‘’Bilâkis biz, hakkı bâtılın başına çarparız da onun işini bitirir; bir de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size! Göklerde ve yerde olanlar hep O’na aittir. O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah’ı tenzih ederler. ’’ Enbiya /18-19-20
‘’Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler. ‘’ Nahl/ 61
Bismillahirrahmanirrahim.
Bu aralar diye başlayan cümleler kuracağım.
Zaman dilimi olarak ömrümün hangi kısmındayım bilmiyorum. Bu belirsizlik içimdeki bazı şeyleri öldürürken bazı şeyleri de diriltiyor. Bu aralar yıkılmış, yenilmiş, huzursuz, yorgun ve aşırı endişeli hissediyorum. Yenilgim kime karşı bilmiyorum, kimle savaşım, muhatabım kim… Yıkılacak kadar dert yok sırtımda, neden bu kırık döküklük, bu kırgınlık. Huzursuzluğumu açıklayabilirim kendime belki, yorgunluğum zaten kronik… Öyle ki bu hali toparlayıp, toparlanıyor önüme çıkan ilk engelde takılıp düşüyorum. Hadi başa saralım…
Hiçbir şey yazacak, hiçbir şey anlatacak mecalim yok. Hiçbir söylediğim bir yaraya merhem olmayacak. Bu aralar, sanki ne söylesem anlamayacak insanlar. Bu aralar bardak boş, bardağın yarısını doldurup bir müddet dolu kısma bakıyorum sonra bardak kırılıyor. Yeni bir bardak alıp tekrar yarısını dolduruyorum, sonra tekrar, sonra tekrar… ümidim de böyle seyrediyor bu aralar.
Hastama ne şikayetin var diye soruyorum, ‘’Canım ağrıyor doktor hanım’’ diyor. Canı ağrımayan var mı, diyorum. Onsekiz yaşında, daha fiziksel gelişimini tamamlamamış, sokakta top oynayıp en büyük isyanını, ergenlik nazlarını akşamları annesinin dizine döken çocuklar gelip, askerlik için sağlık raporu istiyorlar. Askerliğe elverişlidir yazıp nasıl altına imzamı atayım, diyorum. Çocuklar bütün yaz evde hapistiler, biraz hava alsınlar, denize girsinler kemikleri güneşe doysun büyüsünler diye tatile götürüp, deniz kenarında eğlendirip döndüğümde kıyıda ölü yatan yavrunun ıslak fotoğraflarını görüyorum. Kalbim çok yoruldu diyorum. Kalbim çok yoruldu.
Geçenlerde küçük oğlum ömerefeye bir sebepten kızıyordum. Yapma diyordum. Önce başını yukarı kaldırdı, sonra iki elinin iki işaret parmağını… ‘’Gökyüzü’’ diye ağlamaya başladı. Bazen ömerefenin o an yaptığı gibi, gökyüzüne bakıp konuyu değiştirmek istiyorum.
Biliyorum, dünyadaki kalbi yorgunluklarımızın ‘’ebedi istirahatgah’’ da çok tatlı bir dinlencesi var. Eğer her yorulduğumuzda bunu hatırlarsak ve ferahlatan, gönüle su serpen fırsatları kaçırmazsak. Huzursuzluğun da yorgunluğun da ümitsizliğin de şifası elimizin kalbimizin ulaşabileceği yakınlıkta. Biliyorum.
Fakat bazen, dünyanın kalbime doldurduklarını nereye boşaltacağımı şaşırıyorum.
Mutluluk odası demişim. Evet var öyle bir oda. İyi ki var. Çok şükür… Şu an elimde yeni pırıl pırıl bir bardak var. Önce bardağı dolduracağım ve billur bir suya bakıp yazacağım mutluluk odasını.
Zehra Betül