Gelecek Uzun Sürer

O günden beri sanırım sevmenin ne olduğunu da öğrendim: atılganca kendi duyguları üstüne “abartmalı” iddialara girmek değil, karşıdakine özenle davranmak, onun arzularına ve ritmine saygı göstermek; hiçbir şey istememek, verileni kabul etmeyi öğrenmek; her armağanı yaşamın bir sürprizi olarak kabul etmek; aynı armağanı ve aynı sürprizi iddiasızca, hiçbir zorlamaya başvurmadan, karşıdakine de yapabilmek. Özetle, yalın özgürlük! Cézanne neden Sainte-Victoire dağının her anının ayrı resmini yapmıştı? Her anın ışığı ayrı bir armağandır da ondan.

Demek ki yaşam, tüm dramlarına karşın, hala güzel olabilirmiş. Altmış yedi yaşındayım; kendim için sevilmediğimden gençlik tanımamış olan ben, şimdi kendimi hiç olmadığım kadar genç hissediyorum. Bu iş yakında bitecek olsa da.

Evet, bazan gelecek uzun sürüyor.

***

Bir tedirginliği ancak bitmez-tükenmez başka tedirginliklere düşerek yatıştırma düşüncesi benim yazgım artık.

***

Zaman sıkıştırıyor insanı, yitip giden zamanın doğurduğu kaygı, umarsızca elimizden kaçırdığımız yaşam… Sonsuz bir sabır ve özel bir bağış olmaksızın, beni bekleyen şu iki sondan birinden kurtulamayacağım: kendini kandırmak ya da acı çekmek.

***

Burada, ilişkilerimiz tanımlanamayacak bir düzlemde, gerçek ve kurmacanın, gerçek ve yalanın karışımında yer alıyor. Kim bilir kaç kez, benimle konuşan birinin ciddi olup olmadığını, alay edip etmediğini düşünürken, hatta doğru bir yanıt alamayacak olsam da beni kandırıp kandırmadığını soracakken durdurdum kendimi, bunu yapmayı yasak ettim kendime.

***

Ama başa çıkılmaz görünen şeylerle sonunda baş edildiğini, en acı olayların bile gerçekte çok yalın olduğunu ve bunları yaşamanın değil, verdikleri korkunun daha ağır olduğunu da öğrendim. Uzaktan bana acıyanlar, gerçekte bana neyin acı verdiğini bilmiyorlar, acı çektiğimi düşünüyorlar yalnızca. Çoktandır geride bıraktığım, karşı karşıya gelip alt ettiğim bir acıyı yaşamamı bekliyorlar.

***

Yağmurun süresi üzerine düşüncelere dalınca Chamisso’nun bir şiirini anımsadım: Ağustos ortasında (Almanya’da) öteden beri buğday ekilip biçilen topraklar, ekinleri tehlikeye sokan, insan yaşamını tehdit eden dinmek bilmez yağmurların baskınına uğruyor; bulutların dağılıp uzaklaşması için geleneklerin ve umurların yardımıyla gökyüzünü efsunlamak üzere bir kurul toplanıyor. Dualar bir işe yaramıyor ve inatçı yağmur, yaşı gereği toplulukta yağmurun tutumunu herkesten daha iyi bilen en yaşlı adamın uyarısından sonra diniyor: “yağmak mı istiyor? bırakalım dilediği kadar yağsın”

***

Yaşam boyu saklandığı için söylenmesi ağır gelen sözler vardır…

***

Önümde Helene var, o da sabahlıklı; karyolanın kenarına oturup geri kaykılmış durumda, sırtüstü yatıyor; bacakları gevşekçe yerdeki halının üzerine salıverilmiş.

Diz çöküp onun üzerine eğiliyorum ve boynuna masaj yapıyorum. Hiç konuşmadan onun ensesini, sırtını ve böğürlerini ovduğum çok olmuştu.

Ama bu kez boynunun ön tarafını ovuyorum. İki başparmağımı göğüs kemiğinin üst tarafından etin yaptığı çukurluklara bastırıyorum ve öylece basılı tutarak yavaş yavaş birini sağa birini sola, kulakların altındaki sert bölgeye doğru kaydırıyorum.

Helene’in yüzü dingin ve huzurlu, hiçbir kımıltı yok; açık gözleri tavana dikili.

Birden dehşete kapılıyorum: gözleri çakılı oldukları yerden hiç oynamıyor, ve daha da önemlisi, dişleriyle dudaklarının arasında beklenmedik bir şey, küçük bir dil parçası, öylece kalakalmış.

Elbette daha önce ölü gördüğüm olmuş, ama boğazı sıkılarak ölmüş birinin yüzünü o ana dek hiç görmemişim. Yine de karşımdakinin böyle ölmüş biri olduğunu hemen anlıyorum. Peki, nasıl olmuş da?.. Birden doğrulup bağırmaya başlıyorum: Helene’i boğmuşum!

Louis Althusser

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.