Cenevre Üniversitesi Dahiliye Kliniği profesörü Dr. Roch ile 1933 senesi yazında Eyüp Sultan’da,
Gümüşsuyu’na çıkarken yokuşta tesadüf ettiğimiz mezarların üzerlerinde neler yazıldığını sordu.
Taşlarda bazı mısraları kendisine terceme ettim. Mânâlarından çok mütehassıs oldu. “Mezaristan-larınız bir âlem, halkın ölüm hakkında felsefî fikirlerinin bir bahçesi. Bunlar acaba toplanmıyor mu? Buna dair yapılmış bir tedkikat var mı?” dedi. Buna merak ettiğimi fakat ufak bir kısmı müstesna hepsini toplayamadığımı söyledim. O zamandan beri ne vakit bir mezaristandan geçersem birkaç taş okur, halkın ölüm karşısındaki düşüncelerinden birkaçını daha öğrenirim.
Bunları yeniden beraber dolaşarak okuyalım ve bunlardan birkaçını misal alalım:
Karaca Ahmed’de:
Dûçâr olmuştu bir emrâza eyvah olmadı çare
Olur mu mevte çare eylesek bin kerre vâveyla
Ne güzel bir tevekkül numunesi. Dûçâr olduğu hastalığın çaresi bulunamamış. O halde vâveylaların ölüme çaresi yoktur.
*
Karaca Ahmed’de:
Ziyaretten murad heman duadır
Bugün bana ise yarın sanadır
Güya ölenin terceman-ı hissiyatı olan bu beytin birinci mısrası doğrudur, ziyaret ona alaka-i ruhu temin eder. Dua da ruh-i alakanın intifaıdır. Lâkin ikinci mısrada acı bir hakikat ifham etmekte ve âdeta beddua eder gibi bir lisan kullanmaktadır.
Karaca Ahmed’de:
Bu fânîde bulamadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anın için rıhleti
Zavallı bu dünyada rahat edemediği için ölümü ihtiyar ettiğini ne saf bir suretle ilan ediyor.
*
Karaca Ahmed’de:
Hastalandım bulmadım derdime derman
Yok bu dünyanın vefası kanı (hani) Süleyman
*
Karaca Ahmed’de:
Bu cihan bağına geldim bir mürüvvet göremedim
Derdime derman aradım bir ilacın bulmadım
1282
*
Karaca Ahmed’de:
Bu canımda terahhum etmedi veba bir kerre
Yaktı ciğerim köşkünü geçmedi reca bir kerre
1300
Şair burada ciğerim köşkünü yaktı demekle onun lisan-ı hâl ile öldüğünü anlatmak istiyor.
*
Edirnekapı’da:
Ah ne yazık oldu bana gençliğime doymadım
Çaresiz bir derde düştüm çaresini bulmadım
Yaktı bitirdi vücudum şehrini kahr ile
Gül gibi soldum cihandan ne olduğumu bilmedim.
1332
Şair bu genç yaşında ölenin hissiyatına ve ölüm anındaki düşüncelerine iyi vâkıf olduğunu göstermiştir.
*
Edirnekapı’da:
Ey felek kaddin bükülsün nâmurad ettin beni
Bir murada ermiş iken târumâr ettin beni
1317
Feleğe ne kadar yerinde ta’riz. Murada erenler târumâr olduğunu şair ne güzel düşünmüş.
*
Edirnekapı’da:
Daha pek genç iken bîçare düştü bîdeva derde
Ciğerler parçalandı çehre soldu tülhükam oldu
*
Karaca Ahmed’de:
Hem medkûk illetile ciğerim püryan etti
Kim görse rahm ederdi akan çeşmim yaşına
*
Karaca Ahmed’de:
Meskenim dağlar başı sahraya hacet kalmadı
İçtim ecel şerbetini Lokman’a hacet kalmadı
Nikâhım kıyıldı tezevvüc olmadı icra
Nagihan bir derde düştüm vereme bulmadı çare
Arkasından tez ermişti câm-ı ecel
Murada ermek değil mümkün ne hikmettir bu dünyada
Garibin halini hanımım ağlasın yansın
On yedi yaşında deyu mezarım iftihar etsin
1315
Anadolu’dan gelmiş burada bir evde büyümüş bir garip kızcağız, bir hanımın yanında evlatlık. Ondan başka kendisine ağlayıp yanacak yok. On yedi yaşında nikâhlıyorlar. Lâkin dûçâr olduğu veremden dolayı evlenemiyor ve çabucak ölüyor. Onun lisanından şair bu dünyada ne hikmettir murada ermek mümkün değil diyor. Mezaristanlarımızda bunun gibi acıklı hikâyeler çoktur.
*
Karaca Ahmed’de:
Ah kim âlem içre ben de şâdân olmadım
Çaresiz derde esir oldum def ‘a imkân bulmadım
Geçti ömrüm görmedim sıhhat yüzün
Bir misafir gibi geldim ben de mihmân olmadım
*
Karaca Ahmed’de:
Bulmayub derdine şifa bu civan
Gençliğine doymayıp gitti
1252
*
Karaca Ahmed’de:
Bulmayıp derdine şifa bu civan
Hamlini vaz‘eyleyip heman gitti
*
Karaca Ahmed’de:
Ah ile zar kılarak gençliğime doymadım
Çün ecel peymânesi dolmuş muradım almadım
Hasrete fânî cihanda tûl-i ömür sürmedim
Firkate takdir bu imiş ta ezelden bilmedim
*
Karaca Ahmed’de:
Bir gül gonca misalin meskenidir bu mezar
Eyledi nazik tenin hâk ile yeksân rûzigâr
*
Karaca Ahmed’de:
Niyazım budur benim Bari Hüda’dan
Unutmasın dostlar beni duadan
*
Karaca Ahmed’de:
Bakıp geçme recam budur ey Muhammed ümmeti
Müteveffânın diriden heman bir Fâtiha’dır minneti
*
Karaca Ahmed Türbesi adasında:
Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi
Nazik tenime ansızın geldi
Veba vermedi hiç emn ü aman
(XIX’uncu Asır Başları)
*
Karaca Ahmed’de:
Ne hekim kâr etti bana
Ne buldum derdime derman
Emr-i Hak böyle imiş
Yerini buldu ferman
1251
*
Üsküdar’da:
Çeküp el âlemi fânîden oldu âzim-i bekâ
Düşüp derdi bîdermana çekdi çilesin çarhın
Terehhum eyledi ahvaline dünya ve mâ fîhâ
Esüb bâd-ı ecel gülberk-i ömrün pâyimâl etti
1260
*
Karaca Ahmed’de:
Bir kuş idim uçtum yuvadan
Ecel beni ayırdı anadan babadan
Unutmasınlar beni hayır duadan
*
Karaca Ahmed’de:
Ne yaptım ben sana ey zalim felek âh
Bana göstermedin rûy-i cihanı
Henüz açılmadık bir gonca iken
Perişan oldu halim nâgehânı
İNCE DUYGULU MEZAR TAŞLARI KİTABELERİ
Olmadı bu âlemi süflî bana cây-i karar
Bir melektim âlemi lâhûte ettim intikal
Görmeyince gülşen-i fânîde anı rahatı
On yaşında mürg-ı ruhum eyledi tahrik-i bâl
1329
*
Geldim şu dünyada eğlendim al giydim karalar bağladım
Bir vakit dillerde söylendim hayf ömrüm geçti gitti
Hak sahibi kapıya geldi kesildi nasibim geriye kaldı
Ezrail yanağıma pençe saldı can cesetten çıkıp gitti
Kavm ü hısım duyup yandı çığırdılar imam geldi
Mal ü mülküm burada kaldı hayf ömrüm geçti gitti
El urdular sağlığımıza bakmadılar hâlimize
Göçürdüler ilimizden göçürdüler geçti gitti
İndirdiler mezarıma sığındım Ganî Sübhân’a
Toprak attılar serime gözüm yaşı kaçtı gitti
İmam telkine başladı ne güzel iş eyledi
Kavm ü hısım beni başladı dövünüben geçti gitti
(Tarih kırık – Karaca Ahmed’de bir Bektaşî kabrinde)
*
Edirnekapı’da:
Ferman etti Hüda
Fânîye hacet kalmadı
İçtim ecel şerbetini
Lokman’a hacet kalmadı
Hep yârelerim iyi oldu
Cerraha hacet kalmadı
Yapıldı cennet sarayın
Mimara hacet kalmadı
1339
*
Karaca Ahmed’de:
Sârikler elinde konakda oldu telef
Sadakatle ol civan etti kütah
1303
*
Karaca Ahmed’de:
Hanemde otururken bir gün nâgihân
Kulağıma değdi ihfâdan irciî emri heman
Hasretile yirmi dört saat mürûrunda emr-i tamam
Bu vücudu gülterim kabr içinde oldu nihan
Tıfl idim ki henüz girdim on yedi yaşıma
Terk edip ömrüm defterin dürüp misl-i hazan
1285
*
Öyle geçme bir nazar kıl mehlika
Böyle eyler her kişi sonra sana
Yaşadığımız anların tesirine göre ölüler, dirilerin hatırlamasını çok isterler deriz. Yaptığının mukabilini göreceğine işarettir.
*
Karaca Ahmed’de:
Kimesne gülmez kimesne dahi gülmeye
Zevkine değmez cihanın mihneti
1216
HASTALARIN TEDAVİSİYLE MEŞGUL HEKİMLERDEN BAHİS MEZAR TAŞLARI
Karaca Ahmed’de:
Vâlideynin yüreğine urdu dürlü yâreler
Hiç tabîbler ana kılmaz ne deva ne çareler
1206
*
Karaca Ahmed’de:
İdince Hüda kulun hakkına gel deyu ferman
Hekimler onu te’hir edemez bir an
1230 (Bir kadın kabri)
*
Karaca Ahmed’de:
Çaresiz bir derde düştüm bulmadım asla deva
Derdim efzûn oldu umdukça etıbbâdan vefa
1284
*
Edirnekapı’da:
İçtim ecel şerbetini
Lokman’a hacet kalmadı
Hep yârelerim iyi oldu
Cerraha hacet kalmadı
1339
*
Edirnekapı’da:
Esir-i renc-i bîmârı olup vâfir zaman-ı âhir
Etıbba-yı zamane oldu tedbirinde acz-ârâ
Karaca Ahmed’de:
Ne hekim kâr etti bana
Ne buldum derdime derman
1251
*
Karaca Ahmed’de:
Kele Lokman neylesin dolmuş ecel peymânesi
(XIX. Asır Başı)
*
Bu satırlarda bazen tabiplerin ölümden kurtaracak devalar yapmadıklarından hafif serzenişler, sonra eceli gelince hekimlerin onu te’hir edemeyeceğinden bahis vermeler, çok uzun hasta yatmasını hekimlerden vefa umduklarından bilenler, öldükten sonra artık Lokman’a ihtiyacı olmadığını bildirenler, delilikler karşısında zaman hekimlerinin tedbirlerindeki aczden şikâyet edenler, hekimin derdine derman bulamadığını bildirenler, Lokman da gelse ecele ne yapacak diye soranlar vardır. Hekimlere tariz yoktur. Ölüm sebepleri, ekseriye kadere haml olunur.
MEZAR TAŞLARINDA YAZILAN VEFAT SEBEPLERİNDEN
(KERRE İÇİNDE OLANLAR İZAHLARIDIR)
Tâûn (asıl veba).
Derd-i hunnâk (kuş palazı).
Veba (sârî hastalıklar). Vebadan ölenlerin adedi çoktur.
Derd-i bî-aman, çaresiz dert (veba ve kanser).
Vaz‘-ı haml esnasında (şehid sayılır).
Türlü emrâz (müzmin hastalıkların arazı).
Renc-i bîmârî (delilik).
Ciğerler parçalandı (verem).
Uyub nefsim hâline
Eyledim canım harab
Sârikler elinde konakta oldu telef (hırsızlar öldürmüş).
Şehid (harpte yaralanıp ölenler veya uzun bir hastalıktan sonra göçenler).
Kalp hastalığı.
Aşk.
Katl (şehid).
İkiz doğup yaşadıktan sonra ölümlerinde yine yan yana ana rahminde gibi bulunanlar.
Muradına ermeyen (evlenememiş kız ve erkekler).
Garip ölenler (vatanlarından uzak vilayet mezarlıklarında).
ŞAİRLERİN KABRİSTANLAR HAKKINDAKİ BİRKAÇ DUYGUSU
Şair, bir çocuk kabrine şunu yazdırıyor: “Ey toprak, üzerine pek de sıklet-bahş olma. Zira o senin üzerine çok az basmıştır.”
*
Ruşen Eşref: “Bastığım toprak ayağımın altında uslu duruşunu ve beni binbir süsünle avutuşunu anlamıyor muyum sanıyordun. Ey sinsi! Seni çiğnediğimin cezasını beni öğütmekle vereceksin. Biliyorum, seni seviyorum.”
*
Şair Eşref :
“Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için
Gelmesin reddeylerim billâhi öz kardeşimi
Gözlerim ebnâ-yı âlemden o rütbe yıldı kim
İstemem ben Fâtiha tek çalmasınlar taşımı.”
DARB-I MESELLER
Ölüm hakkındaki darb-ı mesellerimiz de halkın ölüm karşısında duyduklarına bir misaldir. Bunlar üzerinde çok düşünmeğe değer. Birkaçı:
– Ölümü görmeyince hastalığa mum olmaz. Ölümü gören hastalığa razı olur.
– Ölüme tükürtürüm, yüzüme tükürtmem.
– Eden bulur, inleyen ölür.
– Mezar taşıyla iftihar olunmaz.
– Ayıbını topraklar örtsün
– Ölenle ölünmez.
– Öleceğim diyen ölmez, onurup yürüyen ölür.
– Ölüm hak, miras helal.
– Ölüye ağlamaz, diriye gülmez.
– Ecel geldi cihana, baş ağrısı bahane.
– Ölmüş ile ölünmez.
– Borçlu ölmez, benzi sararır.
– Biri ölmeyince, diğeri gün görmez.
– Öküz öldü, ortaklık ayrıldı.
– Tende biten, teneşirde gider.
– Can çıkar, huy çıkmaz.
– Çıkmayan canda umut var.
– Ne ölüye ağlar, ne diriye güler.
ŞAİRLERİMİZİN SÖYLEDİKLERİ
ÖLÜM TARİHLERİNDEN BAZI MİSALLER
Sürûrî: Can borcun eda eyledi gitti Ödemişli (1206).
Hikmet: Ömrü Ömer Efendi’yi etti veba heba (1227).
Sürûrî: Mevte çare bulmayıp göçtü hekim bey derdimend (1201).
Sürûrî: Yedi Gevrekzade’yi açgözlü felek (1216).
Esat: Hekimbaşı iken Behcet Efendi göçtü âlemden (1249).
VEBA/TÂÛNDAN VEFAT TARİHLERİ
Hikmet: Genç iken renc-i vebadan eyledi Tahir vefat (1227).
Rasim Esad: Şumnu’da Baki Efendi oldu tâûndan şehid (1227).
Sabit: Gitti bin yüz birde Esad hekim tâûndan (1101).
Ârif: Gitti Şakir vah kim tâûndan (1227).
Sürûrî: Hayf Yusuf genç iken kıldı intikal (1207).
Sürûrî: Vah kim tâûn hücum etti şehid oldu Said (1211).
Sürûrî: Kıldı tâûn Afife Hanım’a vah (1213).
Sürûrî Mecmuası (1299)
GARİP TARZDA YAZILI MEZAR TAŞLARI
Ser verip sır vermeyen Server Dede.
– Davasında yok güzafı ser verip sır vermemiş.
– Karı dırıltısından vefat eden es- Seyyid Ahmed Ağa (1260).
Mevlevihane Kapı Mezarlığı’nda (ta‘lîk yazılı ve sarıklı taş).
Diğer bir rivayette Halil Ağa (Hotinli Kemaleddin rivayet).
– Her kim ki mezarıma dokunursa yılancık illetinden kurtulmasın.
Mevlevihane Kapı Mezarlığı’nda. Altında “Yılancıklı” kelimesi imza makamında konmuş. Hangi kadına ait belli değil. Vaktiyle bunun tedavisi ile meşgul birisine ait olması muhtemel. Bu, müzeye naklolan taşlardandır.
– Meşhur yevmiye elli dirhem sülmen (civa) ve afyon ekl eden yüz otuz dört yaşında fevt olan Rehavî es-Seyyid el-Hâc Ahmed Efendi.
*
Karaca Ahmed’de:
Uyup nefsim hâline
Eyledim canım harap
Bir cariyesiyle akibet
Oldun turâb
1289
Bir kıza aşık oluyor. Duyulunca zamanın içtimaî terbiyesi, düşüncesi sevkiyle bunu izzet-i nefsine giran görerek canına kıyıyor. Nitekin bu taşın diğer tarafında aynı adamın dilinden şair şunları yazıyor:
İlahi rûz-ı mahşerde bana gûna gûn ecreyle
Ne dertlerle helak oldum şehidlerle haşreyle
Sana kurban edüp canım eyledim turâbı mesken.
MEZARİSTANLAR HAKKINDA TUHAF RİVAYETLER
Ankara taraflarında bir mezar taşında “Kırk yumurta bir paraya çıktığı zaman herkes karısını geçindiremeyeceğim diye boşadı. Lakin ben boşamadım.” diye yazılı olduğunu görenler rivayet eder.
KABRİSTANLARIMIZA AİT BABALARIMIZIN ÖĞÜTLERİ
Kabristana otlatmak için hayvanlarınızı sokmayın.
– Kabristandan kimse hiçbir şey almamalıdır. (Bu terbiye el’ân Sarıyer halkında vardır. Ağabeyim Ömer Şevki’nin dört yıl önce yaptırdığım kabrinin eski tahta aksâmı daha evvel ve daha sonra yerlerde çürüdüğü hâlde kimse gelip almamıştır.)
– Mezaristanlardan bir şey alıp götürenlerin evlerinden ölü çıkar.
– Komşu mezarlarından taşlarından yeni kabirler yaptırmayın.
Hırsızlıktır, o onların malıdır. Yeniden, hariçten malzeme getirtip yaptırın. Sonra sizinkileri de başka kabirlerin imarında kullanırlar.
– Kabirlere ve kabristanlara tecavüz ve müdahale etmeyin. Zira içinde babalarınız, anlarınız, evlatları, kardeşleri, akraba ve ahbabı medfûndur. Bunlara yapılacak tecavüzü bir gün de size yaparlar.
– Kabristanına hürmet eden, kabirlerini temiz tutan bir millet, büyük bir medeniyet sahibi olduğunu ispat eder.
HALK ŞAİRLERİNİN MEZAR KİTABELERİ
1- Mezaristanlarımız, büyük duygulu şairlerimizin, insanların ve halkın ölüm karşısındaki duygularının yaşadığı bir kitaptır. Bunların bir kısmı en meşhur dîvan şairlerimiz, diğerleri halk şairlerimiz tarafından yazılmıştır. Dîvan şairleri tarafından yazılanlar ince hislerle ve derin mânâlarla süslüdür. Bu noktadan mezarlarımız fikir meşheri bedayiidir. Şair, umumi kültürünün ve felsefesinin tesiriyle güzel medlûller meydana çıkarmıştır. Aralarında çok nükteli olanlar, memleketin zenginlerine ve ricâline ısmarlama yapılan tarihler gibi değildir. Bunlar birtakım mânâsız ve güzelce sıralanmış, mevzûn sözlerdir. Ancak o şahıslara aittir. Lâkin efrad-ı ailesinden birisine irticalen söyledikleri çok güzeldir. Halkın gönlünden kopanları halk ve esnaf mezarlarında ve onların ailesinde görüyoruz. Onlar ölümün mahiyetini, tekrar dirileceklerini ve bu yerlerden bitecekleri tesellisiyle beraber büyük üzüntülerle karşılaşmışlardır. Halk mezar taşlarının başındaki beyit ve kıtaları zaman elif-balarının karışık ve imla yanlışlarıyla dolu birçok kopyalarını diğer mezar taşlarında da çok buluyoruz. Çoğunun vezni yoktur. Mezarcılar bunları istismar ile kendilerine sipariş olunan taşların yazılarından seçilen misallerden halkın hoşuna gidenleri çoğaltmışlar. Ahîren dostum Prof. Horia Slobozianu Romanya’da Tekir gölündeki villası bahçesinde bulduğu eski bir mezaristan taşlarında da vezinleri bozuk âtîde saydığımız misallerle süslü kabir taşı örneklerini tercemeleri için yollamıştır.
Bunlardan öğreniyoruz ki Türkler gittiği yere kültürünü de beraber götürmüştür ve bu eski yurtlarındaki hislerini hiç kaybetmemişlerdir.
Ziyaretten murad heman duadır
Bugün bana ise yarın sanadır.
*
– Gençliğine doymadan muradına ermeyen…
– Gençliğine doymayan (1191).
– Bulunmadı emrâzın çaresi.
– Genç yaşında tekmil imiş vadesi (1326).
*
Bunun, bozuk imlâlı ve yanlış kafiyeli pek çok çeşitleri vardır:
Bulmayıp derdine şifa bu civan
Gençliğine doymayıp gitti heman…
(XIX. Asır)
*
Bu fânîde bulmadım hiç rahatı
İhtiyar ettim anın-çin rıhleti…
*
Emr-i Hak’la dürlü emrâz geldi benim tenime
Bulmadı sıhhat vücudum sebep oldu mevtime
Âkibet erdi ecel rıhlet göründü canıma
1320
*
Dâr-ı dünyada gezerken gül gibi
Nazik tenim ansızın geldi
Veba vermedi hiç emn ü aman…
(XIX. Asır)
Romanya’da Tekir gölündeki kabir taşları da bunlara çok benzer. Burada garip olarak ölenler de mezkûrdur.
2- Türkler ölümden korkmamışlar ve onu, “Ömrüm bu kadarmış.” diye ölecekleri anda bile tevekkül ile karşılamışlardır. Ölümden sonra mezaristanda olan safahatın teferruatı ölmezden evvel birçok saf ve temiz ruhlu insanların hafızasında yer etmiştir. Mezar taşları, insanların ölüm karşısında tevekküllerinin izahlarıyla doludur.
3- Şairler, kabir taşlarına yazdıklarını bazen kendi lisanlarından, dirilere hitab tarzında yazmışlardır. Ölenlerin dilinden hitabı daha sûzişkâr olmuştur ve yanlarından geçen dirilere açık ve kapalı serzenişlerde bulunmuşlar. “Bugün bana ise yarın sanadır.” gibi sözler katmışlardır. Gelip geçenler bunları okudukça kendi telakkilerine göre müteessir ve mütehassis olmuşlardır.
4- Mezar taşlarımız Türk harsının bir safhasını canlandırır. Ölenlerin ölüm karşısında mütevekkilâne düşünceleri, terceme-i hâlleri ve meziyetlerini, ve’l-hâsıl dünyevî her hâlini anlamak kabildir.
5- Hars menbaı olan mezaristanlarımız hekimler, hekimbaşılar, mimarlar, esnaf, devlet memurları, âlimler, tarikat mensupları, ve’l-hâsıl her tabaka hakkında tedkik yapılabileceği gibi bu açık meşherde kavuklar, mezar taşı mimarisi ve yazılar hakkında çok şeyler öğrenebiliriz. Bu hususta “Yeni Türk” koleksiyonunda Hikmet Turhan Dağlıoğlu’nun değerli etüdleri ve muhtelif yerlerde bu taramanın lüzumuna temas eder kısa yazılar vardır.
6- Esnaf ve halkın ölüm telakkileri çok dikkate şayandır. Garip yazılı ve tuhaf mânâlı taşlar bunlara aiddir. İlim ve fazilet sahiplerinin ve sanatkârların kabirlerindeki manzûm ve mensûr yazılar kendi mevkilerini temsil edecek bir vasıftadır.
7- Hayatta olan kocaların eşlerine aid mezar taşları pek farklıdır. Hayatında olduğu gibi öldükten sonra da karısına bağlılığını bırakmamış ve unutmamış insanların, mezaristanlarda bu kabirlere ne kadar özendikleri ve bazen oralarını gelin odaları gibi süsledikleri görülmüştür.
8- Genç yaşta derd-i deva-nâ-pezîr (verem)den ölen kızların mezar taşları pek acıklıdır. Hele birisinde “Senin bırakacağın hatıra bu mezar taşı mı olacaktı?” diye yazılıdır. Mezar taşlarında Türklerde ölüm felsefesine dair bilgilerimiz ve onun neticeleri sırf bu kadar değildir. Bunlar bir deneme mahiyetinde toplanmıştır.
9- Netice şudur: İstanbul’da yaşayan halk ölülerin uykuda olduklarına, yeniden hayata gelinceye kadar uyuyup sonra dirileceklerine kâildir. Halkın felsefesinin de ölmekle artık ebediyen yok olmak telakkisi yer bulmamıştır. Halkın bu düşüncesi bugünkü felsefe cereyanlarının bazen menfi yollar takip etmesine güzel bir cevaptır. Halkça ruh vardır ve ebedîdir. İnsanlar mutlaka ölüm geçidinden geçecektir. Lâkin ademe, yok olmağa değil, ruh âlemine.
Karaca Ahmednâme
Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver
Kaynak: https://www.uskudar.bel.tr/userfiles/files/Karaca_AhmetName.pdf