Sustukça, zamanı zora soktuğunuz; konuştukça battığınız zamanlar vardır. Düzeltmek için bir iki söz yeterken susarsınız… Susmalar uzar…
Konuşsanız, içinde bulunduğunuz durum hepten dönüşü imkânsız hâl alır.
Keşke konuşmaya nedenim, anlatmaya yetecek sözcüklerim olsa yedeğimde, dersiniz.
Dil kilitlenmiş, gönlünüz yorulmuştur akıntıya karşı direnmekten. Canınız acıdıkça uzaklaşmak duygusunun ‘’gel çağrısına ‘’ duyarsız kalamaz, kapılarınızı o çağrıya bir türlü kapatamazsınız. Zamansız esen rüzgârın tınısında, sokağınızı dolduran çocukların tiz çığlıklarında ve uygunsuz zamanlarda çalan her şarkının son nakaratında bir bekleyiş, bir veda belki bir terk edişin resmi durur.
Varlığından emin olamadığınız hepten de yok sayamadığınız masalımsı bir aşkın neresinden tutunacağını bilemeyecek kadar acemice titrer elleriniz.
Bırakırsınız kendinizi zamanın girdaplı akışına.
Her nefes, o diye dolaşırsınız loş sokaklarında doğup büyüdüğünüz şehrin.
Çılgınca koşarsınız çalan her telefona hâlbuki çoktan silmişsinizdir ona ulaşacak bütün yolları gönül haritasından.
Durulursunuz sonra.
Zamana yaslanırsınız umutsuzca.
Gülümsersiniz sadece.
Çözümsüzce gülümsersiniz.
Bu yeni hâl de yakışmıştır size.
Dinginliğin ritmi atıyordur artık damarlarınızda.
Yine yeniden kendinizle baş başa kalmanın dayanılmaz hafifliğinde dinlersiniz hayatı.
Anlarsınız ki insan, yakınındakine değil, can bulduğuna sarılıyor ve yeniden sürgün veriyor budanmış bütün umutlarından.
Selma Özeşer