Bonadea, İmpkralya; Mutluluk ve Denge Sistemleri
Eğer İmpkralya’da politikadan hiçbir şey anlamayan, anlamak da istemeyen tek bir kişi var idiyse, o da Bonadea’ydı; fakat buna rağmen onunla kurtarılmamış uluslar arasında bir ilişki bulunuyordu: Bonadea (Diotima ile karıştırılmamalıdır; Bonadea, iyi tanrıça, tapınağı kaderin oyunları sonucu türlü taşkınlıkların sahnesine dönüşmüş olan bekâret tanrıçası, bir mahkeme başkanının veya onun gibi birinin eşi, ne ona yeterince layık ne de ona ihtiyaç duyan bir adamın talihsiz sevgilisi) bir sisteme sahipti, İmpkralya’nın politi kasının ise hiçbir sistemi yoktu.
Bonadea’nın sistemi, o güne kadar ikili bir hayattan meydana gelmişti. Yükselme tutkusunu yüksek düzeyde diye nitelendiren bir aile çevresinde tatmin etmekteydi ve toplum içerisindeki ilişkilerinde de çok kültürlü ve saygın bir hanımefendi sayılmanın ayrıcalığını yaşıyordu; buna karşılık tininin karşı karşıya bulunduğu belli baştan çıkartmalara, çok hassas bir yapının kurbanı olduğu ya da kendisini delilikler yapmaya iten bir kalbinin bulunduğu bahanesiyle karşı koymuyordu, çünkü kalbin delilikleri, bunlara eşlik eden koşullar çok daha pürüzsüz sayılamasa bile, romantik-politik suçlar kadar şereflidir. Bu arada kalp, Generalin hayatında şerefin, itaatin ve hizmet talimatnamesinin III. bölümünün oynadığı rolün, veya her düzenli hayatta bulunan ve sonunda aklın başa çıkamadığı her şeyi düzene sokan akıldışı kalıntının oynadığı rolün aynısını oynuyordu.
Ne var ki bu sistem, bir hatayla çalışmıştı; Bonadea’nın hayatını, aralarındaki geçişin ancak ağır kayıplarla mümkün olabildiği iki ayrı duruma ayırmıştı. Çünkü bir kalp, yanlış bir adım atmazdan önce belagat sahibi olabildiği kadar, bu adımın atılmasından sonra aynı ölçüde mutsuz da olabiliyordu ve söz konusu kalbin sahibi, manik bir köpürüş ile mürekkep karası ruhsal çalkantılar arasında bir oraya, bir buraya savruluyordu; bu durumların birbirini dengeleyebildiği, çok enderdi. Ama bu, ne olursa olsun yine de bir sistemdi; yani güdülerin başına buyruk bir oyunu değildi -örneğin bir zamanlar hayatın, geride biraz istekten yana bir borç bakiyesinin kaldığı, istekten ve isteksizlikten oluşma otomatik bir bilanço diye anlaşılmak istendiği gibi değildi-, fakat bu bilançoda sahtecilik yapabilmek için, önemli tinsel tedbirler ihtiva ediyordu.
Her insanın, izlenimlerinin bilançosunu kendi yararına yorumlamasını sağlayan böyle bir yöntemi vardır; böylece normal zamanlar için yeterli olan günlük asgari istek miktarı da ortaya çıkar. Ancak insanın yaşama isteği, isteksizlikten de oluşabilir ve bu türden malzeme farklılıkları bir rol oynamaz, çünkü bilindiği üzere, tıpkı kendi atmosferlerinde bir dans kadar hafif kanatlanan matem marşları olduğu gibi, mutlu melankolikler de vardır. Hatta burada belki tersine bir iddiada da bulunulabilir ve pek çok neşeli insanın kederli insanlardan zerre kadar daha mutlu olmadıkları da söylenebilir, çünkü mutluluk da mutsuzluk kadar yıpratıcıdır; bu nerdeyse, uçmanın ilkeye göre havadan daha hafif veya daha ağır olması gibi bir şeydir. Ama akla daha yakın gelen bir başka itiraz da vardır; zira o zaman zenginlerin, hiçbir yoksulun onları kıskanmak için bir nedenleri bulunmadığı, çünkü zenginin parasıyla daha mutlu olacağı düşüncesinin bir hayalden öteye geçemeyeceği yolundaki eski bilgeliklerinin haklı sayılması gerekmeyecek midir? Böyle bir hayal, o kişiyi sadece kendi hayat sisteminin yerine bir başkasını geliştirme göreviyle karşı karşıya bırakacaktır ve bu yeni sistemin istek bilançosu, en iyi olasılıkla küçük bir mutluluk fazlalığıyla kapanacaktır ki, bu fazlalık da zaten fiilen bilançoda bulunmaktadır. Teorik olarak bu, evsiz barksız bir ailenin, eğer buz gibi bir kış gecesi boyunca donmamışsa, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla birlikte, sıcak yatağından çıkmak zorunda olan zengin adam kadar mutlu olacağı anlamına gelir; pratikte ise her insan bir eşek sabrıyla sırtına yüklenmiş olanı taşır, çünkü yükünden birazcık daha güçlü olan eşek, mutlu bir eşektir. Ve gerçekten de, gözlem sadece bir eşekle sınırlandırıldığı sürece, bu, kişisel mutluluğun ulaşılabilecek en güvenilir tarifidir, işin gerçeği şudur ki, kişisel mutluluk (veya denge, halinden memnun olma ya da kişinin en içsel otomatik hedefi nasıl adlandırılırsa), ancak bir taşın bir duvardaki veya bir damlanın bir nehrin içindeki varlığı kadar kendi içine kapalıdır; bütünün gerilimleri, taşın veya damlanın içinden de geçer. Bir insanın kendisinin ne yaptığı ve ne hissettiği, başkalarının onun için normalde yaptıklarını ve hissettiklerini varsaymak zorunda olduğu şeylerle karşılaştırıldığında, önemsizdir. Fakat hiçbir insan, sadece kendi dengesini yaşamaz; herkes, kendisini kuşatan kesitlerin dengesine dayanır, ve böylece kişinin küçük istek fabrikasında son derece karmaşık ahlâki bir kredi de işe karışır; bu krediden daha sonra da söz edilecektir, çünkü gerek topluluğun gerekse bireyin ruhsal bilançosunda onun da yeri vardır.
Bonadea’nın sevgilisini yeniden kazanma yolundaki çabalarının başarısız kalmasından ve onu, Ulrich’i kendisinden çalanın Diotima’nın tini ve eylem gücü olduğuna inandırmasından bu yana, Bonadea bu kadına ölçüsüz bir kıskançlık duymaktaydı; fakat zayıf insanların başına kolaylıkla geldiği gibi, o da Diotima’ya duyduğu hayranlığın etkisiyle onun adına belli bir açıklama ve mazeret bulmuştu; bu, kaybının ağırlığını kısmen azaltmaktaydı; Bonadea, belli bir süredir işte bu durumdaydı ve arada sırada Paralel-Eyleme mütevazı katkılar bahanesiyle, fakat evin genel trafiğine dahil edilmeksizin, Diotima tarafından kabul edilmesini sağlamıştı, ve bu konuda Diotima ile Ulrich arasında belli bir uzlaşmanın bulunduğu hayali içersindeydi. Böylece, bu ikisinin acımasızlıklarının acısını çekiyordu, ve onları aynı zamanda da sevdiğinden, iç dünyasında duygularının saflığına ve bencillikten uzaklığına ilişkin bir yanılsama da oluşuyordu. Sabahları, sabırsızlıkla beklediği an gelip de kocası evden ayrıldığında, çoğu defa tüylerini düzeltmek isteyen bir kuş gibi aynanın karşısına oturuyordu. O zaman saçlarını, Diotima’nın Yunan topuzuna benzemediği söylenemeyecek bir şekil alana kadar bağlıyor, yakıyor ve büküyordu. Saçının içinden düzelterek ve fırçalayarak küçük lüleler çıkartıyordu, ve saçlarının tamamı sonunda biraz gülünç bir hal alsa bile, o bunun farkına varmıyordu, çünkü aynadan kendisine genel şekillenişi içersinde artık uzaktan da olsa o İlâhi varlığı çağrıştıran bir çehre gülümsüyordu. O zaman hayranlık duyduğu bir varlığın kendine olan güveni, güzelliği ve mutluluğu, tıpkı insanın büyük bir denizin kıyısında oturması ve ayaklarını suya sokması gibi bir duygu yaratarak, henüz derinliğine gerçekleşmiş olmasa bile esrarlı bir birleşmenin küçük, sığ, sıcak dalgaları halinde iç dünyasında yükseliyordu. Bu dinsel bir tapınmaya benzer tavır -çünkü insanın en eski zamanlarda bütün vücuduyla içine süründüğü Tanrı maskelerinden uygarlığın törenlerine varıncaya kadar, inançlı taklidin eti kavrayan bu türden bir mutluluğu, önemini henüz asla bütünüyle kaybetmemiştir!—, elbiseleri ve dışsal görünümleri bir tür zorlamanın etkisi altında kalarak sevmesi yüzünden, Bonadea üzerinde daha büyük bir hâkimiyet kurmaktaydı. Bonadea sırtında yeni bir elbiseyle aynada kendine baktığında, günün birinde kabarık kolların, alındaki küçük perçemlerin ve kabarık eteklerin yerini dizboyu eteklerin ve erkek stili saçların alacağını asla kafasında canlandıramazdı. Hatta böyle bir ihtimali tartışmazdı bile, çünkü beyni böyle bir tasavvuru içine sığdıramazdı. O, her zaman kibar bir kadının nasıl görünmesi gerekiyorsa, öyle giyinmişti ve her yarı yılda bir yeni modaya, ebediyete duyduğu saygının aynısını duyardı. Eğer düşünme yetisi, zorla fânilik itirafına zorlanabilseydi bile, bu Bonadea’nın duyduğu saygıda hiçbir azalmaya yol açamazdı. Bonadea, dünyanın zorlamasını arı haliyle içselleştiriyordu ve kartvizitlerin bir köşesinin büküldüğü, yeni yıl kutlamalarının dostların evlerine yollandığı veya baloda eldivenlerin çıkarıldığı zamanlar, bütün bunların artık yapılmadığı zamanlarda Bonadea için öteki çağdaşlarına göre yüz yıl öncesi ne ise, o kadar uzakta, yani bütünüyle kafada canlandırılamaz, imkânsız ve aşılmış bir zamanda kalmıştı. Yine bundan dolayı, Bonadea’yı elbisesiz görmek de aynı ölçüde tuhaftı; böyle bir durumda Bonadea, ansızın düşünsel düzeydeki her türlü korumadan yoksun kalıyor, bir deprem kadar insanlık dışı bir biçimde üstüne saldıran acımasız bir zorlamanın çıplak kurbanı oluyordu.
Ama şimdi, kültürünün bulanık bir maddeler dünyasının dalgalanmaları arasındaki bu dönemsel yıkımları, silinip gitmişti ve Bonadea, dış görünüşüne sırlardan yana bunca zengin bir itina göstermeye başladıktan sonra, yirmi yaşından beri yapmadığı bir şeyi yapıp, hayatının gayri meşru kısmını dul olarak yaşamaya koyulmuştu. Gerçi dış görünüşlerine olağanüstü bir titizlik gösteren kadınların, genel bir deneyim olarak, erdemli oldukları kabullenilebilir, çünkü o zaman araç, amacı geri plana iter – tıpkı büyük spor kahramanlarının çoğunlukla kötü sevgili olmaları, çok fazla savaşçı görünüşlü subaylardan kötü askerlerin çıkması ve tinsel örgüsü özellikle güçlü erkek kafalarının bazen birer aptal olabilmeleri gibi; ama Bonadea açısından söz konusu olan, bu enerji dağılımı sorunu değildi; o, çok şaşırtıcı ölçüde bir aşırı verimlilikle yeni hayatına yönelmişti. Bir ressamın işine duyduğu sevgiyle kaş kalemi kullanmaya, alnına ve yanaklarına biraz emaye parıltısı vererek, bu kısımların doğalcılıktan kilise üslubuna özgü o hafiften yüceliğe ve gerçeklikten uzağa doğru uzanmasını sağlamaya, vücudunu hafif bir korsenin içinde hale yola koymaya, başka zamanlar fazla engelleyici ve, aşırı bir dişiliği sergilemelerinden ötürü, utandırıcı bulmuş olduğu göğüslerine karşı da adeta bir kız kardeş sevgisi beslemeye başlamıştı. Kocasının, parmağıyla onun boynunu kaşıdığında: “Saçımı bozma!” şeklinde bir yanıt almaktan, veya: “Bana elini vermek istemez misin?” diye sorduğunda: “imkânsız, üstümde yeni bir elbise var!” tarzında bir yanıtla karşılaşmaktan hayrete düşmediği söylenemezdi. Fakat günahın gücü, vücudun onu tutsak etmek için kullandığı menteşelerden kurtulmuştu ve bir ilkbahar yıldızı gibi Bonadea’nın nura boğulmuş yeni dünyasında gezinmekteydi; bu yeni Bonadea, ışığa boğulmanın bu alışılmamış ve saydamlaşmış türünün etkisiyle kendisini, sanki üstünden bir kabuk düşmüşçesine “aşırı sinirlilik”ten özgürleşmiş hissetmekteydi. Evlendiklerinden beri ilk defa kocası, kendine evinin huzurunun bir üçüncü kişinin tehdidi altında olup olmadığını kuşkuyla soruyordu.
Fakat böylece meydana gelen, aslında yaşam sistemlerinin alanına giren bir fenomenden başka bir şey değildi. Şimdiki zamanın atmosferinden kopartılıp, bir insan bedeninin sırtındaki ucube varlıklarıyla bir biçim olarak bağımsız gözlem konusu yapıldıklarında, ancak burna geçirilen bir okun ya da dudaklara takılan bir halkanın eşliğine layık, tuhaf borulardan ve urlardan başka bir şey değildirler; fakat, sahiplerine ödünç verdikleri niteliklerle birlikte görüldüklerinde, ne kadar da çekici olurlar! O zaman, ancak bir kâğıdın üstündeki dalgalı çizginin içine büyük bir kelimenin anlamının girmesiyle karşılaştırılabilecek bir şey ortaya çıkar. Bir insanın göze görünmeyen iyiliğinin ve seçkinliğinin, o insan gezmeye çıkmışken veya bir çay davetinde tam tabağına sandviç alırken ansızın, tıpkı dini konulu eski resimlerdeki gibi, başının arkasından yumurta sarısı rengi yaldızlı, dolunay büyüklüğünde bir aziz hâlesi şeklinde yükseldiğini gözünüzde canlandırın; bu, hiç kuşkusuz en görülmedik ve sarsıcı yaşantılardan biri olurdu; ve göze görünmeyeni, hatta aslında hiç varolmayanı görünür kılmak gibi bir gücü iyi dikilmiş bir elbise hemen her gün kanıtlamaktadır!
Böyle şeyler, kendilerine ödünç verdiğimiz değerleri olağanüstü faizlerle geri ödeyen borçlulara benzer, ve aslında ortada bunlardan başkaca bir şey de yoktur. Çünkü elbiselerin sözü edilen niteliğine inançlar, önyargılar, teoriler, umutlar, bir şeye duyulan inanç, düşünceler ve hatta, kendi gücüyle onların doğruluğunu özümsemişse eğer, düşüncesizlik bile sahiptir. Bütün bunlar, bizim onlara ödünç verdiğimiz serveti bizlere ödünç vererek, dünyayı bizden kaynaklanan bir ışığın altında gösterme amacına hizmet eder, ve aslın da bu, üstesinden gelebilmek için herkesin kendi sistemine sahip bulunduğu görevden başkaca bir şey değildir. Büyük ve çokyönlü bir sanat aracılığıyla, en tuhaf ve korkunç şeylerin yanında yaşamamızı, bunu yaparken de bütünüyle sakin kalmamızı sağlayan bir körleşmeyi üretmekteyiz; bunu başarabiliyoruz, çünkü evrenin bütün bu donup kalmış yüz ifadelerini bir masa veya sandalye, bir çığlık veya ileriye doğru uzanmış bir kol, bir sürat veya kızarmış bir tavuk olarak teşhis edebiliyoruz. Kafamızın üzerindeki açık bir gökyüzü uçurumu ile ayaklarımızın altındaki hafiften kapalı bir gökyüzü uçurumu arasında, yeryüzünde kendimizi sanki kapalı bir odadaymışız gibi rahat hissedebiliyoruz. Hayatın hem uzamın insanlıkdışı enginliklerinde hem de atomlar dünyasının insanlıkdışı daracıklığında kaybolup gittiğini biliyoruz, ama bu arada çeşitli oluşumlardan meydana gelme bir kesite dünyanın nesneleri gözüyle bakıp, bunun sadece orta derecedeki belli bir uzaklıktan aldığımız izlenimlerin yeğlenmesi olduğu üzerinde kafa yorma gereğini hiç duymuyoruz. Böyle bir davranış, aklımızın yüksek seviyesinin önemli ölçüde altında kalıyor, fakat özellikle bu, duygularımızın da bunda güçlü bir payının bulunduğunu kanıtlıyor. Ve gerçekten de, insanlığın en önemli tinsel tedbirleri, tutarlı bir ruhsal durumun korunması hedefine hizmet ediyor; dünyanın bütün duyguları, bütün tutkuları, insanlığın yüksek düzeye vardırılmış ruhsal huzurunu korumak için harcadığı dev, fakat bilincine varılmamış çabası karşısında bir hiç olarak kalıyor!Göründüğü kadarıyla bundan söz etmeye bile değmez, çünkü ortada buna ait hiçbir yakınma yok gibi. Fakat daha yakından bakıldığında, insana çevresinde dolanan yıldızlar arasında dimdik yürüme yetisini kazandıranın ve dünyanın neredeyse sonsuz bilinmezliğinin ortasında onun elini heybetli bir tavırla ceketinin ikinci ve üçüncü düğmeleri arasına sokmasına izin verenin, son derece yapay bir bilinç durumu olduğu anlaşılıyor. Ve bunu gerçekleştirebilmek için sadece her insan, ister budala, ister bilge olsun, kendi sanatsal becerilerini kullanmakla kalmıyor; bu kişisel sanatsal beceriler sistemleri, toplumun ve bütünün daha yüksek ölçekte olmak üzere aynı amaca hizmet eden ahlâki ve entelektüel denge önlemlerinin örgüsüne de maharetle yerleştirilmiş durumda. Bu birbirine kenetlenme, büyük doğada rastlanan ve evrenin bütün güç alanlarının yeryüzünün içini etkilemesine benzeyen bir durum; sonu, yeryüzünde olup bitenler olduğu için, insanoğlu bunun farkına varmıyor; böylece gerçekleşen tinsel hafifleme öylesine büyük ki, en bilge olanlar da, hiçbir şey bilmeyen küçük kızlar da rahatsız edilmeden, çok iyi ve akıllı bir şekilde yollarını sürdürebiliyorlar.
Fakat zaman zaman, duymanın ve istemenin zorunlu durumları diye de adlandırılabilecek böyle memnuniyet durumlarından sonra, sanki bunun tam karşıtı başımıza geliyor veya, yine bir tımarhanenin kavramlarıyla dile getirilmek istenirse eğer, yeryüzünde ansızın bir düşünceden kaçış başlıyor ve bunun ardından bütün insan hayatı, yeni odak noktalarının ve eksenlerin üstüne biniyor. Bütün büyük devrimlerin vesileden daha derinde yatan nedeni, artık da yanılmaz hale gelen koşulların yığılmasında değil, ruhların yapay memnuniyetini desteklemiş olan içeriğin aşınmasında yatar. Bunun için kullanılabilecek en uygun söylem, bir erken dönem skolastik düşünürüne ait olan Latince “Credo, ut intelligam” özdeyişidir, ve biraz serbest bir çeviriyle bugünün Almancasına şöyle aktarılabilir: Tanrım, benim tinime bir üretim kredisi ihsan eyle! Çünkü büyük bir olasılıkla her insani Credo, kredinin özel bir şıkkıdır. Aşkta ve iş hayatında, bilimde ve uzun atlamada insan, kazanmazdan ve erişmezden önce inanmak zorundadır, ve bunun bütün bir hayat için geçerli olmadığı nasıl söylenebilir?! Hayatın düzeni istediği kadar gerekçeye dayansın, bu düzene yönelik bir parça gönüllü inanç temelde her zaman vardır, dahası, tıpkı bir bitkide olduğu gibi, sürgünün başladığı noktayı belirtir; hiçbir hesabı ve koruması bulunmayan bu inanç bir defa harcandı mı, arkasından hemen çöküş gelir; çağlar da, imparatorluklar da, ticari işletmeler de kredilerini kaybettiklerinde çökerler. Ruhsal dengeye ilişkin olup, Bonadea gibi güzel bir örneği çıkış noktası alan gözlem, böylece İmpkral ya gibi hüzünlü bir örneğe varmış olmaktadır. Çünkü İmpkralya, içinde bulunulan gelişme sürecinde Tanrının krediden, yaşama isteğinden, kendine olan inancından ve bütün kültür devletlerinde bulunması gereken, bir görevlerinin olduğu hayalini yaymalarını sağlayan yetenekten yoksun kıldığı ilk ülkeydi. Akıllı bir ülkeydi ve içinde kültürlü insanlar barındırıyordu; dünyanın her yerindeki bütün eğitilmiş insanlar gibi bu ülkedeki kültürlü insanlar da gürültüden, hızdan, yenilik hareketlerinden, kavgalardan ve hayatımızın optik-akustik peyzajına dahil her şeyden oluşma muazzam bir hayhuyla, kararsız bir ruh hali içersinde koşuşup durmaktaydılar; bütün insanlar gibi onlar da her gün saçlarını diken diken eden bir düzine haber okuyor ve dinliyorlardı, ve bu haberlerden ötürü heyecanlanmaya, hatta onlara müdahale etmeye hazırdılar, ama iş bu noktaya kadar varamıyordu, zira birkaç saniye sonra bunların çekiciliği, yeni gelenler yüzünden bilinçlerden kovuluyordu; ötekiler gibi bu insanlar da çevrelerinde oluşmuş yumağın içinde şu veya bu şekilde meydana gelen cinayetlerle, saldırılarla, tutkularla, fedakârlıklarla, büyüklükle kuşatılmış olduklarını hissediyorlardı, ama bu maceralara ulaşamıyorlardı, çünkü bir büroda veya başkaca bir mesleki kurumda tutukluydular; akşamları serbest bırakıldıklarında ise ne yapacaklarını bilmedikleri gerilimleri, eğlendirmeyen eğlencelerin içinde patlıyordu. Ve özellikle kültürlü insanlarda, kendilerini Bonadea kadar mutlak bir biçimde aşka adamamışlarsa eğer, bu duruma eklenen bir şey daha vardı: Bu insanlarda artık kredi ve hile yeteneği kalmamıştı. Gülümsemeleri, iç çekişleri, düşünceleri neye yönelikti? Niçin düşünmüşlerdi ve gülümsemişlerdi? Bunları artık bilmiyorlardı. Fikirleri, rastlantılardı, eğilimleri çoktandır vardı, bir biçimde her şey, insanın içine koştuğu bir şema gibi havada asılıydı, ve birlik ve bütünlüklerine ait herhangi bir yasa bulunmadığından, hiçbir şeyi bütün kalpleriyle yapamıyorlardı. Böylece, kültürlü insan, herhangi bir borcun gittikçe kabardığını, bunu asla tasfiye edemeyeceğini hisseden insandı, kaçınılmaz iflâsı gören veya, başka herkes gibi içinde yaşamaktan memnun olmasına rağmen, içinde yaşamaya mahkûm olduğu zamanı suçlayan veya kaybedecek hiçbir şeyi bulunmayan birinin cesaretiyle bir değişiklik vaat eden her düşüncenin üstüne saldıran adamdı.
Elbette bu, bütün dünyada böyleydi, fakat Tanrı, İmpkralya’yı krediden mahrum bıraktığında, kültürün güçlüklerini bütün halkların anlamalarını sağlamak gibi özel bir şey de yaptı. Bu halklar, yerlerinde bakteriler gibi yaşamışlar, gökyüzünün normal yuvarlaklığından veya benzer şeylerden ötürü herhangi bir şekilde tasalanmamışlardı, ama ansızın bulundukları yer, kendilerine çok dar gelmeye başlamıştı, insan daha fazlası olabilmek için daha fazla olduğuna inanmak zorunda olduğunu genellikle bilmez; fakat bunu herhangi bir şekilde üzerinde veya çevresinde hissetmek zorundadır, ve kimi zaman ansızın böyle bir eksikliği hissetmeyebilir de. O zaman hayali bir şeyi eksilmiş demektir. İmpkralya’da kesinlikle hiçbir şey olmamıştı, ve eskiden olsaydı, eski ve göze çarpmayan İmpkralya kültürünün işte bu olduğu düşünülebilirdi, fakat şimdi bu Hiçbir Şey, uyuyamamak veya anlayamamak kadar tedirgin ediciydi. Bu nedenle entelektüellerin, kendi kendilerini bunun ulusal bir kültürde farklı olacağına inandırdıktan sonra, İmpkralya’daki halkları da buna inandırmaları kolay olmuştu. Bu, dinin veya Viyana’daki iyi yürekli imparatorun yerini tutan bir tür ikame gibiydi veya haftanın yedi gününün bulunması gibi anlaşılmaz bir olgunun açıklamasıydı. Çünkü açıklanamayan çok şey vardır, fakat insan kendi milli marşını söylediğinde, bunları hissetmez. Elbette bu, iyi bir İmpkralyalının kendisinin ne olduğu sorusuna şu yanıtı vermesi için en uygun an olurdu: “Hiçbir şey!” Çünkü aslında bu, ortada bir İmpkralyalıdan daha önce olmamış her şeyi yapabilme özgürlüğüne sahip bir şeyin varlığı demekti! Fakat İmpkralyalılar inatçı insanlar değillerdi ve sadece her ulusun öteki ulusu istediği gibi şekillendirmesi için çaba harcamakla, yani yarımla yetiniyorlardı. Bu arada, insanın kendi çekmediği acıları bilebilmesi, elbette zordur. Ve insan iki bin yıl süren bir diğerkâmlık eğitiminin ardından öylesine kendinden vazgeçmişti ki, benim ya da senin durumumuz kötü olsa bile, hep bir başkası için elini taşın altına sokuyordu. Ama buna rağmen o ünlü İmpkralya milliyetçiliği kafalarda çok vahşi bir şey gibi canlandırılmamalıdır. Bu milliyetçilik, gerçek olmaktan çok tarihsel bir oluşumdu. Oradaki insanlar, birbirlerinden bayağı memnundular; gerçi birbirlerinin kafalarını kırıyorlar, yüzlerine tükürüyorlardı, fakat bunları sadece daha yüksek bir kültürü göz önünde tutarak yapıyorlardı – tıpkı yalnız başınayken bir sineğin bile canını acıtamayan bir insanın, mahkeme salonunda, çarmıha gerilenin tasvirinin altında bir insanı ölüme mahkûm etmesi gibi. Ve şunu da söylemek, herhalde mümkündür: İmpkralyalılar, kendi daha yüksek düzeydeki Ben’leri ne zaman mola verse, rahat bir nefes alıyorlar, kendilerini, tıpkı bütün insanların da öyle yaratılmış oldukları gibi, yemek yemeğe yarayan yumuşak başlı araçlar yerine koyuyorlar ve tarihin araçları olarak edindikleri tecrübeler karşısın da da büyük hayrete düşüyorlardı.
Robert Musil
Niteliksiz Adam
