Kısacık bir an’dık: kuşların Boğaz’ı geçişi gibi
rüzgârın tozları savuruşu gibi
yaprağın toprağın yanağına değişi gibi
sevdik ve öldük.
Gayret üzerine düşünüyorum bazen. Yara birden bire buğulanır, biliyorsun. Bütün bir yılı duvarlarıma açtığım billûr yaradan evreni izlemekle geçirmişim. Kucağımda kendinden ölgün kelimeler, kokular adına karışıyor. Kollarımda gölgeler -üzerine gözyaşı, uyku, rüya giyinmişler- Günün içinden geçemiyorum. Konuşup duruyorum hiç anlaşılmadan, hiç susmadan. Kelimesiz, imlâsız. Konuşup duruyorum. Susarsam sanki yokluğun askersiz kalmış her cepheden -ki bütün cephelerde savunmasızım yokluğuna- hücuma geçecek. Ellerimde kadim zamanların kirli kehanetleri ufalanıyor. Şehirler sesimize çatı olabilir mi ki?
Müzik kutusunda eski kitapların külleri ve Fırat ve Dicle ve mürekkebi kalp şehrine akmış hikâyeler… Gidip gelmeyenler, yazılıp okunmayanlar, sevip sevilmeyenler… Aynı hikâyeler… Yüz yıl, bin yıl aynı… Birini alıp Yokluk Başkenti’ne gök yapabilirim. Ne de olsa güneşsiz, bulutsuz, mavisiz sonsuz bir bekleyiş rengidir o kentin tavanı. Asılır durur başımın üzerinde yalanların neon lambaları. Söner, yanar, söner… Önce sönmektir bir ateşin kaderi çünki. Neresinden başlarsan başla hiç birbirine çakılmamış iki taş gibidir bazen beklemek. Çak çak çak! Olmuyor bu zifir bekleyişten boşluğa vuruldukça bir aydınlık zuhur etmiyor. Şehirleri üzerimize çekiyoruz, taşlar inceliyor ışığı görmeden. Ne uzun asırdır bu İlahî. Neresini tutsam sökülüyor vaad edilen günün bayrağı. Nereye gidecek bu tren Yokluk Başkenti’ne uğramadan. Ardında yüküm bakakalırım işte. Bakakaldım. Hep öyle. Almadı ya yıldızları çuvallarında çürüdüler. Bir çocuğun geleceğinden geçmişine yolladığını mektuptu onlar. Almadı ya elmaları unutuldu genç kız yanaklarının. Almadı ya ben bu kentte korkuyorum.
Çabuk olmalı gece yahut da bu kadardır umabileceğim. Sessizlik ilişmiş mektuplar, adımlarımı yutan döşemeler, gölgesi olmayan gidip gelmeler… Çabuk olmalı gece yahut da sabah. Hangisi yetişirse ona hamd! Yetişmezse de bu sessiz meyvesi mahzun meleğin, bu bahçeleri tarumar etmiş güzü, bu uzun uzun beklemelerden getirilmiş taze ölümleri…
Şimdi, bir noktadır. Nefes alsın diyedir. Bir şairin akla çaldığı mayadır. Unutulacak şeyler söylenmeyenler değildir. Kelimeye durunca kalbimdeki ur, bir başka büyük yaradan ve belki isimsiz bir kederden intihaldir bütün bu abartılmış acılar.
İki el sıcaklığında söylemişimdir, yine de söylerim:
Kelimeler köşelerine çekilince,
sarıldım, duaydı, geçerdi.
ne kısa bir ağrıydı dünya: iki kol mesafesi kadar.
Nergihân Yeşilyurt