Arkeolojik bir kazı alanında, ağustos’un en sıcak günlerinden birinde, cansipârâne vaziyette güneşin altında çalışılmaktadır. alışılageldik şekilde, civardaki köy halkından birkaç kişi de kazıyı an be an seyrediyor.
Aralarından yaşlı bir amca yanımıza doğru yaklaşıyor, bir süre bakıyor, sonra soruyor; “Çocuklar kolay gelsin, nasıl gidiyor?” diye..
Güneşin altında, tozun toprağın içinde çalışmaktan yorulmuş ben cevap veriyorum; “İyi gidiyor amca, da çok yoruluyoruz”, aklımca ‘çok vahim durumdayız’ mesajı vermeye çalışıyorum..
Ama o anda hayatım boyunca asla unutmayacağım hayat dersini alıyorum bilge amcadan; “Olsun” diyor “insanın yüreği yorulacağına bileği yorulsun, bilek yorgunluğu geçiyor da gönül yorgunluğu çöreklenip kalıyor insanın içinde.”
O gün, bileği yorgun ama yüreği yorulmamış bir insan olarak hayatımın dersini almıştım evet ama sonraları yüreğim de yorulup, halden düşmeye başlayınca, ne büyük bir kelam ettiğini daha iyi anladım o amcanın.