Osmanlı sultan ve şehzadelerinin hemen hemen hepsi şiirle
ilgilenmiş bir kısmı ise dîvan tertiplemiştir. Bunlar içinde Muhibbî
mahlasını kullanan Kanûnî Sultan Süleyman sultanlığı Ve
şâirliğiyle en ön sırada yer alır. Arapça Ve Farsça’y1 şiir
söyleyebilecek kadar iyi bilen Kanûnî biri Farsça dört dîvan teşkil
edebilecek şiirleriyle de Türk edebiyatının en velûd şairlerinden
biridir. Dîvanında 2799 gazel, l elif-nâme, l tercî-i bend, 18
muhammes, 30 murabbâ, 5 nazım, 51 dörtlük ve 217 beyt vardır.
Devrinde şâir, âlim ve sanatkârlara hak ettikleri değer verilmiş
Ve korunup teşvik edilmişlerdir. Fâtih döneminde başlayan, İstanbul’u
bilim Ve kültür merkezi yapma yönündeki çabalar, Kanûnî döneminde
daha da artmış Ve gerçekten de İstanbul merkez haline gelmiştir.
Kanûnî dönemi( 1520-1566) klâsik şiirimizin altın çağı olarak kabul
edilir. Zâtî (ö. 1546), Fuzûlî(ö. 1556), Hayâlî(ö. 1556-57), Yahyâ
Bey( ö. 1582), Bâkî(ö. 1600) vs. gibi ünlü Ve ismi bilinenler yanında,
bu dönemde yüzlerce dîvan şâiri yetişmiştir.
Kanûnî`nin pek çok yazması bulunan Dîvânı Âdile Sultan
tarafından bastırılmıştır. Şâirin üç Türkçe Dîvanından seçmeleri
ihtivâ eden bu yayını Vahit Çabuk yeni yazıya aktararak neşretmiştir.
Son olarak, (Prof. ) Doç.Dr. Coşkun Ak basma ve yazma nüshaları
mukayese ederek Muhibbî Dîvânı,nı yayın1amıştır. Bizim yazımızda
örnek olarak verdiğimiz beyitler bu yayına aittir. Örnekler dışında
sözü edilen konu ilgili bazı beyitlerin yerleri de parantez içinde
gösterilmiştir.
Tezkirelerde zaman zaman mübâlağalı ve sübjektif yargılarla
övülen şâir Kanûnî’nin, bir cihan sultanı olarak şiir yazması
enteresandır. O sık sık şâirlik iddiâsında bulunmadığını söylese de
şiirlerinin niteliği ve niceliği açısından döneminde ve sonrasında
yaşamış pek çok şâirden öndedir. 16. yüzyıl tezkirecilerinden Lâtîƒî
onu, “Memãlik-i memlükı mülk-i Rüm,a z’amm itdügi gibi niyãm-ı
dehãndan tîg-ı zebãn çeküp suhan vilãyetinüfi fatihi Ve “adl ü ihsän
ãyetinü’ñ şärihi olmışdur… ” şeklinde tavsîf eder. Yine 16. yüzyılda
yazılan Kınalı-zâde Hasan Çelebi T ezkiresímde de Muhibbî
hakkında şöyle der: “… Fenn-i eşcãrda iktidärları ve evsãf-ı eşCãr-ı
belägat-şicãrları nür¬ı ãfitãb-ı nevvãr gibi rüşen ü äşikärdur. Sultân-ı
cihän ve hakan-ı dehr oldugı gibi mãlik-i memälik-i nazm u neşr
idi…”
Gerek Kanûnî, gerek devri edebiyatı ile ilgili çalışmalarda
onun şiiri ve şâirliği de ele alınmıştır. Kanûnî’ye sunulan kasîdeler
ile ilgili bir yayında ise, onun Türk Edebiyatında şâirliğiyle değil
sultanlığıyla temâyüz ettiğini, yani Muhibbî’yi değil Kanûnî’yi
görürüz. Bu bize devrindeki şâirler nazarında Kanûnî’nin şâirden
önce sultan kabul edildiğini de îmâ etmektedir. Ayrıca kasîdelerin
genellikle bir devlet büyüğüne, yani pâdişâha veya şâiri himâye
edebilecek birine yazıldığını da göz ardı etmemeliyiz.
Muhibbî, devrine göre oldukça sâde bir dil kullanmıştır.
Arapça ve Farsça terkibleri -dönemin dili göz önünde bulundurulursa-
oldukça az kullanmıştır. Zaman zaman ata sözleri ve deyimlerle
söyleyişine kuvvet katan Kanûnî’nin şiirleri nazım şekilleriyle olduğu
kadar konuları bakımından da çeşitlilik arzeder. Ancak biz, bu yazıda
onun şiirlerinin dili, üslûbu ve mâhiyetinden çok genel anlamda şiir,
şâir, kendi şiiri ve zaman zaman muhtelif şâirler ve şahsı hakkındaki
değerlendirmelerine yer vereceğiz.
Dîvanında “Şi’r” redıfli bir gazeli de bulunan Muhibbî şiir
için, “şi’r, eş’ãr, nazm, söz, sunan, kelãm, gazel, beyt” kelimelerini
kullanır. Şiiri tavsîf etmek için ise, “rengin, äbdãr, mevzün, ãşıkäne,
rindãne, şirin, latif, ğarrä, racnã, pür-nükte, ter, näzük-ter, nãzenin, dil-
keş, dil-süz, pür-süz, süzän, süznãk, gül, gül-i ter, gül-deste, gülistãn,
solmaz gülistãn, gülşen-i nazm, tãze meyve, naşl-bend, nabl-i nazm,
dür, dürr ü gevher, dürr-i şehvãr, dürr-i meknün, dürr-i yetim, dürr-i
semin, dürr-i “Aden, dürr-i mecãni, lü”lü”-i meknün, gevher-i yek-dãne,
gevher-i nä-yäb, gevher-i nazm, nazm-ı dürer-nişär, nazm-ı güher-bär,
şãf su, ãb-ı hayvän, şäf ãyine, sulgan-ı näzük, lisän-ı gayb, mucciz-
nizãm, hayãlät-i garîb, şirin-edâ, sihr-i helâl, tekye-i şi’r, şi’r-i dil-
pesend, şi’r-i faşîh, aşl-ı keläm, kebk-i hirãrn, çevgãn” gibi sıfat ve
benzetmeler kullanmıştır.
Muhibbî”ye göre şiir ilimdir. O da çağdaşı Fuzûlî gibi ilimle
şiiri birleştirmiştir. Fuzûlî’nin “İlimsiz şicr, esãsı yoh dîvãr kimi olur
ve esãssuz dîvãr gãyetde bî-ictibãr olur.” sözü Muhibbî’de şöyle
ifâdesini bulur:
Şi’r bünyädına el urdufi ise muhkem kil
Sonradan dime kim z’a’f üzre imiş bu temelüm
569, 19 l 3/5
Şâir bu temelin kendisinde var olduğuna işaretle, şiir ilmini
kademe kademe ilerleterek kemâle ulaştırdığını söyler:
Şi’rüm Muhibbi irse kemãle ‘aceb midür
İletdüm bu fenni ilerüye ben ayak ayak
437 , 14 l 7/ 7
Şiir hakîkatten haber vermelidir:
Ey Muhibbî söyle söz virsün hakîkatden haber
Şimdiki şã’irlerün her bir sözi zähir geçer
253, 759/5
Hakîkatten haber verecek şiirde asıl olan ise “ma’nâ ve
dakâyık ”tır. Nazm fidanında mânâ meyvesi olmalı; aksi halde şiir
“âbdâr” olmaz. Nüktesiz, ince mânâlar yüklü olmayan basit şiiri
söylemek için hünere ihtiyaç yoktur. Basit ve sâde şiiri herkes söyler,
ancak hakîkatten haber veren anlamlı şiir söylemek hüner ister:
Gerekdür şi’rde ola dakãyık
Ve illã her kişi dir şi’r-i sãde
690, 2358/4
Nabl-i nazma ey gönül bil meyve-i macnî gerek
Macni ger olmazsa olmaz ana ãbdãr şi’r
3 13, 965/5
Tekye-i şi’r ile Mubibbîye itsefi su’ãl
Bir cevãb ide ki anda ola çok ma’nî-i hãş
406, 1299/5
Muhibbî sãde işdür şi’r-i sãde
Olıcak ol gerekdür kendekãrî
78 8, 27 1 8/6
Şâir, şiirin hakîkatten haber vermesi gereğine dâir kanâatini
şiirlerine “lisân-ı gayb” sıfatını vererek pekiştirir:
Dirler Muhibbî şi’rine ol dem lisãn-ı gayb
Mu’ciz-nizäm sözlerini ger rakam kıla
744, 2557/5
Mânâyı “top”a ve şiiri de ona vurmaya yarayan “çevgân”a
benzeten şâir, bu meyanda zamâne şâirlerine de meydan okur:
Şi’r çevgãnıyla çalmaga me’ãni tûbıni
Arşa-i ‘aşr içre geldüm ya’nî meydãn isterem
550, 1847/4
Gerçek şiirden anlayanlar, lâtif ve ince mânâlarla dolu sözleri
gördüklerinde eşsiz inci diyeceklerdir:
Her sözinde nãzük ü rengin mecãnî bulma
İşidenler diyeler bu söz degül dürr-i şemîn
669,2278/2
Şiir insanı farklı dünyalara götürür. Ondan alınan zevk, lezzet,
okuyanın derecesine, anlayışına bağlıdır. Gerçek şiirden ancak, kılı-
kırk yaran akıl sâhipleri, olgun kişiler zevk a11r(180, 494/ 5):
Şi’r oldur okıyanlar bula şekker lezzetin
Lezzetin bilmez anu’fi illâ ki ‘akl-ı hurde-bîn
669, 2278/ 1
Şiir, kıymetini bilmeyenlerden yüzünü saklayan bir güzel
sevgili gibidir. Ancak değerini bilenlere, anlayanlara yüz gösterir:
Bir güzel mahbûbdur yüzden nikäbın almazam
Kıymetin bilmezlere göstermeye dîdãr şi’r
313, 965/ 3
Gönülden haber veren bir sohbet arkadaşı olan şiir, yine
gönlün coşkusunu, neş”esini, hüznünü, tamamıyla hâlini dile getirir.
Gönül ehli bu yüzden şiirle ilgilenir(436, 1412/6; 754, 2597/4).
“Rengin” ve “rindâne” şiirler, gönlün coştuğu anlarda söylenir:
Cüş idüp ey Muhibbî yine gönül
Didi bu şi’ri hoşça rindãne
693, 2369/9
İnsanın üzgün ve gönlünün sıkıntılı olduğu anlarda söylenen
şiirler ise derd ve elem dolu, yani “müşevveş” olacaktır:
Şi’rümi görüp müşevveş itmesünler beni ‘ayb
Çün degül hatır küşäde toptolu derd ü elem
568,1911/6
Böyle zamanlarda şiir, gönlü ferahlatan, insanı bütün
olumsuzluklardan bir süre uzaklaştıran ve başka âlemlere götüren bir
vasıtadır. Bu sebeple sâdece bir eğlence olan şiirle kimse mertebe
kazandığını, kemale ulaştığını sanmamalı:
Mubibbî halvet-i dilde hemãn eglencedür ancak
Ögünüp şi’r ile kimse dimesün kim kemãlüm var
337, 1052/5
Elbette cihan sultânı şâir için şiir, bir eğlence, âdeta başka
âlemlere kaçıştır. Baş olmanın ağır yükünden bir süre uzaklaşmak için
güzel bir vesiledir:
Şi’r-i pür-sûzun Mubibbî çünki bir eglencedür
Hãli olma bir nefes âlemde sen eş’ãrdan
656, 2228/5
Şiir biraz da yalandır.Duygu ve hayâl gücüne bağlıdır.
Söylenenlerin yaşanmış olma şartı yoktur. Bu sebeple de şâirim diye
böbürlenmek yersizdir:
Germ olma şi’r ile gel inen şä’irem dime
Şığmaz mısın bu âleme birkaç yalan ile
700, 2397/6
Benzer ifadeyi Muhibbî’nin çağdaşı Fuzûlî’de de görürüz:
Ger dirse ki Fuzûlî güzellerde vefâ var
Aldanma ki şâir sözi elbette yalandur
Şiir, özellikle de gazel; güzelleri teshîr etmek ve onlarla
hemhâl olmak için bir araçtır:
Şi’r ile itdün Muhibbî ol peri teshirini
Dime şimden girü sen eş’ãr u dîvändur ‘abes
1 14, 257/5
Şi’r ile çünki Muhibbî nice dilber koculur
Bunı kim diyebilür şi’r ü gazelden ne gelür
307,945/6
Gazel, klasik şiirde en çok kullanılan nazım şeklidir ve çoğu
zaman şiirle eş anlamlı kullanılmıştır. Muhibbî de gazele önem
vermiş, zaman zaman gazelin mahiyeti hakkında değerlendirmelerde
bulunmuştur. Bu değerlendirmelerinde gazel için, “garrâ, tâze meyve,
cevher, gül-deste, rengin, nâzük, rainâ, ter, pür-nükte, şîrîn, âbdâr,
nâzenîn, âşıkâne rindâne” gibi sıfat ve terkîbler kullanmıştır. Şâire
göre gazel; his ve hayâle bağlıdır ve genel olarak âşığın hâlini
sevgiliye duyurabilmesi için bir araçtır. Bu vasıflara uygun _özellikle
“âşıkâne”- şiirler, beğenilen, şeçkin şiirlerdir (346, 1082/4):
Mümtäz olursa sözleri tan mı Muhibbinün
Her ne gazel ki söyleye hep ‘ãşıkãnedür
228, 667/5
“Âşıkâne” şiirin en belirgin özelliği “sûzân, sûznâk, pür-
sûz”dur. Muhibbî de çoğunlukla gazelleri için “sûzân, sûz-nâk, pür-
sûz dil-sûz” sıfatlarını kullanır. Aşktan, âşığın ahvâlinden ve fırkatten
söz eden şiirin yakıcı olması tabiîdir. Bu mahiyetteki şiirleri
anlayabilmek için âşığın haline vâkıf olmak gerekir. Nitekim, şâir
aşktan bîhaber olanın ateş dolu şiirini okumamasını, aksi halde
yanabileceğini söyleyerek uyarır:
Olmayan ‘ışka haber-dar okumasun şi’rümi
Şi’r-i pür-süzum okurken korkaram kim yanalar
301, 924/5
Yine, “sûznâk” şiir derd ehlinin elden bırakmadığı ve yüreği
demir olanların bile yüreğini yumuşatacak cinstendir(l93, 542/ 5):
Şi’r-i dil-süzurnı her kim ki Muhibbî işidüp
Yüregi ãhen ise dahi hem ol ãn ezilür
193, 54 1/5
Muhibbîmin “sûznâk” şiir söylemesinin sebebi, sadece âşığın
hâlini ve aşkını dile getirmek değildir. O bu vesîleyle, gerçek şiiri,
“âşıkâne” şiir üslûbunu da zamâne şâirlerine öğretmeyi amaçlar:
Sûz-nãk eyler Muhibbî anufi içün şi’rini
Şimdiki şã’irlere üslüb-ı eşcär ögredür
216, 624/5
Muhibbîmin şiirlerinin çoğunluğu “âşıkâne” ve “rindâne”
olmakla birlikte hikmetli, nasihat-âmîz azel14 ve be itleri de vardır:
Kimseye rãzun dime sînende sakla räzu’ñı
Ehl-i dünyä ile hergiz eyleme sen ihtilãt
410, 1317/3
‘İbâdet it koma tevhîdi elden
Bularçün seni yaratmış yaradan
621 , 2101/2
Ayrıca, Kanûnî’nin öğüt verici mahiyetteki gazellerinden
birinin matla’ı halen ata sözü gibi kullanılmaktadır:
Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihända bir nefes sıhhat gibi
763, 2627/1
Muhibbî’nin bir beyti vardır ki, kendi ifadesine göre dîvânda
en beğendiği odur. Şâir bunu şöyle ifade eder:
Süz-ı dilden gerçi bunca söyledüm ra’nã gazel
Lîk itdüm içlerinden işbu beyti intihäb
Her denîye söyleme hãlüfii ãgãh olmasun
Her ne eylerse Mubibbî itsün ol ‘ãli-cenãb
83, 148/4-5
Nazım şekillerinden gazele önem verdiğini belirttiğimiz şâir,
sık sık bu tarzda iddiâlı olduğunu söyler:
Bikr-i fikrümden Muhibbî hare ider söz gevherin
Zira kãdirdür gazel tarzında ol mãhir giçer
256, 769/5
Bikr-i fikrümden Mubibbî ihtirã’ itse gazel
Kapuşurlar şanasın kim gevher ağzından düşer
344, 1076(a)/5
Kim ki nazm ister Mubibbî şi’rini güş eylesün
Bulunur gerçi gazel ammã bu eş’är özgedür
283,864/7
Muhibbî, şâirlikte ve özellikle gazel tarzında iddiâlı olmakla
birlikte selef şiirine dil uzatmanın edebe aykırı düştüğünü ve bunun
kendi seviyesine yakışmayacağım söyler. Aslında burada yakışiksız
olan ve edebe aykırı düşen, selef şiirine ve şâirlere dil uzatmak değil,
seviyesi itibarıyla’ onları rakîb görerek değer vermek ve muhâtab
almaktır:
N”ola rengin ise sözün selef şi’rine dahl itme
Dimişler ‘âlem içinde bulunmaz hiç edebden yeg
454,1479/4
Bu Muhibbi görse her şäcir sözin iğmãz ider
Aybdur çün hãş olana eylemek ‘äm ile bahş
1 16, 265/7
Aynı Muhibbî, bir başka beyitte ise, şiirini görenlerin selef
şiirine benzeteceklerini söyler (l77,484/5). Bununla birlikte kendi
şiirinin eşsiz olduğunu ve tanzîr edilemeyeceğini îmâ ederek, tanzîre
yeltenenlerin tavrını da karganın kekliğin yürüyüşünü taklîde
çalışmasına benzetir:
Her kim ki Muhibbi şiirini bilmez nazire dir
Kebk-i hırãma benzemege hiç kâr-ı zãğ
41 9, 1 3 50/ 5
Şiirini tanzîre cür,et edenleri alaya almakla kalmayan Kanûnî,
böylelerine “üslûb-ı eş ,âr” öğretebileceğini ve üstadlık edebileceğini
de belirtir(216,624/5):
Dostlar her bir sözüm Husrev kelãmıdur benüm
İdeyüm şä’irlere şimden girü üstädlık
433, 1402/5
Aslında şâire göre bu sadece kendi fikri değildir. “Gül-i ranâ”
olarak vasfettiği Ve bir dîvan değer dediği her bir beytini görenler de
üstâd olduğunda müttefiktirler (515,1715/5 ; 195,550/2; 127,305/5):
Gördiler cän riştesine dizdügüm söz dürlerin
Didiler mir-i suhan eş’ãr u divãnum görüp
80, 138/4
Zamâne şâirlerini kendisine akran görmeyen şâir, nazm ehlinin
şiirlerini benzersiz bulup, “sihr-i helâl” yani, mükemmel kabûl
ettiğini ifade eder:
Görüp Muhibbî şi’rün nazm ehli egdiler baş
Tahsin idüp didiler hiç görmedük nazîrin
596, 2012/6
Cihãn nazm-ı pür-süzum musahhar eyledi düpdüz
Kemâl ehli görüp şi’rüm didi sihr-i helâl olur
231, 679/4
O kendi şiirlerini “asl-ı kelâm, altın, gül, şekker-i şîrîn”
diğerlerini ise, “fer’, gümüş, lâle, engübîn” olarak
vasiflandırır (415,1305/4; 393,1253/2):
Şi’r-i pür-süzum benüm gül lãledür eşcãr-ı ğayr
Şekker-i şîrîn ile kande bir ola engübîn
669, 2278/3
Muhibbî’nin şiirleri – muhtemeldir ki – pâdişâh olduğundan
dolayı tazîm için meclislerde çok okunup rağbet görüyordu. Ancak
şâir belki de sırf bu nedenle olmadığını ihsâs ettirmek için;
Ey Muhibbî biz olmasak husrev-i mülk-i suhan
Böyle rağbet bulmaz idi defter ü dîvãnumuz
359, 1128/6
deme gereğini duyacaktır. Âdetâ, cihân devletinin sultanı
Kanûnî”nin söz mülkünün de sultâni yani, “sâhı’b-i seyf ve
kalem”olduğunu vurgulamaktadır:
Bu şi’ri gören Muhibbî lãbüd
Dir mülk-i suhan sa’ña müsellemdür
576, 193 8/5
Bu Muhibbî olmasa ger mãlik-i mülk-i suhan
Änî gelmezdi dilinden böyle bir rengin gazel
510, 1697/5
Bir çok beyitte söz sultanlığım cihan sultanliğma tercih ettiğini
imâ eden şâir, kıhca benzettiği dilin (sözün), âlemi hükmü altına
almağa yetebileceğini belirtir:
Rãm olup şi’rüme nazm ehli egeler n’ola baş
Tutmaga ‘âlemi bu tîg-i zebãn bana yiter
293, 900/5
Söz dünya malına bedel bir cevherdir. Gönül hazînesindeki bu
cevher kullanmakla tükenmez. Husûsiyle Muhibbî’nin sözleri o kadar
değerlidir ki, Acem diyârına ulaşsa, Dârâ bir harfini alabilmek için
tâcını satar(l94,546/5; 260,784/2; 563,1910/4; 233,684/7):
Şi’r-i pür-süzum eger varsa Acem iklimine
Virmeye bir harfe kıymet efserin Dãrã satar
227, 664/6
Aynı şâir, mütevâzı bir edâyla, şiirinin pek değerli olmasa da
hediye olduğu için kabûl edilmesini diler:
Eyle gel şi’r-i Muhibbîyi kabûl
Gerçi kim bir tuhfedür illã hakir
l 6 1 , 429/ 5
Muhibbî’nin “gazel” ve “beyt” kelimeleriyle genel anlamda
şiiri özelde ise gazeli kasdettiğini görüyoruz. Ayrıca “efsâne” ve
“destân” kelimelerini bir terim olmaktan ziyade “macera, kıssa”
anlamlarında kullanır:
Her gazelde anun içün eyledüm sihr ü füsün
Mãh-rülar hûblar güş ideler efsãnemüz
346, 1082/4
Oldı ‘ãlemlere destän Muhibbî kısşam
Yazmadın ben anı defter ü tümãra henüz
382, 1209/6
Pek çok dîvan şâiri gibi, Mahibbî’nin de örnek aldığı veya
etkilendiği, ya da kendisiyle çeşitli tasavvurlar içinde mukayese ettiği
şâirler vardır. Enteresandır ki, Türk şairlerinden sadece Alî Şîr
Nevâî (ä.1501)nin adı geçer. Oysa Kanûnî’nin çağdaşı Bâkî,
“saltâm’u’ş-şu’arâ” kabûl edilmektedir. Kezâ, Azeri sahasında her
beyti “sehl-i mümtenî” örneği şiirleriyle Türk edebiyatının zirve
şahsiyeti Fuzûlî vardır. Belki her iki şâiri anmayışının sebeplerinden
biri kendisi ile çağdaş olmalarıydı. Ayrıca, Kanûnî’nin Bağdad’ı
fethiyle Osmanlı tâbiyetine geçen Fuzûlî,yi anmayışında şiîliğinin de
etkisi olabilir. Kanaatimizce en önemli sebep Muhibbî’nin sultan
oluşu ve sultanlık psikolojisidir. Şiirlerinde çeşitli vesilelerle andığı
Nevâî , Arap şâiri Hassân b. Sabit (6.682 ?) ve Fars şairlerinden
Nizâmî-i Gencevî(ö.1203-]206 arası), Ferîdüddîn-i Attâr(ö.122 ?),
Hüsrev-i Dihlevî(ö.l325), Hâcûy~z Kirmânî(ö.l361), Selman-ı
Sâvecî(ö. 1376), Kemâl-i Hocendî(ö.1388-1400 arası), Hafız-ı
Şîrâzî(ö. 1388) ve Abdurrahman-ı Câmî(ö. 1492-3) Muhibbi’den çok
önce ölmüş ve her biri üstad kabûl edilen şâirlerdir.
Muhibbî, dîvan şiiri üzerinde etkisi az çok her zaman
hissedilen Nizâmî’yi şekil ve ifade yönüyle örnek aldığını ifade eder.
Gazellerinin büyük bölümü beş beyit olan şâir, bunu beş beyitlik
gazel yazma geleneğini başlatan Nizâmî” ye uyduğu şeklinde açıklar:
Ey Muhibbi nazın ara kıldufi Nizãmi tarzını
Şi’rüni şimden girü itmek gereksin penc penc
124, 292/5
Şâir, şiirlerini “ince hayâl, nâzik ve rengîn edâ”sıyla da
Nizâmî’nin şiirlerine benzetir:
Nazmuñ Muhibbî nazmına benzer Nizäminün
İnce hayãl näzük ü rengin edãyı gör
279, 850/5
Tezkiretü’l-Evliyâ’sı yanında, ârifâne ve sûfîyâne gazelleriyle
dîvan şâirleri üzerinde etkisi bulunan Attâr, Muhibbî’nin de değer
verdiği bir şâirdir. Bunun sonucudur ki, şiirini görse Attâr’ın
beğenebilecek olması Kanûnî için, şiirlerinin değerini gösterir bir
ölçüdür:
‘lrãıka irse ger bu şi’r-idil-süz
Diye kabrinde tahsin Şeyh ‘Attär
210,603/8
Gazellerinin çoğunluğu âşıkâne olan Muhibbîinin bu açıdan
etkilendiği şâir ise, Sa ‘dî-i Şîrâzî(ö.1292) yolunu izleyen Emîr
Hüsrev-i Dihlevîidir. Şâir, şiir zevkini ve şiirlerinin yakıcılığını
Hüsreviden aldığını ve daha çok bu “sûz”uyla temâyüz ettiğini de
belirtir:
Bu Muhibbi süz-ı Husrevden yakar çünki çerãğ
Ehl-i nazmun arasında pes neden seçilmesün
626, 2121/5
Çerãgı süz-ı Husrevden yakarsa tafi mıdur şicrüm
Gazel tarzında çün gözler hemîşe tarz-ı Selmãnı
‘ 806, 2789/5
Hüsrev kelimesini çoğu zaman tevriyeli olarak “pâdı’şâh,
sultan” anlamında kullanan şâir, bu anlamda suhan mülkünün sâhibi
ve Rûm’un hüsrevidir:
N”ola Rümufi şusrevi olsa Muhib
Çünkim oldı mälik-i mülk-i suhan
667, 227 1/5
Şiirde asıl olanın mânâ olduğunu sık sık söyleyen Mııhibbî,
Sa’dî takipçisi Hâcûy-ı Kirmânîyi mânâ bakımından örnek almıştır:
Husrevä güş it Mubibbî şi’rine eyle nazar
Nazm tarzında Nizãmî ma’nîde Hãcüy imiş
404, 1291/5
14.yüzyılın usta Fars şâiri Selmân-ı Sâvecî rindâne şiirleriyle
pek çok dîvan şâiri gibi Muhibbî”yi de etkilemiş ve şâirin kendisini
“Selmân-ı zamân” veya “ikinci Selmân” olarak telakkî etmesine
sebep olmuştur:
Her söz ki dinür anda gerek nice mecãnî
Kim okur ise diye ki rindãne dimişler
Bu vech ile (kim) nazm-ı Mubibbiyi gören dir
Benzetdi hemãn şi’rini Selmãna dimişler
207, 592/4-5
Bu Muhibbî dem-be-dem şi’rini rengin eyledi
Tab’-ı mevzünına dinse n’ola Selman-ı zamãn
666, 2267/5
Bu Mubibbi şi’rini gören kemäle irdügin
Bir şanurdum didi benzer var imiş Selmãn iki
791 ,2732/5
Muhibbî bu etkiyi, onun yolunu izlediğini açıkça söyleyerek
pekiştirir:
Çerãgı süz-ı Husrevden yakarsa tafi mıdur şi’rüm
Ğazel tarzında çün gözler hemîşe tarz-ı Selmãnı
806, 2789/5
Yine, âşıkâne ve rindâne şiirleriyle ünlü Hâfız-ı Şîrâzî ile
mutasavvıf şâir Câmî, Muhibbî’nin tesir aldığı şâirlerdir. Şâir, Hâfız
ve Câmî’nin şiirlerini görseler can bulacaklarını dile getirirken, mânen
yine onlardan etkilendiğini şöyle ifade eder:
Bu Muhibbî mest olup açdı me’ãnî dürcini
Bãde-i Hafız meger yâ cäm-ı Cãmî itdi nüş
392, 1246/5
Mutasavvıf şâir Kemâl-i Hocendî”yi de kelimelerin
anlamlarıyla tevriyeli kullanarak şöyle anar:
Ey Muhibbî nazmuma nazm ehli çün baş indürür
Ben dahi şi’rüm kemãl ile hocend itsem gerek
497, 1649/5
Muhibbî bunlardan başka, özellikle na’tlerinde, Hz.
Muhammedin meddâhı Arap şâiri Hassan b. Sâbit’i ve Çağatay şâiri
Nevâî›yi de anar. Şâir, Fars ve Türk şiirinde “bî-nazîr” olduğunu
söylerken, na“tleriyle de Arap şâiri Hassân ‘la boy ölçüşür:
Şi’r-i Mubibbi Fürs ile Türkide bi-nazir
Täzide şimdi nazm ile Hassãna kaşd ider
207, 59 1/5
Ey Mubibbi kim ki gördiyse senüfi eş’ãrunı
Ehl-i nazmun arasında didi kim Hassändur
148, 378/5
Muhibbî’nin Selman’dan başka en çok etkilendiği, şiirlerinin
tamamında onun tarzım benimsediğini söylediği ve andığı tek Türk
şâiri Ali Şir Nevâî’dir. Ancak cahilerce bunun basit bir taklîd olarak
algılanmamasını ister ve şiirlerinin kendine özgü, orijinal olduğunu da
açıkça belirtir:
Neväyi tarzını gözler Mubibbi cümle eş’ãrun
Okuyup sa’na tahsin eyleyen ehl-i Horãsãndur
244, 72715
Mubibbi her sözin dil-keş özinden ilíıtirã’ itdi
Veli nã-dãn olan bilmez şanur tarz-ı Neväyidür
149, 384/5
Didi ãnide Mubibbi böyle bir rengin gazel
Tarz-ı şi’r içre Nevãyi gibi ol fäyık mıdur
287, 877/4
Sonuç olarak Muhibbî, devrine göre sade, sanat kaygısından
uzak, kolay söylenmiş hissi bırakan şiirleriyle, kendisinin de dediği
gibi söz mülkünün sultanlarından biridir. Şiirlerinde zaman zaman
vezni ustaca kullanamamaktan kaynaklanan ahenk bozukluklarına
rağmen muhtevâ bakımından zenginlik ve çeşitlilik göze çarpar. Bir
cihan sultanı oluşunu aksettiren söyleyişleri yanında devrindeki diğer
şâirler gibi, yaşadığı ve mensup olduğu toplumun dinî, ahlâkî ve örfi
değerlerini, ata sözleri ve deyimleri kısacası sosyal hayata ait
unsurları çokça kullanmıştır. Dîvânında, Necâtî(ö.1509), Hayâlî ve
Bâkî gibi şahsiyetlerin izi görülmekle birlikte, Hassân, Nizâmî, Attâr,
Hüsrev, Hâcûy, Kemâl-i Hocendî, Hâfız ve Câmî’yi çeşitli tasavvurlar
içinde zikreden şâir, bunlardan özellikle, Selman ve Nevâî tarzlarını
beğendiğini ve onları izlediğini açıkça söyler. Ayrıca, Muhibbî’nin de
gerek devrinde ve gerek sonrasında Türk şâirleri üzerinde etkisi
hissedilmiş ve şiirlerine nazîreler ve tahmisler yazılmıştır.
Her türlü duyguyu, hayâli ve fikri dile getirmeye müsait olan
gazel, Muhibbî’nin en fazla – ve çoğu zaman da şiirle eş anlamlı-
kullandığı nazım şeklidir. Dîvanında bulunan 2799 gazeliyle Türk
edebiyatının en çok gazel söyleyen şairlerinden biridir. Muhibbî’ye
göre şiir, ilimdir ve başarılı olabilmek içinse, temel bilgiler yanında
hünere, kabiliyete ihtiyaç vardır. Şiir hakikati dile getirmelidir. Onda
asıl olan mânâdır. Şiir zevktir ve insan üzerinde bırakacağı etki kişinin
seviyesine bağlıdır. Çoğu zaman muhatabı gönüldür ve şâir ise gönül
denizinden söz incileri çıkaran bir dalgıçtır.
Kanûnî, Avrupalıların deyimiyle “Muhteşem Süleyman”, cihan
sultanı sıfatı yanında, çoğunluğu âşıkâne ve rindâne olmak üzere
hikmetli ve öğüt verici mahiyette şiirleriyle de dîvan şâiri sıfatını
haketmiş bir şahsiyettir.