Oğluma

Oğluma

oğlumun gülüşünü duyuyorum hâlâ
evimin eskiyen duvarlarında
kokusunu, geçtiğim tüm denizlerde
saçlarına vuran ışığın gürültüsünü
kalbimin alt güvertesinde

oğlumun büyüyüşünü izliyorum hâlâ
zihnimin gizli odalarında
her birinin içinde bir başka an,
özenle saklanmış zaman
bana bakıyor oradan

rüzgârı durdurmak istediğimiz anlar vardır
inmek, hayatın eski duraklarından birinde
tutunmak, sana uzanan o küçük ele
bakmak özlemle,
dünyayı henüz tanımamış gözlere

kalbimin ışığı! geleceğe yaptığım çağrı
son sevgilim, ömrümün baharı
ben gittikten sonra bile
sımsıkı sarıl, anımsa bu aşkı

Tuğrul Tanyol

Suyun Ayak Sesi

Annemin sessiz geceleri için!

Kaşan şehrindenim
Fena sayılmaz halim,
Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
İğne ucu kadar da zevkim.
Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
Dostlar, akan sudan daha iyi

Ve Allah, burada yakındadır,
Şebboylar arasında, uzun çamın altında

Suyun bilincinde,
Bitkilerin kanununda.

Ben müslümanım.
Kıblem bir kırmızı güldür,
Namazlığım bir pınar,
Mührüm ışıktır,
Ova seccadem.
Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,

Namaz kaybolur taş görünür,
Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
Namaz kılarım ben.
Otların tekbirinden sonra,
Denizdeki dalganın kamedinden sonra
Namaz kılarım.

Kâbem su kıyısında,
Kâbem akasyaların altındadır.
Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
Şehirden şehre gider.

Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.
Kaşan şehrindenim.

İşim resim yapmaktır.
Bazen bir kafes boyar,
Size satarım.
Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
Bu bir hayal, bu bir hayal, …
Biliyorum,
Tuvalim cansızdır,
İyi biliyorum,
Çizdiğim havuz balıksızdır.

Kaşan şehrindenim.
Soyum belki
Hint’de bir bitkiden gelir,
Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
Soyum belki de
Buharalı bir fahişeden gelir.

Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
İki kardan önce
Babam terastaki iki uykudan önce,
Babam zamanlar önce ölmüştü.

Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?

Babam ressamdı
Saz yapar, saz çalardı.
Üstelik iyi bir hattattı.

Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
Suyu felsefesiz içiyor,
Dutu, bilgisiz topluyordum.

Nar dalında yarıldığında,
Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
Çayırkuşu şakıdığında,
Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.

Düşünce oyun oynardı.
Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
Sığırcıklarla dolu bir çınar.
Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
Bir kucak özgürlük idi,
Yaşam, musiki havuzuydu o zaman.

Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
Kendi yükümü bağlayıp,
Hafif hayallerin şehrinden çıktım
,
Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

Ben dünya misafirliğine gittim.
Ben sıkıntı ovasına,
Ben irfan bağına,
Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
Dinin basamaklarını çıktım.
Şüphe sokağının sonuna kadar,
Gönül doygunluğunun serin havasına,
Islak sevda akşamına kadar.

Ben birini görmeye gittim,
Aşkın öbür ucuna
Gittim, gittim kadına kadar,
Lezzet ışığına kadar,
Tutkunun sessizliğine,
Yalnızlığın kanat sesine kadar.

Yer üstünde neler gördüm:
Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
Kapısız bir kafes gördüm,
İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.

Bir merdiven gördüm,
Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.

Öğle, onların sofrasında ekmekti,
Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
Sıcak sevda kâsesiydi.

Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.

Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
“Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
Müze gördüm yeşillikten uzak,
Cami gördüm sudan uzak.
Umutsuz bir fakih gördüm,
Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.

Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

Aydınlık götüren bir tren gördüm,
Fıkıh götüren bir tren gördüm,
Nasıl da yavaş gidiyordu.
Siyaset götüren bir tren gördüm,
(ne de boş gidiyordu)

Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
bir tren gördüm,
ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
Penceresinden toprak göründü;
Hüthüt kuşunun tepeliği,
Kelebek kanatlarının benekleri,
Kurbağanın havuzdaki aksi,
Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.
Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.
Ve güneşin ergenliği,
Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
Ve hayat matematiğinin anlamına
Basamaklar aydınlanmanın damına,
Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

Aşağıda, annem,
Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

Şehir görünüyordu:
Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
İki yasemin ağacı arasına,
Salıncak kuruyordu bir şair,
Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.

Bir diğeri erik çekirdeğini,
Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
At, arabacının uykusuna hasret,
Arabacı ölüme hasret.

Aşk göründü, dalga göründü.
Kar göründü, dostluk göründü.
Kelime göründü.
Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
Hayatın rutubetli tarafı.
Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.

Kadın sokağında serserilik mevsimi.
Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

Tohumun çiçeğe,
Sarmaşığın evden eve,
Ayın, havuza yolculuğu,
Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.

Sözün ardında geçen hadise.

Bir pencere ile ışığın savaşı.
Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
“Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
Alın ile soğuk mührün savaşı.

Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
Ayışığının katli, neonların emriyle,
Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

Yeryüzü tümüyle belirdi:
Yunan sokağında düzen gidiyordu.
Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.

Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

Halklar gördüm.
Şehirler gördüm.
Ovalar, dağlar gördüm.
Suyu gördüm, toprağı gördüm.
Işık ve karanlık gördüm.
Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

Kaşan şehrindenim
Ama, benim şehrim değil Kaşan.
Benim şehrim kayboldu.
Telaşla ve pür heyecan,
Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

Ben bu evde,
Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
Bahçenin nefesini duyuyorum.
Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde
.
Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
Ve damardaki kan kanununun
Ayak sesini duyuyorum.
Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
Ben uçuşan maddenin sesini duyuyorum.
Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
Ergenliğin hüzünlü musikisi üstündeki,
Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
Suyun ıslak kaderine,
Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
Benim ruhum, gençtir.
Ruhum bazen heyecandan kekeler,
Benim ruhum, işsizdir:
Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,

Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim

Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
Bir saksı gibi ,yeşermenin musikîsini dinliyorum.
Bir sepet dolusu meyva gibi,
Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
Deniz kenarında bir bina gibi,
Ebedi dalgalardan endişeliyim.

İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
İstediğin kadar çoğalma.

Ben bir elmayla hoşnutum,
Ve bir papatyanın kokusundan.
Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.

Bir balon patlasa, gülmüyorum,
Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
Toy kuşunun karnındaki renkleri,
Dağ keçisinin ayak izlerini.
Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
Şahin ne zaman ölür,
Çölün uykusunda ay nedir,
Tutku sapındaki ölüm.
Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

Yaşam hoş bir adettir,
Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
Aşk kadar sıçrayabilir,
Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
Unutulacak bir şey değildir.

Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
Yaşam turfanda siyah incirdir,
Yazın ağzında buruk bir tat.
Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.

Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
Ayın yalnızlığına dokunuş,
Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

Yaşam bir tabak yıkamaktır.

Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
Yaşam aynanın “karesi”dir.
Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

Nerede olursam olayım
Gökyüzü benimdir.
Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdi
r.
Ne önemi var
Bazen büyürse
Gurbetin mantarları?

Bilmiyorum, neden
“At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler?
Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.

Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
Kelimeleri yıkamalı.
Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

Şemsiyeleri kapatmalı.
Yağmur altında yürümeli.
Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.

Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
Dostu yağmur altında görmeli.
Aşkı yağmur altında aramalı.
Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
Yağmur altında oyun oynamalı.
Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
Yaşam sürekli ıslanmaktır.

Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

Çıkaralım giysileri:
Suya bir adım var.

Aydınlığı tadalım.
Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
Bağbozumunu tadalım.

Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
Yoksun olduğunu sanmayalım.

Sepeti getirelim
Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
Her sözün başında bir fidan,
İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı

Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
Ve eğer solucanlar öldüyse,
Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.

Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
Ve mercandan önce
Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

Ve nerdeyiz diye sormayalım,
Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
Diye sormayalım.

Geçmiş artık canlı değil.
Geçmişte kuş şakımıyor.
Geçmişte rüzgâr esmiyor.
Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
Geçmiş dalganın hatırasında,
Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

Deniz kıyısına gidelim,
Sulara ağ atalım,
Suların tazeliğini çekelim.

Yerden bir çakıl taşı alıp,
Varolmanın ağırlığını hissedelim.

Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
(Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,

Elimin melekler katına eriştiğini,
İspinozun daha iyi öttüğünü.
Ayağımdaki yara,
Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,

Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı)

Ve ölümden korkmayalım,
(ölüm güvercinin sonu değildir.)
Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
Ölüm akasyanın aklından geçer.
Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.

Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
Ölüm bazen reyhan koparır.
Ölüm bazen votka içer.
Bazen gölgede oturur ve bize bakar.

Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

Perdeyi açalım:
Bırakalım duygular soluk alsın.
Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
Yalınayak mevsimlerin peşinde,
Çiçeklerin üstünde uçsun.
Bırakalım yalnızlık,
Türkü söylesin,
Birşeyler yazsın,
Sokaklara çıksın.

İçten olalım.

İçten olalım,
Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
Bizim işimiz belki de:
Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.

Bilimin ötesine çadır kuralım,
Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
Sofraya oturalım,
Sabah güneş doğarken doğalım,
Heyecanları serbest bırakalım,
Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
Anlamını tazeleyelim,
Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
Yükseltelim,
Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

Bizim işimiz belki de,
Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.

Sohrab Sepehri
Kaşan, Çınar köyü yaz H. l343
Türkçesi : Işık Tabar Gençer – Şirin Mehran

متن شعر صدای پای آب (اهل کاشانم …)

اهلِ کاشانم.
روزگارم بد نیست.
تِکَّه نانی دارم، خُرْدِه هوشی، سرِ سوزنْ ذوقی.
مادری دارم، بهتر از برگِ درخت .
دوستانی، بهتر از آبِ روان .

و خدایی که در این نزدیکی است:
لایِ این شبْ بوها، پایِ آن کاجِ بلند.
رویِ آگاهیِ آب، رویِ قانونِ گیاه .

من مسلمانم .
قبله ام یک گلِ سرخ.
جانَمازَم چشمه، مُهْرَمْ نور.
دشتْ سجادۀ من.
من وضو با تپشِ پنجره ها می گیرم.
در نمازم جریان دارد ماه، جریان دارد طیف.
سنگْ از پشتِ نمازم پیداست:
همهْ ذرّاتِ نمازم مُتَبَلْوِر شده است.
من نمازم را وقتی می خوانم
که اذانش را باد، گفته باشد سَرِ گلدستۀ سرو.
من نمازم را، پِیِ ₍₍ تَکْبیرَهُ الْاِحْرامِ ₎₎ علف می خوانم،
پِیِ ₍₍ قَدْ قامتِ ₎₎ موج.

کعبه ام بر لبِ آب،
کعبه ام زیرِ اَقاقی هاست.
کعبه ام مثلِ نسیم، می رود باغ به باغ، می رود شهر به شهر

₍₍ حَجَرُالْاَسْوَدِ ₎₎ من روشنیِ باغچه است.

اهلِ کاشانم.
پیشه ام نقّاشی است:
گاه گاهی قفسی می سازم با رنگ، می فروشم به شما
تا به آوازِ شقایق که در آن زندانی است
دلِ تنهاییِ تان تازه شود.

چه خیالی، چه خیالی، … می دانم
پرده ام بی جان است.
خوب می دانم، حوضِ نقّاشیِ منْ بی ماهی است.

اهلِ کاشانم .
نَسَبَم شاید برسد
به گیاهی در هند، به سُفالینه ای از خاکِ ₍₍ سیَلْک ₎₎.
نَسَبَم شاید، به زنی فاحِشِه در شهرِ بُخارا برسد .

پدرم پشتِ دو بار آمدنِ چِلْچِلِه ها، پشتِ دو برف،
پدرم پشتِ دو خوابیدنِ در مهتابی،
پدرم پشتِ زمان ها مرده است .
پدرم وقتی مُرد، آسمانْ آبی بود،
مادرم بی خبر از خواب پرید، خواهرم زیبا شد.
پدرم وقتی مُرد، پاسبان ها همهْ شاعر بودند.
مردِ بَقّال از من پرسید: چند مَنْ خَرْبُزِه می خواهی؟
من از او پرسیدم: دلِ خوشْ سیری چند؟

پدرم نقّاشی می کرد.
تار هم می ساخت، تار هم می زد.
خطِّ خوبی هم داشت.

باغِ ما در طرفِ سایۀ دانایی بود.
باغِ ما جایِ گره خوردنِ احساس و گیاه،
باغِ ما نقطۀ برخوردِ نگاه و قفس و آیِنِه بود.
باغِ ما شاید، قوسی از دایرۀ سبزِ سعادت بود.
میوۀ کالِ خدا را آن روز، می جَویدم در خواب.
آبِ بی فلسفه می خوردم.
توتِ بی دانش می چیدم.
تا اناری تَرَکی بر می داشت، دستْ فَوّارِۀ خواهش می شد.
تا چِلُویی می خوانْد، سینه از ذوقِ شنیدن می سوخت.
گاهْ تنهایی، صورتش را به پسِ پنجره می چسبانید.
شوق می آمد، دست در گردنِ حس می انداخت.
فکر، بازی می کرد.
زندگی چیزی بود، مثلِ یک بارشِ عید، یک چنارِ پُرْسار.
زندگی در آن وقت، صَفی از نور و عروسک بود،
یک بَغَلْ آزادی بود.
زندگی در آن وقت، حوضِ موسیقی بود.

طِفْلْ پاوَرْچینْ پاوَرْچینْ، دور شد کمْ کمْ در کوچۀ سَنْجاقَکْها
بارِ خود را بستم، رفتم از شهرِ خیالاتِ سَبُکْ بیرون
دلم از غربتِ سنجاقکْ پُر.

من به مهمانیِ دنیا رفتم:
من به دشتِ اندوه،
من به باغِ عرفان،
من به ایوانِ چراغانیِ دانش رفتم.

رفتم از پلّۀ مذهبْ بالا.
تا تَهِ کوچۀ شک،
تا هوایِ خنکِ استغنا،
تا شبِ خیسِ مَحَبَّت رفتم.
من به دیدارِ کسی رفتم در آن سَرِ عشق.
رفتم، رفتم تا زن،
تا چراغِ لذّت،
تا سکوتِ خواهش،
تا صدایِ پَرِ تنهایی.

چیزها دیدم در رویِ زمین:
کودکی دیدم، ماه را بو می کرد.
قفسی بی در دیدم که در آن، روشنی پرپر می زد.
نردبانی که از آن، عشق می رفت به بامِ ملکوت.
من زنی را دیدم، نور در هاون می کوبید.
ظهر در سفرۀ آنان نان بود، سبزی بود، دُورِیِ شبنم بود، کاسۀ داغِ مَحَبَّت بود.

من گدایی دیدم، در به در می رفت آوازِ چکاوک می خواست
و سُپوری که به یک پوستۀ خربزه می بُرْد نماز.

برّه ای را دیدم، بادبادک می خورْد.
من الاغی دیدم، یونجه را می فهمید.
در چراگاهِ ₍₍ نصیحتْ ₎₎ گاوی دیدم سیر.

شاعری دیدم هنگامِ خطاب، به گلِ سوسن می گفت: ₍₍ شما ₎₎

من کتابی دیدم، واژه هایش همه از جنسِ بلور.
کاغذی دیدم، از جنسِ بهار.
موزه ای دیدم، دور از سبزه،
مسجدی دور از آب.
سَرِ بالینِ فقیهی نومید، کوزه ای دیدم لبریزِ سؤال

قاطری دیدم بارَشْ ₍₍ انشا ₎₎
اَشْتُری دیدم بارَشْ سبدِ خالیِ ₍₍ پند و امثال ₎₎.
عارفی دیدم بارَشْ ₍₍ تَنَناها یا هو ₎₎

من قطاری دیدم، روشنایی می بُرْد.
من قطاری دیدم، فِقْهْ می بُرْد و چه سنگین می رفت.
من قطاری دیدم، که سیاست می بُرْد (و چه خالی می رفت.)
من قطاری دیدم، تخمِ نیلوفر و آوازِ قناری می بُرْد.
و هواپیمایی، که در آن اوجِ هزارانْ پایی
خاک از شیشۀ آن پیدا بود:
کاکُلِ پوپَک،
خالهایِ پَرِ پروانه،
عکس غوکی در حوض
و عبورِ مگس از کوچۀ تنهایی.
خواهشِ روشنِ یک گنجشک، وقتی از رویِ چناری به زمین می آید.
و بلوغِ خورشید.
و هم آغوشیِ زیبایِ عروسک با صبح.

پلّه هایی که به گلخانۀ شهوت می رفت.
پلّه هایی که به سردابۀ الکل می رفت.
پلّه هایی که به قانونِ فسادِ گُلِ سرخ
و به ادراکِ ریاضیِ حیات،
پلّه هایی که به بامِ اِشراق،
پله هایی که به سکّویِ تَجَلّی می رفت.

مادرم آن پایین
استکان ها را در خاطرۀ شَطْ می شُست.

شهرْ پیدا بود:
رویشِ هندسیِ سیمان، آهن، سنگ
سقفِ بی کَفْتَرِ صدها اتوبوس.
گل فروشیْ گلهایش را می کرد حراج.
در میانِ دو درختِ گلِ یاس، شاعری تابی می بست.
پسری سنگ به دیوارِ دبستان می زد.
کودکی هستۀ زردآلو را، رویِ سجّادۀ بیرنگِ پدرْ تُف می کرد.
و بزی از ₍₍ خَزَرِ ₎₎ نقشۀ جغرافی آب می خورْد.

بندِ رَخْتی پیدا بود: سینه بندی بی تاب.

چرخِ یک گاری در حسرتِ واماندنِ اسب،
اسب در حسرتِ خوابیدنِ گاریچی،
مردِ گاریچی در حسرتِ مرگ.

عشقْ پیدا بود، موجْ پیدا بود.
برفْ پیدا بود، دوستی پیدا بود.
کلمهْ پیدا بود.
آبْ پیدا بود، عکسِ اشیا در آب.
سایه گاهِ خنکِ یاخته ها در تَفِ خون.
سمتِ مرطوبِ حیاط.
شرقِ اندوهِ نهادِ بشری.
فصلِ ول گردی در کوچۀ زن.
بویِ تنهایی در کوچۀ فصل.

دستِ تابستانِ یک بادبزنْ پیدا بود.

سفرِ دانه به گل.
سفرِ پیچکِ این خانه به آن خانه.
سفرِ ماه به حوض.
فَوَرانِ گُلِ حسرت از خاک.
ریزشِ تاکِ جوان از دیوار.
بارشِ شبنمْ رویِ پلِ خواب.
پرشِ شادی از خندقِ مرگ.
گذرِ حادثه از پشتِ کَلام.

جَنْگِ یک روزنه با خواهشِ نور.
جَنْگِ یک پلّه با پایِ بلندِ خورشید.
جَنْگِ تنهایی با یک آواز.
جَنْگِ زیبایِ گلابی ها با خالیِ یک زنبیل.
جَنْگِ خونینِ انار و دندان.
جَنْگِ ₍₍ نازی ₎₎ها با ساقۀ ناز.
جَنْگِ طوطی و فَصاحَت با هم.
جَنْگِ پیشانی با سردیِ مُهْر.

حملۀ کاشیِ مسجد به سُجود.
حملۀ باد به معراجِ حبابِ صابون.
حملۀ لشگرِ پروانه به برنامۀ ₍₍ دفعِ آفات ₎₎.
حملۀ دستۀ سنجاقک، به صفِ کارگرِ ₍₍ لوله کشی ₎₎.
حملۀ هنگِ سیاهِ قلمِ نی به حروفِ سُربی.
حملۀ واژه به فکِّ شاعر.

فَتْحِ یک قرن به دستِ یک شعر.
فَتْحِ یک باغ به دستِ یک سار.
فَتْحِ یک کوچه به دستِ دو سلام.
فَتْحِ یک شهر به دستِ سِهْ چَهارْ اسبْ سوارِ چوبی.
فَتْحِ یک عید به دستِ دو عروسک، یک توپ.

قَتْلِ یک جِغْجِغِه رویِ تُشَکِ بعد از ظهر.
قَتْلِ یک قِصِّه سَرِ کوچۀ خواب.
قَتْلِ یک غُصِّه به دستورِ سرود.
قَتْلِ مهتاب به فرمانِ نِئون.
قَتْلِ یک بید به دستِ ₍₍ دولت ₎₎.
قَتْلِ یک شاعرِ افسرده به دستِ گلِ یخ.

همۀ رویِ زمین پیدا بود:
نظم در کوچۀ یونان می رفت.
جغد در ₍₍ باغِ مُعَلَّق ₎₎ می خوانْد.
باد در گردنۀ خِیْبَر، بافه ای از خَسِ تاریخ به خاور می رانْد.
رویِ دریاچۀ آرامِ ₍₍ نگین ₎₎، قایقی گل می بُرْد.
در بَنارَسْ سَرِ هر کوچهْ چراغی ابدی روشن بود.

مردمان را دیدم.
شهرها را دیدم.
دشت ها را، کوه ها را دیدم.
آب را دیدم، خاک را دیدم.
نور و ظلمت را دیدم.
و گیاهان را در نور، و گیاهان را در ظلمت دیدم.
جانور را در نور، جانور را در ظلمت دیدم.
و بشر را در نور، و بشر را در ظلمت دیدم.

اهلِ کاشانم، امّا
شهرِ من کاشان نیست.
شهر من گم شده است.
من با تاب، من با تب
خانه ای در طرفِ دیگرِ شب ساخته ام.

من در این خانه به گُم نامیِ نمناکِ علفْ نزدیکم.
من صدایِ نفسِ باغچه را می شنوم
و صدایِ ظلمت را، وقتی از برگی می ریزد.
و صدایِ سرفۀ روشنی از پشتِ درخت،
عطسۀ آب از هر رِخْنۀ سنگ،
چِکْچِکِ چِلْچِلِه از سقفِ بهار.
و صدایِ صافِ باز و بسته شدنِ پنجرۀ تنهایی.
و صدایِ پاکِ پوست انداختنِ مبهمِ عشق،
متراکم شدنِ ذوقِ پریدن در بال
و تَرَک خوردنِ خودداریِ روح.
من صدایِ قدمِ خواهش را می شنوم
و صدایِ پایِ قانونیِ خون را در رگ،
ضربانِ سَحَرِ چاهِ کبوترها،
تپشِ قلبِ شبِ آدینه،
جریانِ گلِ میخک در فکر،
شِیْهِۀ پاکِ حقیقت از دور
من صدایِ وزشِ مادِّه را می شنوم
و صدایِ کفشِ ایمان را در کوچۀ شوق.
و صدایِ باران را، رویِ پلکِ تَرِ عشق،
رویِ موسیقیِ غمناکِ بلوغ،
رویِ آوازِ انارستان ها.
و صدایِ متلاشی شدنِ شیشۀ شادی در شب،
پاره پاره شدنِ کاغذِ زیبایی،
پُر و خالی شدنِ کاسۀ غربت از باد.

من به آغازِ زمین نزدیکم.
نبضِ گل ها را می گیرم.
آشنا هستم با، سرنوشتِ تَرِ آب، عادتِ سبزِ درخت.

روحِ من در جهتِ تازۀ اشیا جاری است.
روحِ منْ کم سال است.
روحِ من گاهی از شوق، سرفه اش می گیرد.
روحِ منْ بیکار است:
قطره هایِ باران را، دَرْزِ آجرها را، می شمارد.
روحِ من گاهی، مثلِ یک سنگِ سَرِ راهْ حقیقت دارد.

من ندیدم دو صنوبر را با هم دشمن.
من ندیدم بیدی، سایه اش را بفروشد به زمین.
رایگان می بخشد، نارون شاخۀ خود را به کلاغ.
هر کجا برگی هست، شورِ من می شکفد.
بوتۀ خشخاشی، شست و شو داده مرا در سَیَلانِ بودن.

مثلِ بالِ حشرهْ وزنِ سحر را می دانم.
مثلِ یک گلدان، می دهم گوش به موسیقیِ روییدن.
مثلِ زنبیلِ پُر از میوهْ تبِ تندِ رسیدن دارم.
مثلِ یک میکده در مرزِ کسالت هستم.
مثلِ یک ساختمانِ لبِ دریا نگرانم به کشش هایِ بلندِ ابدی.

تا بخواهی خورشید، تا بخواهی پیوند، تا بخواهی تکثیر.

من به سیبی خشنودم
و به بوییدنِ یک بوتۀ بابونه.
من به یک آیِنِه، یک بستگیِ پاکْ قناعت دارم.
من نمی خندم اگر بادکنک می ترکد.
و نمی خندم اگر فلسفه ای، ماه را نصف کند.
من صدایِ پَرِ بلدرچین را، می شناسم،
رنگ هایِ شکمِ هُوبَرِه را، اثرِ پایِ بزِ کوهی را.
خوب می دانم ریواس کجا می روید،
سارْ کِیْ می آید، کبک کِیْ می خوانَد، باز کِیْ می میرد،
ماه در خوابِ بیابان چیست،
مرگ در ساقۀ خواهش
و تمشکِ لذّت، زیرِ دندانِ هم آغوشی.

زندگی رسمِ خوشایندی است.
زندگی بال و پری دارد با وسعتِ مرگ،
پَرِشی دارد اندازۀ عشق.
زندگی چیزی نیست، که لبِ طاقچۀ عادت از یادِ من و تو برود.
زندگی جَذْبۀ دستی است که می چیند.
زندگی نوبرِ انجیرِ سیاه، در دهانِ گسِ تابستان است.
زندگی، بُعْدِ درخت است به چشمِ حشره.
زندگی تجربۀ شب پره در تاریکی است.
زندگی حسِّ غریبی است که یک مرغِ مهاجر دارد.
زندگی سوتِ قطاری است که در خوابِ پُلی می پیچد.
زندگی دیدنِ یک باغچه از شیشۀ مسدودِ هواپیماست.
خبرِ رفتنِ موشک به فضا،
لمسِ تنهاییِ ₍₍ ماه ₎₎،
فکرِ بوییدنِ گُل در کُره ای دیگر.

زندگی شستنِ یک بشقاب است.

زندگی یافتنِ سکِّۀ دَهْشاهی در جویِ خیابان است.
زندگی  ₍₍ مَجْذورِ ₎₎ آیِنِه است.
زندگی گل به ₍₍ توانِ ₎₎ اَبَدیَّت،
زندگی ₍₍ ضَرْبِ ₎₎ زمین در ضربانِ دلِ ما،
زندگی ₍₍ هندسۀ ₎₎ ساده و یکسانِ نفس هاست.

هر کجا هستم، باشم،
آسمانْ مالِ من است.
پنجره، فکر، هوا، عشق، زمینْ مالِ من است.
چه اهمیت دارد
گاه اگر می رویند
قارچ های غربت؟

من نمی دانم
که چرا می گویند: اسبْ حیوانِ نجیبی است، کبوتر زیباست.
و چرا در قفسِ هیچکسی کَرکَس نیست.
گُلِ شَبْدَر چه کم از لالۀ قرمز دارد.
چشم ها را باید شست، جورِ دیگر باید دید.
واژه ها را باید شست.
واژه باید خودِ باد، واژه باید خودِ باران باشد.

چترها را باید بست،
زیرِ باران باید رفت.
فکر را، خاطره را، زیرِ باران باید بُرْد.
با همه مردمِ شهر، زیرِ باران باید رفت.
دوست را، زیرِ باران باید دید.
عشق را، زیرِ باران باید جُست.
زیرِ باران باید با زن خوابید.
زیرِ باران باید بازی کرد.
زیرِ باران باید چیز نوشت، حرف زد، نیلوفر کاشت
زندگی تَرْ شدنِ پی درپی،
زندگی آب تنی کردن در حوضچۀ ₍₍ اکنون ₎₎ است.

رَخْت ها را بِکَنیم:
آب در یک قدمی است.

روشنی را بِچِشیم.
شبِ یک دهکده را وزن کنیم، خوابِ یک آهو را.
گرمیِ لانۀ لکْ لکْ را ادراک کنیم .
رویِ قانونِ چمن پا نَگُذاریم.
در مُؤِسْتان گرۀ ذایقه را باز کنیم.
و دهان را بگشائیم اگر ماه در آمد.
و نگوییم که شبْ چیزِ بدی است.
و نگوییم که شبْ تاب ندارد خبر از بینشِ باغ.

و بیاریم سبد
بِبَریم این همه سرخ، این همه سبز.

صبح ها نان و پَنیرَک بخوریم.
و بکاریم نهالی سرِ هر پیچِ کلام.
و بپاشیم میانِ دو هجا تُخْمِ سکوت.
و نخوانیم کتابی که در آن باد نمی آید
و کتابی که در آن پوستِ شبنمْ تَرْ نیست
و کتابی که در آن یاخته ها بی بُعْدَنْد.
و نخواهیم مگس از سرِ انگشتِ طبیعت بِپَرَد.
و نخواهیم پلنگ از درِ خِلقت برود بیرون.
و بدانیم اگر کِرْم نبود، زندگی چیزی کم داشت.
و اگر خَنْجْ نبود، لطمه می خُورْدْ به قانونِ درخت.
و اگر مرگ نبود، دستِ ما در پیِ چیزی می گشت.
و بدانیم اگر نور نبود، منطقِ زندۀ پروازْ دگرگون می شد.
و بدانیم که پیش از مرجان، خلائی بود در اندیشۀ دریاها.

و نپرسیم کجاییم،
بو کنیم اطلسیِ تازۀ بیمارستان را.

و نپرسیم که فَوّارِۀ اقبال کجاست.
و نپرسیم چرا قلبِ حقیقتْ آبی است.
و نپرسیم پدرهایِ پدرها چه نسیمی، چه شبی داشته اند.

پشتِ سرْ نیست فضایی زنده.
پشتِ سرْ مرغ نمی خوانَد.
پشتِ سرْ باد نمی آید.
پشتِ سرْ پنجرۀ سبزِ صنوبرْ بسته است.
پشتِ سرْ رویِ همهْ فِرْفِرِه ها خاکْ نشسته است.
پشتِ سرْ خستگیِ تاریخ است.
پشتِ سرْ خاطرۀ موج به ساحلْ صَدَفِ سردِ سُکُون می ریزد.

لبِ دریا برویم،
تور در آب بیندازیم
و بگیریم طراوت را از آب.

ریگی از رویِ زمین برداریم
وزنِ بودن را احساس کنیم.

بد نگوییم به مهتاب اگر تب داریم
(دیده ام گاهی در تب، ماه می آید پایین،
می رسد دست به سقفِ ملکوت.
دیده ام، سِهْرِه بهتر می خوانَد.
گاهْ زخمی که به پا داشته ام
زیر و بم هایِ زمین را به من آموخته است.
گاه در بسترِ بیماریِ من، حجمِ گُلْ چند برابرشده است.
و فزون تر شده است،  قُطْرِ نارنج، شعاعِ فانوس.)
و نترسیم از مرگ
(مرگْ پایانِ کبوتر نیست.
مرگْ وارونۀ یک زَنْجِرِه نیست.
مرگْ در ذهنِ اقاقی جاری است.
مرگْ در آب و هوای خوشِ اندیشهْ نِشیمَن دارد.
مرگْ در ذاتِ شبِ دهکده از صبحْ سخن می گوید.
مرگْ با خوشۀ انگور می آید به دهان.
مرگْ در حنجرۀ سرخْ گلو می خوانَد.
مرگْ مسئولِ قشنگیِ پَرِ شاپرک است.
مرگْ گاهی ریحان می چیند.
مرگْ گاهی وُدْکا می نوشد.
گاه در سایهْ نشسته است به ما می نِگَرَد.
و همه می دانیم
ریه هایِ لذت، پُرِ اکسیژنِ مرگ است.)

در نبندیم به رویِ سخنِ زندۀ تقدیر که از پشتِ چَپَرْهایِ صدا می شنویم.

پرده را برداریم:
بگذاریم که احساسْ هوایی بخورد.
بگذاریم بلوغ، زیرِ هر بوته که می خواهد بِیْتوتِه کند.
بگذاریم غریزه پِیِ بازی برود.
کفش ها را بِکَنَد، و به دنبالِ فصول از سرِ گُل ها بِپَرَد .
بگْذاریم که تنهاییْ آواز بخوانَد.
چیز بنویسد.
به خیابان برود.

ساده باشیم.
ساده باشیم چه در باجۀ یک بانک چه در زیرِ درخت.

کارِ ما نیست شناساییِ رازِ گلِ سرخ،
کارِ ما شاید این است
که در ₍₍ افسونِ ₎₎ گلِ سرخْ شناور باشیم.
پشتِ داناییْ اردو بزنیم.
دست در جَذْبِۀ یک برگ بشوییم و سرِ خوان برویم.
صبح ها وقتی خورشید، در می آید متولّد بِشَویم.
هیجان ها را پرواز دهیم.
رویِ ادراکِ فضا، رنگ، صدا، پنجرهْ گُلْ نَمْ بزنیم.
آسمان را بنشانیم میانِ دو هجایِ ₍₍ هستی ₎₎ .
ریه را از ابدیّت پُر و خالی بکنیم.
بارِ دانش را از دوشِ پرستو به زمین بگذاریم.
نام را باز سِتانیم از ابر،
ازچنار، از پشه، از تابستان.
رویِ پایِ تَرِ باران به بلندیِ مَحَبَّت برویم.
در به رویِ بشر و نور و گیاه و حشرهْ باز کنیم.

کار ما شاید این است
که میانِ گلِ نیلوفر و قرن
پِیِ آوازِ حقیقت بِدَویم.

کاشان، قریه چنار، تابستان ۱۳۴۳

İran Kitap Haber Ajansı’na (IBNA) göre, son yıllarda “Mor Gökyüzü” ve “Mor Simorgh” adlı şiir koleksiyonu yayınlanan Negar Mozaffari Maaref’in “Purple City” adlı yeni koleksiyonu yakında yayınlanacak. 1399’da “Biz bir hiçiz, bakıyoruz” kitabını konu alan “Sohrab Sepehri’nin Şiirlerinin Tefsiri” kitabını yayımladı; Bu nedenle Sohrab Sepehri’nin ölümü üzerine bu şair ve edebiyat araştırmacısına kitabı ve Sohrab Sepehri hakkında konuşmak için gittik.

Bu çalışmayı açıklayan Mozaffari , İBNA’ya şunları söyledi : “Bu kitapta, maneviyatla dolu büyük bir odaya giren bir adam gibi, Sohrab’ın büyük dünyasına ayak bastım ve gördüğüm ve aldığım her şeyi yazdım.” Elbette onun şiirlerinin benim anlayamadığım daha büyük ve daha güzel boyutları olduğu varsayımına sahibim.

Devam etti: “Ne zaman Sohrab’ın bir şiirini okusam; büyüklü küçüklü o kadar çok yeni ışık üzerime geliyor ki yolu daha iyi izleyebileceğimi hissediyorum. Sohrab ve şiirleri benim için hiçbir zaman kesin olarak konuşamayacağımız bilinmeyen bir ada gibi ve bizim için her şeyi anladık ve bitti diyor.

Bu şair, Sohrab ile Hafız ve Mevlânâ gibi büyükler arasındaki benzerliklere işaret ederek şöyle demiştir: “Bu kitapta Sohrab’ın şiirlerinin Mevlânâ ve Hafız ile olan benzerliklerine değinmeye çalıştım. Bence onun şiirleri Hafız ve Mevlânâ’nın şiirlerine çok benziyor ve sanki o kavram ve kelime sadece başka bir kapta Sohrab tarafından farklı bir anlatımla sunulmuş gibi. Sohrab, “Sonuna Kadar Varlık” başlıklı bir şiirinde şöyle der «:” Bu gece / garip bir rüyada / sözcüklerle karşı karşıya / açılacak / rüzgar bir şey söyleyecek / elma düşecek / yuvarlanacak yeryüzüne / mevcudiyetine kadar bu şiiri mukayese edecek olursam, “Şafak vakti beni kederden kurtardılar” mısraına denktir ve benzeridir.

Devam etti: “Önceleri Mevlana, Hafız ve Saadi’nin şiirlerini okumakta zorlandım ve anlamakta zorlandım; Bu güzel ve melodik dizelerin anlamının ve mesajının ne olduğunu görmeyi çok isterim. Gerçek şu ki o zamanlar bu şairleri pek sevmezdim; Ama toplumdaki güçlü varlıklarını gördüm. Aynı zamanda Sohrab’a gittim ve varlığının ne kadar küçük olduğunu gördüm ve sanki bazı insanlar onu henüz bulamamış gibiydi.”

Sohrab’ın zihinsel imajını şiirlerinde açıklayan Mozaffari, “Doğayı seviyorum ve Sohrab’ın gözlerini kapattığında şiirini gördüğünü hissediyorum. Ben kendim şiir yazıyorum ve onun şiirlerini okuduğumda ve gözlerimi kapadığımda onun gördüğü görüntüleri görüyorum ve bu şiirlerin Hafız ve Mevlana’nın bazı şiirlerine ne kadar benzediğini anlıyorum. Elbette bu şairlerin bakış açısı farklıdır; Çünkü Hafız bahçedeki bir çiçekten bahsetmek istediğinde, bahçeye ve çiçeğe bakar; Ama Sohrab o çiçekle hatta etrafındaki böceklerle bütünleşir ve sanki onun bir parçasıymış gibi görüntüyü ifade eder. Ancak bütün bu şairler âşıktır, bir bütünlük içindedirler ve hassas bir pasajdan bahsederler.

“Sohrab’ın, yanında Şems’i olan Mevlana gibi, ilahi kökleri olan bir iç ustası olduğunu hissediyorum.” Sohrab, hayatta sır olmadığına ve sadece gerçek olduğuna inanıyordu. Hayatı bir rüya, iyi ve kötü anları olan bir rüya olarak görüyor ve biz sürekli bu rüyadan uyanmamak için çabalıyoruz; Ama bu rüyadan uyanırsak, Sohrab’ın ve birçok büyüklerin gördüğü şeyleri göreceğiz.”

Doğa araştırmacısı, kitabın yazılma şekline atıfta bulunarak, “Doğayı seven birinin bakış açısından yorumladım” dedi. Çünkü ben gerçek bir aşığım ve benim açımdan Sohrab’ın gözünde seviştim. Bu kitabın kapağı için bir fincan çay resmi düşündüm çünkü izleyicilerime bu kitaba geldiğimi ve izlenimlerimi kendi bakış açımdan tanımladığımı söylemek istedim. Bu kitapta “Biz bir hiçiz, bakıyoruz” kitabını yorumladım ve başka kitaplara atıfta bulunmadım. Bölümüm fizik ve edebiyatla ilgisi yok; Ama şiire ve doğaya ilgim olduğu için kariyerimi bu kitapta ele almaya çalıştım.”

Devam etti: “Sohrab, hayatta kalmak ve hakikati keşfetmek istiyorsanız, hakikat diye bir şey olmadığını ve olayların yaşanması gerektiğini anlamanız gerektiğini söylüyor. Bu, kendinizi bastırmadan doğaya gitmeli ve hayatın güzel tadına dokunmalısınız demektir. Sohrab’ın hayata nazik bir bakışı var ve ben bu bakışı seviyorum; Çünkü sanırım hep o bakışla yaşadım ve çok incinmiş olabilirim; Ama mutluyum ve mutlu hissediyorum.

Sohrab’ın aşka bakışını açıklayan Mozaffari, “Bence kalbi her zaman evren sevgisiyle dolu olan bir insan asla yaşlanmaz” dedi. Sohrab, Attar gibi aşkın yedi vadisini ifade etmiştir; Ama çağdaş insan için basit ve anlaşılır bir dille. İlk vadiden bir basamak tırmanmış olabilirim ve Sohrab’ı anlamak kolay değil.

“Sohrab Sepehri’nin Şiirlerinin Yorumlanması” kitabının yazarı sonunda şunları söyledi: Sohrab beklenmedik bir konuma gelmişti; Yani kimseden bir şey beklemiyordu. Ondan sonra hasta oldu. Saf varlığının sevdiği her şeye ulaşmak için bu sabır noktasına ihtiyacı vardı ve ona ulaştı. Görüldüğü gibi elimizde sabır ve sabrın farklı sıfatları var ve sanırım Sohrab sabır mertebesine ulaşmıştı. Bu nokta onun şiirlerinde oldukça açıktır. Dolayısıyla biz de zorluklar karşısında umutsuzsak, asla üzülmeyeceğiz. Beklenmedik olmayı Sohrab’dan öğrendim ve bence mutluluğun sırrı bu.

Negar Mozaffari Maaref

Gurur

Yıllar önce bana dedin ki
“Beni hiç sevmiyor musun?”
Yüzüm kızardı ateşten
Mutlu ve kendinden geçercesine sana “Evet!” dedim

Dün yine çabalıyordun
Eski sözümü hatırlayayım diye
Soğuk ve aldırışsız sana dedim:
“Artık seni sevmiyorum!”

Vücudumun zerreleri feryat etti Vallahi!
Yalan söylüyorsun diye
Senden başka kimsenin adını anmaz
Senden başka kimseyi arzulamaz

Bir feryat boğazıma kadar geldi
Bu söz inanılacak gibi değil
Bütün dünya bilir ki, senden başka
Gönlümde ve ruhumda başka bir arzu yok

Fakat sustum ve sakince
Daralan kalbimde inleyişleri bastırıp
Kalbimin ızdırapları gizli kalsın diye
Gönlümü elimle bastırdım

Bakışımda bu sır ortaya çıkmıştı
“Ne zaman gönlüm sevgiden ayrı kaldı ki?
Sana bakmamak için
Gözlerim halının çiçeklerinde gezindi

Seni seviyorum da diyemem
Sonunda gurur beni hasta edecek
Çünkü şu gerçeği biliyorum
Artık beni sevmiyorsun…

Sîmîn Bihbehânî

İhtar…

Devrim olmadan bizim derdimiz hallolmaz,
Bu vahiy mücâhedesiz nâzil olmaz.

Hırsızlık ve haramdandır; varlıklı ile yoksulun ayrımı,
İhtişamlı saraylar helal para ile hâsıl olmaz.

İhtardır bu: Senin derdin Cemiyet-i Akvâm’da
Karar bile çıksa, ey dost, hallolmaz.

Kendine bir çare düşün zira sâbit bir söz var:
Cihâd olmadan tevfîk sâbit olmaz.

İnan ki kırk yıllık riyazet olmadan,
Durup dururken kimse Muhammed-i Mürsel olmaz.

Ben saf gerçeğe susamışım, bana “Omîd” deyin,
Devrim olmadan bizim derdimiz hallolmaz.

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

Kış

Selamını alan yok,
Başlar yakaların içinde,
Selam alıp dostları görmek için başını kaldıran yok.
Bakışlar ayakların önünden başka yeri göremiyor,
Çünkü yol karanlık ve kaygan.
Birine dostluk elini uzatsan,
Gönülsüzce çıkıyor eli koynundan,
Çünkü soğuk şiddetli ve yakıcı.
Nefes, çıkınca göğsün sıcaklığından dışarı, karanlık bir bulut oluyor.
Bir duvar gibi dikiliyor gözlerinin önüne.
Nefes böyle olunca ne bekleyebilirsin ki
Yakın ya da uzak dostların gözlerinden?
Ey delikanlı Mesih!
Ey gömleği eski püskü pir!
Hava kalleşçe soğuk… Ah!
Sen üşümüyorsun, keyfin de yerindedir umarım.
Selamımı sen al, aç kapıyı. Benim ben!
Her geceki misafirin, bedbaht ayyaş.
Benim ben! Tekmelenmiş taş.
Benim! Yaratılışın utancı, falsolu nota.
Ne beyaz bir Romalıyım ne siyah bir Afrikalı, rengim yok benim
Gel aç kapıyı, aç, daraldım.
Ey dost! Ev sahibi!
Her zamanki misafirin kapının önünde denizin dalgaları gibi titriyor.
Dolu yağmıyor, ölüm de dayanmadı kapına.
Soğuktan takırdayan dişlerin sesi bu duyduğun.
Hesabı ödemeye geldim bu akşam,
Borcumu bırakacağım kadehin yanına.
Diyorsun, vakitsiz geldin, sabah oldu, şafak söküyor,
Aldatıcı bir kızıllık bu gökyüzündeki, şafak değil,
Soğuktan donmuş kulakların kızıllığı bu, ey dost, kışın soğuk tokadının izi.
Daracık gökyüzünün kandili güneş, ölü ya da diri,
Dokuz kat ölümle sıvanmış kalın ve karanlık bir tabutta,
Ey dost! Bade lambasını yak, gece ile gündüzün farkı kalmamış,
Selamını alan yok,
Hava karanlık, kapılar kapalı, başlar yakaların içinde, eller saklanmış,
Nefesler bulut olmuş, yürekler yorgun ve üzgün,
Ağaçlar sivri billurdan iskeletler gibi,
Yeryüzü cansız, gökyüzü alçalmış,
Güneş ve ayı toz kaplamış,
Mevsim kış.

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

Sabah

Yağmurun altında yolunu kaybetmiş bir kuş gibi,
Düşman çadırına benzeyen bir gecede çölden geçmiş,
Ve geceyi tek başına çölde geçirmiş,
Şimdi orada beyhude bir gayretin leşi üzerinde duruyor.
Her şey yorgun ve ıslak…
Mutluluk alevinden haber getiren aydınlık dumanı gibi
Seher yükseldi.
Karanlığın tozu, su buharı misali,
Yeryüzünün üzerinden kalktı gitti.
Felek tutuştu bazen kendini gösteren ebedi bir utanmayla.
Altın rengi örümcek geldi,
Ve gecenin yorgun ıslaklığını ağlattı.
O anda ışık suyunu, su ışığı ile karıştıran Nesim yeli esti.
Kadifeyi bile ipeksi uykusundan kaldırmayacak kadar hafif bir yel…
Ve o zaman sabahın ruhu gözümüm önünde nazlı nazlı soyundu,
Ve ebedi saflık pınarında yıkanıp
Hasret ve gam tozunu üzerinden attı.
Doğruldu ve altından dokunmuş örtüsünü kuşandı,
Ve o zaman eteği sonsuzluğa doğru yayıldı.
Bu yüce ve pak, ilahi sabahta,
Sana soruyorum ey Ahura Mazda! Ey Mazda Ahura!
Sen ki ihtiyar feleği yukarıda tutansın!
Senin iradendir onun aşağıya kayıp düşmesini,
Ve ters duran o tastaki tanelerden birinin bile dökülmesi engelleyen.
Sen ki yeryüzünü yerinde tutansın!
Senin iradendir onun aşağıdaki yerinden süzülüp,
Daha da aşağılara düşmesinin engelleyen.
Yüzbinlerce dağ ile yerine mıhlamışsın dünyayı sağlamca,
Ne düşüyor ne yukarı kalkıyor.
Sana soruyorum ey Ahura Mazda! Ey Mazda Ahura!
Bu sabahın,
Kime hayrı var? Kime faydası ve hoşluğu?
Kimin için, benim gibi, bir başka boş ve beyhude başlangıçtan ibaret.
Söyle bana, söyle… bana…
Kime ağlama?
Kime gülme?

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

Seni Seviyorum Ey Kadim Memleket

Eğer ki boş dünyada bir şey seviyorum,
Ey Kadim Memleket! Ben seni seviyorum.

Sen ihtiyar bilge, sen ölümsüz civan,
Eğer ki seviyorum, ben seni seviyorum.

Sen soylu ve kadim ülke İran,
Paha biçilmez mücevher, seni seviyorum.

Ey uluların anası eski memleket,
Ulularınla meşhursun, seni seviyorum.

Sanatın ve düşüncenle parıldıyorsun,
Hem düşünceni hem sanatını seviyorum.

İster efsane olsun ister tarih,
İster eskilerin anıları, hepsini seviyorum.

Kalem yerine çiviyle taşa oyulanları,
Dağlara kazınmış yazılarını da seviyorum.

Defterlere siyah mürekkeple yazılsa da olur,
Kamışla ya da kuş tüyüyle fark etmez, seviyorum.

Gümanlarını yakîn sayıyorum,
Ayan beyanlarını en büyük sır gibi seviyorum.

Hürmüz’e ve tüm ilahlarına tapıyorum,
İlahi ışığını ve yüceliğini seviyorum.

Canımdan çok kadim ve pak peygamberini,
Münevver bakışlı ihtiyarı seviyorum.

Yüce Zerdüşt’ü ben her peygamberden
Ve her pirden daha çok seviyorum.

Beşer ondan iyisini görmedi ve görmeyecek,
Ben beşerin en iyisini seviyorum.

Onun üç “iyisi” dünyada en iyi rehberdir,
Böyle özlü ve faydalı öğütleri seviyorum.

Yüceydi, yol göstericiydi ve İranlıydı.
Ben rehberimin İranlı olmasını seviyorum.

Öldürmedi ve kimseye öldürmeyi buyurmadı,
Bundan dolayı onu hassaten seviyorum.

Efsanelerin ötesine göçmüş olsa bile,
Ben o dosdoğru piri seviyorum.

Bâmdâd’ın temiz kalpli oğlunu,
Güneş gibi parlayan Nişaburlu’yu seviyorum.

Yüce Mezdek, çağların ölümsüz aklı,
Onu her yönüyle seviyorum.

Adaletsizlikle savaşırken cesurca can verdi,
Ben o adaletli aslan yürekliyi seviyorum.

Cihanşümul ve adaletliydi onun fikri,
Bu yüzden onu daha da çok seviyorum.

Hem peygamber hem ressam olarak,
Mani’yi övüyorum ve seviyorum.

Ruhları güzelleştiren o nakkaşı,
Ve onun kitabı Erjeng’i seviyorum.

Sulak olsun kurak olsun, bütün mezralarını,
Bütün çöllerini, bütün nehirlerini ve derelerini seviyorum.

Çölünle denizin, dağınla ormanın aynı bana,
Bütün topraklarını ıslak ya da kuru seviyorum.

Cesur ve ilim ehli şehitlerini,
Ki beşeriyetin iftiharıdırlar, seviyorum.

Nesim yeli gibi halim ruhlarını,
Ve demir gibi cesaretlerini seviyorum.

Onların çağları alt üst eden,
Coşkulu fikirlerini de seviyorum.

Onların eserlerini de ister öğüt ister haber,
Birkaç satır bile kalmış olsa seviyorum.

Her asır ancak birkaç tane çıkan,
O unutulmaz insanları seviyorum.

Senin bütün şairlerini ve onların eserlerini,
Seherde esen nesim yelinin saflığıyla seviyorum.

Firdevsî’nin iftihar ve zafer ufuklarına,
Diktiği o efsane sarayını seviyorum.

Hayyâm’ın yüreklere ebediyen tesir eden,
Öfke ve feryadını seviyorum.

Attâr’ın yürek yakan, dertli sevdasını,
Ki canlardan ateşler yükseltiyor, seviyorum.

Şems’in aşığının ruhu alevlendiren,
Coşkusunu ve ateşini seviyorum.

Sa‘dî, Hâfız ve Nîzâmî’nin,
Bütün şiir ve hikayelerini seviyorum.

Ne hoştur Rişt, Gürgan ve Mazenderan!
Onları Hazar Denizi gibi sonsuzcasına seviyorum.

Ne hoştur Kârûn Nehri ile Ahvaz!
Şekerden tatlıdırlar, onları seviyorum.

Büyük Azerbaycan ne uludur!
Azamette öncü olan o diyarı seviyorum.

Dünyanın yarısı olan Isfahan’ını,
Dünyanın öbür yarısından çok seviyorum.

Güzide insanların doğduğu toprak Horasan’ı,
Canımdan bile daha çok seviyorum.

Şiraz şehri güzellikler cennetidir.
O bediiyat ve sanat beşiğini seviyorum.

Kürt ve Belûc diyarlarını da senin,
Asil ağacının meyveleri olarak seviyorum.

Ne hoştur Kirman ve güney sahillerin,
Kuru ve ıslak, toprağını ve suyunu seviyorum.

Afganistan, bizimle aynı kökten bir bahçedir.
Şimdi Tatar’dan beter ellerde olsa da seviyorum.

Kadim Hârizm ve Soğd çölünü,
Kaçarlar kaybetti ama ben seviyorum.

Irak’ını ve Körfez’ini de Çin tarafındaki,
Mâverâünnehir gibi seviyorum.

Kadim Kafyasya’mız İran’ın yanında,
Babasının evindeki oğul gibidir.

Onu seviyorum. Dünün efsanesi, yarının rüyası,
Seni anlatan her şeyi ben seviyorum.

Dinlediğinde insanın kanat çıkarıp da
Uçası gelen tatlı efsanelerini seviyorum.

Ebediyen üzerinde uçsam doymayacağım,
Rüya ufuklarını da seviyorum.

Dün efsane ve yarın rüya ise,
Her ikisini de ayrı ayrı çok seviyorum.

Ama bunların her ikisinden çok,
Ey diri ve değerli memleket, senin bugününü seviyorum.

Sen hem mana hem surette zirvedeydin,
Ben o azamet ve kudret zirvesini seviyorum.

Tekrar çık o mana zirvesine ki ben,
Yeni rengini ve suretini seviyorum.

Ne Doğu ne Batı ne Arap!
Ben seni, ey memleket, olduğun gibi seviyorum.

Cihan kaldıkça sen de kutlu kalasın,
Mümbit ve âkil ve bahtiyar kalasın.

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis

Yankesici

Bilir misin neden hapisteyim?
Bir gencin cebine el atmıştım,
Bir şey geçmeden elime,
Ansızın feci bir şamar yedim!

Bilmiyorum babam kim benim,
Nerde açtım gözümü dünyaya;
Beni kim doğurup yetiştirdi böyle,
Kimin memesini aldım ağzıma! (bilmiyorum)

Kimse benim için sabahlamadı
Hastayken başucumda!
Yalvarmadan ya da karşılıksız
Gelen olmadı yardımıma!

Kâh Ocak soğuğunda titredim,
Kâh inledim Temmuz sıcağında!
Ekmek hasretiyle aç uyudum
Hasır üstünde cami avlusunda! …

Tüm bu düzensiz hayatımla
Böyle bir sanat öğrendim
Sessiz ve sakince başkalarının cebinden
Para çalmayı öğrendim

İyice öğrendim yollardan
Sigara izmaritini nasıl alırım;
Bir duman çektikten sonra
Başkasının cebine nasıl koyarım.

Sîmîn Bihbehânî

Kadersiz

O gidiyor gevşek ve titrek adımlarla
O gidiyor, elinde eski bir bavul
Kar başladı ve derin bir gece yeni başlıyor
O işin sonunu böyle bir başlangıca bağladı

O gidiyor, ama nereye? Bir dostun semtine mi?
Bir misafirhaneye mi? Ya da akrabalarının yanına mı?
Acaba kim hiçbir şey söylemeden kabul edecek
Onun böylesi karışıklığını, şaşkınlığını, perişanlığını?

Onun her adımındaki uzunluk bir cadde kadar
Tereddütler içinde yüz hikâye bırakıyor yere
Uyurgezer gibi istemeden yürüyen beden
Bir dükkânın tezgâhına geçiyor

Camlarda perişan görüntüsü beliriyor
Gece renkli saçlarına çöken karla birlikte
O tatlı düğün gününü akla getiriyor
Siyah saçlarında tül gibi duran kar

O gün, o çiçek, o tüy ve danteller arasında
Beyaz teni, şirin dudağı büyüleyiciydi
Coşku ve mutluluk içinde göz açıp kapayıncaya kadar
Adı deftere yazıldı eşinin adının yanına

Ertesi gün küçük aşk yuvasında
Yüksek arzularıyla bir kadın oldu
Çabaladı, koşturdu, emek verdi
Ve o yuva, aydınlık ve yüksek bir saray oldu

Onun dünkü eşi, bugün başka bir adamdır
Sermaye ve kar sayesinde yüzlerce gümüş tenlinin taptığıdır
Ama şunu kim bilir ki bu kadın
Onun yanı başında çalışmaktan bir an bile geri durmamıştır

O adam ve o yüksek (köşk) ev, o sıcak kalp
Bugün kapılarını onun yüzüne kapalı tutar
Yarın başka bir kadın dantelli elbiseyle
Onun dünkü evine adım atacak

Zengin adamın bu dul karısı
Kanunun kör gözünün önünde durmuş (beklemekte)
Servetinden, malından, nikâh ve nikâh akçesi olarak
Kanun onun eline birkaç metelik koymuş

Ey sıcak yuvalar ve sevgi dolu gönüller
Köşelerimizin birinde bile ona yer yok
Gözyaşlarıyla yıkanmış bu gözlerin temizliğinde
Yarının kirinden başka bir şey yok

Sîmîn Bihbehânî

Gökyüzü Boştur

Gökyüzü boş, bomboş, onun aydınlığını kim götürdü?
Ay’ın tacı olan Samanyolu’nu kim götürdü?
Gecenin saçları karışıklıktan perişandır
Nil Nehri’nin saçının süsünü kim götürdü?
Kavisli yıldızını kimse görmüyor
Onun karanlığını kim kırdı, onun yayını kim aldı
Bahçıvan yalnız, onun çevresinde dikenden başka bir şey yok
Söğüt ağacını, gülü, erguvan çiçeğini kim götürdü?
O çınar yıllarca beyhudelikten yorulmuş
Nağmeler söyleyen kuşların yuvasını kim götürdü?
Irmak hayat arkadaşlarının hazzıyla dolup taşmıyor
Yumuşak ve akışkan civanın kayganlığını kim götürdü?
Bunlardan önce yer gök yeşildi
Şimdi karanlıktan başka bir şey yok, onun gökyüzünü kim götürdü?

Sîmîn Bihbehânî