Fragmanlar

Fragmanlar II
(Ayrılık)

Gidip geliyorum evimin kapısına,
boşuna diliyorum yağmur ve firtına,
geçmesin istiyorum o kadın eşiği, çıkmasın dışarıya.

Oysa rüzgâr uğulduyor ormanda,
şimşek dolaşıyor çakarak bulutlar arasında,
şafak sökmeden önce.

Ey sevgili bulutlar, gök, yer ve ağaçlar
gidiyor sevgilim: Acıyın bana, âşıklar
için merhamet varsa bu dünyada.

Ey fırtına uyan; yarışın ey bulutlar;
gömün beni altüst olmuş Doğa’ya; güneş
başka toprakları gün ışığına boğuncaya kadar.

Gök yeniden masmavi; sustu rüzgârın sesi;
kesildi her kesimde yaprak, dal hışırtısı; yakıyor
gözyaşına boğulmuş gözlerimi acımasız güneş.

Fragmanlar IlII
(Taş Kesilmiş Kadın)

Söndü gün ışığı batıda,
ateş altında değil evlerin bacaları,
havlamıyor artık köpekler, insanlar suskun.

Döndü yüzünü genç kadın aşk çağrılarına,
buldu kendisini bir çölün ortasında;
daha mutluydu, daha alımlıydı başkalarından da.

Yayıyordu ışıklarını güneşin kız kardeşi
her tarafa; gümüşe boyamıştı, o yeri
çepeçevre saran ağaçları.

Dalların hışırtısı rüzgârda, sürekli;
ağlayan bülbülün sesinin yanı sıra;
ağaçların arasından akan suyun tatlı şırıltısı.

Pırıl pırıl deniz, kırlar.
Ormanlar ve dağların tüm tepeleri
birer birer kendilerini gösterirler uzaktan.

Kararmış vadiler dingin gölgesinde gecenin;
çiy yağdıran Ay, giydirmişti
aklığını sırtına çevredeki tepeciklerin.

Kadın tek başına ıssız yollarda,
duyuyordu yüzünü okşadığını tatlı tatlı,
etrafa kokular yayan rüzgârın.

Eğer keyif veriyorsa izlemek o manzarayı,
boşuna bir soru aslında; daha büyüktü o
keyiften o esenlik, yüreğinin söz verdiği.

Nasıl da kaçtınız elimden ey mutlu saatler!
Durmaz, kalıcı değil, hiçbir şey yeryüzünde
zevk veren umuttan başka.

Bakın, gece bulandı, karardı gökyüzü;
oysa ne kadar güzeldi, güzelliğinden
aldığımız zevk korkuya dönüştü.

Göründü bir kara bulut dağların ardından
fırtınanın habercisi, büyüdü büyüdü;
o kadar ki kapadı ayın ve yıldızların önünü.

Görüyordu onun yayıldığını her köşeye,
yükseldiğini havada yavaş yavaş,
kapladığını gökyüzünü başının üstünde.

Azalıyordu giderek gün ışığı
ve ormanda rüzgârın uğultusu,
keyif alınacak o yerde.

Gümbür gümbür yankılanıyordu
orman; öyle ki uyanıyordu ve uçuşuyordu
dallar arasında kuşlar korkudan.

Ve bulut büyüyordu, iniyordu
limana doğru, etekleri bir yandan denizi,
öte yandan dağları süpürüyordu.

Düşmüştü her şey zifirî karanlığın içine,
duyuluyordu yağmurun şakırtısı;
yaklaştıkça bulut, giderek artan gürültüsü.

Çakıyordu şimşekler ürkütücü bir biçimde
bulutlar arasında, kamaştırıyordu gözleri;
sapsarı toprak, kıpkızıl bir hava etrafta.

Dizlerinin bağı çözülüyordu insanın korkudan;
bir tempo tutturmuştu gürleyen gök;
tıpkı yükseklerden aşağıya inen çağlayan gibi.

Kimi zaman duruyordu ve bakıyordu
kasvetli havaya şaşkın ve koşuyordu sonra,
öyle ki giysileri ve saçları uçuşuyordu arkasından.

Bıçak gibi kesiyordu göğsünü rüzgâr;
soğuk damlalar çarpıyordu yüzüne,
karanlık havanın içinde.

Yabanıl bir hayvan gibi geliyordu üstüne
gök gürültüsü, gürleyerek
ve aman vermeden, artıyordu yağmur ve fırtına.

Her sey altüst olmuştu; dünya toz
duman içinde; dal, yaprak, taş, toprak;
öyle bir gürültü ki hayal etmek bile zor.

Kaçırır yorgun ve bezgin gözlerini
şimşeklerden, bürünmüştür paltosuna;
hızlandırır adımlarını yürürken fırtınada.

Ne ki çakar gözünün içinde şimşekler,
yakar gözlerini ve kırılır gücü
korkudan; cayar yürümekten.

Ve geri döner. Şimşek çakmıyordur artık;
gök gürlemiyor; hava karanlık;
ve durulmuştur rüzgâr.

Her şey susmuştu, taş kesilmişti kadın.

Giacomo Leopardi