Kapıları ölü, sağ
Bütün akrabaya kapalı
Bir ev bulsak,
O ev yalnız ikimizin olsa
Hep orada otursak.
İç içe bu evler, bıktım,
Birbirine bağlı.
Sözde kalır ayrı evlere çıkmak,
Dağ başlarında bile olsa
Yalan, evlerin yalnızlığı.
Bir duruş tazeler eski bir acıyı
Hortlatır gerilerde bir derdi bir bakış.
Bu ev sizin öyle mi?
Yanlış!
Önceki evlerin üzüntüsü biter mi,
Kapıları kapasanız da eser.
Kesildiğini sandığınız soluklar
Daha da artmışa benzer.
…
Bir karanlık içinde bu evler,
Aydınlıkları öyle az ki!
İçeriye sevinç, keder, hiçbir haber
Sızdırmayan ev arıyoruz.
Bulunmaz ki!
Behçet Necatigil
Evin yalın hali
İster cüce, ister dev
Camlarında perde yok
Bomboş, ev.
Evin -i hali, sabah,
Geciktiniz haydi!
Uykuların tatlandığı sularda
Bıracaksınız evi.
Evin -e hali, gün boyu,
Ha gayret emektar deve!
Sırtınızda yılların yorgunluğu
Akşam erkenden eve.
Evin -de hali, saadet,
Isınmak ocaktaki alevde
Sönmüş yıldızlara karşı
Işıklar varsa evde.
Evin -den hali, uzaksınız,
Hattâ içinde yaşarken
Aşkların, ölümlerin omzunda
Ayrılmak varken evden.
Behçet Necatigil
İnsanlar yüzyıllar yılı evler yaptılar.
İrili ufaklı, birbirinden farklı,
Ahşap evler, kâgir evler yaptılar.
Doğup ölenleri oldu, gelip gidenleri oldu,
Evlerin içi devir devir değişti
Evlerin dışı pencere, duvar.
Vurulmuş vurgunların yücelttiği evlerde
Kalbi kara insanlar oturdu.
Gündelik korkuların çökerttiği evlerde
O fıkara insanlar oturdu.
Evlerin çoğu eskidi gitti tamir edilemedi
Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi.
Kimi hayata doymuş göründü,
Bazıları zamana uydular.
Evlerin içi oda oda üzüntü,
Evlerin dışı pencere, duvar.
Evlerde saadetler sabunlar gibi köpürdü:
Dışardan geldi bir tane, nar gibi,
Arttı, eksilmedi.
Evleri felaketler taunlar gibi süpürdü:
Kaderden eski fırtınalar gibi,
Ardı kesilmedi.
Evlerin çoğunda dirlik düzen
Kalan bir hatıra oldu geçmişte.
Gönül almak, hatır saymak arama.
Evlatlar aileye asi işte,
Bir çığ ki kopmuş gider, üzüntüden.
Evlerde nice nice cinayetler işlendi,
Ruhu bile duymadı insanların.
Dört duvar arasında aile sırları,
Bunca çocuk, bunca erkek, bunca kadın
Gözyaşlarıyla beslendi.
Küçükler, büyük adam yerine evlerin kiminde:
Çocukları işe koştu kalabalık aileler.
Okul çağlarının kadersiz yavruları
Ufacık avuçlardan akşamları akan ter,
Tuz yerine geçti evlerin yemeğinde.
İnsanların kaderi besbelli evlere bağlı:
Zengin evler fakirlere çok yüksekten baktılar,
Kendi seviyesinde evler kız verdi, kız aldı
Bazıları özlediler daha yüksek hayatı,
Çırpındılar daha üste çıkmaya
Evler bırakmadılar
Yeni yeni tüterken ocakların dumanı
“Kadın en büyük kuvvet erkeğinin işinde”
Erkekleri kaçtı, kadınları kaçtı
Evler dilsiz şikâyet kaçmışların peşinde.
Şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı;
Kulübeler, evler, hanlar, apartmanlar
Bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı
Ama size hiçbir hisse ayrılmadı
Duvar dipleri, yangın yerleri halkı,
Külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar!
Behçet Necatigil
Ben mum alevinde bir pervane gibi hep aynı odakta yazdım şiirlerimi: Ev ve her günki yaşamalar. Rilke’nin Panter’i gibi aynı parmaklıklar içinde. Toplumun ve imkânlarımın bana bağışladığı dar dörtgende gözlerimi açtıkça karşımda büyük şehrin orta-fakir sınıf, ev, aile çevrelerini buldum.
Behçet Necatigil
Körükler cılız olmak
Evlerin hiddetini,
Evlerle savaşımız
Savaşların çetini.
Evler her gün yollar bizi dışarı :
– Git, getir !
Emredilen ekmeği akşamları
Alın terlerimiz getirecektir.
Evler ezer insanları dağ gibi,
Dışarıdan küçücük !
Çeker evler boynumuzdaki ipi :
Taşı develerce yük !
Nedir anlamıyorum
Evlerdeki hırsı :
Cansızlarla birlik
Canlılara karşı.
Tencerenin azgınlığı başta.
Sofralarla beraber : – Getir !
Dünya durdukça
Tencere pişirecek, sofra eritecektir.
Eşyaların azgınlığı tamam
Hepsi evlerden taraf.
Kopar musluk, kırılır cam
Hiç yoktan bir masraf.
Behçet Necatigil
Bir zamanı yeniler, bir gün o da bize benzer
Kalır uzaklarda o dertli anne
Neden bazı şeyleri pek çabuk unuturuz,
çünkü apartımanlar o evlerin yerinde
Behçet Necatigil
Çocukluğumun geçtiği sokakta
Biraz dolaşayım dedim,
Şimdi oturduğum yerden uzakta.
Öyle bir hüzün çöktü ki içime,
Ne bileyim
Ağlıyasım geldi kendi kendime.
İnsanları değişmişti,
Ondan belki de.
Sonra pek çok evlerin yerinde
Yeni binalar belirmişti.
Ahtapotlar gibi apartmanlar
Buraya da salmış kollarını,
Yoksul aileler çekilmişler
Satıp savıp mallarını.
Böyle böyle bizim eski mahalle
Hoyrat servetlerin karşısında
Silinip gitmiş bile.
Eski günler neredesiniz,
Açın kapınızı da evinize gireyim.
Ama nerde o evler,
Ne bileyim.
Şimdi anam ağlıyor
Zenginlik nedir, fakirlik nedir
İnsan zamanla anlıyor.
Behçet Necatigil
Bir Ev Bir Çocuk
Gençten bir adamdı
Hikayesi gayet kısa.
Yıllar yılı tek başına yaşadı
Bir gün rastladı bir kıza
Düşündüler, birlikte yürüseler
Ömür geçiyor nasılsa.
Şimdi içine bir ev, bir de çocuk girer
Aşkları yazılsa.
Behçet Necatigil
Oğullar uzaklaşır, kızlar uzaklaşır
Bir zaman içinde benden,
Oluruna bırak, gençtir, derim,
Hevesini alsın, affederim
Ben evim.
Behçet Necatigil
Aile
Sağ çıkıp günlük savaştan
Evin yolunu tutmuşum
Yemek yedik, çocuklarım uyudu
İniyor üstüme yavaştan
Allah’ın bembeyaz bulutu
Kederlerimi unutmuşum.
Hayatta olduğuma
Seviniyorum şimdi
Kavuştum çoluk çocuğuma
Koltuğuma uzandım, rahatım
Kahvem içime sindi
Başladı gecelik saltanatım.
Behçet Necatigil
Evlidirler evlerinde evsiz
İyidirler
İçlerine girmeyince nerden bileceksiniz.
Behçet Necatigil
Gerekliydi uzaklarda bunalınca
İkinci ev!
Hatırla ilk girmeni
Bir otel, bir park, hatta sokaklarda
İkinci ev!
Yeterdi izbe oysa
İkinci ev!
Behçet Necatigil
Erkekler evlere çekildi çoktan,
Katran gibi camlara yapıştı perde.
Göreyim sıkıntıyı sav başından,
Gel de dolaşma caddelerde.
…
Bu berbat düşünceler saatinde
Tanrım, başıboş bırakma beni!
Behçet Necatigil
Ev, yani aile, hayatımızdır. Bizi bir biçime sokan ev ve ailedir. İçine doğduğumuz bir mekân ve oradaki insanlar var. Bu insan halkası zamanla genişler, ama merkezden kopamayız. Ne kadar kopmak istesek, içimizde beynimizde bir kıymık gibi sürer gider hatırası. Evler, eşler, çocuklar, yakın akraba. Çok şey evlerde olur. İnsanı saran her hacim, her mekân, her barınak bir evdir. Evsizler ev peşindedir; evliler, evi ayakta tutabilmek çabasında. Tanzimat romanı, Servet-i Fünûn hikâyesi evlerin, konakların dramıdır. Bir insan, şiirlere, evlerden bir şey katmadan nasıl girer şaşıyorum. Delikanlılıkta pek anlaşılmaz evlerin diktası. Rahat evlerde anlaşılmaz. Benim şiirim ya evlere bir övgüdür, ya da bir ağıt. Bu şiir, ortak ev gerçeklerini orta yaşlarda hissettirir. Bütün savaşların, çekişmelerin temelinde evin, ailenin selameti vardır bence.
Behçet Necatigil
Necatigil şiirindeki mekânlar, özellikle ev bağlamında düşünülecek olursa, çoğul anlamlarını şiir boyunca sürdürürler. “İçeride” olmak şiirde,olumlu ve olumsuz yan anlamlarıyla birlikte kullanılır. Ev, şiirde hem bir sıkıntı mekânı, bir engel hem de bir mutluluk mekânı, bir barınak ya da sığınak olarak karşımıza çıkmaktadır.
…
“Sığınak, barınak” olarak öne çıkan ev, bir yönüyle sığınağın, “içeride olmayı” çağrıştırması nedeniyle “iç-ev” olarak adlandırılmıştır. İç-ev, evde mutluluğun, güvenin, huzurun yaşandığı bölümdür. Bu evde, Necatigil’in çok iyi bildiği, birlikte kendini güvende hissettiği aile hayatı, çocuklar, onlarla beraber yaşanmış bir “geçmiş” ve bir “gelenek” tasavvuru mevcuttur.
…
Necatigil’in, sıkıntı alanına dönüşen evlerdeki bireyleri de Simmel’in tarif ettiği gibi “giderek daha çok hesap yapan” dar gelirli kişilerdir. Evdeki hesapları çarşıya bir türlü uymaz ve dış dünya bu evlere (bu tezde dış-evlere) sıkıntı olarak sızar. Ekonomik yoksunluk, en yalın ve açık ifadesini “hiçbir şeyin yolunda gitmediği” bu evlerde bulur.
…
Bu değiştirilemezlik ve kapana kısılmışlık, Necatigil şiirinde evin, bir “sıkıntı mekanına” dönüşmesinin en önemli nedenlerindendir. Bu tip şiirlerde özellikle aile, iç-evdeki huzur verici, korunaklı yapısından sıyrılarak, kişinin bireyselleşmesinde ve özgürleşmesinde önemli bir engel olarak belirir.
Şehnaz Şişmanoğlu
Türkülere bile varamazken dilimiz
De bana dostum
Evlerde bunca ağıt nasıl yakılıyor
İstersen iş dönüşü bir akşam
Evlere çağıralım sokakları
Otobüs kuyruklarında mecalsiz
Göreceksin zamanın tutsaklığını
Adnan Yücel
terk edilemez babasız evler
kapısı çekilip çıkılsa da
Murathan Mungan
Yıldız Yokuşu’ndaki konak
yıkıldı yıkılacak.
Yenik düşerken evler geçen zamana,
tutunuyor yaşama inatçı bir sarmaşık.
Bir evin ölümünün içinden
yükselirken gökyüzüne yemyeşil yaprakları
cıvıltıyla doluyor saçaktaki serçe yuvası.
Yürüyor bir çocuk, ıslık çalarak
yokuş yukarı…
Gülsüm Cengiz
Vakitsiz evlerin kireç badanalı
duvarları, kırsal beyazlığımız.
eski bir yağmur mu hafiften başlayan
yoksa solgun bir güneş mi damlara
dağılıp güz kokusunda ağaçlara
gündüzden geceye yağdığım.
ey suçüstü yalnızlığı evlerin
Oktay Rifat
Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi göremedim
Okusa da anlayanı görmedim
Sezai Karakoç
Evi sokağı çarşıyı onaran Yasin
Paslanan güneşi sığayan sûre
Atalara doğru yürüyen sûre
Eve ve ellere can veren sûre
Geceye zikzaklar çizdiren sûre
Güneşi batıran doğuran sûre
Hamile Meryem’i doğurtan sûre28
Evin taşlığına çiçekler serperek
Yağmuru çatıda döndüren sûre
Gece gündüz bir bekçi gibi
Ebedi bir gözcü nöbetçi gibi
Evin yüreğinde bekleyen sûre
Sezai Karakoç
Namusum üzerine yemin ederim
Bu şehri, bu evleri, bu sokakları sevmiyorum
Tiksiniyorum bu iğrenç kalabalıktan
Yalnızlığı özlüyorum
Ümit Yaşar Oğuzcan
Bu o evler ki kahırdan büyümüş kalpleri
Odaları yoklukla genişler sofaya doğru
Birhan Keskin
Bütün sokaklar kentlerde, kaç yıldır
sokaklarda bütün evler, evlerde bütün çocuklar
çocuklarda bütün yarınlar çağrılı değil mi
yeniden başlamıyor mu hepimiz için
her sabah bu duruşma?
Kemal Özer
Bu şehir hurda demir yığını
Gibi paslandı sen gidince
Kar aydınlığında basıldı evler
Kahreden bir tipiye tutulduk
Kış uzun sürdü diyordu herkes
Kar ayrılık mevsimidir ve yollar
Yolcular için diyordum ben, bunu
Biten bir aşk için söylüyordum
Ahmet Telli
ölümün evlerde unuttuğu kızlar
inzal burcundan acıyla nişanlı
Refik Durbaş
iki zeytin tanesiydi gözlerin
alıp eve getirdim
bir dilim kavun ve beyaz peynirle
oturup bir kadeh rakıya
bir dünya meze…
Mehmet Sadık Kırımlı
Uzak yazlardan gelirseniz evde yokum,
çarşıda olabilir ya da kahvede.
Benim işim unutmak, sizi unutmak,
boynuma dolayıp kesik kollarınızı
başınızın sedirinde uyumak.
Bakın şu elmalara tekmil çürük,
sokaklar limon çekirdeği gibi
ve evler dişsiz bir kedinin ağzında.
Oktay Rifat
Babalar evlerine mahcup döndü her akşam
Harp içinde.
Cahit Külebi
Tomris Uyar, eşi Cemal Süreya’yı anlatıyor:
“Akşamları biraz geç gel yahu, bir erkek dolaşmak istemez mi, dedim. Ben çok yaşlı olan anneannemle meşgulüm. O da, istifa etmek üzere maliye’den. Bağını koparmasın istiyorum. Hiç arkadaşı yok çünkü. ‘Peki’ dedi. İlk gün dönüş saati geldi, altıyı çeyrek geçti, ortada yok. Normalde akşam altıda evde olur. Ertesi gün altıyı yirmi geçiyor, sonra altı buçuk…Bir gün odayı havalandırayım dedim, yaz. Toz aldım, bezi silkelemek için pencereden eğildim ki, kapının önünde oturmuş saatin dolmasını bekliyor.
…
Feodal değil. Evine bağlı, evinde olmayı, çalışmayı çok seven bir adam. son derece şefkatli. Söz gelimi nezle olayım, aman efendim çaylar yapılır, yatağa getirilir, başımda oturulur, saçım okşanır, ilaçlar… O güne kadar hiç kimsede görmediğim bir şey.
…
Beni bıraktı ama rahat edemedi. Ona göre bana sahip olunamazdı. Senden ayrıldığım anda, senin hakkında, hikayen hakkında sevdiğimi belirtecek hiçbir şey söylemeyeceğim, benim ağzımdan kimse duymayacak, dedi ve doğrusu hiç yazmadı.
Tomris Uyar
Üzgünüm, bayrak asılmış evler gibiyim.
Haydar Ergülen
ana yaşadığın şehrin kapılarını aç
Sana diyeceklerim söylemekle bitmez.
Yıllardır yaşamımdan çaldığım zamanlar
Adına düğümlendi.
Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç,
Başka şehirleri özleyelim orada seninle.
Bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
İkimize yetmez.
Özdemir Asaf
sonra kendi evim, yatağım, yorganım, çorbalar
Gidiyorum geliyorum dünyayı bu kadarcık belliyorum.
Turgut Uyar
Ben seninle çay içmek istiyorum
Sana şiir okumak istiyorum
Yazmaktan usandım artık
Küçük evde büyük hayaller
Kurmak istiyorum
Özdemir Asaf
Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı.
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk.
Üç güvercin görsek,
Meksika geliyordu aklımıza…
Turgut Uyar
Şimdi bir başına kalan ev gibiyim gibiysem
bir başka yetim olan şiirin suçu yok bunda
ev neyse şiir odur, babadır neyse oğul da!
Haydar Ergülen
Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız.
…
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu
Cahit Zarifoğlu
Öte yakasında gecenin bir ev yaptım kendime.
Ben bu evde çimenlerin ıslak yabancılığına
Ben bahçelerin nefes alışlarını duymaya yakınım.
Ve zulmün sesini işitirim ben, bir yapraktan döküldüğünde
Bir ağaç arkasında nurun öksürdüğünü ben duyarım
Sohrab Sepehri
Dilsizlik, yeniden, rahat bir ev
gel, oturmalısın burada.
Paul Celan
Gerçek kalan,
gerçekleşen satır: … senin
Paris’teki evin – ellerinin
sunağı olan evin.
Paul Celan
yaşlandı babam bulanık sulara benzeyerek
silinmiş el yazmaları,
boynundaki teslim taşı,
her cuma evimizden çıkan yetim yemekleri
kadar ferahtı giderek azalmış öfkesine..
laf körüğü dünya!
yaşlandıkça neden yalvaran kabirler
gibi bakardı babalar.
neden! diye düşünürken
medet oldum ona.
Kemal Varol
Evleri yüksek kurdular
On bin basamak merdiven
Bakışlar uzakta kaldı
Uzakta kaldı dostluklar
Evleri yüksek kurdular
Cama, betona boğdular
Usumuzdaydı unuttuk
Topraktan uzakta kaldı
Toprağa bağlı olanlar
Gülten Akın
Başı yastığa değmemiş bir keder gibi duran
sokağın hal hatır bilir ahşap yaşlı evleri
daha bir sokulur birbirine şimdi
karlı damlara konup karkar sabaha güvercinler.
Oya Uysal
Boyasız evler, çatısız duvarlar
Bir şey söylemeden gidenler
Bir şey söyleyip de unutanlar
Şükrü Erbaş
Sinema dönüşü
Yatağın sıcağına koşuşanlar,
Kolkola geçecekler önünden..
Sıcak,
Evlerinde öpüşecekler.
Yalnızsın kaldırımda
Soğuk.
Yağmur yağıyor,
Kaldır pardesünün yakasını.
Aziz Nesin
Yoksullaşan insanın önce evi küçülüyor giderek o küçük ev de kalmıyor. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu günümüzde evini kaybettiği için yoksulluk ve yoksunluk kıskacına düşüyor. Bugün ev dediğimizde sözcüğün dalga boyunda artık açık biçimde yoksulluk ve yoksunluk yer almakta. Modern Türkçe şiirin henüz evin bu halini algıladığını, bu yönde bir duyarlılık geliştirdiğini söyleyemeyiz. Sözcüğün Türkçede anlam genişlemesi büyük ölçüde seksenlerden sonraki Kürt köylerinin yakılması sonucu yaşanan kitlesel ve zorunlu göçle başladığını söyleyebiliriz. Bugünkü haliyle sözcük aidiyet de belirtecek biçimde yer, yurt,memleket, sıla anlamlarını da kapsayacak biçimde genişlemiş olarak kullanılıyor. Bu bağlamda kısa bir parantez açarak ve de hoşgörünüze sığınarak 2013’te yayımlanan “Aşk Kayıtları” kitabımızı hatırlatmak istiyorum. Kitapta yer alan kırk bir şiirin her biri “beni eve götür sevgilim” dizesiyle biter. Çabamız, çağımızda kazandığı anlam boyutuna, yeni çağrışımlar kazandırarak ev sorunsalına dikkat çekmek, bu konuda duyarlılık geliştirmeye yönelikti. Şu dizeler “Aşk Kayıtları” başlıklı şiirden:
fırtınanın dinmek için aradığı kuytu değil
aşkın mümkün
evin gerçek olduğu tek yer
isyandır
beni eve götür sevgilim
Enver Topaloğlu / Evin Şiir Hali
Evler… demirden aynalar olmalı
yüzlerimiz… bir mağara… bir pazar yeri
durur, az uzağımızda… bir şeylerden saklanır gibidir
çocukluğumuz… dilimizin altındaki kaya
yuvarlanır geceye doğru… ve düşer, hep
yeniden güne.. Ah! döner durur
birbirine yalnızlıklarımız… buğulu… bir ayna
gibi dolaşır elden ele… hayatlarımız, henüz
dudaklarımızı ıslatmadan düşen bir kadeh…
tartılır, zamanın beton terazisinde…
Osman Hakan A.
Evler bir günebakan gibi kapanıyor, bu ılık
Bu gizemli akşam saatlerinde, çiçektozlarının
Arasında üç beş kişi ne yapıyor artık?
Bilmem, görmedim, düşlerin yalancısıyım
Kandilin ışığında oturuyor iki çocuk
Bir kız bir oğlan, bir peri masalının
Kahramanları gibi, öyle saf ve ürkek
Beştaş oynuyorlar döşemesinde odanın
Yün eğiriyor kadın, bıçak bileyliyor erkek
Sevgiyle gülümsüyorlar birbirlerine, dalgın
Dalgın bakıyorlar arasıra önlerindeki işlere
Niye daha erken saat, niye uzak döşek
Bir tek beden olarak akmak varken geceye?
Ahmet Erhan
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanın beyaz
Antep’in kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
Öylesine benzer ki
Edip Cansever
Hüznü bir bohça gibi vurup sırtına
Söyle hangi acısıydın viran evlerin
Kanlı bir mendil kaldı geride
Serin bir su yavru bir kuş gibiydi
Meçhulümüzdür nasıl bir ölüme gelin gittiği
A.Hicri İzgören
Kimin için diyordum
kutu sardalyesi pirinç bezelye
ve hardala sarılı bakkal kâğıtları gibi
yalnızlıkları örten bu evler
bu evler kimin için ki içindeki
insanlar kör ve yatalak
Oktay Rifat
Kiraz ayı geliyor!
Kiraz ayı geliyor çocuklar!
İlk gün onar tanelik kiraz demetleri
Sonra ağzına kadar dolu kiraz sepetleri
Daha sonra pembe bir çift kulağın arkasından bakan
Sarı kirazların bal rengi gözleri
Ve nihayet boşalan sepetler
Boşalan evler kadar boş kiraz ağaçları.
Bedri Rahmi Eyüboğlu
n’olursun beni de alıp oyuncak
tarlasına bırak / orada kâğıttan gemiler…
ahşaptan evler yapan çocukluğum mahzun
kalmasın / adını unuttuğum nehir
çook uzak sulara taşısın beni sonra
Mehmet Sadık Kırımlı
Yol boyunca ne çok anı
yüzünü gösterip çekti
asılı çamaşırların ve evlerin arasından.
Ne çok yaşamışız dedik
yüreklerin birbirine değdiği günleri
Kemal Özer
Yurdumuzda bir sızı var.
Evlerimizde hiç yoktan bir sessizlik.
Dalgalanıyor kalabalıklar
birbirimizin kanına giriyoruz
kanımıza giriyorlar.
Süreyya Berfe
Hangi eve
Başımızı soktuysak..
Yer yerinden oynadı
Aşkımızdan.
Büyük aşklar
Eve sığmaz diye
Bir şair sözü vardır da,
Ondan.
Özdemir Asaf
Odadır, ev.
Bir ada.
Kendi halinde
Bir içe çağrı.
Kapalılığa, yalnızlığa övgü.
Ama biz bir evi görürüz hep.
Oysa ev seyircidir.
Gezinir, yokmuş gibi yaşar.
Açar kapar kapıları
Evde her şey birbiri için vardır
İlhan Berk
Bizim ev iki oda, bir sofa
Evsahibi ayda yetmiş lira alır.
Kapıda at nalından, sarımsaktan bir nazarlık
Önümüzde kaleler, arkası mezarlık.
Gün olur çoluk çocuğunla bir bakarsınız
Güzelim vaiz sokağında benim de
Ferah, aydınlık bir evim olur.
Bir büyük radyo da alır, yerleşirim
Geçerim pencereye akşamüstleri.
Boy boy sardunyalar, fesleğenler,
Boy boy bulutlar karşımda.
Saçağımızda bir kırlangıç yuva yapmış.
Ahmet efendi geçer, selam veririm
Bakkal İbrahim selam verir, alırım.
Fesleğenler kokar, sardunyalar kızarır
İstanbul sereserpe önümde geceye karşı
Gemilerden, fabrikalardan düdükler
Şimdi bir tren kalkar Sirkeciden bilirim.
Alacakaranlıkta kıpır kıpır gölgeler
Sesler gelir yakın sinema bahçesinden
Bir hoş olurum.
Turgut Uyar
Sen evden de benden de gidersin bazen
Yol seni bekler, yola koyulursun üşenmeden.
Susar derinden ev, ıssız halidir.
Ben sana, ev bana, sen eve, ev sana
Kara kara bakar ya bazen
Ah kıyamaz hani kimse kimseye.
Evin içerlek halidir, boynu eğilir.
Mutfakta çayın sesi demlenir
Sabah, benim sesimde sonbahar
Senin sesinde bir çocuk
Ev mutludur halinden, pötikarelenir.
Ben sana, sen bana soyunursun bazı geceler;
sen kendinden sarkarsın, ben kendimden.
Benlerimi saysın sabah Şerife teyze
Evin dağınık halidir.
Birhan Keskin
bu ev bekler bizi bir yere gitmez
seni beklersem evin olurum
dünya bilirim bahçeyi her çiçeği yaz
kiraz çocukluğun senin öylece dursun
mevsimleri dönüşüne biriktiririm
rüzgarın peşinde bir deli yağmur
yağmurun peşinde o bildik yaz
kiraz gençliğin senin öylece dursun
uçursun çatımı güvercin telekleri
kumral bir sözcüğün balkonundan sarkarken
kışa düşer yüreğim şiire düşer gibi
hüznün demi oturur radyoda bir ince saz
kiraz dudakların senin öylece dursun
koynunda öpülmeye telaşlı bir güneşle
umudun bentlerini aşıp gelirsen
bir gece bin bir masala böler kendini
evim olursun beni beklersen…
Nilay Özer
Yeni bir ilkyaz daha geldi. Karşıdaki evin… Benim için her zaman bir “karşıdaki ev” olmuştur; sevdiğini, özlediğim, ama sahibi, hatta konuğu bile olmadığım bir evdir “karşıdaki ev”… Karşıdaki evin balkona gerili ipe asıyor; kadın ve erkek giysileri… Giysileri silkeliyor, silip süpürüyor, havalandırıyor, fırçalıyor. Kışlıkları dolaba kaldıracaktır, yazlıkları da ortaya çıkarıyor. Her ilkyaza giriş günlerinden bir pazar günü aynı işi yapar.
Adam balkondan içeri girdi. Yatak odasının kapısı aralıktı. Karısı yataktaydı.
Sokak kapısından sonra iki kat inilerek girilen o evden taşınmak zorunda kaldılar. Adam, alıştığı bu evi çok sevdiğini söylerken karısı haklı olarak sinirleniyordu:
— Nesi var bu evin sevilecek?
Adam, karşıdaki evin balkonunu seyredebildiği için bu evi sevdiğini söyleyemiyordu. Bütün eşya taşındıktan sonra adam boş evde yalnız kaldı. Balkona çıktı. Karşıdaki evin balkonuna baktı uzun uzun… Dalıp gitti. Balkona çıkan olmadı. Oysa akşamları o saatte çoğun çıkardı kadın balkona. Kocasıyla akşam çaylarını içerlerdi ya da adam onların çay içtiklerini düşünürdü. Karanlık basana dek bekledi. Sinemaya gitmiş olabilirler. Sinemadan çıkmışlar, kol kola yürüyorlardır. Karşıdaki evin ışıkları yandı, ama balkona çıkan olmadı. Ağlamaklı oldu karşıdaki evin ışıklarını seyrederken. Dört yıl karısıyla, çocuklarıyla birlikte yaşadığı evi büyük bir üzünçle terk etti.
Aziz Nesin / Maçinli Kız için Ev
Her çocuk er geç aynı şeyi yaşar: Bir zaman gelir, onun için ev olmaktan çıkar ev. Ne erken çocuklukta olduğu gibi keşfedilecek bir dıştır artık, ne de dış dünyaya karşı sığınılacak bir iç. Tam olarak ne zaman yaşarız bunu: Evin dışarıya karşı bir sığınak olduğu kadar bir engel de olduğunu fark ettiğimiz an mı? Evin geçici, ana babamızın güçsüz, ölümlü olduğunu sezdiğimiz an mı? Yoksa evin bize bir iç dünya bağışlarken aynı zamanda büyük bir iç sıkıntısı da verdiğini, bir iç dünyası olmanın bedelinin bu iç sıkıntısı olduğunu fark ettiğimiz an mı?
Bu duygunun zamanı, yoğunluğu, katlanılabilirliği evden eve, çocuktan çocuğa değişir kuşkusuz. Tek bir şey dışında: Ömür boyu bize eşlik eden mutluluk imgelerimizin olduğu kadar, kurtulmak için hep çaba harcayacağımız korkularımızın, dağıtmak için her yolu denediğimiz iç sıkıntımızın da kaynağı, kaynağı değilse bile ilk sahnesi orası. İşte oraya, o mutluluk mekânının arka bahçesine, birçok düşün olduğu gibi birçok şiirin, öykünün, romanın da imgelerini topladığı o arka bahçeye bakmamın nedeni bu…
***
Gitmek ya da kalmak: Evin bize dayattığı –yoksa bağışladığı mı demeliydim bir ikilem bu. Walter Benjamin’in Geri Dön Her Şey Affedildi adlı fragmanından şu satırlar: Tıpkı barfiksde büyük dönüşü yapmaya çalışan jimnastikçi gibi her çocuk er ya da geç kendi payına düşecek kaderi belirleyen talih çarkını kendisi için çevirir. Çünkü yalnız on beşindeyken bildiğimiz ya da yaptığımız şey sonradan bizi cezbedecektir. Dolayısıyla hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz bir şey vardır: On beşimizdeyken evden kaçmamış olmak. Sonradan anlarız, sokakta geçirilen kırk sekiz saat, tıpkı alkalik çözeltide olduğu gibi, mutluluğun kristalini yaratır.
O kristale yakından baktığımda, gitmek yönündeki tercihlerimiz, sevdiklerimize zalimce gelebilecek özgürlük arayışımız kadar, bazen kalmak zorunda olduğumuz için çektiğimiz sıkıntının, şu bitmek bilmeyen ev ödevlerinin de payını görüyorum. Çok sonra, işler yolunda gider, şu ödevler biterse eğer, belki bir gün bize de birisi söyler: Geri Dön Her Şey Affedildi.
Bir zamanlar başkalarının onun için kurduğu düzenden kaçan, sonra kendi düzenini kuran kişi, şimdi o düzende rahat edemezse nereye kaçar, kaçamazsa ne yaşar? Eve olan inanç bir kere zedelendikten sonra, geri döndüğünüzde bulduğunuz yabancı, nüfuz edilmez, inatçı kütleyle birlikte yaşamak nasıl bir şey?
Nurdan Gürbilek / Ev Ödevi
“Dağ başını duman almış” gibi bir yürüyüş
yetinmeden, doymadan, bıkmadan, usanmadan
evleri eşya stokuna
hayatı tavşan bokuna çevirmeye doğru
her şeyi hızla magazinleştirmeye
sonra da uzun uzun şikâyet etmeye doğru
açık ve temiz havada bir yürüyüş
Çoğalan apartmanlara, gökdelenlere, azalan ağaçlara
tek katlı villalara, evlere baka baka
Süreyya Berfe
Yıldızların altında,
ıssız yol üzerinde bir an durup
önümde uzanan
ve beşiklerle, yataklarla dolu sayısız evi,
o evlerde
annelerin sevgiyle,
kaygıyla çarpan yüreklerini,
dünya için ifade ettikleri değerden habersiz
hoşnutluk içinde sürüp giden
genç hayatları
ve hepsinin üzerinde
akşamın son ışıklarını
geniş kollarıyla kuşatan
yeryüzünü gördüm.
Rabindranath Tagore
Sen elimden tutunca
Bir mavilik çökerdi gözlerime
Sonra tüm denizler çekilir
Bir orman uğultularla sarsılır
Bir güvercin sürüsü havalanırdı
Kış bürümüş yüreğimden
Sen tutunca ellerimden
Avlunun beyaz taşlarına dökülürdü
Kızıl yaprakları bir çınarın
Ve ben günlerce
O yapraklara gömülüp ölmek isterdim.
Panjurları açık kalmış eski evler gibiydik
Rüzgârda çarpan, başıboş ve ürkek
Sen elimden tutunca
Kayaları delip çıkardı bir çiçek.
Tuğrul Tanyol
yalan hepsi
yalan söyler hepsi de
sadece annemin sözüne inanırım ben
hiç yalan konuşmaz annem
ve her gün aynı sözü söyler:
CEHENNEM EVİMİZ OĞUL
Garbis Cancikyan
Gözlerimin önünde hep aynı beyaz ev.
Her dağ yamacına kurduğum,
Beliren her su kenarında,
Pembe damlı, yeşil pancurlu, balkonlu,
Balkonuna tırmanan sarmaşık.
Gece, pencerelerinden sızacak ışık,
Kışın tütecek bacası.
…
Hep geçireceğiz içimizden:
Hayat beraber, ölüm beraber…
Şu göklerin altında,
Olacağız o kadar bahtiyar
Ki çıkıp mezarlarından annemiz, babamız da,
Beyaz evimize yerleşecekler,
Uzun kış geceleri onlar da aramızda
Göz göze bakışacak, mangalı eşecekler..
Ziya Osman Saba
İnsan ancak evin içinde yalnız. Ve kendinin dışında değil, içinde. Parkta kuşlar var, kediler. Ama bir kez de sincap, bir gelincik. İnsan parkta yalnız değil. Ama evin içinde öyle yalnız, öyle yalnız ki ara sıra kayboluyor. On yıldır eve kapanıp kaldığımı yeni algılıyorum. Yalnız. Ve bunu, kendime ve başkalarına bugün olduğum yazar olduğumu belleten kitaplar yazmak için yaptığımı.
Marguerite Duras
Evin içi tuzaklarla doludur
Sami Baydar
Eski evlerin anıları düş gibi yeniden yaşandığı içindir ki, geçmişte oturduğumuz evler içimizde sürüp giderler… Bütün bu evler zihnimizde içinde doğduğumuz hakiki, özgün evi canlandırır. O içimizde yaşar, düşlerimizde tazeler kendini. Ve doğduğumuz evden söz etmek, kökenlerimizden, dünyaya gelişimizden ve atalarımızdan söz etmektir.
Alberto Eiguer, Evin Bilinçdışı
Dönüşen kent değil, evler. Gecekondular yıkılıyor, eski evler ortadan kaldırılıyor yerine koca koca binalar dikiliyor. Büyük umut bağlanan kentsel dönüşümler geleneksel yaşam alanlarını yok ediyor. Dönüşümün gerçekleştiği yerler yaşam kalitesi açısından iddia edildiği gibi yüksek standartlar getirmiyor. Yüksek olan sadece binalar. Beton silolara dönüşen apartmanlarda komşuluk, tanışıklık gibi değerlere rastlanmıyor.
Murat Ergü
Ahşap evler içinde yaşayan İstanbul insanının ilişkileri güven, saygıya ve mahremiyete dayanırdı. Bir mahalleye sonradan gelenler, ilk yerleşenlere saygı göstermek zorundaydı. Sonradan gelen onun manzarasını kapatamaz, evinin içine bakan bir pencere açamaz, bir balkon yapamaz ya da kapısına ulaşımı engelleyemezdi. Dolayısıyla evini ilk yapanla sonradan yapanlar arasında her zaman bir anlaşma, karşılıklı bir rıza olması gerekiyordu. Her ev bir özel dünyaydı. Mahremiyet temel esastı. Evlerin ses geçiren ince duvarlarından dolayı yüksek sesle konuşmak, tartışmak pek adet değildi. Dedikoduya fırsat vermeyecek biçimde yaşamak, hareket etmek ve konuşmak İstanbul halkına bu evlerin getirdiği bir alışkanlıktı.
İbrahim Zeyd Gerçik / İstanbul: Medeniyetlerin Başkenti
İçi insanlarla dolu büyük evler var karşıda, gene de tek odada bir başına olmak, bir evde yalnız yaşamak, yaşamın en önemli yanı, daha doğrusu: Kimi zaman yalnız kalabilmek mutluluğun ilk koşulu.
Franz Kafka, Milena’ya Mektuplar
Eve dönmek
kendime sarkıntılık etmekten başka nedir?
orada, arada bir beni yoklar
intihara ayırdığım zamanlar
bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır
düzgün sabuklamalardan bana kalan.
İsmet Özel, Of Not Being A Jew
Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgârdan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok… çok seviyorum. Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğiyle ve çerden çöpden yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin arasında kendi evimi ararım ve âdeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.
Evde kimse yoktu; kapıyı anahtarımla açtım, girdim ve her zamanki âdetimle alt kat sofada epeyce durarak, hareketsiz etrafıma bakındım. Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir: Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neş’esi orada görünür, her günün hâdiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir buruşuk ve bazan da ancak bizim görebileceğimiz gizli bir işaret ilâve eder. Bu sofa canlıdır: Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile olur. Bu sofa dört köşedir: Ortada sokak kapısı, iki yanında birer pencere. Pencerenin yanında bir ot minderi. Minderin yanında yemek masası. Masanın yanında iki sandalye. Bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir. Benim her girişimde, orada, hareketsiz duruşum, beni bana gösteren bu çehreye bakmak içindir.
Ve baktım: Minderde üst üste konmuş iki yastık. (Demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış.) Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye. (Demek annem en üst raftan bir ilâç şişesi almış) . Ha… İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal. (Demek annem bir fenalık geçirmiş.) Minderin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil. (Demek annem ağlamış.)
Benim de bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de Kordiyal alacağım, uzanacağım ve ağlayacağım.
Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Ben Başkasının Evi Olsaydım
Ben başkasının evi olsaydım
sahibim, o yalıçapkını, birine tutulurdu
evinde ziyaret etme kadını, derdim;
evin hem bedeni vardır hem ruhu
Alışkındım daldan dala konmasına da, onu
hiç bağışlamazdım, aldattığı için kadından
başka evi olmayan bir koca-çocuğu;
kadının kocası evdir, bahçeyse dostu
Ben de bir evim, ruhumun penceresi
gözlerimi yalnız bırakın, derdim, nasıl
yalnız bıraktıysanız o evi birlikte;
bakalım açılır mı ikinizden bir bahçe
Ben başkasının evi olsaydım
taşınırdım sizden daha yalnız bir semte
Haydar Ergülen
evimizin içi bir yangın yeri
kapımız açılmıyor son kıştan beri
Haydar Ergülen
İki yabancı kedi miyiz ne
başka sokaklardan aynı evde buluşmuş
Haydar Ergülen
Derin mesâib ü ehvâle karşı mahfûzum,
Dolaşmıyor senin üstünde şimdi ölüm.
Ağaçların gülerek bir bahar-ı diğerle,
Güneş ve kuşları tutmakta taze ellerle;
Rükûd-ı sâyede açtıkça râz-ı çeşm-i kamer
Havuzlarında açar deste deste nilüfer…
Sevimli ev… Bugün altında aşkı bekliyorum,
O penbetıfl-ı melek-çehre nerdedir? diyorum
Ahmet Hâşim
Pencere, en iyisi pencere;
Geçen kuşları görürsün hiç olmazsa;
Dört duvarı göreceğine
Orhan Veli
Evin sözleri
ağırdır evin sözleri
Haydar Ergülen
Babaannem derdi ki: İnsan kısadır oğlum
ve bilmezden gelir kısalığını, bilseydi
yarışmazdı yollarla, göğe evler yükseltmezdi
Haydar Ergülen
evimi bir sokakla aldattım, üstümde
ay var bu gümüş semtinde bir sokağın
üçüncü katıyım, deniz bana bakıyor,
ben artık yalnızca denize karşıyım
üstüme gelme ay hanım, Kuzguncuk otelinde
iyilik katına çık, senin konukların ağır,
ben bir anıyı ağırlamakla geçen hayatlardanım
ruhumun bir otelde ilk kalışı bu
aynı, oda, aynı yatak, aynı aynada
birbirimizi ilk görüşümüz, başka veda yok,
üstümdeki yabancıyla uyumalıyım
ruh semtinden kayık açma ay
hanım! sana hazır değilim, senden yanayım
kim taşınsa çıkamıyorum içimdeki evden
Kuzguncuk otelinde iyiliğin katı çok
yıldızlar gibi çık çık bitmiyor ay hanım,
sen bu çocuğu bir yerden hatırlıyorsun
ben bu çocuğu bir yerden unutmalıyım
Haydar Ergülen
Ölüler, ölüler her yerdesiniz!
Ne zaman aynaya baksam,
Görünüveriyor babam…
Bahçem, odam, sofam,
Nereye geçsem, nereye çıksam;
Hâtıram!
Ziya Osman Saba
Ne kadar istiyorum, akşamleyin, ezanda,
Eski bir evde olmak, orda, Eyüp Sultan’da;
Bir yanda ölmüşlerim, bir yanda kalanlarım.
Ziya Osman Saba
Ne zaman o sokağa yolum düşse şimdi,
Ayaklarım geri geri gider.
Evler cansızdır elbet, insanlar vefasız,
Komşumuz başkalarına komşuluk eder.
Yabancı perdeler aşılmış penceresi,
Bir vakitler içinde çocuğumun oturduğu.
-Yeni kiracılar evlatsız besbelli
Şimdi birkaç saksının durduğu.
Söz birliği etmiş şimdi saksılar, perdeler,
Elektrik lambasıyla değiştirilen fener.
O sokağa ne zaman yolum düşse, bir ses:
Günler geçti, geçti, geçti… der.
Ziya Osman Saba
Modern ev yaşamı, gittikçe akıl dışı konuma gelen çıkarcı aklın ufaladığı birey-insanın güçsüzlüğünü, yalıtlanmışlığını, anlamsızlığını duyumsadığı Orta Çağ manastır hücresi niteliğini almıştır.
Serol Teber
Ne derlerse desinler, doğrusu okumak kadar zevkli bir şey olamaz! İnsan kitap dışında her şeyden o kadar çabuk bıkıyor ki! Kendi evim olduğunda şahane bir kitaplığım bulunmazsa çok kötü hissedeceğim.
Jane Austen / Aşk ve Gurur
Eve dönüyorum denilebilir ama döndüğüm yer evim değil. Bunun nedeni belki de bir evimin olmaması. Ya da daha doğrusu, evimde olmadığım zaman kendimi daha fazla evimde, evim gibi bir yerde hissediyor olmam. Öyleyse insan ne zaman evindedir?
Barbara Cassin / Nostalji: İnsan Ne Zaman Evindedir?
Hani bir sevgilin vardı
Yedi sekiz sene önce,
Dün yolda rasladım
Sevindi beni görünce.
Sokakta ayaküstü
Konuştuk ordan burdan,
Evlenmiş, çocukları olmuş
Bir kız, bir oğlan.
Seni sordu
Hiç değişmedi, dedim,
Bildiğin gibi..
Anlıyordu.
Mesutmuş, kocasını seviyormuş,
Kendilerininmiş evleri..
Bir suçlu gibi ezik,
Sana selâm söyledi.
Behçet Necatigil
hem tetik bulun ardında biri olmasın
hanidir ben bu evde saklanıyorum
adımı değiştirdim başka bir adla yaşıyorum
gece gündüz siyah gözlük kullanıyorum
Attila İlhan
Emek çektim bir ev yaptım erenler
Yine bu güzele bildiremedim
Bahar geldi çiçek bitti ot bitti
Toprak güldü taşı güldüremedim
Pir Sultan Abdal
Şu fakir mahallede bir göz evim olsaydı
Nasıl sevinç içinde çıkardım şu yokuşu
Arkadaşlık ederdi yolda ihtiyar komşu
Nasıl hafif gelirdi eve taşıdıklarım.
Ziya Osman Saba
Eşyalar beni tanırdı yer verirdi bir koltuk
Sandalye benim için yanaşırdı masaya
Ördüğü dantellere benzerdi karım
Çocuklar avcı görmüş ceylanın gözlerine
Bir kez daha ben bu eve benzerdim
Ölmüş anne resminin çerçevesine
Köprüsüz ırmaklar aramızdan geçiyor
Ev odayı ısıtmıyor oda yalnızlığımı
Bir kuyuya düşer gibi düşüyorum şiirlere
Evim büyük istasyona benziyor sanki
Ama yolcu binemiyor bir kez daha trene
Abdülkadir Budak
şairim ben, varlığın evinde oturuyorum,
düzgün ve temiz tutuyorum onu,
her gün silip süpürüyorum,
havalandırıyorum yeni esintilerle.
buna karşılık, Ev Sahibim de
kira almıyor benden.
…
belki takıp peşime bir turna sürüsünü,
bir sözcük katarını,
bir gün geri getirebilirim diye
onlarla birlikte,
çocukluğunuzu, geçmişinizi,
yaşlandıkça alçalan, daralan,
git git mezara benzeyen evlerinize.
Cahit Koytak
Hüzünleri içerine atarsın,
Kahırları lokma diye yutarsın,
Olanları düşündükçe batarsın,
Ev üstüne yeni bir ev kurulmaz.
Çıkarırlar sığıntıya adını,
Alamazsın yaşantının tadını,
Dökemezsin kimselere derdini,
Ev üstüne yeni bir ev kurulmaz.
Nedim Uçar
Bir ev çizeceğim bölümsüz doğu-batısız
Verin ellerimi
Verin ellerimi
Kişiler çizeceğim
Cengiz Bektaş
Ne ev-durur düzülmiş hûb u dil-ber
Aña beñzer içinde bî-had evler
Ne dürlü nesne varsa ol ulu ivde
Olur bu kici evlerde musavver
Ahmedî
boş ev
sıkıntılı ev
gençliğin baskınına kapalı ev
karanlık ev ve güneşin hayali ev
yalnızlık, fal ve kuşku evi
perde, kitap, dolap ve resimler evi
ah ne denli dingin ve gururla geçiyordu
garip bir su akıntısı gibi
bu terk edilmiş sessiz Cumalarda
bu sıkıntılı evlerde
benim yaşamım
aaah ne denli dingin ve gururla geçiyordu…
Furuğ Ferruhzad
Belli, Allahım, besbelli,
Onu var eden.
Senden gelen her şey o: her sabah doğan güneş,
Her yıl dönen bahar, kuru toprağa yağış.
Senden,
Bu eve bu bağış.
Ziya Osman Saba
Ben daha yokum
“Sizi kendi şehirlerime götürmeliydim”
demişti adam. “Kendi sokaklarıma,
çıkmazlarıma, durmadan taşındığım,
hiçbirini unutmadığım evlere”.
Donmuş gibi dinlemişti. Saydığı şehirlerin
hepsini su ikiye bölüyordu. Andığı sokaklar
hiçbir rehberde kayıtlı olamazdı. Evlere
gelince: Onları belki unutmamıştı, ama
bir daha uğramadığı nasıl da belliydi.
“Ben yokum” demek istemişti birden, “ben
daha yokum”. “Bu ev, bu sokak, bu şehir
bu şehri ikiye bölen su daha yok.”
Çoktan susmuşlardı oysa.
Enis Batur
Orda bir ev var, uzakta
O ev bizim evimizdir.
Yatmasak da, kalkmasak da
O ev bizim evimizdir.
Ahmet Kutsi Tecer
Dostlarım ev eşyamdı, bir bir gitti diyorum.
Artık boş odalarda ölümü bekliyorum…
Necip Fazıl Kısakürek
Dolandım dolaştım boşandı yağmur
Saçım ıslak kunduram çamur
Eve döndüm yağmur getirdim
Ev yeşerdi ben yeşerdim.
Necati Cumalı
Şimdi bir başına kalan ev gibiyim gibiysem
bir başka yetim olan şiirin suçu yok bunda
ev neyse şiir odur, babadır neyse oğul da!
Haydar ErgülenEv, bir insanın ve kültürün kimlik kartı gibidir. Bu yönü dikkate alınınca ev, Bachelard’ın dediği gibi, cansız bir dam altı olmaktan çıkar ve içinde oturulan mekân geometrik mekânı aşar. Mekân ile insan arasındaki karşılıklı etkileşimleri araştıran Bachelard’a göre ev bir ruh durumudur. Bunun için Bachelard, özellikle içinde doğulan evlerin salt bir fiziksel nesne olarak görülmemesi gerektiğini söyler. İnsan varlığının ilk evreni olan bu evler hâtıra izleriyle doludur. Evi bir barınak olmanın ötesine taşıyan en önemli unsur insanın düşünceleri, anıları ve düşleri için en büyük birleştirici güçlerden biri olmasıdır. Bachelard’a göre ev olmasaydı, insan dağılıp giderdi; çünkü ev, insan yaşamında, kazanılmış
şeylerin korunmasını sağlar, bunları sürekli kılar. Ev insanı doğanın fırtınalarına karşı koruduğu gibi, hayatın fırtınalarına karşı da ayakta tutar. Bu anlamda evin maddî ve manevî olarak iki yönü vardır. Yani ev, aynı zamanda hem beden, hem ruhtur.
H. Elçi / Roman ve Mekân Türk Romanında Ev
Derin mesâib ü ehvâle karşı mahfûzum,
Dolaşmıyor senin üstünde şimdi ölüm.
Ağaçların gülerek bir bahar-ı diğerle,
Güneş ve kuşları tutmakta taze ellerle;
Rükûd-ı sâyede açtıkça râz-ı çeşm-i kamer
Havuzlarında açar deste deste nilüfer…
Sevimli ev… Bugün altında aşkı bekliyorum,
O penbetıfl-ı melek-çehre nerdedir? diyorum
Ahmet Hâşim
git gel altmış adım
odaları katarsan yüz on
eşyalara çarpmadan
dolaş evinin derinliğinde
…
mutfakta, sevdiğin kadın
sevdiğin kadında geçen yılların
birlikte dolaştığın parkeler ve halılar boyunca
evinde yolculuk
zamana boyun eğiş
Tuğrul Tanyol
Seneler aktı gitti, artık ne kuş, ne anne
Biçare yaşlı asma sarardı ve çürüdü.
Kapıyı, duvarları vahşi otlar bürüdü,
Ve ben, ben ağlıyorum, o günlerin peşinde.
Alphonso de Lamartine
Öğretmen: “İçinde Ev olan bir cümle yap!”
Kara tahtaya yazıyor: “Ev Karadır!”
Furuğ: “Ve sen ey sevginin soluğu seni coşturan nehir… bize doğru ak! Bize doğru ak!”
Furuğ Ferruhzad
Hergün daha da büyüyor yüreğimdeki yırtık
Annemi anılarda bile bulamıyorum artık
Babamın hemen ardından gitmesi gerekmezdi
Evinin badanasını yarım bırakıp erkenden
O gün bugündür bana gülden önce gelir diken
Dedim ya anahtarını yitirmiş bir kilidim
Hayatta ben en çok annemi sevdim
Abdülkadir Budak
ev bomboş : burda yalnızlık bekler :
ışıltı ve gölge; sesin gizlendiği
sinip sığındığı kapı arkası. odada
sessizliğinden korkan sessizlik,
burda bekler : boşlukta tutunan körlüğü.
Hayati Baki
Kapı açıldı. Baktım annem. Canım sıkıldı. Ne işi var burada? Yanımda olmadı mı serin kanlı düşünüyorum; acıyorum ona. Yaşlı kadın, onun dünyası da bir türlü diyorum. Yanıma geldi mi tepem atıyor. Ayıpmış, umurumda değil, sedire oturdu.
—Yarın Fatmahanımlar gelecekmiş seni görmeğe, dedi.
—Yarın evde yokum ben.
—Nereye gideceksin?
—Hiç, ama yokum evde. Çıkmam. Kaç kere söyledim sana, evlenmek istemiyorum ben.
—Elalem ne diyor biliyor musun? Eksiği var onun, diyor.
—Ne derlerse desinler. İstemiyorum. Kaçıncı bu? Üstüme varma benim. Kaçarım yoksa. Satarım babamdan kalan bağı, tarlayı; alır başımı kaçarım.
Yusuf Atılgan
Evimin en yüksek penceresinden
Beyaz bir mendille veda ediyorum
İnsanlığa armağan şiirlerime.
Ve ne mutluyum ne de üzgün.
Bu alın yazısı şiirlerimin.
Fernando Pessoa
Evler Evlilik
aşkı ehlileştirir
Kuzu kuzu oturur bir kenarda
kırlent gibi durur
o kısa ömürlü vahşi
Süreyya Berfe
Uzağımda açık denizdi o yürüdü gitti.
Ben kıyıda ıssız bir ev, ince boğazda gıcırdayan tahta iskele,
iskelede bir lastik, az ilerde turuncu bir şamandıra,
İçimde kuzeyden bir hatıra aksiyle durgun suya vurdum.
Birhan Keskin
İlkokul öğretmenin sol elini beğenmedi, bırak dedi,
Solak ne öretmenim diyemeden bıraktın kalemi sağ eline.
Çocuklar travmatik oluyorlarmış boşanınca babayla anne
O ne ki, bizimkiler kaç evi başımıza yıktılar her mahallede.
Birhan Keskin
sen ve ben
dalında eğreti güz yaprakları
aramızda uçurum rengi bıkkınlık
varız zannederek yok oluyoruz
Ayten Mutlu
-Aynı Evde İki Yalnız-
evler tek katlı da olabilir, yüz katlı da
iş bunda değil
yeter ki sokaklarımızı ezmesinler yeter ki
temiz çevik güleryüzlü görsünler hizmetimizi
çıplak duvarlara diyeceğim yok taze ve canlıysalar
dar pencereler giyotini hatırlatır bana
pencere dost sözü gibi rahat ve geniş olacak
Nazım Hikmet
Bir şey demeden ayrıldım ordan.
Bu evdeki insanlar, dedim, kendi kendime,
soru sormaktan vazgeçmeden önce yanıp ölmeyi
hak etmişler.
Doğrusu, dostlarım, bir insan,
bastığı yerin ne denli kızdığının farkında değilse
ve orada durmaktansa, neresi olursa olsun
başka bir yere gitmek zorunluluğunu duymuyorsa
söyleyecek hiçbir sözüm yok o insana.
Bertolt Brecht
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan evin.
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
hanımeli
açan ev..
Nazım Hikmet
mendil satıcıları eve dönmüştür
bakışları, ansızın her şey hüzne dönmüştür
dışarıda kırbaçlayan bi soğuk rüzgâr
nasıl söylesem şu zulüm; geçim derdi
en çok o ıslak yerden hissedilir
kefenler içinde tanrı, her gece o evin konuğu
Tuğrul Keskin
Gözümde tüttüğünüz her akşamüstü aynı resim:
Sayfalarda ellerin, solgun bir güllü desen
-hasret ne vakte kadar –
Kapatırken kitapları metal çağ, beni sizden
Başka hiç anlayan olmadı – evimize gidelim.
Hüseyin Cahit Kerse
kalbim, güzel evim
Çiğdem Sezer
oğlumun gülüşünü duyuyorum hâlâ
evimin eskiyen duvarlarında
kokusunu, geçtiğim tüm denizlerde
saçlarına vuran ışığın gürültüsünü
kalbimin alt güvertesinde
Tuğrul Tanyol
Ol perî teşrîf için gam-hâneme va’deylese
Yarı yolda tâlihim eyler peşîmân döndürür
(O peri kederli evimi onurlandırma sözü verse,
Talihim, onu yarı yolda pişman eyler, geri çevirir.)
Belîğ
Neden yolculuk yapmaya katlanamıyorum artık. Neden hep kaybolmuş bir çocuk gibi “evime dönmek” istiyorum hep? – ama anneciğim orada yok artık. Anneciğimle “konuşma”ya devam etmek (paylaşılan konuşma var olmanın kendisidir) iç konuşmayla yapılamaz (ben hiç onunla böyle konuşmadım), yaşam biçimiyle yapılır: Gündelik hayatta onun değerlerine göre yaşamayı sürdürmeye çalışıyorum: Onun yaptığı yiyeceklere, onları kendim yaparak kavuşmak, onun ev düzenini, onun o eşsiz yaşam biçimi olan, gündelik yaşam biçimi olan etik ile estetiğin o birleşimini korumak. Oysa evdeki ampirik düzenin bu “kişiliği”ni korumak yolculukta olanaklı değil. O ancak benim evimde olanaklı. Yolculuk etmek, benim ondan ayrılmam demek -o şimdi yokken bu fazlasıyla böyle- çünkü o artık gündelik yaşamın en özeli olmasından başka bir şey değil.
Eugenio Borgna – Ruhun Yalnızlığı
işte evine dışarıdan bakınca görülen
hüznünün kepenkleri
hüznünün kapı zili olduğunu.
Ama çalmıyorsun kapımı.
Ama çalmıyorum kapını.
Mario Benedetti
Gelip çattığında kederin zamanı
Kim hatırlayacak çocuklarımın çocuklarının yaşayacağı evimi?
Keçi patikasından gidecekler, ve tilkinin evine,
Firar edecekler yabancı yüzlerden ve yabancı kılıçlardan.
T.S. Eliot
Gidip geliyorum evimin kapısına,
boşuna diliyorum yağmur ve firtına,
geçmesin istiyorum o kadın eşiği, çıkmasın dışarıya.
Giacomo Leopardi
Ve kim yaşayacak evimizde bizden sonra, baba?
Kalacak olduğu gibi.
Neden terk ettin atı yalnızlığa?
Eve eşlik etsin diye, sevgili oğlum.
Çünkü yok olur evler eğer sakinleri giderse uzağa.
Mahmud Derviş
…Kendi evimde
Hem misafir eden ve hem de misafirdim.
Baktım boş eşyalara,
Bulamadım bir iz kendimden.
Mahmud Derviş
Dedeme en son senin küslüğün ile gitmiştim. Çok ağlamış, anlatmıştım olanları. Sonra rüyamda gördüm. Galiba yanına gitmediğimiz için barıştığımızı anlamamış, hep kızıyordu bana. Başucunda hep birlikte olalım da gözüyle görsün istedim. Dedemin de buna şahit olması gerekirdi, çünkü (kabrini) son ziyaretimde sanki onun da huzurunu bozmuşum gibi hissetmeye başladım.
*
Evlatlar, eşler, evler, hayatta var olan her şey bakım istiyor.
Ayfer Tunç / Dünya Ağrısı
Evler yıkılır, köyler olur hâk ile yeksan;
Vîran yeri, birkaç yıla varmaz, onarırlar.
Yalnız şu gönül mülkü harâb olmaya görsün
Tâmîre yetişmez onu dünyâda asırlar…
Faruk Nafiz Camlıbel
Evde bir ölü var, farkında değil misiniz?
Stefan Zweig / Bir Çöküşün Öyküsü
Şimdi artık Pâl Sokağı Çocukları’nın arsasında kocaman çok katlı evler var. Ama ne gam: Dünyanın bütün çocukları Pâl Sokağı’ndandır!
Ferenc Molnar / Pal Sokağı Çocukları
Mesela balkon, o evin bir parçası ama sokakta ve soğukta.
Kendimi sana başka türlü anlatamıyorum.
J. K. Rowling (Robert Galbraith) / Guguk Kuşu
Sen evim ve sürgünümsün..
Mahmud Derviş
Sanki neşeliymişim gibi eve döndüm.
Kapının zilini çaldım birkaç kez ve bekledim…
Belki gecikmiştim. Kimse açmadı kapıyı.
Koridorda hiçbir nefes yok.
Hatırladım evimin anahtarlarına sahip olduğumu.
Ve özür diledim kendi kendimden:
Unuttum seni. Gir içeri!
Girdik içeri. Kendi evimde
Hem misafir eden ve hem de misafirdim.
Baktım boş eşyalara,
Bulamadım bir iz kendimden.
Mahmud Derviş
Dağ başındaki evimde,
güz saltanatını sürerken,
saatlerin en yalnızı.
Döşeğimde uykusuz yatarken,
yürek dağlayan bir geyik çığlığı.
Mibu Tadamine
Ayrılmadan daha
Toplaşır gölgesine annemizin
Fısıldaşırdık aramızda
Tanrım n’olur bağışla
Evimizi bağışla tanrım n’olur
Dokunma sofamıza
Orada gülebiliyoruz ancak
Orada adamakıllı susuyoruz
Orada ağzımız bizim oluyor
Dokunmasak da
Bejan Matur
Bir akşamdı, evimizde ecel kanat germişti,
Anneni – bir cellad gibi – vurup yere sermişti.
Ölüm ile pençeleşen bir hayatın güreşi,
Sekiz yıldan sonra dinmiş; nihayete ermişti.
Rıza Tevfik Bölükbaşı
Evim fakir, dostlarım beni terketti,
Hastayım, ziyafetlere gidemiyorum.
Gözümün önünde canlı bir kimse yok.
Kulübemin içinde yalnız yatıyorum.
Kırık lâmbam zayıf bir ışık veriyor.
Po Chü-i
15 yaşım da orduları takip ettim,
80 yaşım da geri dönebildim.
Yolda köylülere tesadüf ettim.
Acaba evin içinde kimler var?
Uzaktan evimizi görüyorum.
Servi ağaçları mezarlarda sıralanmış.
Seni dünya üzerinde tek başına yankılanan boş bir ev gibi bırakıp gittiğimi unutmadım.
Kemal Varol / Âşıklar Bayramı
Aliman’ın gidişinden sonra günler geçmez oldu. Daha önceki yalnızlığım yalnızlık değilmiş, gerçek yalnızlığı bilmiyormuşum meğer. Ancak üç gün dayanabildim. Sonra dünyam karardı. Evimin, hatta hayatımın da bir değeri yoktu artık. En dayanılmaz olanı da Aliman’ın akıbetini düşünmekti.
Cengiz Aytmatov
Evim.
Evime gideceğim.
Ve onu geri getirmek
için bir yol düşüneceğim.
Ne de olsa, yarın yepyeni bir gün!
Rüzgâr Gibi Geçti
Ailem beni evlendirip dünyanın öbür ucuna gönderdi
Çok uzaklara, Wu-sun hükümdarının yaban ellerine.
Çadır benim evim, keçe benim duvarlarım
Et yiyorum, kımız içiyorum.
İçimde bitmeyen bir özlem ve kalbimde bir sızı
Keşke sarı bir kuğu olsam da yurduma geri uçabilsem.
Hsi Chun
Eğer ben bir insanın
Düşman olduğunu biliyorsam bana;
Ve açsa doyururum,
Ve susamışsa su,
Çıplaksa giysimi,
Sığınmışsa evimi veririm.
Hastaysa tedavi ederim
Yaralıysa yarasına sararım
Zordaysa yardım ederim.
Hallac-ı Mansur
Gel, evime gidelim,
Bak, solgunsun, hasta…
Çalışır ederim,
Yer, içersin yanımda.
Çocuklara da bakarım,
Ne aç korum, ne açık;
Ama önce seni düşünmeliyim,
Zavallı, talihsiz çocuk!
Seni sevmiş olduğumu
Söylemem hiç sana,
Ancak öldüğün vakit
Ağlarım mezarında.
Heinrich Heine
bana bir ev yaptın
şimdi de yıkıyorsun yaptığın evi
ruhumun her yeri yıldız pencereleri
evim yok evim yok artık
evde bir ölü bekleyenim
çatım yok çatım yok artık
gövdemin çatısı gözlerim
cesedi nereye gömelim
Cevdet Karal
Ama arkadaşlık ağaca benzer,
kurudu mu,
yeşermez artık.
Ben cevap yazmadım.
Neye yarar?
Evime bile gelse şimdi,
söyleyecek lakırdım yok.
Düşmanlığımda yok elbet.
Nazım Hikmet Ran
İstanbul’dunuz evimdiniz ne güzeldiniz
Ayrı düştüğümüzü hiç unutur muyum
Metin Eloğlu
6.
İster ölüm olsun ister ayrılık
İnsan unutur mu var olduğu bedeni.
Dünya sözüm, can evim
Bir gün ağzından uzak gülerse ağzım
Tanrı gökyüzüyle boğsun beni.
12.
Ömür Hanım
Çıkarıp çerçevesinden o hayal zamanları
Silmezsem eğer hayatın harfleriyle
Her gün biraz daha tozlanacak evimiz.
14.
“Evden uzaklaş biraz
Antalya’dan çık
Mezarlığa gitme her gün
Fotoğraflar dünyayı örter
Acı soğusun
Sen Tanrı değilsin
Ölülerden değil
Dirilerden geçer zaman
Git, bir başka insana dokun…”
Ben de öyle yapıyorum
Harflerden binlerce Hatice yaratıp
Tek tek dokunuyorum hepsine
Büyüyorum, büyüyorum
Nasılsa ölüm var değil mi
Binlerce hayatla gülüyorum zamana
Gülüyor benimle birlikte Hatayi de:
Bir dedim var bin dermana değişmem.
Şükrü Erbaş
(Sıffin’den dönerlerken Kûfe dışındaki mezarlığa gelince buyurdular ki:)
Ey yalnızlık diyarının, ıssız yerlerin, karanlık kabirlerin halkı, ey toprağa döşenmiş, gurbete düşmüş, yalnızlığa eş olmuş, korkunç ve tenhâ yerlere sığınmış kişiler, siz bizden önce yaşadınız, gittiniz; bizse ardınıza düştük, size ulaşmak üzereyiz. Bıraktığınız evlerde oturanlar var; zevcelerinizi nikâhladılar; mallarınızı paylaştılar. Bu bizim size verdiğimiz haber, sizden ne haber var?
Hz. Ali | Nehcü’l Belağa
Şimdi nerde olmak isterdim
Kadıköy’de Fikirtepesi’nde
Murat Sineması’nın karşısındaki kahvede
Ya da
Sarıyer’de iskeleye çok yakın bir evde
Ama
Burası da iyi
Halim Şefik Güzelson
Umudun en çalışkanı, hayatı incitmeyen adam
bir İstanbul çelebisi, sanki beyaz bir kuş
karanlığı topa tutan adam, mavi bir kâlp
yumuşacık bir deniz, bir geminin güvertesi
onurlu bir ömür, dürüst bir hayat
evinden ekmeğini eksik etmeyen sevgi kokusu
radyo tiyatrosu dinlerken hüzünlenen adam
Engin Turgut
Denize bakan evler gibiydim seninle.
İlhan Berk
Gece, şi’riyle sararken Koca Mustapaşa’yı
Seyredenler görür Allah’a yakın dünyâyı.
Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;
Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.
Yahya Kemal Beyatlı
Şimdi Çemberlitaş’ta bir ev
Miniminnacık öyle durur
Penceresinde küçük bir kız
Saadeti yüzünden okunur.
Ali Püsküllüoğlu
Geçim parası için
nice yaşlının
eski İstanbul evlerinden
getirdiği eşyalar
üstüne kar koyulup
satılıyor antik
acılar çarşısında
Sunay Akın
İstanbul’da olsam İstanbul’da olsam
Çocuklu bir dostum var kalkar onun evine giderdim
Daha olmazsa Metin’i bulurdum.
Can Yücel
Bir yerlere kadar gitmiş, bir yerlerden dönmüş gibiydim. Ölesiye yorgundum. Evim bir çorba güzelliği, ev boyundan uzun soba borusundan poyrazla savrulan bir duman çıkarırken gözümün önüne geldi.
İhtiyarlamışız. İstasyonlar artık gençlik arzuları vermiyor. Evimiz gözümüzde tütmeye başladı; kötü.
Sait Faik
Dünya sofradır insanlar ise misafir
Bugün lale olur yarın ise hazân olur.
Karanlık bir çukur kazarlar, adını da kabir koyarlar
Bana derler ki budur senin evin.
Baba Tâhir Uryân
Şefkatli Hatice’nin evi ve Allah’ın büyük evi görünüyordu. Şehrin her sokağından acı tatlı hatıralar
ayaklanmış ona doğru geliyorlardı. Muhammed’in arzu ve hasret dolu gözleri çevredeki dağların arasında dolaşıyordu. Mekke’nin evlerinin bulunduğu vadiye bakarken, etrafa sırlar saçan bir suskunlukla hatıralarına dalmıştı. Ansızın yanaklarına dökülen iri gözyaşları bu suskunluğu bozdu ve Muhammed secdeye vardı.
Peygamber’in istirahat etmesi için Hatice ve Ebu Talibin mezarlarının yanında özel bir yer hazırlamışlardı. Sordular:
— Acaba dinlenmek için kendi evinize mi gideceksiniz?
— Hayır, Mekke’de benim için ev bırakmadılar!
Ali Şeriati / Ebuzer-i Gıfarî
yaşlandıkça alçalan, daralan,
git git mezara benzeyen evlerinize.
cahit koytak
Dost
Bu eli sıkı tut
Çarşıda evimizden uzakta
Bir pazu güreşi varsa kaybolmayalım
Geçecektir daha daha
Günler
Bilmeden kavramak nasıl
Zirvesine göz koyduğum dağlara bak
Koşup takıldığım çitlere bak
Cahit Zarifoğlu
Yavaşça in Çobanyıldızı,
Parlak ışıklarından kayarak,
Aydınlat bu yaşamımı.
Evime ve hayalime girerek.
Mihai Eminescu
Ne zaman bir dosta gitsem
Evde yoklar.
Metin AltıokBende hayat bilgisi zayıf albayım. Bilge bunları bilir, bu bakımdan akıllıdır; birlikte olabilseydik, insanlık çok yararlanacaktı bundan. Yazık oldu. Şimdi yanımda olsaydı, böyle üşümezdim albayım; beni bir arabaya bindirirdi hemen. Ben bunlara çabuk karar veremem albayım: Kararsızlığımla yanımdakilerin canını sıkarım. Hava da çok soğudu albayım, eve dönmek istiyorum. Biliyor musunuz, Bilge beni evde bekliyormuş gibi geliyor bana. Yoksa eve dönmek istemiyorum. Beni bekleyen yalnızlığı ve karanlığı istemiyorum. Bilge’den akıllı olduğum halde neden bu duruma düştüm acaba?
Neden herkes benden kaçıyor albayım? Yaşamasını bilmiyorum da ondan mı? Bir dakika albayım, karşıdan birileri geçiyor: Kadını Bilge’ye benzettim; peki erkek kim? Değilmiş. Bu köşede de fazla bekledim galiba: Gelip geçenlerin dikkatini çekiyorum. Başka bir köşeye gitmeli. Biliyor musunuz albayım, bugün Bilge’ye ne diyordum? Diyordum ki köşe başlarında bekliyorum kadınlara bakmak için. Beni kıskandı albayım. Demek ki seviyordu. Ha-ha. Ona öyle şeyler bulup söylüyordum ki, bana hayran oluyordu. Onun için diyorum ki, odama dönmüş beni bekliyordur şimdi. Eve dönmek istemiyorum albayım. Ya gelmemişse. Ne dediniz? Yazacak oyunlarımız mı var? Onlarla mı uğraşırız? Nedense bugün içimden gelmiyor. Ben artık biraz çöktüm albayım: Aklıma yeni bir şey gelmiyor. Oyunlar beni de yordu galiba. Tabii Bilge’ye belli etmedim, ama ben herhalde bu oyunlara artık devam edemeyeceğim.
Tehlikeli Oyunlar / Oğuz Atay
Uyan yârim, evimize gidelim
Emanet yaşamak çok zor geliyor.
Gerçi evlerin de bir ölçeği var
Biraz eskiyince dap-dar geliyor.
Bahaettin Karakoç
Cigaramı yakar evime dönerim…
-Gidin gemiler, gidin
Vardığınız yerlere selam edin
Gün olur bütün kaygılardan uzak
Ben de gelirim…
Turgut Uyar
Sesi duyacaksın, “yine mutfakta sen varsın” diyeceksin,
Camlar açık olacak, bir karanfil sigarası kokusu olacak evde,
Boğulacaksın!
Çisel Onat
sigara ve kahveyi saymazsak evde yalnızım
günlerdir söylüyorum;
sigara ve kahveyi saysak da evde yalnızım
Seyyidhan Kömürcü
Böylece ev yalnızca günü gününe, bir tarihsel çizgi boyunca, kendi yaşantımızın anlatısında yaşanır olmaktan çıkar. Düşler aracılığıyla yaşamımızda yer alan farklı yuvalar birbirinin içine girer ve geçmiş günlerin hazinelerini korur. Yeni evimizde aklımızda eski evimizin anıları geldiğinde, devinimsiz çocukluğumuzun ülkesine, çok çok eski olan gibi devinimsiz o ülkeye gideriz. Saptamaları yaşarız, mutluluk saptamalarını. Saklanmış anıları yeniden yaşayarak kendimizi avuturuz. Kapalı bir mekânın anıları saklaması, koruması, bu arada bu anıların imge değerlerinin de teslim edilmesi gerekir. Dış dünyaya özgü olanlarla aynı tınıya sahip olmayacaktır. Tabii, ev sayesinde anılarımızın büyük bölümü barındırılmış olur ve ev biraz karmaşıksa, mahzeni ve tavanarası, köşe bucağı ve koridorları varsa, anılarımızın da giderek daha netlikle belirlenen sığınma yerleri vardır. Yaşamımız boyunca düş kurmalarımızda dönüp dönüp geliriz buralara. Dolayısıyla ruhçözümcünün anıların yerlerinin bu basit belirlenmesine dikkat etmesi gerekir. Ruh çözümleme bir anlamda mekân çözümlemedir. Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar. Mekân, bu işe yarar.
…
Yalnızca anılarımız değil, unuttuklarımız da içimizde barındırılmıştır. Bilinçsizliğimiz barındırılmıştır. Ruhumuz bir oturma yeridir. Ve evleri, odaları sürekli anımsayarak kendi içimizde oturmayı öğreniriz.
Gaston Bachelard / Mekânın Poetikası
Günümüzde çoğunlukla evler ve konutlar artık oturduğumuz için inşa edilmiyor. Daha ziyade inşaat endüstrisi için ticari bir amaç, kullananlar için ise bir meta-gösterge işlevi görmektedir. Bu da özel bir mekân olarak evle kurduğumuz ilişkinin nasıl ters-yüz olduğunu apaçık göstermektedir. “Her şeyleştirme bir unutuştur”diyor Adorno ve Horkheimer, (2014: 306). Genelde mekân özelde de ev daha önce hiç olmadığı kadar hem şeyleşti ve fetişleşti hem de dönüştü. Dolayısıyla günümüzde artık çoğunlukla evlerde değil konutlarda yaşanmakla ve bunların da sürekli değiştirilmesi ile hafıza artık ne mekâna kaydolabilmekte ne de varlık kazanmaktadır. Yani sürekli bir unutuş hali söz konusudur. Farklı kuşakların ömürleri artık bir evde geçmiyor ve dolayısıyla birey ve grup hafızasına dönüşmüyor, aksine bir kuşağın ömrü birden çok evde geçiyor ve böylece mekân-hafıza ilişkisi silikleşiyor. Bu beraberinde bir “yüzer-gezerlik” hali içinde olmayı ya da bir yere ait olmamayı getirir. Aslında bu tam da tüketim kültürünün/sisteminin arzuladığı bir durumdur. Çünkü bir yere, bir durağa veya bir tarza takılıp kalmak onun yapısına ve işleyişine uymaz. Dolayısıyla mekândan tarza, benlikten kültüre kadar pek çok hususta tüketim sisteminin bireylerde olmasını istediği şey yüzergezer olmak, bir başka deyişle göçebe bir anlayışa sahip olmaktır. Bu da insani ve insana dair duygu, düşünce, anlam ve ilişkilerin mekânsallaşmasını engellemekte ve böylece bellekte yer edinmesinin altını oymaktadır. Sonuç ise artık her geçen gün “hafıza ortamları”nı yitiren insanların sayısının giderek artmakta olduğu bir toplumda yaşamakta olduğumuzdur.
Ferhat Tekin / Hafıza Ortamından Tüketim Nesnesine Dönüşen Ev
Perili evler vardı eskiden
kimse tutmaz onları
sesler gelirdi sabaha dek
sabaha dek düğün dernek
bir mum alevi dolaşırdı camları
fıstıkların arasında beyaz
bakımsız ahşap köşkler
önlerinden korkuyla geçtiğimiz
daha çok ölüme benzer
kapılarını çalıp kaçtığımız
…
şimdilerde ne gizem ne giz!
Oktay Rifat
Benim de kötü geçmedi çocukluğum
Geçende oturdum da düşündüm.
Her gününde bir başka tad bulduğum,
İstanbul’un bir kenar mahallesinde,
Veya Eskişehir de evimizdeyken.
Şöyle birkaç saat düşteyim sandım
Sanki rahat bir toprakmışım da, içime
Bir cemre düşmüş gibi ısındım.
Turgut Uyar
Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!
Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!
Bir köşende annanem, dalgın Kuran okurdu;
Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu.
Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;
Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı…
Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;
Sular cömert, “temizlik imandandır” bilinmiş…
Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.
Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler…
Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;
Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder oldu;
Bir yeni nesil geldi, üstüste binenlerden;
Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden…
Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;
Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge…
Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;
Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!..
Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!
Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!
Necip Fazıl
Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi
Onu da tatmak gibi
Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
Ama gitmenin saati geldi
Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
Açınca camları – diyelim camları açtık ya sonra? –
Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
Öyle iş olsun diye mi, hayır
Bilirim içerde kendimi bulacağımı
…
Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
Değişmek
Biri mi öldü, bir mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
Bana kızıyorlar sonra, ansızın bana
Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.
…
Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
Ve konuşmalarımız, öyle büyüdüler ki peşi sıra
Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
Bulup da çıkardığımız
Konuşmalar:
…
Artık ne uyanmak için bu sabahlar
Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
Üstelik ne de bir karanlıkta anlatıyoruz bu düşünceyi
Ne açıp da ağzımızı tek kelime
Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler – Hıh sığınmak!
Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
Diyoruz, belki de
En önce İsa almıştır kendi söylevlerine
Sonra da biz; ya durmak, ya da bir zincirle oynamak bütün gün
Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
Bakınca duvarlara – üstelik böyle de bakmak kendimize
Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.
…
“Ya ne yapmalı “ diyor annem bu geçkin çizgileri
“Yıllardır aynı evdeyiz” bunu ne yapmalı
Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
Düşünsek bile şimdiden – düşünemiyoruz ya
Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
Edip Cansever / Umutsuzlar Parkı
Hâtırın şâd eyledin ehl-i vefâ gönlün bozup
Bir imâret yapmağa bin ev yıkan mi’mâr tek
Fuzûlî
Halkı tahrîb eyleyip de kendin âbâd eyleme
Bu cihânda ev yapıp ukbâyı berbâd eyleme
Nef’in için zâlim-i bî-rahme imdâd eyleme
Âlemi tenfîr eden ahvâli mu’tâd eyleme
Müstakîm ol Hazret-i Allâh utandırmaz seni
Diyarbakırlı Sa’îd Paşa
În cesed hâne-i hasd’âmed bedân
Ez-hased âlûde bâşed hânedân
(Şunu iyi bil ki, bu beden haset evi gibidir. Ev halkı, bedene ait bütün duygular idrak, işitme, görme, takdir etme duyguları, haset yüzünden kirlenirler ve pis hâle gelirler.)
Hz. Mevlânâ
Kimdir bizi men’ eyleyecek bâğ-ı cinândan
Mevrûs-ı pederdir gireriz hâne bizimdir
(Bizi Cennet’e girmekten kim alıkoyabilir şaşarım; o bize (Âdem) babamızdan miras kaldı; gireriz, ev bizim evimizdir.)
Nâbî
Hayâl-i yârsiz dil kalsa vîrânî mukarrerdir
Olur her hâne sâhibsiz harâb âheste âheste
Lebîb
Bir başıma kalsam şeh-i devrana kul olmam
Viran olası hanede evlad ü ıyal var
Bir başıma kalsam zamanın sultanına da eyvallah çekmem.
Ama gel gör ki şu yıkılası evimde çoluk çocuk var!
Aşık Dertli
Dönelim…Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır…Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
Şükrü Erbaş
Bir evi ve o evin güzel bir sıcaklıkla ısınan havasını düşündüm;
Sevgi ve özlem dolu canların sıcaklığını,
Bir çocuğun doğumunu bekleyen o eve egemen gülümseyen kaygıyı.
Hugh MacDiarmid
Görüyorum,
gülümsüyor annem, çok uzaktaki bir
evin önünde. Üşüyorum. Kiremitler
ne güzel kokuyor.
Enis Batur
Biberyan evin içini ve aileyi daima bir cehennem olarak tasvir etti. Diğer romanları Yalnızlar ve Meteliksiz Âşıklar ’da da, daha sonra gelen Karıncaların Günbatımı’nda da aile, bütün fertlerinin mutsuzluğuna sebep olan, ama özellikle gençlerin yüreklerini daha en körpe çağlarında tüketen, onları dışa vurulamayan bir öfkeyle kör eden bir gayya kuyusudur.
Rober Koptaş
Artık evin erkeğisin sen
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba
Ahmet Erhan
Kapı ağzında, âdeta son bir kez daha karar vermek istercesine bir an durup merakla içeriye, evimin upuzun koridoruna baktı. Yorgun ve tükenmiş nefesi ondan önce içeri girdi. Tam hareketlenip eşikten bir adım atmak üzereydi ki birden vazgeçti. Sanki o kapı ağzında çekilmiş bir fotoğraf karesinde donup kalmış gibi öylece kalakaldı yerinde.
Gecenin bir yarısı her şeyi göze alıp kapıma kadar gelmişti ama hâla kararsızdı. Nedenini ikimizin de gayet iyi bildiği eski bir tereddütle yıllarla geçmemiş, hatta daha da artmış derin pişmanlık akıyordu kırışmış yüzünden. Belki de içeride biri olup olmadığını, bu gece yarısı rahatsız edip etmediğini, evin müsait olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Aslına bakılırsa babamın o sarsak, kararsız ve pişman halinden hiçbir farkım yoktu. Ona nasıl davranacağımı, hangi duyguyla karşısına dikileceğimi, yüzüme nasıl bir ifade iliştirmem gerektiğini bulamıyordum.
…
Babamın bir derdi, bir sıkıntısı vardı muhakkak. Yıllar sonra, üstelik bir gece vakti çıkıp gelmez, evimde böylesine kıvranmazdı yoksa.
Kemal Varol / Âşıklar Bayramı
Çocuk, kendisini evin emniyetiyle teselli edenlerin aslında onu bir zindana hapsedenler olduğunu fark edecek. Kendisine inandığında, kendisine güvendiğinde yürüyüp gidecek…
Kemal Sayar / Olmak Cesareti
Hayır; ona doğduğu günden beri bağlıydı. Hatta doğuşunun şartları düşünülürse, ona karşı minnettardı da. Pek az çocuk bu kadar zamanda bir eve teselli ve sevinç getirebilirdi.
Ahmet Hamdi Tanpınar / Huzur
Kalbinde bir inziva bulunmazsa, dünyada da bir rahat yüzü göremezsin. İnsanın kendinden kendine sığındığı bir ufacık hane bu; gizli bir kuytu gibi keşmekeşe kapalı ve fakat yalnız Allah’a ayan bir inziva.
Cihan Çetinkaya
Nev’-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinden cem’iyetli merkez ve en esaslı zenberek ve dünyevî saadet için bir Cennet, bir melce, bir tahassüngâh ise; aile hayatıdır. Ve herkesin hanesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hane ve aile hayatının hayatı ve saadeti ise; samimî ve ciddî ve vefadarane hürmet ve hakikî ve şefkatli ve fedakârane merhamet ile olabilir. Ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise; ebedî bir arkadaşlık ve daimî bir refakat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederane, ferzendane, kardeşane, arkadaşane münasebetlerin bulunmak fikriyle ve akidesiyle olabilir.
Said-i Nursi
Önümde, gecenin ucuna yolculuk eden sabah yıldızı
Arkamda dünya, hane halkı….
Murathan Mungan
bir örnek ses sağanağıydı evler
hangi hayatın imlâsı bozuksa ona sığındım
hep aynı tozdu yuttuğum
bir soluk için dolanırken sokaklarda
işittiğim hep aynı âzâr:
bilmediğin hayatları dokuma asla
Kemal Varol
Öldü, yatak yorgan arasında
Aramızda yaşamış bir kişi
Evlerde, sokaklarda, kahvelerde…
Misafirliği bitti!
Celâl Sılay
Ev bireyin düşsellik alanını ifade eder ve yeni bir evin içinde de, düşler aracılıyla bütünüyle bir geçmiş yaşar. ‘insan, gittiği her yeni eve ocak tanrılarını da birlikte götürür’ ve kurulan düşler derinleştikçe derinleşir, öyle ki, evle ilgili düş kuranın önünde en uzak belleğin ötesinde düşünülemeyecek kadar eskiye uzanan bir alan açılır. Düşler aracılığıyla yaşamımızda yer alan farklı yuvalar birbirlerinin içine girer ve geçmiş günlerin hazinelerini korur. Yeni evimizde aklımıza eski evlerimizin anıları geldiğinde, devinimsiz çocukluğumuzun ülkesine, çok çok eski olan gibi devinimsiz o ülkeye gideriz. Saptamaları yaşarız, mutluluk saptamalarını. Saklanmış anıları yeniden yaşayarak kendimizi avuturuz. Kapalı bir mekânın anıları saklaması, koruması, bu arada bu anıların imge değerlerinin de teslim edilmesi gerekir.
Bachelar
Hep bu ev yüzünden. Taşınalı iki ay, beş gün oldu. Zamanın dirhemle ölçülebilir bir şey olduğunu öğrendim burada. Geçen her günü sayıyorum. Geçen her günü sayıyorum. Bu zaman zarfında çoktan yerleşmiş, iyi kötü bir düzen kurmuş olmalıydım. Oysa bir türlü yerleşemediğim gibi, sanki her an yeniden ayaklanacakmış gibi yaşıyorum. Hâlâ taşındığım günkünden farklı görünmüyor ortalık. Üst üste yığılmış kutular, açılmamış koliler arasında üstünkörü bir yaşam, geçici ve idareten… her an yeniden söküp takılabilir bir lego yuvada, oda parfümleri kadar uçucu, geçici, gidici bir düzen… insan bekârken, bir-ev-içindeki-eşyalar-içinde yaşıyor, mazisi, hikâyesi, kişisel önemi, sembolik değeri olan, kendine ait eşyalar içinde. Evlendiğinde, eşyalar-içindeki-bir-ev-içinde yaşamaya başlıyor; maziden ziyade gelecek, anılardan ziyade beklentiler üzerine kurulu, neyin ne kadarının kendine ait olduğu şaibeli bir ev içinde. Boşanmak ise, giden mi yoksa kalan mı olduğunuza bağlı olarak, ya eşyasız evler, ya da evsiz eşyalar içine konmak, silbaştan konaklamak demek.
Elif Şafak – Bit Palas
Sözcüğün bilenen anlamıyla bir yere yerleşmek artık imkânsızdır. İçinde büyüdüğümüz geleneksel meskenler tahammül edilmez bir hâle gelmişlerdir: Bunlardaki her bir konforun bedeli bilgiye ihanet etmek, her barınak izinin bedeli aile çıkarlarıyla küf kokulu anlaşmalara girmektir.
…
Ev bitmiştir… Bütün bunlar karşısında en iyi davranış tarzı bağlanmamış, arada kalmış davranıştır hâlâ… Bugün insanın evindeyken kendini evinde hissetmemesi bir ahlak sorunudur.
Theodor W. Adorno
evlerin odalara buyurgan bakması babaydı da anne kimdi
annem dört harften yapılma ev kışı bir susma şimdi–
Hüseyin Alemdar
Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
Anneler anneler elleri balkonların demirinde
Sezai Karakoç
Anne gitti evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde
Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir
Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir
Sezai Karakoç
-Yoksulluk bir paniktir oğlum evler için
Bir kar suyudur sızar temeline sevgilerin
Gün siyah bir tül, gelecek düş bile değildir
Ve geçmiş ağır bir taştır asılır çantasına
Diyen bir babanın bezgin, bilge sesinden geçerek…
Şükrü Erbaş
Büyük şehirlere bağlanma Mehmedim
Öyle bir şehre yerleş ki
Küçük fakat bizim olsun
Sokaklarında tanımadığın yüz
Ensesine şamar atamayacağın kimse dolaşmasın
Her ağacına elin
Her karış toprağına terin değsin
Ve kuytu evlerden birinde
Senden habersiz ölenler olmasın.
Bedri Rahmi Eyüboğlu
kiracıya benziyor aşkın kederi
yerleşmeden çıksa evsiz
yerleşip kalsa yersiz
Haydar Ergülen
Evde oturuyorum, ne hüzünlü ne mutlu
ikisinin ortasında. Umurumda değil
gerçekten kendim olup olmadığım… Bilsem ne yazar!
Mahmud Derviş
o uzak evden hayatın neşesinin kaçmış olduğunu
biliyorum şimdi
bir çocuğun annesinden ayrılık matemine ağlamakta
olduğunu
biliyorum şimdi
ancak ben yorgun ve perişan
arzu dolu yolu bırakıyorum
yarim şiir, arkadaşım şiir
onun huzurlu eline ulaşıncaya değin gideceğim
Furuğ Ferruhzad
İnsan ne zavallıdır!
Kibir örter gözlerini,
Mırıldanır sonsuzluk vehmini
Şatolar, evler kurar sonsuza dek
kalacakmış gibi..
Lale Müldür
Sevgili Kızım,
Bir ölü bir evden ancak bir kez dışarı çıkar. Sen hiç bilmedin ama ben hangi eve varsam oradan her gün ölü çıktım..
Annene selamlar…
Bülent Parlak
Birisinin hüngür hüngür ağlayarak kurduğu bir cümlenin, hiç kimsenin gönlüne değmemesi kadar canım yandı o gece. Sonra, gırtlağımda yüklemi olmayan bir cümle ile eve döndüm. İnsan aptal olduğunu öğrenince eve döner hep.
Yol bitince eve döner insan hep.
İlk yenildiği yerden eve döner insan hep.
Anlaşılmadığını gördüğü yerin kıyısından eve döner insan hep.
Hayat yeterince ince davrandığında, eve döner insan hep.
Canının yandığı ilk yerden, eve döner insan hep.
Umudunu kestiği ilk yerden, eve döner insan hep.
İstenmediği ilk yerden, eve dönmeli insan hep.
Tutacak bir el bulamadığı ilk yerden, eve döner insan hep.
Konuşacak kimse kalmadığında, eve döner insan hep.
Bir acıyı ev bilince, eve döner insan hep.
Kendini suçladığı ilk yerden, eve döner insan hep.
Kimsesiz kalınca eve döner insan hep.
..
Çünkü ev seni göğsüne bastırır.
Gregor Ali Bayram / Eve Döner İnsan Hep
ev gitmemi istiyor, kızın solgun bir çiçek
kristal kül tablasını şuraya koy istersen
elini tez tut anne görücüler gelecek
Abdülkadir Budak
Kısa bir zaman öncesine kadar insanlar doğdukları şehirde yaşar ve ölürlerdi. Modern zaman insanı evini kolay terk edebiliyor. Bellek uçucu ve uçarı. Kök salmıyor, derinlere inmiyor. Bireylerdeki “mekansal” ev algısı, “geçici” ev algısına dönüşüyor. Mekanın değersizleşmesi, meskun olmanın toplumsal ilişkilerinden bizi mahrum bıraktığı için, dikkatimizi harekete, yer değiştirmeye ve küresel hız kültürüne tevdi ediyor. Oysa ev, Bachelard’ın dediği gibi, insanın düşünceleri, anıları ve düşleri için en büyük bütünleştirici güçlerden biridir. Evin öğüdü, yaşamlarımızda sürekli bir yankıdır.
Bugün mahremiyet adası ve tahayyül mekanı olmaktan çıkararak sığınaklara dönüştürdüğümüz modern ev, artık adeta evdeki tüm bireylerin ihtiyaçlarını karşılayacak eğlence merkezleri gibi tasarlanıyor. Bireycilik, ev içindeki yaşama da olanca hızıyla etki etmiş ve evin her odası ayrı bir interaktif yaşam alanı gibi tasarlanmıştır. Birbirimizden ayrı, yan yana yaşayabildiğimiz bir eğlence merkezi olarak ev. Bir tefekkür, dayanışma, manevi bir çekim merkezi olmak yerine bir oyalanma adacığı. İşte bu evin anlamdan boşalmasıdır. Çocuğun kendisini daha geniş bir bütünün parçası, karı kocanın birbirlerini daha yüksek bir mefkurenin taşıyıcısı olarak algılamadığı bir ev, anlamdan boşalmıştır.
Aileyi bir arada tutan şey yakınlıktır. Menfaatsiz, teklifsiz, hesapsız, maskesiz, sadece kendi olmanın tatlı huzuru. Ev yuva olmaktan çıkarılıp bir eğlence merkezine veya bir pansiyona dönüştüğünde, herkesin başının çaresine bakması gerekecektir.
Kemal Sayar
Bir kadının gittiği, evden belli olur. Kadın giderken düzeni götürür bir kere. Yaşayan ev sarsılır. Ev dediğiniz şey küçük büyük elementlerden oluşur. Kadın olan evde, erkeğin anlayamayacağı bir denge vardır elementler arasında. Erkek her birine vakıf olduğunu düşünse bile, onların nasıl bir uyumla işlediğini bilemez. Kadın gidince evin dokusu bozulur, susuz kalmış çiçeğe benzer, solar. Küçük şeylerin izi silinir. Eşyanın dili tutulur, ev sağırlaşır.
Ayfer Tunç / Suzan Defter
Ev, insanın ailesinin olduğu yerdir.
John Boyne / Çizgili Pijamalı Çocuk
Kör adam yalvarıyordu, Ne olur, biri beni evime götürsün.
…
Eve girdiklerinde kör adam, Çok teşekkür ederim, size verdiğim rahatsızlık için beni bağışlayın, artık başımın çaresine bakabilirim.
José Saramago / Körlük
Bizler uzaktakilere çok iyiyizdir
Çektirimiz yakınlara
Dalgalarda çünkü
___ Ne kadar kalırız ki?
Paslanmak sıkıntı
Barındığımız koylarda
Sanırız ki
Bir çekişme, bir kavga
Zaman zaman yakınlar
Sonra anlarız ki
Neresi gene sütliman.
Behçet Necatigil
EV ÇÖLÜ
Alev alev yanıyor temmuz ortası sokak
Sıcak olanca evde
Delikli taşlara demin dökülen su
Tuzlu bir tortu oldu düştüğü yerde
Kızgın saç mı bastığım tahta
Camlar akkor mu saydam
Boşuna açsam kapasam
Emmiş yakan sıcağı pencere, perde
Yaprak kımıldamıyor, gevşek, bitkin,
Dağılırken eşya
Tıkayan sıcakta bunalıyorum
Senin kadar ben de.
Keskin parıltıda kamaşır göz
Bezgin, içerlek erirken kurşun
Evlerde kalmanın dehşetini duydum
Senin kadar ben de.
Akpak gemilerin pır pır eden tenteleri
Temmuz çölü uzarken süzülür mavilerde,
Gecenin azıcık serinliğini bulsak
Daha çok ilerde.
Behçet Necatigil
Necatigil’in şiirlerinde ev, dış dünyaya karşı korunaklı bir iç dünya sunsa da insanoğlu, onun “ güvenli” dört duvarıyla sınırlanmaktan çok memnun değildir.İçeriden dışarıya merakla, özlem le, arzuyla bakan birey, yine de dışarıya çıkmaya cesaret edemez ve ev, giderek daralan bir çembere, kaotik bir yapıya dönüşür. “Kurşun” şiirinde ev içi yaşam -ev dışı yaşam ikilem indeki çizgisiyle değerlendirilir bireyin yaşamı:
KURŞUN
Bitkinim, bitkinsin
Saçlar ağarır ümitlerle beraber
İnsanların evi olması
Büyülenmiş gibisin.
Satırlarda soldu yüzün
Kalabalık evlerde eğreti
Üzgünüm, üzgünsün
Mumlar eridi.
Sokaklar, eğlenceler uzakta
Farkında bile değilsin
Hasadını esirgeyen toprakta
Bitkinim, bitkinsin.
Çökmüş siperlerden kurtulan yorgun
Askerleri düşün
Yer altında saatler
Yılları ömrümüzün
Bilmezden gelsek de
Gün sönmeye başladı
Seneler eriyor cenkte
Yaşamaya vakit kalacak mı?
Diyelim kurtardık hayatı
Ya ansızın yalnızsak
Ya külçeleşir de ayaklar
Yürüyemez olursak
Ya da askeri düşün
Tam çıkmışken siperden, bakıyorsun
Pusudaki tepelerden
Bir kurşun.
(Necatigil 1953: 26-28)
Şiirde, kendine ait bir eve sahip olma, bir aile kurma heyecanıyla o evle birlikte tükenen insanın yaşamı, siperlerdeki askerlerin yaşamıyla paralel bir çizgide verilmiştir. Zorluklar karşısında birey için siper görevi gören ev, bir süre sonra siperlerden çıkmaya cesaret edemez hale getirir ; siperden çıkılsa bile yaşamın güzelliklerini görebilecek hali ya da zamanı olmayacaktır bireyin. Şiirin son kıtası bu düşüncenin en vurucu olarak aktarıldığı bölümdür; siperden çıktığı anda vurulup düşen asker imgesi, evden ve sorumluluklarından sıyrılmaya cesaret ettiği anda yaşam karşısında yenik düşecek bireyi düşündürmektedir. Böylece başlangıçta istekle sığınılan ev, Necatigil’in şiirinin ilerleyen evrelerinde kimi zaman “dar dörtgen”e kimi zaman “hücre”ye ya da “çöl”e dönüşür:
Dar dörtgeni nasıl kırsın bu gövde
Eşleri mi, evleri mi, çocuklar destan
“Birey” (Necatigil 1958: 22)
…
“ Bütün yazdıklarım da varımdır. Bana çatmayan bir şey yankımaz bende. Aldığımı vermişimdir” (Necatigil 1983c: 463) diyen Necatigil’in şiirlerinde evin ve evler içinde yaşayan aile bireylerinin yaşamlarını bu denli yalın ve gerçekçi bir üslûpla aktarabilmesi, daha da önemlisi, herkesin yaşadığı sıradan hayati şiirleştirebilmesi, onun sanatının gücünü kanıtlar. Evlenmenin sadece aşkla bir yuva kurmak değil, bir evin ve ailenin sorumluluğunu, bir daha vazgeçememek koşuluyla üstlenmek anlamına geldiğini, bunun da kişinin bireyliğini sınırlayan ve giderek yok eden bir durum olduğunu farkeden Necatigil, onun için eve ve odaya kapanır. Bu kapanış, yaşam dan kaçış değildir; çünkü o, günlük yaşamın vahşi koşullarını yerine getirmekten arta kalan zamanda bireyliğini yaşayabilmek ve huzuru bulabilmek için eve sığınır ama farkeder ki, evin içindeki yaşam da tüketici bir değirmendir. Bu durum da bireye tek seçenek kalır: Odaya kapanmak. Oda, bireyselliğin en güçlü yaşanabildiği, en korunaklı kabuktur ve her ne kadar ev içi yaşamdan ve dış dünyadan izler taşısa da, kişiyi darlığıyla bunaltsa da, özgürlüğün yaşanabileceği tek mekândır.
G. Gonca GÖKALP-ALP ASLAN/ Behçet Necatigil’in Şiirlerinde Mekânın Poetikası
sonra madem insan kal adında bir beladır
insan dalgın bir belgedir kendisiyle hayat arasında
neden eve dönmekten ibarettir hayat
neden bazen simsiyah bir doğruyla denilir:
devletin ve Allah’ın en iyi fikridir kış
bütün evlerin en mükemmel hatasıdır baba
Seyyidhan Kömürcü
– Bana gittin diyosun baba ama ben gitmedim, gidemedim, kalamadım evim nerde bilemedim; çünkü aklımın bir tarafında bir köşesinde hep sen vardın, seninle bu… bu olmamışlık, bu küslük… insanın dönebileceği bir evinin olmaması ne demek biliyo musun baba? Elimi neye attıysam kurudu. Karım öldü. Bir zamanlar aynı yola baş koyduğum arkadaşlarım reklam şirketlerinde, iktidar borozanı çalan gazetelerde acıyıp bana iş verdiler. köpeğe kemik atar gibi… kendilerini temizlemek, ruhlarını temize çıkarmak için… dur! konu bu değildi. ben başka bişey diyodum. hah tamam. ev diyodum. baba buraya niye geldim biliyo musun! Deniz’e bir oda ver, onu yanına al, burada büyüsün, bi evi olsun, gidecek başka hiçbir yeri yok.
– Yaa, gördün mü evlat ne demek, zor geldi demi, bakamıyon demi çocuğa, gördün mü evlat ne demek
– Gördüm baba, görmem mi hiç, peki sen hiç bir çocuğun büyüyeceğini görememek ne demek bunu bildin mi? Hiç bilir misin bu duyguyu? Hayat devam edecek, birileri yeni kitaplar yazacak okuyamayacaksın, yeni filmler çekilecek izleyemeyeceksin, sevdiğin bir şarkıyı bir daha dinlemek isterken dinleyemeyeceksin… Bunlar kolay alışır insan; ama onu büyürken izleyememek, yanında olamamak, ilk kız arkadaşını göremeyecek olmak,
– Baba! yüreğim yangın yeri gibi biliyor musun? gözü arkada kalmak böyle birşey galiba…kaç gündür onu itmek istiyorum bana sarılınca, beni sevmesin diye kaç gündür uğraşıyorum ama yapamıyorum… onun hayatında yutkunamadığı bir yumru olacağım için de kendimden nefret ediyorum! ona bir oda ver baba, bir evi olsun, ama zaman zaman da çıkıp gidebileceği bir ev… ona söylemek istediğim o kadar çok şey var ki… sen söyle ona baba… ona de ki…
Babam ve Oğlum filminden
Ev neresidir? Nereye evimiz diyeceğiz? Şair Robert Frost’un cevabı : ‘Ev, oraya gitmeniz gerektiğinde, sizi içeri almaları gereken yerdir’.*
Günümüz toplumunda ev; giderek bir yuva, bir güvenli sığınak olmaktan çıkıyor ve hayal kırıklığının, iletişimsizliğin adresi oluveriyor.
*
Bir kırılma, bir endişe çağında yaşıyoruz. Yurtsuzluğun maddi ve manevi bütün izlerini üzerimizde taşıyoruz. Sığınacak bir liman, ruhumuzu sükûna erdirecek bir ev arayışındayız.
*
Şu anda her ev bir “uğultu değirmeni”. Televizyon sesi, dışarıdan klakson sesleri. İnsanın içine girip huzur bulabileceği bir kovuk yaratmak çok zor.
*
İnsanın evi anlaşıldığı yerdir.
Kemal Sayar
Sa’d bin Ebî Vakkas (r.a.) rivayet ediyor:
“Üç şey saadet alâmeti; üç şey de bedbahtlık alâmetidir. Saadet alâmeti olan üç şey şunlardır:
Gördüğünde suret ve ahlâkından hoşlandığın. Namus ve malın hususunda kendisine güvendiğin dindar kadın.
Rahat yürüyen, seni yormayan, sıkıntıya sokmayan, dost ve ahbabına kolayca yetiştiren iyi bir binek.
İçinde yeterli eşyası bulunan rahat ve geniş bir ev.
Bedbahtlık alâmeti olan üç şey ise şunlardır:
Gördüğünde suret ve ahlâkından rahatsız olduğun, dili ile sana eziyet veren, sen yokken namusu ve malın konusunda kendisine güvenemediğin kadın.
Yürütmek için vurduğunda seni yoran, kendi haline bıraktığında seni dost ve arkadaşlarına kavuşturmayan, yarı yolda bırakan tembel ve yavaş binek.
Dar ve yetersiz eşyası bulunan ev.”
*
“Kişi evinde Kur’an okursa ev, ehline karşı genişler ve melekler de orada hazır olur. Şeytanlar kaçar, evin hayır ve bereketi artar. Kur’an okunmayan eve gelince o içindekilere dar gelir, melekler orayı terk eder, şeytanlar istila eder, hayır da azalır.”
*
Peygamber Efendimiz, “Allah bir kavim için hayır murat ederse onlara bir hediye ikram eder.” buyurmuş, sahabeler “Ya Resulüllah nedir bu hediye?” diye sorunca Peygamberimiz “Misafirdir çünkü misafir rızkı ile gelir, giderken de Allah Teâlâ ev halkını bağışlar.”
Hz. Muhammed (sav)
Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip (izin alıp) ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir; herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız.
Nur / 27
Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zalimlerin de ancak helakini arttır.
Nûh / 28
Evlerinizde oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin, Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.
Ahzâb / 33
Allah yolunda hicret eden kimse yeryüzünde gidecek bir çok güzel yer ve bolluk (imkan) bulur. Kim Allah ve Resûlü uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse artık onun mükafatı Allah’a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Nisâ / 100
Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükûn yeri yaptı.
Nahl / 80
Ben artık kalkayım. Kalkıp gitmeye isteksiz bir misafir gibi söylüyorum bunu, ikna edilmeye müsait, biraz daha oturup kalmaya, çene çalmaya gönüllü bir misafir gibi. Ama ev sahibi başını öte yana, pencereye çevirmiş, uzakta bir yerleri izliyor. Yüz çevirip bir yere uzun uzun bakmak, git demektir aslında.Evimden gidiyorum.Gökhan Ergür