“Allah kar gibi gökten yağınca / karlar sıcak sıcak saçlarına değince…” Ben kışa bu mısralarla hazırlanırım. Sezai Karakoç’un Kar şiiri hatırlandığında ne güzeldir kış. Karlar içimize dokunur sıcak sıcak ve hemen ardından bizi bir baharın beklediği duyulur, baharı hatırlatan mısralar da olur zihnimde: “Gece artık hiç dönülmeyecek yerlerdeki o sevgiliye / Çocuklara kekik toplayan o sevgiliye…”
Ne kadar kalabalıksa insan bir o kadar tenhâdır aslında. İnsan unutmaya ayarlı bir saat gibi, geriye dönüp baktığımızda ne az şey hatırlıyoruz ve silinmeyen tek şey çocukluk. İsmet özel’in dokuz yaşında yazdığı kar şiirini hatırladım: “iki taraf olsak, kar topu oynasak” dizeleri vardı o şiirde. Kar hatıralarla doludur… İki taraf olsak şimdi yeniden ve baharı karşılasak. Evimizin hemen önündeki genişçe arsada çocuklar kar topu oynuyor, o hiç eskimeyen çocukluğu çağırıp katılsam onlara, fakat çağırmak istemiyorum bir taraftan da o hiç dinmeyen çocukluğu, ne de olsa kar içeriden bakınca sıcak sıcak yağıyor. “Allah kar gibi gökten yağınca / karlar sıcak sıcak saçlarına değince…” kar yağarken Sezai Karakoç’un ‘Kar’ şiiri de yağıyor gibi olur bu şiiri bilenler için. Şairine göre değişir karın mânâsı esasen. İsmet özel: “kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm.”derken de karın hatırlatıcılığına dikkat çeker. Karda, silinmeyen bir iz hep vardır. Tanpınar’a gelirsek: “Ne güzeldi o kış bahçesinde / Güllerin çok derinlerde çalışan uykusu / Sana bir bahar hazırlamak için.” Kış bahçesini baharla birlikte hatırlayanlardandır o. Zıtlıklar, şiirdeki imgeyi kuvvetlendirir çoğu zaman. Burada mı daha mı uzakta ruhum ve en çok hangi mevsimin alışkınıyım, bilmiyorum. Mevsimler önce fenalıklar yapıyordu insanlara, sonra çekiyorlardı kendini ve kelimeler bazı anlamlara gelmiyordu, çekip gittiğinde bir mevsim. Zaman da çekiyordu dokunuşlarını, dokunulmayan bir şeydi, artık çok uzayan hatıralar. Saniyeler damlıyordu bir okyanusun dudağından, nisan, bir kirazın çekirdeğiyle gülümsüyordu. Bazı seslere karışıyorduk nereye aktığımızı bilmeden.
“İnsan biraz da sestir” der, Ahmet Hamdi Tanpınar, Antalya’lı Genç Kıza Mektup isimli poetik mektubunda. Seslerin de ruhu vardır. Sesten ruh çekilince,o insandan geriye kimse kalmaz ve sesinden onun artık bir yabancı olduğunu anlarsınız. Ses insanı ele verir. Sesler sesleri kovalıyor içimde ve uzun bir sessizlik oluyor nereye baksam. Yeni bir şehre gitmeliyim ve giderken ardımda ne bir iz ne de bir işaret kalmalı, gidişim hayra yorulmalı, uzun bir sessizlikten sonra gitmeliyim, bir düşten uyanıp gitmeliyim, bir düşe yormalıyım kendimi, bir düşe yorulmalıyım, gidişim başka türlü açıklanmamalı. Düşülecekse sessizliğe şerh düşülmeli.
Sığındığım birkaç şiir olmalı yine, şiirden baharlar yapmalı ama kimseye söylememeliyim. Bugün de öyle yaptım, kelimeler kışı giyinmişti, oysa bana biraz bahar gerekliydi. Üsküdar vapuru, bir şiirin çalkantılı mısraları gibiydi, boğazın parıltılarına ve Kız Kulesinin güzelliğine direnir gibi… Yanımda şiirler vardı ve o şiirlerden, hâl-i pür melâlimi tasvir eden Hilmi Yavuz mısraları: “sen gerçekten yalnızken bile / sanki yalnızmış gibiydin…” ve ona cevap veren bir iç ses: “bense akşam oldum artık / ve akşamlar, benim gövdem…” Şehre tekrar döndüğümde tanınmamayı umuyordum, çünkü içimde kışta üşüyen kelimeler vardı ve saklanıyorlardı. Ne mümkün saklanmak, insan en çok konuşarak saklayabilir belki de kendini. Vapurdan inerken bir şaire rastladım, konuştuğumuz sırada kimin kim olduğu belli değildi, aramızda şöyle bir konuşma geçti:
-Nasılsın, dedim.
-İyi değilim, dedi. Sebebini sorduğumda elleriyle dağınık saçlarını düzeltir gibi yaparak cevap verdi:
-Dert biter mi bizde… Dünya biter, dert bitmez, dedi.
-Şair olmayaydın, biterdi, dedim ve ekledim:
-Şiir yazmıyorum ama şairim yine de, şiir yazmıyorum, şair yaşıyorum.
-Şiir yazıyorsun da söylemekten korkuyor gibisin.
-“ben şiir yazıyorum” demenin bir cesaret işi olduğuna inandım hep nedense, şiir, üstüne titreyişler isteyen bir şey. Etrafta o kadar cesurca şiir yazıyorum diyen ve bunu yayınlayan insan var ki, daha da ironik olanı bunların bir o kadar da hayranı var… Oysa şiiri bilen insan, şairlik sıfatına korkuyla yaklaşır. Karın yağışını izleyip; bu müthiş güzellik karşısında ürpertiyle dona kalıp ona dokunmaya cesaret edememek gibi bir şeydir şairlik, dedim. Sustu uzun süre, konuyu değiştirmek istediğini hissettim bir an, ama bir kelime daha söyleyecek gücü bulamamış gibiydi kendinde, buğulanan gözlüklerini sildi cebinden çıkardığı mendille, yüzüme bakmadı ve hiçbir şey söylemeden gitti, bakakaldım. Şiir artık ne mümkün mü diyordunuz… Diye bir iç ses girdi yine araya. Sonrası sessizlik. Sonra kelimelerin uzayıp giden koridorlarında buldum kendimi.
İnsan kelimelerin gerçek anlamlarını öğrendiğinde, hiçbir sözlüğe gerek kalmaz. Çünkü o kelimenin ne anlama geldiği artık insanın kendi içindedir ve o kelime başka hiçbir anlama gelmez. Yaşamak, bir anlamda lügatten kelime eksiltmektir. Yaşaya yaşaya eskitiriz, ve bazı kelimeler hiç eskimez, eksilmez; tıpkı çocukluk gibi.
Zihnimde yüzen mısralar, sönmeyen dağınık şarkılar hatırlatıyor kendini, karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmanın zor olduğunu anladığım gecelerde, geniş ve muazzam uykulara gidiyorum. Kış, insanın insanı en iyi tanıdığı mevsim olmalı ki: “Bir insan bir insana kışın bakmalı” diyor Ahmet Murat. İsmet Özel’e kulak verirsek; ‘nehre, Haşim annesiyle karanlık geceler, bazı çıkarmış’. Bunu da kışa bağlamalı belki de. Galiba en çok kışı sever şairler, en çok kış şiirleri vardır hatıralarda, ama biz yine de hep bir baharın geleceğine inandırmak isteriz kendimizi, ilk cümlelerde olduğu gibi: “Gece artık hiç dönülmeyecek yerlerdeki o sevgiliye / Çocuklara kekik toplayan o sevgiliye…” Bahar çok uzak değil, içten üşüse de, insan en çok kendine uzakmış aslında ve bazı uzaklıklar mektup beklemezmiş.
Kış bitmişti, ellerimize bakabilirdik artık. Kışta üşüyen kelimeleri sağaltmalıydık baharda. Her şey hızla değişiyordu. Sessizlik, şehrin uzağına düşen bir çiçek hükmündeydi. Bu dünyada anılmaya değer hiçbir şey kalmadıysa çiçek adları ezberleyin diyordu bir şair. O şair kimdi, bilemedik.
Son radyolar da susmuştu ama radyoları da kapatsak, içimizdeki dehlizlerden uyanıp alıp başımızı anılara da gitsek, çare yoktu. Bir şiiri söküyorlar göz göre göre önümde. Taşınıyor kelimeler, hiçbir anlama gelmeyen cümlelere. Deli çehreli bir çocuğum bugünlerde ben, nakkaşlara koşuyorum dokunsunlar için yüzümün nakışlarına, hüzne yol olan yüzümün.
İsa Karaaslan