En zoru, bir ölüye aşık kalmak.

Eksiklik Değil Göçük

Peki bütün bu gürültü patırtı içinde özlediğiniz ve eksikliğini duyduğunuz bir şey… Var mı?

– Olmaz mı? ‘‘Bugün kendimi iyi hissediyorum, şahane bir şey yaşadım!’’ ya da ‘‘Kafam karışık, canım da sıkkın!’’ diyebileceğim nefes yok hayatımda… Bazen bir filme gidersin ya, paylaşmak istersin ya da yolda bir şey gözüne çarpar, o anı daha da abartarak seni çok iyi tanıyan, bir zamanlar senin ‘‘müşterin’’ olmuş birine anlatmak istersin. İnsanların ‘‘sadık müşterileri’’ vardır ya evde, herkes vazgeçse de satın almaya devam edecek birileri. Kocan, karın, sevgilin… Bazen uzun uzadıya anlatmadan, göz göze geldiğinde bile ne hissettiğini anlayacak… Bende o yok. Eksiklikten öte bir göçük bu… Toprak kaybı gibi bir şey yaşadım. Yaman’ı kaybettim 10 yıl önce. O zamandan beri de aşağıya doğru inen bir boşluk var içimde…

Zamanla dolmuyor mu o toprak?

– Hayır, o göçükle yaşamayı öğreniyorsun…

Nasıl öğreniyorsun?

– Bazen tevekküle sığınıyorsun. ‘‘Hayat, böyle bir şeydi zaten’’ diyorsun. 93’te bütün hayata bakışım değişti. Hayat ritmim, şeklim… Ve tabii önceliklerim… 10 yıl evvel beni sinirlendiren, öfkelendiren veya coşkulara sevk eden şeylerin yerini başka şeyler aldı… Daha az öfke duyuyorum, küçük şeylere daha çok seviniyorum. Yaman’ın kaybıyla birlikte hayatın çok kısa ve hafif bir şey olduğunu fark ettim… Ölüme koşan birine eşlik edince pek çok şey öğreniyorsun. O gidecek, engel olamıyorsun, durduramıyorsun. Ne tıpla, ne aşkla ne duayla. Bir anlaşma var sanki. Ve sen tanıksın…

Ne kadar sürdü bu tanıklık?

– İki ay. Saniye saniye. An an… O gidişin süratine, onu yaşayan insanın paniğine, korkularına, acısına, öfkesine, hepsine tanıklık ediyorsun… Elin değiyor ölüme. Bunları yaşadıktan sonra da korku diye bir şey kalmıyor. Gereksiz ciddiyetler gülünç oluyor. Evet, durmaksızın çalışıyorsun, o boşluğu başka şeylerle doldurmaya, işini iyi yapmaya uğraşıyorsun ama… Genel geçer şeylere çok da prim vermiyorsun.

Saysanıza bir şu işleri…

– İşte Asmalı Konak. Ucundan kıyısından oyunculuk. Şimdi ANS’deki dramaların sorumluluğu. Sonra yayınevi: Om. Tabii hiçbir zaman hayatımdan eksilmeyecek olan Sezen Aksu… Her hal ve şartta devam eden bir birliktelik. Sadece birlikte şarkı sözü yazmak değil, beraber bir şeylerin üretiminde olmak; bazen şarkı sözü, bazen bir konser akışı, bazen de konsept çalışması. Zamana bağlı olmadan, iki arada bir derede yan yana gelip bir şeyler çatabiliyoruz. Hem iş hem duygusal anlamda… Mesela geçen hafta Yaman’ı kaybedişimin 10. yılıydı. Sabah mezarlığa gitmek üzere evde bir başıma hazırlanıyorum. Gazetede bir yazı okudum dağıldım.. En zoru bir ölüye aşık kalmak. Sanırım ağlamaya da başladım. O ara galiba Sezen’le konuştum. ‘‘Yola çıksana artık sen’’ dedi. 4 dakika sonra Etiler’de buldu beni. Mezarlığa gittik, Yaman’la sohbet ettik… Sonra hop birden değiştik: ‘‘Hadi yeter! Nişantaşı’na gidelim.’’ Sadece birer salata diye başlarsın ya, aynen öyle, Zanzibar’da her şey yenildi, 2 şişe de şarap içildi. Kesmedi! Bir sonraki kare: Reasürans’taki ayakkabıcılar talan ediliyor. Ben 2 çift, Sezen 4 çift pabuçla eve döndük!

Yaman Okay size uzaklarda bir yerde yaşıyor gibi mi geliyor?

– Hayır. Ama toprağın altındaymış gibi de gelmiyor. Daha rasyonel bir yerde. Herhalde bir yerlerde karşılaşırız diye umut ediyorum. Karşılaşmazsak büyük haksızlık!

Yeniden buluşma fanteziniz var mı?

– Belli bir şey yok. Mahşer hayallerim filan! Ama Yaman’ı kaybettikten sonra ara ara sürprizler yaşadım…

Nasıl yani?

– Türkbükü’nde evimiz vardı. Yaman’dan sonra o evde olmak canımı yaktı, evi bıraktım. Oysa ne anılarımız vardı… Shipahoy’un iskelesi mesela, sıcaktan bunalıp pikeyi yastığı kapıp, uyuduğumuz yerdi… Yıllar sonra arkadaşlarımla yeniden gittim Türkbükü’ne, tekneyi de o iskeleye bağlamışlar. ‘‘Ne ömürler geçti burada, şu oldu, bu oldu’’ diye düşünmeye başladım kendi kendime. Güneş batmış, ay da var hafif, şahane bir akşamüstü. Birden Yaman’la benim en sevdiğimiz şarkı çalmaya başlamasın mı? Şaka gibi. Berlin sokaklarında kulağımızda wallkman’lerle dinlediğimiz şarkı. Öyle her an radyoda çalan bir şey de değil. Eleni Krayaundru’dan bir vals. Böyle küçük selamlaşmalarımız oluyor. Ara ara hissederim onun elektriğini. Buradan Yaman geçti derim. Kendimi çok sıkışmış, bunalmış hissettiğim anlarda bir rüzgar eser ve ben bilirim.

En çok neyi özlüyorsunuz? Yaman Okay’dan kalan kareler yani…

– Bir sürü kare var. Ara ara onlar geliyor hard diskten. İnsan çağırıyor. Gerçi çağırmayınca da geliyor! Çok heyecanlandıran bir şey gördüğümde, dinlediğimde, izlediğimde ‘‘Keşke burada olsaydı ve bunu paylaşsaydık’’ diyorum. ‘‘O bundan mahrum kaldı!’’ İlk zamanlar güzel bir gün batımı bile sinirime dokunuyordu: ‘‘O bunu kaçırıyor!’’ Sonra tabii normalleşiyorsun, zaman içinde kendi ritmini ve yolunu buluyorsun. Yalnızlığınla baş etmeyi ve onun etrafına kenar süsleri koymayı öğreniyorsun. En önemlisi zaman içinde kendini hafifletmeyi öğreniyorsun. Temel anahtar bu: Kendini hafifletmek! O zaman kendi yolculuğunda daha hızlı yol alır hale geliyorsun… 

‘‘Komik kadın maskesi’’nin ardındaki kadının, duyarlığının sınırı nereye kadar gidiyor?

– Bilmiyorum ki. İnsan kendi sınırlarını bilebilir mi? Ayağına bir gün bir olay, bir felaket, bir acı yuvarlanıyor ve sen ayakta durmaya çalışıyorsun. Çok mu hüzünlü konuştum! Ben hüzünden sıkılırım aslında, en çok da kendi hüznümden…

Bunu nasıl beceriyorsunuz. Küt diye başka bir ruh haline geçebilmek…

– Çok sıkıcısın Meral diyerek! Patetik pozisyonlar fenadır. Ne ben böyle bir şey yaşamak isterim ne de etrafımdaki insanlara yaşatmak. Başkaları için de ağır yükler bunlar.

MESELE HAFİFLEYEBİLMEK

Peki şu an yaptığınız nedir? Boşluğu doldurmak için oyalanmak mı yoksa hayatı biraz daha anlamlı kılabilmek için eğlenmek mi?

– Çok çalışarak tabii ki bir boşluluğu doldurabiliyorsun. Üstelik yaptığın işle birlikte sen de zenginleşiyorsun. O anlamda şanslı hissederim kendimi. Tamam bir sürü iş yapıyormuşum gibi dururum ama o işler sayesinde bir sürü yeni arkadaşım, dostum olur benim.

Sanatçı birinin aynı zamanda organizasyon ve yöneticilik yapması ne kadar ıstırap verici?

– Önce kendini sanatçı olarak görmeyerek hafifletiyorsun meseleyi! Ben sanatçı filan değilim. Bir öykü yazdım o kadar. O öykünün de kendi içinde bir matematiği var. Kurgu yani, belgesel değil. Peki öykünün içine kendi hayatımdan kaçaklar olmuyor mu? Oluyor. Ama sadece beni iyi tanıyanların yakalayabileceği kaçaklar onlar. Bazı isimler, bazı espriler. Zaten bu işi yapmanın benim için en lezzetli tarafı bu: Yaşarken canımı acıtan bir şeyi yazarak çok hafif bir hale çevirebiliyorum. Onunla dalga geçebiliyorum. Beş yıl evvel canımı sıkan bir şey, bugün yazarken fark ediyorum ki, bir sızıntı halinde gelmiş oraya. Benim dahlimle değil. Kendiliğinden. Yarattığım kahraman öyle bir laf söylüyor ki, o yaşanan şeyin üzerine geçiyorum. Zaman geçmiş, duyarlılıkların dereceleri değişmiş, ısı düşmüş, şimdi artık o, benim cebimde tuttuğum bir bilye. Çıkarıp oynayabilir hale geliyorum. O yüzden kendimi şanslı hissediyorum. Bütün bunları yapamayan, yaralarını delik deşik halde içinde taşıyan, ha babam dönüp dönüp göğsünü açıp yarasına bakan bir sürü insan tanıyorum ben. Çoğunlukla kadınlar. Allah’tan böyle bir işim var diyorum. Akıl sağlığımı koruyor. Rehabilite edici bir tarafı da var… 

Allahaşkına sizin ne kompleksiniz var? Altından kalkamadığınız, kıvıramadığınız, baş edemediğiniz…

– Yaşamak! Hayat denilen şeye sahip çıktığımızı sanarak, fena halde yanılarak, bizim dışımızda gelişen pek çok faktörle baş etmeye çalışarak yaşamak… Baş ettiğimi söyleyemem!

Ama bunu pekala beceriyorsunuz.

– Mu acaba? 

Hayat, Yaman’la benim yapamadığımız çocuğun adıydı

Bir öykü yazarken tabii ki insanın kendi hayatından sızıntılar oluyor. Seymen’le Bahar’ın çocuğu oldu mesela. Adı Hayat. Hayat, Yaman’la benim çok istediğimiz halde yapamadığımız bebeğin adı. Biz o çocuğu yapamadık ama Seymen’le Bahar yaptı. Yani öykü yazmanın rehabilite edici bir tarafı var, ‘Bari bu çocuğun adı Hayat olsun’’ diyorum. Yaram biraz daha kapanıyor…

Ayşe Arman Meral Okay röpartajından

Bir yanıt yazın

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.