Nükte Ve Nüktenin Aracı Olan Edebî Sanatlar

ÖZET

Divan şiiri söz ve sözün değeri üzerine kurulmuştur. Bu yüzdenmdivan şairi, sözü en veciz ve en etkili bir şekilde söyleme çabası içinde olmuştur. Sözün değeri, içinde barındırdığı anlam zenginliğinde, çağrışımda, nüktede aranmıştır. Şairlik yeteneği de nükteci, nükteden anlayan, nükte bilen vb. vasıflarla değerlendirilmiştir. Dolayısıyla şair en güzel ve etkileyici ifadeyi bulmak için edebî sanatlara başvurmuştur. Bu yüzden divan şiirinde mana, mazmun ve nükte iç içe geçmiş şekilde
karşımıza çıkmaktadır. Bu yazıda mana ve mazmunun nükte ile ilgisi kısaca ele alındıktan sonra nüktenin aracı olan edebî sanatlar örneklerle değerlendirilmiştir.

Giriş

Edebî türler içinde dil, en rafine şekliyle şiirde karşımıza çıkar. Şiirde, anlatılmak istenen,
çeşitli imge ve sembollerle örgülenir. İnceden inceye düşülmüş ve şiire yerleştirilmiş her kelime
şairin hesap ettiği veya etmediği birçok çağrışımı içinde barındırır. Maksadı en güzel anlatan şiir
ölümsüzlüğe kavuşur.

Yüzyıllar süren divan şiiri geleneğinin kendine özgü bir dünyası vardır. Daha çok kelimeler
ve kavramlar üzerine kurulan yapısı dolayısıyla onu anlamak belli bir birikime sahip olmakla
mümkün olur. Çünkü divan şairi mektepteki bir öğrenci gibi2 okuyarak, çalışarak, inceleyerek
teorik bilgileri edinir; elde ettiği bilgilerle önce taklit ederek, sonra da özgün eserler vermek
suretiyle yetişirdi. Bu süreçte Arapça, Farsça ve Türkçenin dil inceliklerini de öğrenen şair, kendi
şiirlerini “sağlam ve kusursuz olarak söyleme” imkânına kavuşmuş olurdu. Şiiri bir binaya
benzeten Filibeli Fâni, “şiir binasının malzemesini kelime ve deyimlerin oluşturduğunu; eksik
kusurlu veya niteliksiz malzemeyle kaliteli bir bina yapılamayacağını” ifade eder (Kurnaz, 2007:7).
Dolayısıyla divan şairlerini ağır birer kelime işçisi olarak değerlendirmek mümkündür.

Sembolik bir dili olan ve çoğu kez hayale dayanan divan şiiri geleneğinde nükte özel bir
yere sahiptir. Teşbih, mübalağa, tezat, cinas vb. sanatların yardımıyla ve bazı ipuçları vermek
suretiyle okuyucuya bulmaca çözme hazzı veren, düşündüren, dikkat çekici ve çarpıcı ifadeler
şiirin toplumdaki yerini sağlamlaştırmıştır. Hemen her meseleye nükteli bir beyitle cevap verebilir
nitelikteki bu şiir, söz meclislerinin başköşesine kurulmuştur.

Bir sanat eserinde göze çarpan en önemli özelliklerden biri de sanatkârın hüneridir. Şiir
sanatı “dilin hünerli bir şekilde kullanılması” ile ortaya çıkar (Coşkun, 2011:59). Divan şairi,
kendisinden önce defalarca işlenmiş malzeme ile şairlik yeteneğini ispat etmeye, göstermeye
çalışır. Bu açıdan şairin ne söylediği değil nasıl söylediği önem kazanır. Nükte, şairin nasıl
söylediği ile ilgilidir.

Divan şiirinin karakteristik özelliklerinden biri de “teksif” düşüncesidir. Teksifte, kelime ve
kavramlar en kısa ve etkileyici anlatımı sağlamak için çeşitli çağrışımlara imkân tanıyacak şekilde
kullanılır (Okuyucu, 2006:78-81). Az sözle çok şey anlatma gayretinin bir sonucu olarak belli
kalıplar çoğu kez edebî sanatlar vasıtasıyla tekrar tekrar kullanılmıştır. Nükte, kelimenin
anlamından, mazmunun derinliğinden veya şiirin söylendiği ortamın sunduğu imkânlardan
yararlanılarak yapılır. Bu hususlar dikkate alındığında edebî sanatların nüktenin araçlarından biri
olarak kullanıldığı görülmektedir.

Mazmun, Mana, Nükte

Mazmun, divan şiirinin temel yapı taşlarından biri olarak kabul edilir. Arapça “zımn”
kökünden gelen mazmun, “anlam, kavram; kendine özgü simgesel anlamları olan nükteli ve cinaslı
söz” (Parlatır, 2009: 1027) şeklinde tarif edilir. Hüseyin Kazım Kadri, Türk Lügati inde mazmunu
“bir şeyden zımnen anlaşılan mana, mefhum, meal”, “zımnen anlaşılabilen nükteli, cinaslı ve
sanatlı söz” olarak açıklar. Divan şairleri tarafından çokça kullanılan bikr-i mazmun ise “ilk defa
söylenmiş olan mazmun ve nükte”ye denir (H. Kazım Kadri, 1943a: 369-370). Mazmun, “bazı
kavramları dolaylı anlatmak için kullanılan nükteli ve sanatlı söz” (TDK, 2005: 1358), “bir mana
veya mefhumu özelliklerini çağrıştırarak kelime grupları içinde gizleme sanatı” (Pala, 1995: 359;
1999: 400) şeklinde de tarif edilmiştir.3

Mazmunlar kelimenin ilk bakışta görülemeyen gizli anlamlarıyla ilgilidir. Bu yüzden
söylenmek istenen arka plana yerleştirilir. Dolayısıyla mazmun, “bir mananın ipuçları verilmek
suretiyle ifade edilmesi”nin aracıdır. Belli kalıplar ve edebî sanatlar vasıtasıyla şairler az sözle çok
şey söyleme imkânına kavuşurlar (Saraç, 2006:26).4

Eski belagatçiler mana, mazmun ve nükte kelimelerini birbiriyle ilgili veya birbiri yerine
kullanmışlardır. Mengi’ye göre şairler tarafından sık kullanılan bu terimlerin aralarında ne gibi
anlam farkları olduğunu bugün bilmek güçtür (Mengi, 2000a:19). Yukarıdaki mazmun
tanımlarından da anlaşılacağı üzere bu terimler arasında sıkı bir bağ/bağlılık görülmektedir. Bu
bağlamda nükte, nüktenin ne olduğu ve nükteden ne anlaşılması gerektiği sorusu gündeme
gelmektedir. Bu soruya geçmeden önce nükte ile mana ve mazmun arasındaki ilişkiye kısaca
değinmek yerinde olacaktır.

Mazmun ve nükte şiirin derinliğine gizlendikçe önem kazanır. Bu manalara sezgiyle
ulaşılır.5 Nükte ve mazmunun birlikte kullanıldığı aşağıdaki beyitte bu kavramların kolayca
anlaşılamayan anlamlarla ilgili olduğu nükteli bir şekilde anlatılmıştır. Beyitte nükte bilen birinin
bir mazmunu anlamak için çektiği zihnî ıstırap nispetinde mazmunun başarısı söz konusu
edilmektedir. Kendisi bin bir güçlükle bir nüktesini anlasa bile onu anlatma hususunda yine aciz
kalacaktır:

Çeke mazmûnunı fehm itmede bir nükte-şinâs

Ne kadar dikkat iderse o kadar renc-i elîm

Kendi fehm itse de bin fikr ile bir nüktesini

Nutku âciz kala yârâne idince tefhîm6

(Nefî K7/10-11)

Nüktenin ustaca yapılması şaire haklı bir şöhret sağlar. Bir şair için en büyük övgülerden
biri de nükteci olduğunun söylenmesi olsa gerektir. Nedim aşağıdaki beyitte böyle bir haklı gurur
içinde görülmektedir:

Ma’lûmdur benim sühanım mahlas istemez

Farkeyler anı şehrimizin nükte-dânları
(Nedîm G155/5)

Nüktenin yapılması kadar anlaşılması da mühimdir. Çünkü şair muhatapları tarafından
anlaşılmazsa sanatı, emeği hak ettiği değeri göremiyor demektir. Nâbî aşağıdaki beyitte sözden,
nükteden anlayanların kalmadığını, kitapların okunmadığını, anlaşılmadığını insanların kitapların
tezhip ve süsleriyle ilgilendiğini yine nükteli bir şekilde dile getirmektedir:

Aramaz kimse ma’ânî vü nikâtın kütübün

Nakş-ı ser-levhâ vü dîbâce-i halkârın arar
(Nâbî G158/2)

Mengi, birkaç beyitten hareketle mazmun ile nükteyi kıyaslar. Mazmunun daha ince, daha
gizli anlamlar barındırması dolayısıyla incelik istediği, şairden ya da okuyucudan daha fazla zihnî
çaba ve daha ince bir hayal gücü istediği sonucuna ulaşır. Nükte ise şiirden ziyade şairi niteleyen
terkiplerle7 kullanıldığı için “nükte-zekâ” ilişkisini hatırlatır. Mengi’ye göre bu durum “eski
şiirimizde şairlikle nüktedanlığın birlikte düşünüldüğü izlenimini vermektedir” (Mengi, 2000b: 40¬
41).

Mana, divan şiirinde temel unsurlardan biridir. “Eski şiirde manadan tedai [çağrışım]
beklenir.” Çünkü şiir dinleyeni/okuyanı farklı anlam boyutlarına taşıdığı ölçüde başarılı sayılır.
Burada “bikr-i mana yani daha önce işitilmemişlik, özgünlük” önem taşır. “Mana ilhamla vardır,
anlaşılması da sezgiyle olur.” (Mengi, 2000b: 39-40). Mengi, divan şairi tarafından mana için
kullanılan terkipleri iki başlık altında ele alır. Birincisi, bahr-ı ma’nâ, iklîm-i ma’nâ, vâdî-i ma’nâ
gibi mekân bağlantılı ifadelerdir. Bunlarla şairler mananın derinliği, zenginliği, mananın ayrı bir
dünyası olduğu fikrini vermektedirler. İkincisi ise şâhid-i ma’nâ, büt-i ma’nâ, ârûs-ı ma’nâ gibi
güzellik, tazelik, orijinallik ve özgünlük bağlantılıdır. Burada şairin manaya ait estetik kaygısı öne
çıkmaktadır (Mengi, 2000b: 32-34).8 Şairler mana ile ilgili tavırlarını gizli ve kolayca
anlaşılmayacak ifadelerle göstermişlerdir. Dolayısıyla mazmun ve nükte mananın en güzel şekilde
ifade edilmesi için araç olarak görülmüştür denilebilir.

Mana ve mazmunun izahında karşımıza çıkan kavram nüktedir. Nükte günümüzde “ince
anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri” (TDK, 2005: 1485) şeklinde tarif edilmektedir.
Geçmişte ise nükte “sözün ince, nazik ve latif manası, anlamı ince ve nazik olan söz; yalnız dikkat –
i nazar ve im„ân-ı fikr ile anlaşılan şey” (Parlatır, 2009: 1308) olarak kullanılmaktaydı. Türk
Lügatinde ise “zekâ ile idrak edilebilen zarif ve imalı söz ki latife gibi inbisatı mucip olur”
(H.Kazım Kadri, 1943b: 546) şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanıma göre imalı ve latife yollu söz
olarak ifade edilmesi nüktenin iğneleyici, alaycı kullanımının da olduğuna işaret eder. Zaten
tevriye, kinâye ve cinas gibi edebî sanatlarda nüktenin bu özelliği açıkça görülmektedir.

Bir başka açıdan “nükte, divan şiirinin hem tanımı, hem yazılma sebebi hem de
malzemesidir. Birçok beyit, güzelliğini ve uzun ömürlülüğünü içinde taşıdığı nükteye borçludur.”
(Coşkun, 2011:60). Bâkî bu durumu “mermere nükte kazmak” tabiriyle ifade etmiştir:

Sûret itdün şi’rüni girdün nigârun gönline

Bâkıyâ bu nakş ile sen nükte kazdun mermere
(Bâkî G481/5)

Nükteli söyleyiş, ince anlamları barındırdığı için bazen anlaşılamayabilir. Bu ise okurdan
belli bir zihnî çaba ister. Çünkü şair nükte aracını kullanarak niyetini özellikle gizlemektedir.

Nedim, aşağıdaki beyitte “ince nükteleri bir araya getirip toplamayı söz güzeline perçem
yapmak”la açıklar. Perçem yüzü örttüğü gibi nükteler de mananın örtüsü olarak düşünülmüştür:

Bârik şef nükteleri cem’ idüp Nedîm

Nâzende şâhid-i sühana perçem eyleriz
(Nedim G49/7)

Edebiyat terminolojisi içinde nükte bugün “mizahla ilgili olarak, şaka yollu mizahî söz”
anlamında kullanılmaktadır. Nüktenin eskiden bilinen ve kullanılan anlamı “herkesin
kavrayamayacağı cinsten olan ince anlam, kolay anlaşılamayan ancak erbabının anlayabileceği
ustaca, zekice söylenmiş sözdür”. Dolayısıyla nüktede “az bulunurluk, zekice söylenme, kolay
anlaşılamama, güzel buluş ve incelik esastır” (Mengi, 2000a: 18).9 Şairlerin nüktenin ilhamla ilgili
olduğuna dair beyitlerine de rastlanır. Çünkü böyle icazlı ve veciz söylemek ancak ilhamla
açıklanabilir. Cevrî, nükteciliğini hayalinin her an Cebrail’in sırrını ortaya çıkarmasıyla ifade eder:

Nükte-perdâz-ı cihânım ki hayâlim her dem

Lutf-ı râz-ı dil-i Cibrîli nümâyân eyler

(H.Kazım Kadri, 1943b:547)10

Nükte yapabilmek şair yaratılışla ilgili bir durumdur. Herkese gelmeyen o ilham şairin
gönlüne geliverir. Nedim, sevgilinin işve ile salınarak meclise gelişini, şair yaratılışlı kimsenin
aklına gelen nükteye benzetir. Yani, sevgilinin bu şekilde gelişi âşığa nasıl keyif verirse, nükteyi
yakalayan şair de öyle zevk duyar:

Gülerek şîve ile bezme o şûhun gelişi

Benzer ol nükteye kim tab’-ı sühandâna gelir
(Dilçin, 2005:407)

Aşağıdaki beyitte birçok hususun yanında söz meclislerinde dimağları tatlandıran nükteye
de işaret edilmiştir:

Agzumuz şîrîn ider bir nükte-i rengîn ile

Lal-i nâbun ey yüzi gülşen ne nâzük cân olur
(Bâkî G159/3)

İskender Pala nüktenin bilinen anlamını verdikten sonra bugünkü kullanımına yakın olarak
nükteyi “genellikle karşımızdakinden korktuğumuz veya incitmekten çekindiğimiz için söylemek
istediğimiz söze giydirilen süslü bir elbise” (Pala, 1995: 434) şeklinde açıklar.

Nükteyi bir muhatabı olsun veya olmasın okunduğunda ifadenin etkileyiciliği, güzelliği,
orijinalliği, şaşırtıcılığı gibi nedenlerle simalarda tebessüm ve gülümseme hissi uyandıran ince
manalı söz olarak da tanımlamak mümkündür. Nükte ile birlikte kullanılan “letafet” de dikkat
çekmektedir. Latif bir nükte, sözün çağrışıma açık, zihnî faaliyet gerektiren, incitmeyen, gönlü ve
zevki okşayan, tabir yerindeyse su gibi akan yönüne işaret etmektedir. Bazen sözün zengin
çağrışımlarla dolu etkileyiciliği karşısında “şapka çıkarmak”, “şapkayı havaya atmak” veya Araplar
gibi “Ya Selam” demek ya da “ayağa kalkmak” şeklinde tepki verildiği durumlar olur. Bu sözlerde
günümüzdeki anlamına uygun espriler de vardır.

İleride bahsedileceği üzere nükte yapmak için bazı kelimelerin tevriyeli veya cinaslı
kullanımlarına başvurulur. Örneğin “ayak” kelimesinin tevriyeli kullanılmasıyla ilgili birçok beyit
vardır. Bu tevriyelerin her birinin okuyucuda bulduğu karşılık aynı değildir. Bunlardan “kimisi
zanaat kertesinde kalmış, kimisi de sanat seviyesine yükselmiştir”. Zira “şiir zanaatı, şairlik
tabiatına ve zekâsına sahip kişilerin elinde sanata dönüşür” (Coşkun, 2007: 37). Şairlerin birer avcı
gibi sürekli ince anlamlar ve hoş nükteler peşinde koşmaları bu sanat çabasının bir delili olarak
görülebilir.

Gerçek hayata ait tecrübeleri veya davranış biçimlerini de yansıtması bakımından ifadenin
etkileyiciliği nükteye örnek gösterilebilir. Nâbî’ye ait aşağıdaki beyitte kendisine babasından miras
kalmış birinin mirası alması engellenmeye kalkışıldığında gösterdiği/göstereceği tepki üzerinden
cennete girme isteği nükteli bir şekilde dile getirilmiştir:

Kimdür bizi men„ eyleyecek bâg-ı cinândan

Mevrûs-ı pederdür girerüz hâne bizümdür
(Nâbî G224/5)

Şairi için Lâ-edri diyebileceğimiz aşağıdaki beyitte ise cennete girme isteği ahiret gününe
telmihle nükteli bir şekilde ifade edilmiştir:

Bakma yâ Rab sevâd-ı defterime

Anı yak âteşe benim yerime

Divan şiirinde nükte bugün kullanıldığı anlamıyla sadece espri için kullanılmıyor; espri,
alay, iğneleme nüktenin bir yönünü teşkil ediyordu.11 Nüktenin bu özelliği dün de vardı bugün de
devam etmektedir. Bunun dışında kalan düşündüren, dikkat isteyen, çağrışıma açık sözlerle yapılan
nükte, edebî sanatlarla doğrudan ilgili görünmektedir. Bu yazıya mana, mazmun ve nükte
arasındaki farklara veya benzerliklere değinmekten ziyade genel olarak etkileyici, şaşırtıcı, nükteli
söz bağlamında devam edilecektir.12 Edebî sanatlar yardımıyla okuru şaşırtan, hayrette bırakan,
çağrışımları ve ince manayı keşfetmesi sebebiyle tebessüm ettiren ifadeler ele alınacaktır.13

Edebî sanatlara geçmeden önce bazı tiplere ve onlar üzerinden yapılan nüktelere değinmek
yerinde olacaktır. Divan şiirinde zâhid, sûfî, hâce, nâsih, müddeî, rakîb gibi tipler nükte için eşsiz
bir ortam hazırlar. Her biri ince bir düşüncenin, keskin bir nüktenin örneği sayılabilecek pek çok
beyit vardır. Aslında bu tipler üzerine yapılan nüktelerle dolaylı olarak “gösteriş ve menfaat için
dindarlık eden” kişiler, “hayatın gayesini sürekli para kazanıp mal biriktirme zanneden insanlar”
vb. eleştirilmiş olur. “Rakîb”in ise ayrı bir yeri vardır.14 Her türlü lanet ve hakaretin yapıldığı bu
ifadelerde “kıskanç, hasetçi ve arabozucu tiplerden bir bakıma toplumun intikamı” alınır. Şair, bu
tip insanlara karşı toplumun hissiyatına tercüman olur, “dilini ve kalemini kılıç gibi kullanır”
(Şentürk, 1995:XII).

Nükte ve Edebî Sanatlar

Edebî sanatlar anlam ve kelime ile ilgili olmak üzere iki ana başlık altında incelenebilir.15
Anlamla ilgili sanatlar içinde “bir duygu ve düşünceyi nükteli bir biçimde söyleme temeline
dayanan sanatlar da vardır” (Dilçin, 2005:421). Bu sanatlar, birkaç örnekle nükte bağlamında
değerlendirilecektir.

Nükte Malzemesi Olarak Teşbih

Benzetme ilgisi sanatın temelini oluşturur. Teşbih, divan şiirinde en çok kullanılan
sanatlardan biridir. Şairler -çoğunlukla teşbih yönü bağlamında- en güzel teşbihi aramıştır. Birçok
nükte varlığını teşbihe borçludur. “Bir kavramın herhangi bir özellik bakımından kendisinden daha
üstün veya daha meşhur bir kavrama benzetilmesine benzetme veya teşbih denir.” Teşbih,
genellikle mecazların içinde ve yanında yer almıştır. “Bir yarı mecaz veya yarı aktarım sanatı olan
teşbih” isti’ârenin başlangıcı sayılabilir. Çünkü “mecazın en önemli unsurlarından olan isti’âreler
teşbihin kısaltılmış şekilleridir” (Coşkun, 2007:43).16 Teşbih çeşitleri içinde “sıkça kullanılan ve
hemen anlaşılan teşbihlere mübtezel veya karib teşbih”, “benzetme yönü zor anlaşılan teşbihlere
baid veya garib teşbih” adı verilmiştir.17 “Genellikle birbiriyle ilgisiz unsurlarla mizah maksatlı
olarak yapılan teşbihlere tehekkümî teşbih denir” (Coşkun, 2007:45). Teşbihin etkili olması için
aranılan özelliklerden biri de mübalağadır (Tahir’ül-Mevlevî, 1994:169-170).

Teşbih-i tafdil veya maklûb teşbih çeşidinde “benzetme yönü bakımından benzeyenin,
kendisine benzetilenden üstün tutulduğu teşbihler”dir (Coşkun, 2007:46). Aşağıdaki beyitte şair
kendisini bülbül ile kıyaslayarak ondan üstün olduğunu söylemektedir. Bu ifadede “beni bülbülle
bir mi tutuyorsun, aşk olsun, hiç benziyor muyuz” tarzında bir nükte söz konusudur:

Ehl-i temkinem beni benzetme ey gül bülbüle

Derde yok anun sabrı her lahza bin feryâdı var
(Fuzûlî G75/4)

Divan edebiyatında Ferhad ve Mecnun ideal âşık tipleri olarak şöhret bulmuşlardır. Bu
durumda bazen şairler “Mecnun’un adı çıkmış, asıl âşık benim” derken; bazen de “Bak, Ferhad
şöyle vur, şuradan başla” diyerek Ferhad’a dağları delmede üstatlık ederken, sanatının inceliklerini
öğretirken görülür. Bu ifadelerde nükte benzeyenin, kendisine benzetilenden üstün olması üzerine
yapılmıştır:

Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var

Âşık-ı sâdık benem Mecnûn’un ancak adı var
(Fuzûlî G75/1)

Bî-sütûn-ı gamda Bâkî seng-i mihnet kesmede

Şöyle üstâd oldı kim Ferhâda san„at gösterür

(Bâkî G51/6)

Tasvir veya tablo hüviyeti kazanan teşbihlerde anlatılmak istenenin birden fazla
benzetmeyle ortaya konulmasına “mürekkep teşbih” denir. Genellikle deyim ve temsillerle yapılan
bu tür teşbihlere “temsilî teşbih” denir (Coşkun, 2007:49). Aşağıdaki beyitte sevgilinin eşiğine
ulaşan rakibin hiçbir kıymeti olmayacağı çemen, karga ve bülbül tasviriyle iğneleyici bir şekilde
verilmiştir:

Habîb işigi rakîbe şeref virürdi velî

Çemende gezmek ile zâg andelîb olmaz
(Necâtî G221/3)

Sevgilinin saçı âşıkların yuvası/mekânıdır, onunla bağlı veya ona asılıdırlar. Aşağıdaki
beyitte sevgilinin saçından, dolayısıyla sevgiliden ayrı kalan âşık, bağlarından kurtulmuş deli
temsiliyle anlatılıyor ki ne yapacağı belli olmaz, şerrinden kimse emin olamaz:

Zülfünden ayru Bâkî bir hâl ile yürür kim

Zincirden boşanmış dîvânedür sanurlar
(Bâkî G115/5)

Nükte Malzemesi Olarak Îsti’âre

Bir kavramı dolaylı olarak ifade etmek için herhangi bir bakımdan benzediği diğer bir
kavramın adıyla anmaya isti’âre denir (Coşkun, 2007:66; Uysal, 2010:105; Külekçi, 1995:53;
Mermer, 2005:49). Hem mecaz hem benzetme sanatı olarak tarif edilen isti’âre “bir şeyi kendi
adının dışında türlü yönlerden benzediği başka bir şeyin adıyla anma” şeklinde de ifade edilebilir
(Dilçin, 2005:412).18

Divan şiirinde özellikle sevgili veya sevgilinin güzellik unsurlarıyla ilgili yapılan isti’âreler
dikkat çekmektedir. Nâilî’ye ait aşağıdaki beyitte sevgili yerine kullanılan “meh”, “gece” ilişkisi
içinde çağrışıma açık bir nükteyle ifade edilmiştir:

Kadem kadem gece teşrifi Nâilî o mehin

Cihân cihân elem-i intizâra degmez mi
(Nâilî G368/6)

Nükte Aracı Olarak Mecâz-ı Mürsel

Bir sözü gerçek anlamının dışında benzetme amacı gütmeden kullanmaya mecâz-ı mürsel
denir. Bir başka ifadeyle “mecazların alışılmış ve yaygın olanların dışında sanatlı kullanılması”dır
(Külekçi, 1995:18). Hayâlî’ye ait aşağıdaki beyitte, “şişe” kelimesi içki içmek manasına
kullanılmıştır. Aynı zamanda “şişe çekmek” tevriyeli kullanılarak zengin bir çağrışıma imkân
tanınmıştır:

Sıhhat istersen sakın çekme tabîbün şerbetin

Mihnet ü gam derdine gâyet devâdur şîşe çek
(Hayâlî G295/2)

Nükte Malzemesi Olarak Cinâs

Cinas nükte yapmak için icat edilmiştir denilse mübalağa olmaz. Kelime ve anlam
oyunlarının yoğun olarak yer aldığı bu sanat şairlerin yeteneklerini sergilediği bir alan olmuştur.

Anlamları farklı, yazılış ve telaffuzları aynı veya benzer kelimelerin birlikte kullanılmasına cinas
denir.19 Hem anlamla hem de ahenkle ilgili olduğu için çok kullanılan bir sanattır. “Divan ve halk
şiirinde birçok beyit ve dörtlük güzelliğini, nüktesini ve hatta yazılış sebebini cinasa borçludur”
(Coşkun, 2007:251). Şairlerin zekâ hünerlerini göstermeleri bakımından cinas, her dönemde
başvurulan bir sanat olmuştur (Aksoyak, 2006:30).20 Aşağıdaki beyitte “yarını” kelimesi hem
tevriyeli hem de cinaslı olarak kullanarak nükte yapılmıştır:

Düşmânı yâr idinüp yârum unutdı yârını

Yarını anmaz dirîgâ ol Hüdâ’dan korkmaz
(Necâtî G225/7)

Aşağıdaki beyitte “beli” kelimesi hem “bel” hem de “evet” manasına kullanılmıştır:

Gördi dil-dâra kemer gibi tolaşdugum rakîb

Didi maksûdun beli midür eyitdüm kim belî
(Mesihi G277/3)

Rakip ile âşık arasında daima bir çekişme vardır. Âşık bir yolunu bulup ondan kurtulmak
ister. Aşağıdaki beyitte “el” kelimesi hem cinaslı hem de tevriyeli kullanılmıştır. İfadeye, rakibi
kovmak için “başkasının yardımına ihtiyacımız yok” derken, “elimizi bile kirletmeyiz, ayağımız
yeter” şeklinde nükteli bir söyleyiş gizlenmiştir:

Aslâ rakîbi sürmege yalvarmazuz ile

Bir püşt-pâ yeter ana dahi ne el gerek

(İshak Çelebi G138/2)

Nükte Aracı Olarak Kinâye

Kinâye, cinas gibi çok kullanılan fakat daha çok iğneleme kastının öne çıktığı bir sanattır.
Sözün hem gerçek hem mecaz anlamda kullanılmasına karşın asıl kastedilen mecazî anlam olması
nükteye kapı aralar. Kinâye, bir sözü “gerçek manayı düşünmeye engel olacak bir karine
bulunmamak şartıyla”, gerçek manasına da gelebilecek şekilde kullanma sanatıdır (Coşkun,
2007:91; Uysal, 2010:128; Külekçi, 1995:68). Başka bir deyişle, “gerçeği mecaz yoluyla dolaylı
olarak anlatmaktır” (Dilçin, 2005: 416; Külekçi, 1995:68). Sitem, tezyif, tahkir ve tehekküm gibi
maksatlar taşıyan ifadeler nezaket gereği başvurulan kinâye ile daha tesirli hale gelebilir (Külekçi,
1995:68-69).

Kinâyeli anlatımın tercih edilmesini birkaç sebebe bağlayabiliriz. Birincisi “doğrudan
söylenince kaba sayılacak bir ifadeyi nazikçe söylemektir”. Bu şekilde söylemek “kabalığı
hafifletici, çirkini güzel gösterici” olarak görülebilir.21 Diğeri ise anlatımı “somutlaştırmak ve
görselleştirmektir. Kinâye, “bir anlam veya mesajı gerçeğe dayalı bir tasvirin içine gizleme sanatı”
şeklinde de ifade edilebilir. “Zihin bu gizli anlama yorum yaparak ulaşır ve kinâyeli sözden zevk
alır.” (Coşkun, 2007: 93-94)

Aşağıdaki beyitler kinâye yoluyla nükteye güzel birer örnektir:

Bâkîyi mey-i nâba yemîn itdi dimişler

Gül gibi ele sâgar alup içmez ol andı

(Bâkî G524/5) 22

And içmek istedüm mey-i nâb içmege velî

Âyîn-i ‘ışk içinde danışdum günâh imiş
(Hayretî G159/4)

Fennî, aşağıdaki beyitte tenasüp içinde kullandığı “afyon, kutu ve ehl-i keyf” kelimeleriyle
kinâye yoluyla ince bir nükte yapmıştır:

Ögme şarâbı zemm idüp afyonu sâkıyâ

Açtırma ehl-i keyfe kutunun kapagını

(Dilçin, 2005:417)

Nükte Aracı Olarak Ta’rîz

Bir sözün ya da kavramın gerçek ve mecaz anlamı dışında tamamen tersini kastetmeye
ta’rîz denir. Bu sanat “bir kişiyi ya da durumu alaya almak ve iğnelemek amacıyla yapılır” (Dilçin,
2005: 417). “Ta’rîz, bir maksat sanatıdır. Tevriye, tevcih, kinâye, isti’âre, telmih ve teşbih gibi
birçok sanat ta’rîz için vasıta olarak kullanılabilir.” Diğer bir ifadeyle ta’rîz “sanatkârane yapılan
eleştirilere” denildiği için bütün bu sanatlarla ilgilidir (Coşkun, 2007:188-189). Dolayısıyla amaç
muhatabı kırmadan, incitmeden maksadını ifade etmektir (Mermer, 2005:98). Ta’rîzde söylenenle
ifade edilmek istenen gerçek arasında tam bir zıtlık vardır. Ta’rîz daha dokunaklı olursa istihza,
ondan da ağır olursa tehekküm adını alır (Külekçi, 1995:76-77; Tahir’ül-Mevlevî, 1994:161).

Özellikle Nefî’nin ta’rîzleri bu konuda verilen en güzel örnekler olarak karşımıza
çıkmaktadır.23 Aşağıdaki iki beyitte Nefî ile aynı düzlemde ifade edilen husus benzer şekilde
sevab-günah, iyi-kötü tezadıyla birlikte “yalan çıkmak” ve “mahrum olmak” tabirleriyle nükteli bir
şekilde dile getirilmiştir:

Zikri sûfînün sevâb u fikri Şeyhi’nün günâh

Bari mahrûm olmayısar ikimüzden birümüz
(Şeyhî G82/7)

Biz sûfîye eyü dirüz ol bize kem disün

Mahşer güninde belki ikimüz yalan çıka

(Yahyâ Beg G 399/4)

Nükte Malzemesi Olarak Tevriye

Tevriye, birden fazla anlamı olan kelimelerin verdiği imkânla nükte yapmak için sıkça
başvurulan bir yoldur. “En az iki anlama gelen cinaslı veya çok anlamlı bir kelime, deyim veya
ibarenin bir anlamını kullanıp diğer anlamını ifadenin içine gizlemeye tevriye denir” (Coşkun,
2007: 104). Başka bir deyişle tevriye, “bir kelimenin birden fazla anlamını ifadenin manasına
uygun düşürme sanatıdır” (Coşkun, 2007: 106).24 Tevriye “ifadenin anlamını zenginleştirmek veya
muhatabı şüphelendirmek” için yapılır. Bu sanatta cinaslı kelimeler, deyimler, mecaz ve yan
anlamlı kelimeler çok kullanılır (Coşkun, 2007: 105-110). Aşağıdaki birinci beyitte “yaşlı” ve
“iradî olarak tercih etmek” anlamına gelen “ihtiyâr” kelimesiyle; ikinci beyitte “cennet” ve “uç-
fiili” manasına gelen “uçmak” kelimesi tevriyeli kullanılarak nükte yapılmıştır:

Sakın Mecnûnı sanman ehl-i aşkun ihtiyârıdur

Güzel sevmekde zîrâ kimseye hîç ihtiyâr olmaz
(Bâkî G195/1)

Ne aceb murg imişsin ey zâhid

Ki hemîşe murâdun uçmakdur

(Necâtî G147/5)

Aşağıdaki beyitte “gözüme kan görünür” ifadesiyle, “gözüm bir şeyi görmez olur, kan
dökerim, katil olurum” şeklinde kana susamış bir ruh hali ifade edilirken, diğer yandan şarabın
kırmızılığı ve sarhoş olan kişinin gözlerinin kızarması aynı anda dile getirerek güzel bir nükte
yapılmıştır:

Yüri var meykedede karşuma gelme nâsih

Ki elüme sâgar alıcak gözüme kan görinür
(Necâtî G80/2)

Tevriye’ye bazen doğrudan söylenemeyen, söylenmesi uygun olmayan eleştiriler için de
başvurulabilir. Siyasî sataşmalar, edebî ta’rîzler bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Nef î’nin
“tahir” kelimesiyle muhatabına nazikçe ve dolaylı olarak “kelb” (köpek) demesi bilinen bir
örnektir (Coşkun,2007:106).

Nükte Aracı Olarak Îhâm ve Mugâlata

Cinaslı veya çok anlamlı kelimeleri, bu kelimelerin farklı anlamlarını da destekleyecek
biçimde uygun kavramlarla birlikte kullanmaya îhâm veya mugâlata denir. Bu sanatta amaç,
“anlamı karıştırmak”, “okuyucuyu yanıltmak ve şüphelendirmek” tir (Coşkun, 2007: 116; bk.
Külekçi, 91-101; 105-112; Uysal, 2010:148). Diğer bir ifadeyle birden fazla anlamı olan bir
kelimeyi bütün anlamlarını kastederek kullanmaktır (Dilçin, 2005:421). Şemseddin Sami’ye göre
ise îhâm, “iki anlamı olan bir kelimenin en az kullanılan anlamını kastederek kullanmak”tır
(Mermer, 2005:44).

Îhâm veya mugâlata tevriye olarak da değerlendirilmektedir.25 İki anlama gelen ve
birbiriyle ilgisi olan kelimeleri bir araya getirmek suretiyle yapılan îhâm-ı tenasüp -ki burada
kelimenin ikinci anlamı kastedilir- ve anlamca birbirine zıt kelimelerin kullanımıyla yapılan îhâm-ı
tezat da makbul bir hüner olarak görülmüştür (Levend, 1984:486; Tahir’ül-Mevlevî, 1994:173).

Aşağıdaki beyitte Nergîsî, “uçmak” kelimesini hem “kuş gibi uçmak” hem de “cennet”
anlamında kullanarak nükteli bir söyleyiş yakalamıştır:

Zâhid o denlü sıklet ü tâc-ı kabâ ile

Uçmak ümidin itmez idi ebleh olmasa

(Coşkun, 2007:121)

İzzet Molla’ya ait beyitte ise “ocak” kelimesi hem “yemek pişirilen ocak” hem de
“Yeniçeri Ocağı” anlamında kullanılmıştır. Burada kastedilen kelimenin ikinci anlamıdır. Nüktenin
Yeniçeri Ocağı üzerinden yapılması ifadenin etkili ve anlamlı olmasını sağlamıştır:

Koyup kaldırmada ikide birde

Kazan devrildi söndürdü ocagı

(Coşkun, 2007:116)

Aşağıdaki beyitlerde “hesap olmaz” ifadesi hem “haddi hesabı yok, çok sayıda”, hem de
“sorgu sual olmamak” anlamında; “yalvarı görsünler” ise hem “yalvarmak”, hem de para, servet
anlamındaki “yalvarı” ile “parayı görsünler” anlamında kullanılarak nükte yapılmıştır:

Didüm yolunda ey dil-ber ne çok âşıklarun ölmiş

Didi kim Ka’be yolında ölenlere hisâb olmaz
(Necâtî G224/6)

Güzeller mihri-bân olmaz dimek yanlışdur ey Bâkî

Olur va’llâhi bi’llâhi hemân yalvarı görsünler
(Bâkî G224/6)

Nükte Malzemesi Olarak Tevcih

Tevcih, bir sözü hem övgü hem yergi anlamı taşıyacak şekilde iki farklı anlamda
kullanmaya denir (Külekçi, 1995:113; Coşkun, 2007:129; Uysal, 2010:205). “Tevcihe genellikle
olumsuz bir fikri veya eleştiriyi edebî ve nükteli bir şekilde ifade etmek için başvurulur”
(Coşkun,2007:129). Aşağıdaki beyitte Nedîm dolaylı ve nükteli bir şekilde kendisine yeterince
lütufta bulunulmadığını ima etmektedir:

Arz-ı hâlüm çok efendüm hâk-i pây-ı devlete

Lutfun ammâ bî-niyâz-ı arz-ı hâl eyler beni
(Nedîm G147/10)

Nükte Malzemesi Olarak İstihdam

İki anlama gelen bir kelime veya sözün aynı ifade içinde işaret ettiği her iki anlamı için ayrı
ayrı iki kelime kullanılmasına istihdam denir (Coşkun,2007:132; Külekçi, 1995:102; Uysal,
2010:109; Mermer, 2005:50). Aşağıdaki beyitte “çekmek” kelimesi üzerinden nükte yapılmıştır:

Zâhidâ sâgarı çekmek eger olduysa günâh

Sen sevâb içre bulun biz bu günâhı çekelüm
(Hayâlî 336/3)

Nükte Aracı Olarak Tecahül-i Ârif

Divan şairleri bilinen bir şey hakkında bilmiyormuş gibi yaparak, soru sorarak; bir gerçeğin
farklı ve hiç düşünülmemiş bir yönüne dikkat çekerek nükte yapma peşinde olmuşlardır. “Bilinen
bir gerçeği bir nükteye dayanarak bilmiyormuş gibi söylemeye” tecahül-i ârif denir (Dilçin, 2005:
441; Külekçi, 1995:114). Şairin bildiğini bilmezden gelerek maksadını dolaylı yollardan ifade ettiği
bu sanatta mübalağa ve istifham sanatlarından yararlanılır (Coşkun, 2007: 199; Tahir’ül-Mevlevî,
1994:151).26

Tecahül-i ârifte amaç sözün bir nükte ile tesirli ve etkili hale getirilmesidir. Dolayısıyla
neşelendirme, azarlama, hayranlık, övme ve yermede mübalağa gibi nükteler vardır. (Külekçi,
1995:115-116). Bu sanatta ifadenin çarpıcılığı nükteyi ortaya çıkarmaktadır. Aşağıdaki beyitte
Fuzûlî, ay-parmak ilişkisi kurarak nükte yapmıştır:

Mâh-i nevdür yoksa sen kıldukda seyr-i âsmân

Kaldırup parmak getürmiş âsmân îmân sana
(Fuzûlî G6/8)

Nâbî aşağıdaki beyitte leff ü neşr ile tecahül-i ârif sanatını birlikte kullanarak hoş bir nükte
yakalamıştır. Salih-fasık kelimeleri arasındaki tezat da ifadeye ayrı bir tesir katmıştır. Şairin
indinde mey testisi ile abdest ibriğinin farkı salihlik ve fasıklık olarak bilinmekle beraber
bilmiyormuş gibi sorulmuştur:

Sebû-yı meyle ibrîk-i vuzû bir hâkdür ammâ

Ne hikmetdür bilinmez biri sâlih biri fâsıkdur
(Nâbî G166/5)

Nükte Aracı Olarak Hüsn-i Ta’lîl

Hüsn-i ta’lîl divan şiirinde söze nükte ve espri katmak amacıyla sıkça kullanılır. Özellikle
sevgili/memduh ile ilgili durumlar bu sanat için eşsiz bir ortam oluşturur.

Herhangi bir gerçek olayın meydana gelmesini hayalî ve güzel bir nedene bağlamaya
(Dilçin, 2005: 443; Külekçi, 1995:142; Uysal, 2005:91; Tahir’ül-Mevlevî, 1994:56) veya “bir şeyin
meydana gelişi için şairane bir sebep söylemeye” hüsn-i ta’lîl denir (Coşkun, 2007: 168). Bu
sanata, “şiirde anlatılmak istenen duyguyu veya hayali anlatıma güzellik, incelik veya espri katmak
için” başvurulur (Mermer, 2005:42).

Aşağıdaki beyitler hüsn-i ta’lîl üzerinden nükteli söyleyişler içermektedir. Birinci beyitte
suyun çağlayarak akışı sevgiliye ulaşma isteğine, ikinci beyitte kalemin ucundaki mürekkebin
akışkanlığı sevgilinin dudağını ve ayva tüylerini tariften dolayı ağzının sulanmasına, üçüncü beyitte
ise tarağın dişlerinin oluşu sevgilinin yanağını öpmesinden dolayı parçalanmış olduğuna
dayandırılarak ifade nükteli hale getirilmiştir:

Hâk-i pâyüne yetem dir ömrlerdür muttasıl

Başını taşdan taşa urup gezer âvâre su
(Fuzûlî K3/27)

Gird-i lebde hat-ı nev-hîzini tahrîr itsem

Hâmenün lezzet-i tahrîrden agzı sulanur
(Nâbî G69/4)

Turra-i yâri tararken öpdi ruhsârın meger

Lezzetinden çâk çâk oldı dehânı şânenün
(Nâbî G242/4)

Hüsn-i ta’lîl ile hazır cevaplılık bir beyitte birleşince ortaya güzel bir nükte çıkar. Nedîm,
muhtemelen bir kabul töreni sırasında arka sıralarda kalmasının nedenini soran Sultan Ahmed’e
“Gönül sizi herkesten çok görmek istiyor, o yüzden en sona geçtim ki güzel yüzünüzü daha fazla
seyredeyim” şeklinde hoş bir nükte ile cevap vermiştir:

Cemâl-i pâkin sâ’irden artuk görmek ister dil

Aceb mi cümlesinden sonra bûs etsem o damânı
(Nedim K11/26)

Nükte Malzemesi Olarak Tezat

Eşya zıddıyla bilinir. Birbirine zıt olan kavramların bir arada kullanılması anlamı/anlatımı
kuvvetlendiren bir husustur. Kavramlar arasındaki zıddiyet arttıkça anlam daha çarpıcı hale
gelmektedir. Divan şairleri de bu zıtlıktan olabildiğince yararlanmışlardır.

İfadeyi etkili kılmak için anlam bakımından birbirinin zıddı olan kelimeleri birbiriyle
ilişkili olarak söylemeye tezat denir (Coşkun, 2007:151; Külekçi, 1995:83; Dilçin, 2005:449).
Zıtlık ne kadar sanatlı olursa nükte de o kadar etkili olur. Yavuz Sultan Selim tarafından söylenen
aşağıdaki beyitte aslanları titreten güç ile ahu gözlü birisi karşısındaki acizlik bir kişide
birleştirilerek güçlü bir tezat, dolayısıyla da sağlam bir nükte oluşturulmuştur. Fonetik açıdan da
birinci beyit ile ikinci beyit arasındaki zıtlık dikkat çekicidir:

Şîrler pençe-i kahrumda olurken lerzân

Beni bir gözleri âhûya zebûn itdi felek

(Coşkun, 2007:152)

Aşağıdaki beyitte “yıkılası” kelimesi “mey-gede”nin adı olmakla birlikte “yapılmış”
kelimesiyle kullanılarak “yap-”, “yık-” arasında nükteli bir tezat oluşturulmuştur:

Hoş geldi bana mey-gedenün âb u hevâsı

Va’llâhi güzel yirde yapılmış yıkılası
(Bâkî G508/1)

Nükte Malzemesi Olarak Mübalağa

Mübalağa duyguları anlatmak için hayatın hemen her kademesinde başvurulan bir anlatım
tarzıdır. Bu şekilde insanlar kendilerini daha iyi anlattıklarına inanırlar. Hayale dayalı divan
şiirinde de şairler mübalağayı çokça kullanmışlardır. Başarılı bir mübalağa, içerdiği abartıdan
ziyade verilmek istenen duyguyu keskin bir şekilde öne çıkarır. “Anlatımı çarpıcı hale getirmek,
muhatabı etkilemek, yanıltmak veya ikna etmek” amacıyla “herhangi bir şeyi olduğundan daha
fazla veya az gösterme”ye abartma veya mübalağa denir27 (Coşkun, 2007:163; bk. Uysal,
2010:152; Tahir’ül-Mevlevî, 1994:105). Mübalağa nükteli ve zarif olmalıdır. Bir şairin hayal
gücünü ve genişliğini göstermesi bakımından mübalağa sanatına önem verilmiştir (Dilçin, 2005:
447; Külekçi, 1995:149). Divan şiirinde şairler “mübalağanın tebliğini hatta bazen iğrâkını
severler, yapılabilmesini hüner sayarlardı” (Mermer, 2005:76).28

Aşağıdaki beyitte sevgilinin naz ve ilgisizliği “bırakın âşığı Hızır gibi ölümsüz birini bile
öldürür” diyerek nükteli bir mübalağa ile ifade edilmiştir:

Bu nâz u bu nigâh-ı tegâfül ki sende var

Hızr olsa âşıkun sebeb-i terk-i cân olur
(Nef’î K28/7)

Aşağıdaki beyitte sevgilinin elbisesindeki gülün dikeninin gölgesinin onu inciteceği
mübalağası hoş bir nükte meydana getirmiştir:

Güllü dîbâ giydin ammâ korkaram âzâr ider

Nazenînüm sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni
(Nedîm G154/3)

Mübalağanın âdetçe ve akılca mümkün olmamasına gulüv denir. İbrahim Sırrı’ya ait
aşağıdaki beyitte zahidin yüzünün soğukluğu “Zahid bu soğuklukla cehenneme girecek olsan
söndürürsün, bir parça tütün tutuşturmaya bir kıvılcım dahi bırakmazsın” şeklinde nükteli bir
mübalağa ile dile getirilmiştir:

Zâhid bu bürûdetle eger dûzaha girsen
Bir lüle duhân yakmaya âteş bulamazsın

Nükte Aracı Olarak İrsâl-i Mesel

Tarihî yaşanmışlık ve tecrübenin şiire ustaca yerleştirilmesi ifadedeki tesiri artırır. Divan
şairleri de bu birikimden olabildiğince yararlanıp ölümsüz mısralar ortaya koymuşlardır. “Bir fikri
veya mesajı anlaşılabilir kılmak ve muhatabı ikna etmek için doğruluğu herkes tarafından kabul
edilen veya edilebilecek bir örnek vermeye irsâl-i mesel veya irâd-ı mesel denir.” İrsâl-i meselin
olduğu sözlerde temsilî teşbih de söz konusudur.29 Bu sanata, “konuyu daha iyi anlatmak” veya
“bedii zevkleri okşamak için şairâne sebeplerle başvurulur” (Coşkun, 2007:172).

Aşağıdaki beyitte güneşe bakanların gözlerinin yaşardığı gerçeği ile şairin dünya ile ilgili
fikrinin nükteli bir şekilde desteklendiği görülmektedir:

Alur göz ile bakma cihâna kim güneşün

Yüzine dogru bakanun gözinden akar yaş
(Necâtî TB2-1/3)

Aşk halinde duygular aklın önüne geçer. Bu durumda âşık normal davranamaz. Aşağıdaki
beyitte şair, âşığın bu haline gülen müddeî’ye “Âşık olana herkes güler bir sen değil” diyerek
durumu bir nükte ile kurtarır:

Şeyhi’ye gülsen n’ola iy müdde’î

Âşıka her kişi güler sen degül

(Şeyhi G110/8)

Divan edebiyatı geleneğinde bahar mevsimi işret zamanıdır. Kış mevsimi boyunca
evlerinde veya kapalı mekânlarda kalmak zorunda olanlar baharı dört gözle beklerler. Kış mevsimi
dolayısıyla çemendeki işretten de bir miktar uzak kalırlar. Bahar gelince hemen eski alışkanlıklar
depreşir. Kış mevsiminde zahidin zoruyla yapılan tövbe baharla birlikte bozuluverir. Şair bu
durumu “kışın yapılan yapı sağlam olmaz” diyerek nükteli bir meselle anlatır:

Yıkıldı zâhidün virdügi tevbe

Dirîgâ kışda yapu muhkem olmaz

(Necâtî G 230/5)

Nükte Aracı Olarak Mezheb-i Kelâmî

Mezheb-i kelâmî, “Şairane kanıtlama, delil sunma” şeklinde açıklanabilir. İrsâl-i mesel ve
iktibasla ilgilidir. “Bir düşünceyi ikna edici bir şekilde ifade etmek için akla uygun bir kanıt
sunulabileceği gibi hayalî veya mizahî bir kanıt da ileri sürülebilir” (Coşkun, 2007:181). Aşağıdaki
birinci beyitte “âşık sevgiliyi görse sevincinden, görmese kederinden ölür” diyerek, ikinci beyitte
ise sevgilinin vefasının olmadığı “dikkatle baştan ayağa bakıyoruz olsa görürdük” şeklinde nükteli
bir delil ile gösterilmiştir:

Cafer nice ola diri âlemde kim sen dilberi
Görse sevincinden ölür görmese hicrân öldürür
(Cafer Çelebi G60/5)

Dikkatler ile seyr iderüz yâri ser-â-pâ
Görmez mi idük biz de eger olsa vefâsı
(Bâkî G508/5)

Hayretî’ye ait aşağıdaki beyit, zahidin âşığı güzele bakmaktan men etmesini
“Yaratılmışların en güzelini inkâr etmenin neresi takvadır?” diyerek mizahî bir ifadeyle eleştirir:

Men‘ idersin vech-i zîbâdan bizi ey müttakî
Ahsen-i takvîme inkâr eylemek takvâ mıdur
(Hayretî G67/5)

Nükte Aracı Olarak İstidrak

Över gibi yaprak eleştirmeye veya eleştirir gibi yaparak övmeye istidrak denir. Söze öyle
başlanır ki önce yergi zannedilir sonrasında övgü olduğu anlaşılır (Coşkun, 2007:192; Uysal,
2010:108; Tahir’ül-Mevlevî, 1994:73; Mermer, 2005:50). Aşağıdaki örneklerde birinci beyitte önce
“Allah’ın adamısın” diye övgü görülürken sonrasında “Allah canını alsın” diyerek, ikinci beyitte
“yaralarına elmas kırıntıları ekmesi” sonrasında onlara “ihsan” denilmesiyle, üçüncü beyitte ise
önce “her şeyi bilir” ile olumlu bir tablo ortaya konulurken sonrasında “işi gücü fitne fesat”
denilerek imalı bir şekilde yerilmiştir:

Bî-riyâ merd-i Hudâsın bilürüz ey sofî
Garazun rahmet-i Hakdur o kadar rahmet bul
(Bâkî G307/6)

Rîze-i elmâs eker her açdugı zahma o şûh
Lutfı var olsun ider ihsân ihsân üstine
(Râsih G85/3)

Dehrde anlamayup bilmedügi ola meger
Tama‘ u bugz u nifâk u hased ü gadr u sitem
(Nâbî K15/80)

Nükte Malzemesi Olarak İstifham, Taaccüp

Cevabını bilerek, bilineni hatırlatarak veya bir cevaba mecbur ederek soru sormak ustalık
gerektirir. Bu şekilde sorulan sorular aynı zamanda içinde bir nükte de taşır. “İfadeyi
güzelleştirmek, bir fikri vurgulamak; söze nezaket, doğallık ve içtenlik katmak, dikkat çekmek; bir
fikrin muhatapları tarafından düşünülmesini ve kabul edilmesini sağlamak” amacıyla soru sormaya
istifham veya taaccüp sanatı denir (Coşkun, 2007:197).

Hayret, şefkat, elem, nefret, kin gibi heyecana bağlı duyguların soru şeklinde sorulmasıyla
yapılan istifham sanatında amaç cevap almak değildir. Duygu ve heyecanı daha açık ve etkili
anlatmak için bu yola başvurulur (Külekçi, 1995:124). Aşağıdaki beyitlerde soru sormak suretiyle
hoş birer nükte yapılmıştır:

Ol büt-i tersâ sana mey nûş eder misin demiş
El-aman ey dil ne müşkil-ter suâl olmuş sana
(Nedîm G2/5)

Cânâ ne var garîbüne itmezsün iltifat
Vuslat sizün diyârda âdet degül midür

(Nâbî G200/4)

Nükte Malzemesi Olarak Müracaa

Anlatıma doğallık ve canlılık katmak, muhatabın dikkatini çekmek için kullanılan bir ifade
tarzıdır. “Dedim dedi” şeklinde bir diyalog ortamı sağlar. Bu tarz ifadeler de nükte yapmak için
uygun bir zemin oluşturur. Aşağıdaki beyitlerde “dedim dedi”lerle birlikte verilen cevaplar ince bir
zekânın ürünü olarak değerlendirilmelidir:

Didüm kaç bûseye bir cân alursın

Didi hey bu ne sözdür bire bire

(Necâtî G531/2)

Didüm var mı dehânunla miyânun

Didi kim söyleme ortada var yok

(Bâkî G246/4)

Rakibin sürekli sevgilinin yanında olması, sevgilinin onu yanından kovmaması,
öldürmemesi âşığı her zaman huzursuz eden bir durumdur. Aşağıdaki beyitte bu durum kör noktada
bulunmasına bağlanmış ve dedim dedi diyalogu bu mesel vasıtasıyla hoş bir nükte haline gelmiştir:

Didüm ne içün rakîbi oklamazsın

Didi yakın nişan kördür urılmaz

(Zâtî G509/3)

Sonuç

Nüktenin aracı olan edebî sanatları alt dallara ayırarak daha da genişletmek mümkündür.
Sanatların birbiriyle olan ilişkileri ve iç içe olan yapısı nedeniyle başlıklar çoğaltılabilir. Bu yazıda
bütün edebî sanatlar sıralanmaktan ziyade nüktenin belirgin olarak ortaya konulduğu başlıca
sanatlar ele alındı. Şairlerin manaya en güzel elbiseyi giydirmek için başvurduğu edebî sanatlara
nükte bağlamında temas edildi.

Divan şiirinin dili sürekli işlenen bir yapı arz eder. Dolayısıyla kelimeler, kelime grupları
ve mazmunlar herhangi bir edebî sanata ihtiyaç duymadan bir nükteyi ifade edecek zenginliğe ve
güce zaman içinde ulaşmışlardır. Bununla birlikte kullanılan her edebî sanatın ifadeye nükte
katmadığı gözden kaçırılmamalıdır. Zira edebî sanatlar şairin dile hâkimiyeti, dil üzerinde tasarrufu
ve sanat icrasına bağlı olarak şiirde yerini bulur, nükteye kapı açar.

Divan şiirinde şair, dilin bütün inceliklerini bilmekle dile hâkim olur; düşünce, fikir, sezgi
ve hayali en güzel şekilde ifade etmenin yollarını arardı. Şairin hünerini göstermesi bakımından
önem arz eden edebî sanatlar, ancak ince ve zarif nüktelerle kalıcı, belirgin ve dikkat çeker hale
gelmişlerdir. Bir örnekle ifade edecek olursak, sanat ile mana arasındaki birliktelik eşya dolu bir
odaya benzerken nükte, odayı aydınlatan bir lamba görevi üstlenmektedir. Yani nükte anlatılmak
istenen düşüncenin en hızlı, keskin ve parlak bir biçimde intikalini sağlamaktadır.

Görüldüğü üzere nükte ve edebî sanatlar birbirinin tamamlayıcısı konumundadır. Hatta o
kadar bir ve bütün olarak karşımıza çıkarlar ki birbirinden ayırt etmek mümkün olmaz. Aslında
nüktenin doğrudan şiirin anlamı ile ilgili olması bu birlikteliği zaruri hale getirir. Divan şiirinin
çağrışıma açık, ince bir zekânın ürünü olan ve çözümlendikçe okuyucuya zevk veren yapısının
temel dinamiklerinden biri de dilin bütün imkânlarından yararlanılarak ortaya konulan nüktelerdir.

Hüseyin Gönel

Kaynakça ve dipnotlar için : turkoloji.cu.edu.tr

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.