UZAK…
tapındığı eski umutlara sarılıp gelmişti kadın;
elinde gözyaşı şişeleri
üstünde sevgilisinin renginde etekleri
sonsuz bir acı dilinin ucunda
ağzında kırmızı bir çığlık
gözlerinde mavileştirdi
damarlarında parçaladı
en ince yerinden kopardı hasretini
aktı sonsuza
kimliksizdi
giderken
yüzünde,
kuş tüyü yalanlar
aynada,
insan görünümlü hayvanlar kaldı
ve
belli olmasın diye yaşları
hem içini hem dışını yıkadı
Keskin, hüzünlü ve bir o kadar da sızlayan parmak uçları ile tutunmuştu bineceği otobüsün kapısına. Ardında bıraktığı şehre son kez baktı… Son kez baktı nereye gideceğini bilmeden. Bir yolculuğun başladığı yere düştü saçlarındaki kadın kokusu.
Yol boyunca cama yansıyan ışık, su damlaları içerisinde kırılmış bir güneş gibi dağılmıştı yüzünün coğrafyasında. İntihar süsü takmıştı sanki tüm şehrin ışıkları. Otuz numaralı koltukta otururken gülümsedi. Aynı yaşta olmanın verdiği tesadüfi bir tatla. “Belki de hayatın son oyunuydu bu koltuk bana” diye mırıldandı anlamsızca. Yanındaki koltuk boştu ve çıkarıp içindeki tüm yalnızlığı bıraktı koltuğa. Yol boyunca arkadaşlık edecekti içindeki yalnızlıklar.
Oysa hiçbir yere, hiçbir şehre ait değildi. Peki, neydi bu giderken gözlerindeki ırmakların donması, neydi dudaklarındaki deniz çığlığı. Bir yalancı şehirden başka bir yalancı şehrin haritasını yalayacaktı yalnızlığı. Değişen bu olacaktı.
Otobüs durmak bilmeden yol alıyordu ve kadının düşleri de. İlk önce genzine kaçan çocukluğunu kustu koltuğuna. Tek tek ayıklamaya çalıştı kursağındaki taşları. Yıkılmışlık, kullanılmışlık ve kadın olmanın ağırlığı üzerindeydi. Faşizan bir örgütlenme gibiydi ruhundaki çizikler. Kanı gittikçe pıhtılaşıyordu ve ilk kurşun bir infaz mührü gibi gelecekti bilincinin orta yerine.
Uzaklara gidiyordu kadın, çok uzaklara. Ölmeyi bile yalnız yaşamaya. İndi, hiç bilmediği bir şehrin hiç bilmediği sokaklarına. Sureti iki kutba bölünmüştü. Doğu tarafı koca bir yalnızlık; Batı tarafı bir o kadar kan. Gölgesi ayaklarına kapanmıştı yürürken. Kan(ak)mak istiyordu şeytana. Cellatlar kilidini çoktan asmıştı ve ilk darbe bilincine gelecekti.
“Dişi gülümseyişi kim takmıştı yüzündeki maskeye… Oysa ne çok şey öğrenmişti hayata dair… O, mutlu olmaya değil de mutlu etmeye programlanmıştı ve kendisi hariç herkes farkındaydı bunun. Bu işlevleri kim yüklemişti” diye mırıldandı.
Sona yaklaşırken adımları şehrin en kaoslu yerinde, yok oluş karambolünün tam ortasında kalmıştı ruhu. Yüzünde çözümlemesi zor trajik bir gülümseme. Hüzün tohumlarından oluşan üç nokta taşıyordu avuçlarında. Gökyüzünden ona bahşedilen üç nokta. Karar vermişti artık. Herkes ona bakıyordu. Sivri dişli adamlar, toprak gözlü delikanlılar, beyaz saçlı yaşlılar. Ve bıraktı bir noktayı ahlakın idam edildiği sokaklara. Cümlenin sonunu getirir gibi kesildi bakışlar. Adamlar, delikanlılar, yaşlılar değişti kendi eriğinde. Bir nokta daha sallanırken parmak uçlarında; düştü bir sevgilinin en kırılgan yerine.
Son nokta ağlıyordu o da düşünce yok olacaktı kadın…
damarlara girdi küçük nokta
bilinci uyardı
iz bıraktı dillerde
son söz kaldı dedi kadın
gözleri kör oldu ve gitti
UZAKLARA…
Mahir Çelik