için o incinmiş çocuğu iyileştirebilmemiz gerek. Başka insanları, bizim geçmişte karşılanmamış çocuksu ihtiyaçlarımız için zorlamak, insan ilişkilerinde hüsran doğuruyor. Oysa sevmek feragat edebilmekte gizlidir. Benden esirgenmiş olanı kimseden istemiyorum. Sevdiğime yer açmak için, kendi benliğimi geri çekiyorum.
Ruhun yara aldığı her seferinde bir yardım ümidi de vardır. Bu kez bir el uzanacak ve beni buradan çekip çıkaracak. O el uzanmadığında hayal kırıklığı ve güven kaybı büyür. Ama belki de o el çok önceleri bize uzanmıştır da farkında değilizdir. Belki göğsümüzü genişletecek olan yanı başımızdadır.
Daraldığında, sıkıldığında, hiç doğmamış olmayı dilediğinde İnşirah’ı oku.
“İnşirâh” açılmak, genişlemek, sevinmek manalarına gelir. Duhâ sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. 8 (sekiz) âyettir. Bu sûrede Peygamberimizin, çocukluğunda risalete hazırlamak üzere kalbinnin açılıp arıtılmasından söz edilmektedir. Ayrıca, onun getirdiği dindeki kolaylıklara dikkat çekilerek Allah’a şükretmeye teşvik edilmektedir.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla 1. (Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi? 2,3. Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı? 4. Senin şânını yükseltmedik mi? 5. Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. 6. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır. 7. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul. 8. Ancak Rabbine yönel ve yalvar.
Kur’an-ı Kerîm’in doksandördüncü suresi, sekiz ayet, yirmidokuz kelime ve yüzüç harftir. Fasılaları, kâf, elif ve be harfleridir. Sure Mekkî olup “şerh” suresi diye de adlandırılır. “Duha” suresinden sonra inmiştir ve konusu da bu surenin konusuyla yakından ilgilidir. Hatta bazı âlimler bu iki sureyi bir sûre saymıştır.
“Duha” suresi, vahyin birkaç gün kesilmesi ve Resulullah’ın gönlüne bir sıkıntının çökmesi üzerine inmiş gönlüne ferahlık gelmişti. İnşirah suresi bu ferahlığı pekiştirerek şanını yüceltmekte ve ona verdiği nimetleri sıralamaktadır. Surenin meali şöyledir:
“Biz senin göğsünü açmadık mı? Atmadık mı üzerinden yükü? Ki (o ağırlığından) sırtını çatırdatmıştı! Senin şanını yükseltmedik mi? Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. O halde (işlerinden) boş olduğun zaman uğraş (ibadetle meşgul ol) ve Rabbine rağbet et (O’nun rızasını, O’nun sevgisini kazanmağa çalış)”
Bu surede anlatıları şerh-i sadr yani Hz. Peygamberin göğsünün yarılması olayından maksadın ne olduğu tartışılmışsa da genellikle İsra hadisesindeki şerh-i sadr olduğu kabul edilmiştir. Hz. Peygamber bir defa, on yaslarında, bir defa da Mirac öncesinde “göğsün genişletilmesi ameliyesi” ne tabi tutulmuştur. Sure, insanın manevî bakımdan yetişmesinde, kemâle ermesinde büyük önemi olan “İnsan sadrı”na dikkati çekmektedir.
Sûreye ad olan “göğsün genişlemesi (şerh-i sadr)” olayının ilkini Allah Resulu şöyle açıklar: Ebû Hureyre (r.a), Hz. Peygamber’e, ilk peygamberlik belirtisinin ne olduğunu sorar. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle cevap verir: “On yaşlarında iken sahrâya (çöl) çıkmıştım. Başımın üstünde bazı sesler işittim. Bir adam diğerine, “İşte bu o değil mi” diye soruyor, diğeri “evet” diyordu. Bunlar daha önce gördüğüm hiçbir kimseye benzemiyordu. Yürüyerek yanıma geldiler. Birisi kollarımdan tuttu. Hiçbir şey hissetmiyordum. Birisi “yan yatır” dedi. Zorlamadan ve çekmeden beni yatırdılar. Birisi, “göğsünü yar” dedi. Göğsüme çıktı, kan ve acı olmaksızın, göreceğim şekilde göğsümü yardı. “Kin ve hasedi çıkar” dedi. Kan pıhtısı benzeri şeyleri çıkarıp attı. “Şefkat, merhamet ve rahmet doldur” dedi. Çıkardığı şey gümüşe benziyordu. Sonra sağ ayağımın baş parmağını hareket ettirdi ve şöyle dedi: Haydi git ve selâmet bul”. Oradan, küçüklere karşı şefkatli büyüklere karşı merhametli olarak döndüm” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 139; İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’ani’l-Azîm, İstanbul 1985, VIII, 451)
Taşınması Hz. Peygamber’e ağırlık veren yükün sırtından atılması “geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlanmış olması”dır. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulur: “Allah, bu fethi sana, geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamak, üzerine olan nimetini tamamlamak, seni dosdoğru bir yola iletmek ve seni sanlı bir zaferle muzaffer kılmak için ihsan etti” (el-Feth, 48/2-3).
Hz. Peygamber’in şanının yüceltilmesi; kelime-i şehadet, ezan, namazdaki tehiyyât, Allahumma salli ve Allahumma bârik duaları gibi doğrudan O’nunla ilgili dua ve niyazlarda açıkça görülür. Ancak, onun ins ve cinnin peygamberi oluşu, âlemlere rahmet olarak gõnderilmesi, evrensel ve son tevhîd dinini temsil etmesi en büyük şereftir.
Her zorluktan sonra kolaylığın iki defa tekrar edilerek bildirilmesi, müminleri zorlukları göğüslemeye teşvik etmektedir. Her gecenin gündüzü, karanlığın aydınlığı olduğu gibi, zulmün arkasından da adâletin, küfrün ardından İslâm hâkimiyetinin gelmesi umulur. Ancak bu kolaylıklara ulaşmak için yüce Allah’a yönelme ve kulluk gereklidir.