Dünya, hiç durmadan seferde olan bir tren gibidir.
Zaman raylarının üzerinde, süzülen yıldız gibi akar geçer.
Ezelin karanlık derinliklerinden,
ebedin bilinmeyen yarı aydınlık çöllerine
ne haberler götürüyor da, böyle acelesi var?!
Trenin yolcuları, ezelden ebede değil, ah, kısa bir fırsatta,
bu upuzun yolun iki durağı arasında
isteseler de, istemeseler de ilerliyorlar.
İki durak,
tanıdığın iki durak:
doğum ve ölüm;
iki yokluk arasında kısa bir varlık
Adı ömür ki o da, rüya gibi geçer gider.
Pencerenin kenarında, diğer yolcular gibi
bakış sürem içerisinde seyrediyorum:
bu ölü tabiatı, evreni, hayatı,
insanlığın kaderini,
bu hayat adı verilen yanık şarkıyı,
bir hiç uğruna delicesine kavgayı,
bu zulüm pazarında
insanın sığınaksız kalışını,
aileyi,
anneyi,
babayı,
vatanı,
evladı,
bizden önce o uçsuz bucaksız yollarda ömür tüketmiş yoldaşları…
Pencerenin kenarında, kendi hayalimle meşgulken
ansızın durak sesi, süremin bittiğini salık verir.
Yarım nefes alacak kadar beklemeyecektir,
inmek gerekir.
Ferîdûn-i Muşîrî
Çeviri: Nimet Yıldırım