Sustu “Enâdır Layf” gazinosu,
Sustu şarkılar.
Paletimde renk sustu, fırçamda şekil…
…ve bu gece ilk defâ şimâl körfezinde,
Sustu “Paramus”un mazgallarından
şehre panjur-panjur dökülen arya.
Artık ne tayfalar mevcut, ne “Komandos Bar”,
ne o kor tenli, kızıl saçlı kanarya!
Bu medâr ikliminin tenhâ gecesinde,
sardı bambu kamışlarını pişman bir sükût,
sardı bir sızı.
Hani birdenbire bâzen bütün etrâfımızı,
sapsarı bir şüphe sarar ya?..
İşte öylesine berbat bir hâl var.
Hiçbir şey düşünmek istemiyorum,
hiç bir şey.
Ama, dördüncü tarassut kulesinde
bir şüpheli sinyal var:
Ska-lar-ya.
Hâyır, hâyır yalan bütün bunlar!
Artık ne kadere inanıyorum, ne fala.
Yalan söylüyor o falcı kadın,
o Hintli parya.
Ben, yalnız sana inanıyorum,
yalnız sana Marya!
Beni kahrediyor böyle her gece,
Bu hoyrat yıldızlar, bu sır, bu okyanus…
…ve gök yüzünde emânet duran şu asma fener.
İnan ki sevgili Marya, inan ki sen gideli,
ne varsa hepsi yabancı, ne varsa hepsi keder.
…ve hepsi omzumun üstünde çâresiz bir yük…
…ve hepsi angarya.
Biliyorum, bu sabah güneşle berâber biliyorum:
Bir vapur demirleyecek bu nankör limana.
“Pol”ün ebedî mâtemine rağmen,
“Virgini” olabilir bu vapurda.
Ama sen yoksun!
Biliyorum, sen yoksun!
Sözünü ne çabuk unuttun Marya?
Baharda geleceğim, diyordun hani?..
Haydi gel! daha ne bekliyorsun?
İşte, mevsim bahar ya?..
Fırçam neden böyle titrer, bilir misin?..
…ve neden bütün resimlerimde fon sapsarı?
Anlıyorsun değil mi yavrum, anlıyorsun?
Bütün kâğıtlara sinmiş bu tropikal zehir,
bu müzmin malarya.
Sensiz nasıl da boş iskele,
sensiz nasıl da tenhâ şehir!
Müfreze nöbetçilerinin gözü önünde,
koydan yıldızları çalmışlar bir-bir.
Yine birkaç çımacı, bir kaç Palikarya.
Yüzbaşı “Arnold”u vurmuş yerliler,
mâtemler içinde tekmil batarya.
Bu insanlar, bu gök, bu yer…
Birer-birer kaybolmağa mahkûm birer-birer.
Biz ki, bu sapsarı yokluk içinde susuz,
Biz ki çoktân kaybolmuşuz…
Nasıl?.. Ağlıyor musun Marya?
Sil gözlerini, haydi sil yavrum!
Bizim yokluğumuzdan ne çıkar?
Aşkımız var ya!..
Bekir Sıtkı ERDOĞAN