Neyi ararsanız onu bulursunuz. Burada ironi arayan ironi, hüzün arayan hüzün bulur.

Şair olduğunuza sizi inandıran neydi?

Şair olduğuma beni inandıran, Mustafa Kutlu’nun mektubu oldu. Yanılmıyorsam 1993 yılıydı, Dergah dergisine şiir göndermiştim. Cevap olarak, Mustafa Kutlu imzalı bir mektup geldi. “Bir şair hassasiyeti taşıdığımı” söylüyordu. Çalışır ve ısrar edersem, bu iş olacaktı. Mustafa Kutlu böyle diyordu. O mektuptan sonra, gece yarılarına kadar, her gün saatlerce şiir çalıştım. Üç Köpük’teki şiirleri yazmak için masaya oturduğumda 62 kiloydum ve vücut geliştirme çalışıyordum. Üç Köpük’teki 27 şiiri bitirip masadan kalktığımda, daha doğrusu kalkamayıp kaldırıldığımda, 48 kiloya düşmüştüm. Yine de her zaman şunu söylüyorum: Şiir beni hiç üzmedi.

Peki, neden şiir yazmaya ihtiyaç duydunuz?

“İhtiyaç” kelimesi şiiri tam olarak karşılamıyor. Tuvalete gitmek veya su içmek, bir ihtiyaçtan dolayıdır. Buna, ihtiyaç gidermek deriz. Üstümüze kıyafet, ayağımıza ayakkabı almak da öyledir. Fakat şiir, bambaşka bir şeydir.  Onun ihtiyaçla falan ilgisi yoktur.

Bir kitapta, “kader büyüktür, fakat Allah kaderden de büyüktür” yazıyordu. Bu cümleyi hiç unutmadım. Ve bu cümleyi, hep şu şekilde mırıldandım: Dünya büyüktür, fakat şiir dünyadan da büyüktür.

Evet, “ihtiyaç” kelimesi veya kavramı, dünya ile ilgilidir. Ben ise, şiir yazmakla, başka şeylere talip oluyorum. Mesela, iyi şiirler yazarsam, O’nun gözüne gireceğimi düşünüyorum?

Günümüz şairinin eski ile ilgisi ne boyutta olmalıdır? Siz kendinizi hangi eskiye ait hissediyorsunuz?

İtiraf etmek gerekirse, sorunuzdan bir şey anlamadım. Ama insan, bazen anlamadığı şeylere de cevap yetiştirmeye çalışır.

Melih Cevdet Anday, “eski, hiç eskimeyendir” der. Bu cümleden yola çıkarsak, ki çıkmalıyız, yüzlerce yıl önce yaşamış, yazmış Yunus Emre, sıfır kilometre gibi yepyeni bir şekilde karşımızda durmaktadır. Buna karşılık, aramızda yaşayan ve çağdaşımız olan birçok şair, daha şimdiden eskiyip gitmiştir. O halde, sorumuz şöyle olmalıdır: Yolculuğunuz sırasında uğradığınız şairler hangileridir?

Evet, benden önce yaşayıp da şiirime katkısı olan şairler Karacaoğlan, Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil ve Cemal Süreya’dır. Yaşayanlardan ise İsmet Özel. Kendisine minnet borçluyum.

Çıkmaza giren Türk şiiri değil, Türk insanıdır

“Dünyaya alışan adam şiir yazamaz” der İsmet Özel. Gerçekten şairin bu zorluğu yaşadığını düşünüyor musunuz?

İsmet Özel üstadımıza katılmakla beraber; şiirin, yabani insanların işi olduğunu düşünüyorum. Gerçi, her ikisi de aynı anlama geliyor: Dünyaya alışan adam, yabani değildir. Yabanilikle ilgili somut örnekler vermek isterdim, fakat bu yanlış anlaşılabilir. Sadece şu kadarını söyleyeyim: Meraklı olanlar, İstanbul veya Ankara’daki “üstad”lardan birini ziyaret edebilirler.

Bana gelince? Bırakın ilk kez gittiğim, gördüğüm yerleri; otuz yıl boyunca oturduğum sokağa bile her çıkışımda, o toprağa ilk kez adımımı atıyormuş gibi oluyor. Sanki köşedeki ağacı, meydandaki çeşmeyi veya camiyi ilk kez görüyormuşum hissine kapılıyorum. Demek istediğim, daha doğrusu İsmet Özel üstadımızın demek istediği şu: Dünyaya bakıp da Hz. Adem’in o ilk şaşkınlığını yaşamayan kişi, şair olamaz?

Bugün Türk şiiri çıkmaza mı girmiştir? Eğer öyleyse çıkış yolunu nerede aramalıdır?

Çıkmaza giren, Türk şiiri değil, Türk insanıdır. Sadece edebiyat dünyasında değil, hayatımızın her alanında ciddi sorunlar var. Turgut Özal’ın iktidara gelmesinden sonra, adeta Türk insanının içi boşaltıldı. Toplu bir çürüme ile karşı karşıya kaldık. Bu süreçte, aileyi bozdular, değerlerimize zarar verdiler, ahlaksızlığı teşvik ettiler, sipariş romanlar yazdırdılar, yayıncıları edebiyatın dışına itip tüccar yaptılar, insanları maddiyat düşkünü haline getirdiler; fakat bir şeyi başaramadılar. O da şu: Türk şiiri yirmi yıl önce de büyüktü, şimdi de büyük.

Evet, ortamları bozdular, fakat şiir karşısında çok sık bozuldular. Birçok sorun çıkardılar, fakat Türk şiiri de onlara sorun çıkardı. İsmet Özel’in 1980’den sonra yazdığı şiir ve yazılara bir bakın! Onları kim yıkabilir? Kendisi bile yıkamaz!

Bir edebiyat dergisi için “edebi duruş” mu önemlidir, o edebi duruşun belli bir muhalif söylemin parçası olması mı önemlidir?

En önce, edepli bir duruş olması gerektiğine inanıyorum. Edebiyata önem vermeliyiz, fakat sadece edebiyata önem vermemeliyiz. Muhalif olmak, artistlikle, dik başlılıkla, oraya buraya laf atmakla olacak bir iş değildir. Bu bir kültürdür. Derin bir meseledir. Önce bunlara sahip olmak gerekir. Veya sahip olan bir yere tabi olmak? Örnek vereyim: Bugün İsmail Kara’nın ne yaptığını anlamak istiyorsak, sadece onun eserlerine değil; Hüseyin Avni Ulaş’ın hayatına ve Nurettin Topçu’nun yazdıklarına da bakmamız gerekir. Nurettin Topçu’yu iyi bilmeden İsmail Kara’nın eserlerini okursak, en çok da İsmail Kara üstadımıza haksızlık etmiş oluruz diye düşünüyorum.

Genç şairlerin kendi seslerini oluşturamamalarını neye bağlıyorsunuz?

Genç bir şairden, bir çırpıda kendi sesini (üslubunu) bulmasını zaten bekleyemeyiz. Bu, zamanla ve çalışmayla olacak bir şeydir. Olduğu zaman da, artık ona “genç şair” denmez. “Şair” denir.

Yalnız genç arkadaşlarla ilgili şu tehlikeyi görüyorum: Şiirle ilgilenen genç arkadaşlar, maalesef birbirlerinden haberdar değiller. Akranlarının ne yazdığını merak bile etmiyorlar. Oysa her şair, kendi yaşıtlarını iyi tanımak zorundadır. Çünkü yarışacak olduğu kişiler onlardır. Mesela bizim kuşakta, herkes birbirini iyi tanır. Bugün farklı mecralarda ve dergilerde görünen birçok isim, gençken, aynı odanın içinde bulunuyordu. Dolayısıyla, bizim kuşağa mensup birçok arkadaş, akranlarının sadece ne yazdığını değil, neler yazacağını da az çok bilir.

İroni, şiirinizin önemli bir unsuru gibi duruyor. Şiiri böyle söylemek, onu daha çekici mi kılıyor?

Bir şair şöyle demiş: “Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, büyük acılarımızı ancak ironiyle dışa vurabiliyoruz.” Durum biraz bu. Evet, gülüyorum. Fakat “adam acı acı güldü” denir ya, öyle gülüyorum. Mesela Hayat Şartları başlıklı son şiirim şöyle bitiyor:

“Kar yağarken serçeleri seyrettim
Çocuklarım geldi birden aklıma.
Sabırsızlanıyorlar büyümek için,
Gelmeyin, burası derin!”

Neyi ararsanız onu bulursunuz. Burada ironi arayan ironi, hüzün arayan hüzün bulur.

İslami duyarlılığa sahip bir şair ve yazar olduğunuzu biliyoruz. Bu yönünüzün edebi kişiliğinizdeki etkilerinden bahseder misiniz?

Dürüstlüğün, yalan söylememenin, içki içmemenin, kumar oynamamamın bile meziyet olarak kabul edildiği günlerde yaşıyoruz. Oysa bunlar, olması gereken veya yapılmaması icap eden şeylerdir. “İslami duyarlılık” da öyle? Müslüman olduğumu kabul ediyorsam eğer, gereğini yapmalıyım. Hepsi bu.

Müslüman olmamın edebi kişiliğime de, ebedi hayatıma da büyük bir katkısı olduğu ve olacağı kesin. Yine de inşallah diyelim.

Bir şair olarak, Şuara Suresi’ni nasıl yorumluyorsunuz?

Aslında, konuşmamızın başından beri yaptığım bu. Belli ki bir şeyler daha söylememem gerekecek. O halde, yayınlanmamış bir münacatımdan iki dize alayım buraya: “Sen söyle güzelken bana söz düşmez. / Bakma, şiirler yazdığıma?”

Şiir kitaplarınızın yanı sıra, Uçuş Denemeleri ve Son Düzlük isimli iki deneme kitabınız var. Bir şair, niçin düzyazıya da ilgi duyar ki?

Şiir, nesir ile büyür. İsmet Özel, Sezai Karakoç veya Necip Fazıl’a baktığımızda, bu isimlerin aynı zamanda iyi birer nesirci olduklarını da görüyoruz. Şiir duygu, nesir ise düşünce işidir. Asıl marifet, bu ikisini yan yana getirmek ve götürmektir. Bunu başardığınız vakit, ayakta kalmanız daha kolay olur.

İbrahim Tenekeci

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.