Ölüm: Ellerim Bağlı Gözlerimde

Şair: Kemal Taştekin

G. Güleç'e


Şiddeti ölçülemeyen alevler kuşatmıştı her yanımı
Her yanım tren istasyonları
Ömrüm ve sesim tarih kitaplarındaydı,
Firavunlar, krallar, hükümdarlar, padişahlar
Zihnimin içindeydi

I
Günlerdir şaşırarak bakıyorum ellerime
Acımı çoğaltan ellerime
Ellerim alıp götürüyor beni bir yerlere
Sensizliklere, parklara, bulvarlara
İnsanlar görüyorum ansızın
Seni çoğaltan imgesiz ellerimde
Ellerime bakarak yürüyorum caddelerde
Gözlerim anlamsız beynim tabula-rasa
Dinmeyecek bu acı, biliyorum
Anlatamam
Ellerim bağlı gözlerimde
Sokaklar tutulmuş
Kimlik soruyor üniformalılar
Kalbimi soyuyorlar
Ellerimi gösteriyorum çaresiz
Acımı büyütüyorum
Kan sızıyor gözlerimden
Ellerim "alo" diyor bir telefon konuşmasına
Sonra senin ürkek sesinle
Anlamsız geometrik şekiller çiziyorum gözlerime
"Gözlerim sığmıyor yüreğime"
Yüreğinde sevgi
Ellerinde ölüm birikmiş
Bir gezgin dolaşıyor sokağınızda her akşam sonra her akşam
Senin çocuk yüreğinde
Duygusal bir Spartaküs dolaşıyor
(Bırakıp kentin sorularını ve acılarını bana çekip
gittin sonrasız bir hazirana)
Sen gittin gideli
Ay ışığı vurmuyor ellerime
Gözlerimde anlamsız bir sancı
Denizlerin ve dağlann tekilliği
Kaybolmuş tüm anlamlar
Yeni bir hayat için
Yalnız başına
Gelecek bir yolcuyu bekliyor ellerim
Ellerim bir tren istasyonu şimdi
Eller bedenim

II
Bu şiire başladığımdan beri
Bir yağmur bekliyorum nedense
Gecikmiş damlalar vuruyor pencereme
Ellerimi uzattığımda
Senin ıslak saçlarınla boğuluyorum aniden
Sonra o ürkek sesin çoğaltıyor ölümü
Öldürdüm bütün nesneleri
Yeniden var ettim
Yitirdim kendimi
Seni varettim
Düşün
Herşeyin anlamı
Dört sayfalık bir mektupta gizli
Senden bana kalan son gerçek
Bir giz
Ellerim uzanıyor gize sonra kayboluyor herşey kan örtüyor gözlerimi
Bir el düşünüyorum uzakta acıyı bitirecek
Bir göz düşünüyorum yakında
Korkuyu yitirecek
Olmuyor
Sonra
Bir intihar tasarlıyorum
Yeniden yazılıyor
Yeniden anlam kazanıyor herşey

III
İntihar sonrası girilen hayat
Yeni bir doğumdur bedenimde
Masam, beynim gibi darmadağınık gecede
Bıçak, kalem, kibrit kutusu, çay bardağı
Anahtar, kitap ve dünya haritası
Doğduğum yeri arıyorum haritadan
Bulamıyorum hiçbir yerde
Birden sen düşüyorsun ellerime bir çığ gibi
Yaşamı ertelemeyi hızlandırıyorsun
Tren istasyonlarına götürüyor bedenim seni
Katilimi arıyorsun ateşler içinde
Göğü ve yeri delen oluyorsun o an
Sonra tirajı yüksek bir gazetede
Görüyorsun intiharın gizini
Haylaz çocuklar ve benzersiz ütopyalar
Ateş ırmağa karışıp
Bir ip boşluğa salınırken
Ellerimi tutuyorsun bir istasyonda
Alıp götürüyor bizi bir tren
Denizlere ve göklere
Sen beniz kızı Eftalya oluyorsun
Ben yanrıyı öldüren Krilov
Yeni yollar arıyoruz kendimize
Şeytana anlam veriyoruz
Cehenneme çıkıyor yolumuz
Korkma
Cehennemin,çocuktandır şairler

IV
Şiddeti ölçülemeyen alevler kuşatmıştı her yanımı
Her yanım tren istasyonları
Ömrüm ve sesim tarih kitaplarındaydı,
Firavunlar, krallar, hükümdarlar, padişahlar
Zihnimin içindeydi
Silip attım hepsini putlar bahçesine
İntihar edenlerin mezarlığına gömdüm kendimi
Ellerim kaldı geriye
Tut ellerimi
Aynalara bak
Bir intihar göreceksin
Her dokunuşta yüzüne
Ben değilim o
Tarihin lanetlediği yaşam
Bir çocuğun evreninde kaldı herşey

V
Çocuklar eskidikçe günlerin umudu düşler
Eksildikçe yaşamın durakları artıyor
Vazgeçemiyorum tren istasyonlarından üzgünüm
Nüfusu azalacak bu kentin
ve yağmur yağmayacak bir daha
(kimliğimi bırakıyorum düşlerinize)
Kendi dünyamda mezhepsiz bir deliydim şimdi
Senin mezhebinde dünyasız bir deliyim..
...../...../...../...../
Yaşam bitti
Gerçekten bitti
Uykuya dalabilirsin artık...


Kemal Taştekin

Bu şiir, başlığından başlayarak ölüm ile yaşam arasındaki sınırı bilinçli biçimde bulanıklaştıran, ayrılık, intihar düşüncesi, çocukluk, hafıza ve kimlik meselelerini tren istasyonu imgesi çevresinde birleştiren yoğun bir şiir. Ancak şiirin asıl meselesi ölümden çok, birinin gidişinden sonra geride kalan kişinin kendi varlığını yeniden kuramaması gibi görünüyor.

Mayakovski'nin Omurga Flütü ile arasında da ilginç bir akrabalık var: İkisinde de aşk acısı, ölüm düşüncesine kadar ilerliyor. Fakat Kemal Taştekin'in şiirinde anlatım daha parçalı, daha düşsel ve daha kapalı.

Başlık: “Ölüm: Ellerim Bağlı Gözlerimde”

Başlık şiirin bütün gerilimini taşıyor.

Eller eylemi, dokunmayı, tutmayı, ulaşmayı ve değiştirmeyi temsil eder.
Gözler görmeyi, anlamayı, tanımayı temsil eder.

Fakat burada:

“Ellerim bağlı gözlerimde”

Eylem de görme de engellenmiştir.

Şair ne yapabilir ne de olanı anlamlandırabilir.

Bu nedenle şiirde ellerin sürekli ortaya çıkması tesadüf değil. Eller bazen sevgiliye ulaşmak, bazen telefonu açmak, bazen yazmak, bazen ölmek, bazen de bir başkasının elini tutmak için vardır.

Şiirin sonunda geriye de yalnızca eller kalır.

Bu çok güçlü bir yapı.

Giriş: Alevler ve tren istasyonları

Şiir şu görüntüyle başlıyor:

“Şiddeti ölçülemeyen alevler kuşatmıştı her yanımı
Her yanım tren istasyonları”

Alev ile tren istasyonu ilk bakışta birbirinden uzak imgeler.

Biri yanmayı, diğeri gitmeyi ve ayrılığı çağrıştırıyor.

Ama şiirin ilerleyişinde ikisi birleşiyor.

Şairin iç dünyası yanıyor; dış dünyası ise sürekli hareket ve ayrılık içinde.

Bu yüzden tren istasyonu şiirin yalnızca bir mekânı değil, ruhsal durumun simgesi.

Tren gelir ve gider. İnsanlar gelir ve gider. Birileri beklenir. Birileri terk eder.

Şair ise istasyonun kendisine dönüşür:

“Ellerim bir tren istasyonu şimdi”

Bu dize şiirin merkezlerinden biri.

Ben artık bekleyen insan değilim; bekleyişin kendisiyim.

I. bölüm: Ellere bakmak

İlk bölümün başlangıcı çok etkili:

“Günlerdir şaşırarak bakıyorum ellerime
Acımı çoğaltan ellerime”

Normalde eller insanın dünyayla ilişki kurmasını sağlar.

Burada ise eller acıyı çoğaltıyor.

Şair ellerine baktıkça sevgiliyi, geçmişi, yokluğu ve kendi çaresizliğini görüyor.

Daha sonra:

“Ellerime bakarak yürüyorum caddelerde”

diyor.

Artık dış dünya ile ilişki kurmak yerine kendi ellerine kapanmış bir insan var.

Ardından:

“Gözlerim anlamsız beynim tabula-rasa”

geliyor.

Tabula rasa, zihnin henüz yazılmamış boş bir levha olması düşüncesidir.

Burada ise sevgilinin gidişinden sonra bütün anlamların silindiği anlatılıyor.

Yani şairin yaşadığı şey yalnızca özlem değil:

Anlam kaybı.

“Kimlik soruyor üniformalılar”

Bu dize şiirin kişisel acısını toplumsal bir atmosfere açıyor.

“Sokaklar tutulmuş
Kimlik soruyor üniformalılar
Kalbimi soyuyorlar”

Burada dış dünyadaki baskı ile iç dünyadaki savunmasızlık birleşiyor.

Kimlik sorulması çok anlamlı.

Çünkü şiirin ilerleyen bölümlerinde şair sürekli kimliğini kaybediyor:

“kimliğimi bırakıyorum düşlerinize”

Sevgilinin gidişi yalnızca sevgiliyi kaybetmek değildir; kendini de kaybetmektir.

“Kalbimi soyuyorlar” dizesi de bu yüzden önemli.

Kimlik soran üniformalılar, şairin dış dünyadaki varlığını sorgularken, aşk ise iç dünyasını soymaktadır.

“Gözlerim sığmıyor yüreğime”

Şiirin en güzel dizelerinden biri:

“Gözlerim sığmıyor yüreğime”

Burada göz, yalnızca görme organı değildir.

Gözler bütün yaşanmışlığı, özlemi ve acıyı taşımaktadır.

Fakat yürek artık bu görüntüleri taşıyamayacak kadar küçülmüştür.

Görülen şey, hissedilebilecek olandan fazladır.

Bu nedenle gözler yüreğe sığmaz.

“Yüreğinde sevgi / Ellerinde ölüm”

Bu iki dize şiirin aşk anlayışını özetliyor.

Sevgili hem sevgi taşıyor hem ölüm.

Bu çelişki şiirin tamamında var.

Sevilen kişi hayatın kaynağı olurken aynı zamanda hayatın dayanılmaz hale gelmesine neden oluyor.

Buradaki “ölüm”ü yalnızca fiziksel ölüm olarak okumamak gerekir.

Sevgilinin gidişi, geride kalan kişinin eski benliğinin ölümü anlamına da geliyor.

Spartaküs imgesi

“Duygusal bir Spartaküs dolaşıyor”

Spartaküs özgürlük ve isyanla özdeşleşmiş tarihsel bir figürdür.

Sevgilinin çocuk yüreğinde “duygusal bir Spartaküs” dolaşması, onun içinde boyun eğmeyen, özgürlüğü arayan bir taraf bulunduğunu düşündürüyor.

Fakat bu özgürlük şair için aynı zamanda terk edilmek demektir.

Burada aşk ile özgürlük arasında acı bir çatışma var:

Birinin özgürlüğü, diğerinin yalnızlığına dönüşebilir.

“Sonrasız bir haziran”

Parantez içindeki:

“sonrasız bir hazirana”

ifadesi şiirin zaman anlayışını değiştiriyor.

Haziran normalde yazın, canlılığın, ışığın başlangıcıdır.

Ama burada “sonrasız”.

Yani o hazirandan sonra artık gelecek yoktur.

Bu, şiirin önemli düşüncelerinden biri:

Takvim devam eder; insanın zamanı devam etmeyebilir.

Sevgilinin gittiği an, şairin kişisel zamanı donmuştur.

II. bölüm: Yağmur ve mektup

İkinci bölümde yağmur bekleniyor.

Yağmur genellikle arınma ve yenilenme imgesidir.

Fakat burada yağmur geldiğinde şair rahatlamıyor:

“Senin ıslak saçlarınla boğuluyorum aniden”

Yağmur, sevgiliyi hatırlatıyor.

Dolayısıyla kurtarıcı olması gereken şey yeni bir boğulma biçimine dönüşüyor.

Bu çok şiirsel bir paradoks.

Ardından dört sayfalık mektup geliyor:

“Herşeyin anlamı
Dört sayfalık bir mektupta gizli”

Mektup burada sevgiliden kalan son kanıt gibi.

Şair kaybolmuş anlamı yazılı bir metinde arıyor.

Ama sonra:

“Ellerim uzanıyor gize sonra kayboluyor herşey”

Anlamı bulmak üzereyken yine kayboluyor.

Bu nedenle şiirin ikinci bölümündeki temel mesele:

Anlamı bulma çabası ve anlamın sürekli elden kaçması.

İntiharın şiirdeki yeri

İkinci bölümün sonunda:

“Bir intihar tasarlıyorum
Yeniden yazılıyor
Yeniden anlam kazanıyor herşey”

diyor.

Burada çok önemli bir nokta var.

Şiirde intihar yalnızca ölüm isteği değildir; anlamı yeniden kurma girişimi olarak da ortaya çıkıyor.

Bu nedenle şiirin ilerleyen bölümlerinde “intihar sonrası” diye bir hayat kuruluyor.

Şair ölümü bir son olmaktan çıkarıp hayali bir yeniden doğuş biçimine dönüştürüyor.

Bu, şiirin en karanlık ama aynı zamanda en edebi düşüncelerinden biri.

III. bölüm: “İntihar sonrası girilen hayat”

Şiirin en çarpıcı bölümü burası.

“İntihar sonrası girilen hayat
Yeni bir doğumdur bedenimde”

Burada ölüm ile doğum birbirinin karşıtı olmaktan çıkıyor.

Ölüm → yeniden doğum.

Bu düşünce şiirin başındaki “tabula rasa” ile de bağlantılı.

Şair eski hayatındaki anlamların hepsini silerek yeni bir hayat kurmayı düşünüyor.

Masanın üzerindeki nesneler de bu yeni hayatın parçaları:

“Bıçak, kalem, kibrit kutusu, çay bardağı
Anahtar, kitap ve dünya haritası”

Bu liste çok önemli.

Çünkü burada ölüm, yazı, ateş, gündelik hayat, ev, bilgi ve dünya aynı masada yan yana duruyor.

Bıçak ölümün, kalem şiirin, anahtar çıkışın, harita ise yolculuğun imgesi.

Dolayısıyla masadaki nesneler aslında şairin zihnindeki seçeneklerin sembollerine dönüşüyor.

“Doğduğum yeri arıyorum haritadan / Bulamıyorum”

Bu bölüm şiirin kimlik meselesini daha da derinleştiriyor.

İnsan dünyadaki doğduğu yeri haritada bulamaz hale gelirse, yalnızca bir coğrafyayı değil, kendi başlangıcını da kaybetmiş demektir.

Şair:

Nereden geldim?
Nereye aidim?
Ben kimim?

sorularının ortasında.

Ve sevgili:

“bir çığ gibi”

ellerine düşüyor.

Sevgili hem hayatı geri getiriyor hem de ağırlığı artırıyor.

Eftalya ve Krilov

Şiirin son derece düşsel bölümünde sevgili:

“Eftalya”

oluyor; şair ise:

“tanrıyı öldüren Krilov”

oluyor.

Burada gerçeklik tamamen çözülüyor.

Şair artık tarihsel, mitolojik ve edebi figürlerle kendi aşk hikâyesini yeniden kuruyor.

Bu noktada şiir bir aşk anlatısı olmaktan çıkıp mitolojik bir iç yolculuğa dönüşüyor.

İki kişi yeni yollar arıyor, şeytana anlam veriyor ve sonunda:

“Cehenneme çıkıyor yolumuz”

diyor.

Ancak hemen ardından:

“Korkma
Cehennemin, çocuktandır şairler”

geliyor.

Bu çok önemli bir cümle.

Çünkü şair cehennemi yalnızca ölümle değil, şiirle ve çocuklukla ilişkilendiriyor.

Şairin cehennemi onun içindeki çocukluktan doğuyor.

IV. bölüm: Kendini tarihten silmek

Dördüncü bölüm başlangıçtaki dizeleri aynen tekrar ediyor.

Bu tekrar şiiri dairesel hale getiriyor.

Ama bu kez şair:

“Silip attım hepsini putlar bahçesine
İntihar edenlerin mezarlığına gömdüm kendimi”

diyor.

Başlangıçta zihnini dolduran:

  • Firavunlar
  • krallar
  • hükümdarlar
  • padişahlar

artık gömülüyor.

Bu kişiler yalnızca tarihsel figürler değil; otoritenin, gücün ve geçmişin sembolleri olarak okunabilir.

Şair bütün bunlardan kurtulmak istiyor.

Ama sonunda:

“Ellerim kaldı geriye”

diyor.

Her şey siliniyor.

Eller kalıyor.

Yani geriye eylem, dokunma ve başka birine ulaşma ihtimali kalıyor.

“Tut ellerimi”

Bu iki kelime şiirin belki de en insani yeridir:

“Tut ellerimi”

Bunca ölüm, intihar, tarih, cehennem ve delilik görüntüsünden sonra şairin istediği şey son derece basit:

Birinin elini tutması.

Bu nedenle şiirin gerçek merkezinde ölümden çok temas ihtiyacı var.

Şair ölmek istediğini söylerken bile başka birinin elini arıyor.

Bu, şiirin ölüm düşüncesine karşı en güçlü iç hareketlerinden biri.

“Bir intihar göreceksin / Ben değilim o”

Burada şair çok önemli bir ayrım yapıyor:

“Bir intihar göreceksin
Her dokunuşta yüzüne
Ben değilim o”

Kendisi ile “intihar eden kişi” arasına mesafe koyuyor.

Bu, şiirin öznesinin kendi ölüm imgesini dışarıdan seyretmeye başladığı noktadır.

Sanki aynadaki kişi artık kendisi değildir.

Bu yüzden başlıktaki gözler yeniden önem kazanıyor.

Şair kendisine bakıyor fakat kendisini tanıyamıyor.

V. bölüm: Çocukluk

Son bölümde çocukluk öne çıkıyor:

“Çocuklar eskidikçe günlerin umudu düşler”

Burada çocukluk yalnızca yaş dönemi değildir.

Çocukluk:

umut, düş, başlangıç ve henüz kirlenmemiş dünya demektir.

Fakat çocuklar “eskidikçe” umut azalıyor.

Bu nedenle şiirde zaman ilerledikçe tren istasyonları artıyor.

“Çocuklar eskidikçe...
yaşamın durakları artıyor”

Bu müthiş bir benzetme.

İnsan yaşlandıkça hayatın durakları çoğalıyor ama varılacak yer daha belirgin hale gelmiyor.

“Nüfusu azalacak bu kentin”

Buradaki kent yalnızca şehir değildir.

Büyük ihtimalle şairin iç dünyası olarak da okunabilir.

Kent nüfusunu kaybediyor.

İnsanlar gidiyor.

Anılar azalıyor.

Sevilen kişi yok.

Çocukluk yok.

Umut azalıyor.

Ve sonunda:

“yağmur yağmayacak bir daha”

deniyor.

Yani yenilenme ihtimali de ortadan kalkıyor.

Son: “Yaşam bitti”

Şiirin sonu son derece soğuk:

“Yaşam bitti
Gerçekten bitti
Uykuya dalabilirsin artık...”

Bu dizeler önceki bölümlerdeki yoğun ve sürreal anlatımdan sonra özellikle sade.

Bu sadelik etkili.

Çünkü şiir boyunca ölüm defalarca anlatıldıktan sonra son söz artık açıklama yapmıyor.

“Gerçekten bitti.”

Ancak burada şiirin bütününü hesaba katınca bir başka paradoks ortaya çıkıyor:

Şair “yaşam bitti” diyor ama şiir bitmiyor.

Şiirin kendisi yaşamın devam eden kanıtı.

Dolayısıyla şiirin sonunda ölen şey belki de biyolojik hayat değil; eski hayatın anlamı.

Genel değerlendirme

“Ölüm: Ellerim Bağlı Gözlerimde”nin en güçlü tarafı, ölüm düşüncesini doğrudan anlatmak yerine onu eller, gözler, tren istasyonları, yağmur, mektup, çocukluk, harita ve aynalar üzerinden dolaştırması.

Şiirin ana sembolü bence açık biçimde tren istasyonu.

Çünkü şiirde herkes bir yerlere gidiyor:

Sevgili gidiyor.
Çocukluk gidiyor.
Geçmiş gidiyor.
Kimlik gidiyor.
Anlam gidiyor.
Umut gidiyor.

Şair ise istasyonda kalıyor.

Bu nedenle:

“Ellerim bir tren istasyonu şimdi”

dizesi şiirin özünü taşıyor.

Ama daha derinde şiirin gerçek cümlesi belki de şudur:

“Beni terk eden herkes gittikten sonra, ben kendimi hangi hayatın içinde bulacağım?”

Şair bu soruya ölümle cevap vermeye çalışıyor; fakat şiirin kendisi başka bir cevap üretiyor:

Yazmak.

Çünkü şair ölümü tasarladığı yerde yeniden yazıyor; kendisini kaybettiği yerde şiir kuruyor; her şeyi yok ettiği yerde “eller” kalıyor.

Bu yüzden şiiri yalnızca bir intihar şiiri olarak sınıflandırmak eksik olur. Daha doğru tanım, intihar düşüncesinin etrafında dolaşan bir ayrılık, kimlik ve yeniden doğuş şiiri olur.

Ve antolojik açıdan özellikle değerli olan tarafı da burada: Şiir ölümü bir çözüm olarak berraklaştırmaktan çok, ölüm düşüncesinin insan zihninde nasıl aşk, yalnızlık, çocukluk, hafıza ve anlam arayışıyla birbirine karışabildiğini gösteriyor.