Erken Zamanlar

Aile kuluçkamız. Ailenin varlığı bizi çok rahatlatıyor. Doğru ya, anne, baba ve kardeşlerimiz, bizim iyi olmamızı isteyen bize en yakın insanlar. Onların varlığı ne kadar da önemli. Bu zor hayatta onlar olmasa ne yapardık! Ama trajik olarak ilk ciddi yaraları da o kuluçka içinde büyürken alıyoruz. Yakın ilişkilerin sürtünme katsayısı yüksek olduğu için bıraktığı hasar da yüksek oluyor. Hele aile güçsüz veya büyük sorunlarla boğuşuyor durumdaysa… Şu miras hikâyelerinde ortaya çıkan ölçüsüz öfkenin sadece bir para meselesi olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Oysa onların da (bilinmezler denizine düşen herkes gibi) bize benzer bir hikâyeden geldiğini erken zamanlarda tahmin etmemiz çok zor. Hele bizimki gibi, dayanışmanın çok baskın bir motif olduğu toplumlarda, özgürlüğümüzün önemli bir kısmını aileye, topluma devretmek durumundayız. Özgürlük devri, insana ait olmayan, o insana uygun olup olmadığı teyit edilmemiş bilgiler, değerler ve deneyimler üzerine kendi yaşamını kurmak demek. Bu bilgilerin doğruluğu çok tartışmalı, çünkü kişisel deneyimlere dayanıyor. Bunu anlamak için hayatımızın önemli bir kısmını tüketmiş olmamız gerekiyor.

O anlama süreci tamamlanana, biz kendi isteklerimizi merak etmeye ve onlarla yüzleşmeye başlayana kadar, yine de bir şeylerin yolunda olmadığını hisseder durumdayız. Teşhis henüz yok, sadece huzursuz ve kırılganız. Kendimizi suçlayan, sonra da temize çıkaran mekanizmalarla durumu idare etmeliyiz. Niye kendimizi temize çıkarmayla bu kadar meşgul oluyoruz? Çünkü memnun olmadığımız biz yüzünden en çok kendimizi suçluyoruz. “Ne kadar işe yaramaz, suçlu ve değersiz bir insan” olduğumuz kanaati ile “Dünyanın en çok haksızlık görmüş ama en yetenekli ve masum insanı” arasında bir sarkaç gibi gidip gelmek ne kadar yorucu değil mi?

Eski bir yazımda “İnsan öncelikle kendisini affetmeli” demiştim. Çünkü başkalarına yaptıklarımız veya yapmadıklarımız için kendimizi çok suçlarız da, kendimize bir ömür boyu bu kadar kötü davranmış olmakla ilgili hiçbir sorumluluk hissetmeyiz. Oysa en büyük özrü kendimize borçlu değil miyiz? Ne kadar çok yontmuş, nasıl acımasızca kemirmişiz. Yazık değil mi bize?

Sonra, eğer şansımız varsa, muhtemelen geç zamanlarda, “Ben aslında kimim” ve “Aslında ne istiyorum” sorusunu sorma yetkinliğine kavuşuyoruz. Bunu yapabilenler, yapmaktan kaçınanlardan daha zeki, cesur değil. Nedeni basit. Zor. Korkutucu… İyi kötü bir düzen kurmuşsunuz. Kızınız on dokuz yaşına gelmiş. Kocanız iyi bir adam. İşinizde nihayet o beklediğiniz terfiyi almış, artık biraz rahat etme, güneydeki o ev için para biriktirme durumuna gelmişsiniz.

Ya her şey bir anda mahvolursa?

Derindeki kuluçkada usul usul büyüyen yumurtaya o son sıcaklığı vermekten sakınmak bundan. Yumurta, görünüşte yumurtadır işte! Lakin içinden bir civciv mi yoksa bir yılan mı çıkacak, ancak kabuk kırıldığında anlayabilirsiniz. Bilmediğimiz, yılanın da civciv olmadığı için suçlanamayacağı.

Ama insan olmanın toplamında işte tüm bunların hepsi var. “Şu kalsın, bunu istemiyorum” diyemiyorsunuz. Aptal değilsiniz, içinizde olan biten her şeyin farkındasınız. Mekanizmalar bu yüzden var. Huzursuzluk ve can sıkıntısı, bu yüzden var. Bunlar olmasa, insan kılını kıpırdatmazdı, belki uygarlık ve hele hele sanat olmazdı. İnsan, kendi üzerinde düşünen, kendisini dışarıdan seyreden de bir hayvandır. Tercihlerin hiçbirisine doğru ya da yanlış denemez. Kimse kimseyi yargılayamaz.

Meyvelerinize bakın. Meyve iyiyse, ağaç da iyidir. İyiyi kendi tarzınızla yaratmak ise huzursuzluğa en iyi gelecek ilaçtır.

Markar Esayan

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.