Sabah

Yağmurun altında yolunu kaybetmiş bir kuş gibi,
Düşman çadırına benzeyen bir gecede çölden geçmiş,
Ve geceyi tek başına çölde geçirmiş,
Şimdi orada beyhude bir gayretin leşi üzerinde duruyor.
Her şey yorgun ve ıslak…
Mutluluk alevinden haber getiren aydınlık dumanı gibi
Seher yükseldi.
Karanlığın tozu, su buharı misali,
Yeryüzünün üzerinden kalktı gitti.
Felek tutuştu bazen kendini gösteren ebedi bir utanmayla.
Altın rengi örümcek geldi,
Ve gecenin yorgun ıslaklığını ağlattı.
O anda ışık suyunu, su ışığı ile karıştıran Nesim yeli esti.
Kadifeyi bile ipeksi uykusundan kaldırmayacak kadar hafif bir yel…
Ve o zaman sabahın ruhu gözümüm önünde nazlı nazlı soyundu,
Ve ebedi saflık pınarında yıkanıp
Hasret ve gam tozunu üzerinden attı.
Doğruldu ve altından dokunmuş örtüsünü kuşandı,
Ve o zaman eteği sonsuzluğa doğru yayıldı.
Bu yüce ve pak, ilahi sabahta,
Sana soruyorum ey Ahura Mazda! Ey Mazda Ahura!
Sen ki ihtiyar feleği yukarıda tutansın!
Senin iradendir onun aşağıya kayıp düşmesini,
Ve ters duran o tastaki tanelerden birinin bile dökülmesi engelleyen.
Sen ki yeryüzünü yerinde tutansın!
Senin iradendir onun aşağıdaki yerinden süzülüp,
Daha da aşağılara düşmesinin engelleyen.
Yüzbinlerce dağ ile yerine mıhlamışsın dünyayı sağlamca,
Ne düşüyor ne yukarı kalkıyor.
Sana soruyorum ey Ahura Mazda! Ey Mazda Ahura!
Bu sabahın,
Kime hayrı var? Kime faydası ve hoşluğu?
Kimin için, benim gibi, bir başka boş ve beyhude başlangıçtan ibaret.
Söyle bana, söyle… bana…
Kime ağlama?
Kime gülme?

Mehdî-i Ehevân-i Sâlis